Çocuk kitaplarındaki tercüme furyası temelde neye hizmet ediyor?

Çocuklarımız olduğunda buna ne ölçüde hazırdık hatırlayamayız. Ama kuşkusuz birçok şeyi öğrenmeye çalıştık. Uzmanlara sorduk. İlaçlar konusunda ilmimiz olabildiğince arttı. İkinci çocuklar biraz daha şanslı oluyor. Çünkü daha tecrübelidir ana babalar. O zaman en çok önem verilen konu elbette eğitim. “Küçük şey” hangi yaşta neler öğrenecek? Ana baba olarak sorumluluğumuz nedir?

Tabi evladımızın iyi yetişmesini istiyoruz. Büyük adam olacak. Veya saygın bir bayan. Bunun ilk adımları ilk adımlarla başlıyor. Önce malzeme önemli. Kitabı, defteri olacak. Kalem işlemeye başlamıştır. Kitaplarınızda geleceğe kim bilir ne izler kalacak. Bulduğu her kâğıda boş olsun dolu olsun, hatta duvar kağıdı olsun, başka bir alemden gelen insan siluetlerini çizmeye doyamazlar. Büyüdükçe şekiller bu aleme benzer. O zaman daha “başarılı” buluruz. Aramıza katılma yolundadır. Bir dönem kitaplarımızı çocuklardan korumaya çalışırız. Derken onların da kitapları olmaya başlar.

İşte o zaman memleketin hali ortaya çıkar. Gider uygun bir şeyler bulmaya çalışırsınız. Bizim çocukların kitap aramaya başladıkları dönemde piyasada neler vardı? Hayal meyal hatırlamak mümkün. Ferman Karaçam yönetiminde küçükler için bir dergi çıkıyordu; Gül Çocuk! Arkasından başka çocuk dergileri de oldu ülkemizde. Boyama kitapları, basit masal kitapları, modifiye hikâye kitapları ve romanlar… Keloğlan, Andersen, La Fontaine. Tabi Susam Sokağı gibi TV’yi kasıp kavuran bir programı unutmamak gerekiyor.  

Sonra çocuklar büyüyor. O zaman Cahit Zarifoğlu hayatta olmamakla beraber kitaplarının sıcağı üzerindeydi. Onların zevkle okunduğunu hatırlıyorum. Ömer Seyfettin, Kemalettin Tuğcu zaten biliniyordu. Ve Mevlana İdris tabi. Bizim çocuklara yetişti. Tehlikeli Bir Kipat ergenlik çağında fenomen oldu. Hala hatırlıyorlar. Zamanla çocuk kültüründen uzaklaşılıyor, ergenliğe adım atılıyor. Harry Potter, Dan Brown, Hamingway derken iş S. Konevi’nin Esma’ül Hüsna’sına, Sezai Karakoç’a kadar gidiyor. Çocuk edebiyatı gündemin dışında kalıyor. 

Ve ikinci yeni. İnsan torunları olunca o günlere geri dönüyor. Bu defa torunlar için uygun kitaplar bulunacak. Aradan geçen onca yıldan sonra, imkanların bu kadar geliştiği söylenen bir zamanda yerli yabancı kim bilir ne kadar zengin bir çocuk literatürü vardır diye düşünüyorsunuz. Ne de olsa aradan 20 – 30 yıl geçmiş. O kadar değil. Evet Mevlana İdris çizgisini ivme kazanarak sürdürmüş. Kültür AŞ., Vakvak dahil nice yayınevinde nice kitaplar yayınlamış, bunlar nice dile çevrilmiş. Çeto adlı bir çocuk edebiyatı dergisini bile çıkarmış. Mustafa Ruhi Şirin bu alana hayatını adamış, vakıf kurmuş, kitaplar, şiirler yayınlamış;

her kuşun bir adı var
ve iki kanadı var
çocuk kalbimdeki kuş
kuş demek uçmak demek

Fakat Mustafa Ruhi Şirin’in ne yaptıysa kendi imkanlarıyla yapmaya çalıştığını, dişiyle tırnağıyla buralara geldiğini biliyoruz. Vakfın internet sayfasını açın, onu Orhan Veli’nin “Masal” adlı şiirini okurken göreceksiniz. Maslak’taki Kent Ormanı’nda. Şunun şurasında kendini çocuklara adamış kaç tane vakıf var ki. Bir vakıf var kurum olarak. Bir vakıf insan var kendini bu işe adamış anlamında. Bir de vâkıf insan var. O da konuyla yakından ilgili, bilgili, birikimli demek oluyor. Kelimeyi hangi anlamda kullanırsanız kullanın çocuk denince bu alanda aklımıza gelen insanımız çok fazla değil.

Bu kadar uzun zaman geçmiş, köprülerin altından çok sular akmış, nesiller değişmiş ama değişmeyen bir şey var. Yayınevleri Küçük Prens’i basmaya doyamıyor. Bunu örnek olarak veriyorum. Yoksa daha nice bu tür çocuk kitaplarıyla karşılaşacaksınız, gidin bakın. Çoğunun tercüme olduğunu göreceksiniz. İşte bugünlerde liste başındakiler; Safdirik Greg’in Günlüğü, Momo. Sadece resimli olanlar var, boyama kitapları, toplam beş altı cümleden oluşan başlangıç kitapları. Haklarını satın alıp Batılı bir yayından tercüme edip yayınlamışlar. AVM’lerde, “büyük” kitapçılarda hep onları görüyorsunuz.

Teknoloji ürünleri bir ölçüde kabul edilebilir ama çocuk kitaplarındaki bu dışa bağımlılığı anlamamız gerçekten zor oluyor. Varlık seviyesi arttıkça, daha kendi diline kültürüne yabancı olan çocukları, İngilizce kitaplarla karşılaştırma modası yayılıyor. Paranın yanında bonus olarak kültür geliyor. Türkçe olan kitapların da önemli bir kısmı, büyük ekseriyeti tercümelerden oluşuyor.

Elimde Tübitak tarafından yayınlanmış bir kitap var. Esasen resimlerden oluşuyor büyük ölçüde. Toplam 25 sayfa, 30-35 kısa cümle. Kitabın adı; Çiftlikte. Kapağında kuzuya biberonla süt veren sevimli çocuklar. İlk iki sayfada kocaman bir çiftlik resmi. Tek cümle; Bir çiftlikte yaşamanın nasıl olduğunu hayal edebiliyor musunuz? İkinci sayfada bir horoz ötüyor. Tek cümle; Güneş doğarken horozlar ötmeye başlar ve çiftlikte herkes yavaş yavaş uyanır. Sonra inekler, süt sağma işi, tavuklar, kuzular. İyi bir kitap. Eğitim nedense böyle kırsal hayatla başlar. Mutlaka bir tarla, şapkalı bir korkuluk olur. Metropol çocukları için bir masal dünyası.

Ama konumuz o değil şimdi. Bu kitabı Anna Milbourne adlı bir bayan yazmış. Alessandra Roberti adlı bir bay resimlemiş. Bir arkadaşımız da tercüme etmiş. İnsan soruyor, bir devlet kurumu böyle bir kitap için neden yurt dışından arayış içindedir? Bizim köyümüz, kasabamız, çiftliğimiz yok mu? Neden gidip telif hakkı satın alma gayretine girer? Böyle bir kitap ya da kitaplar kendi insanımıza yazdırılamaz mı? O zaman elbette telifi ucuzlayacaktır. Buna ne yazık ki diyorum. Bizimkiler böyle bir kitap hazırlasa hem kendini beğendirmekte zorluk çeker. Hem de bir “yabancı” kadar karşılık alamaz.

Burada önemli olan, gayet basit bir kitabın hazırlanmasında zahmetsizce tercüme yolunun seçilmesi. Hem de bir kamu kurumu tarafından. Bizim elbette bunu yapacak çocuk kitabı yazarımız da bulunur, resimleyecek sanatkarımız da. Teknik konularda dışa bağımlılığı bir ölçüde anlayalım ama Batılılardan hiç değilse kırsal hayatı öğrenmeseydik! Bunun bir kültür ve zihniyet meselesi olduğunu düşünüyorum.

Elime önce bu kitap geldi yoksa masamda daha niceleri var. Mesela Arkadaşlar başlıklı bir kitap. Bir sıpanın serüvenleri. Her sayfada bir iki cümle. Kocaman resimler. Güzel, ona bir şey demiyorum. Ne var ki yazan Sophie Bellier, Resimleyen Claire vesaire. Bir genç de bunu çevirmiş. Herhalde yarım saat sürmemiştir. Eğer binlerce yıllık birikimden, literatürden bu tür hayvan masalları çıkaramıyorsak, hayal gücümüzde bir problem var demektir. Veya geçmişimizle arada bir uçurum var demektir.  

Bir başkası; En İyi Kardeş Benim Kardeşim başlığını taşıyor. Çocuklar arasındaki kıskançlık eğilimini konu alıyor. Büyüklerin çocuklara bakışı aslında. Onu da Georgie Birkett yazmış. Daha doğrusu hazırlamış. Çünkü ortada yazılacak bir şey yok. Görsel ağırlıklı. Ama eğitim amaçlı işte. Hele bir de Kış Kitabı var ki sormayın, yalnızca resimlerden oluşuyor. Bir kasaba hayatı ayrıntılarıyla resimlenmiş. Dükkanların üzerindeki yazılar Türkçeleştirilmiş; Tamirhane, benzinlik, istasyon, bakkal, fırın, manav, istasyon gibi. Kocaman saat ve çan kulesiyle bir kilise arzı endam ediyor. Batı toplumundaki gündelik hayattan kesitler. Kıyafetler, tipler, ürünler, insan isimleri, markalar hep belli bir kültür. Çocukların hayal dünyasını nasıl etkileyeceğini tahmin etmek zor değil. Kitap Almanya merkezli. Bize yalnız araba, cihaz, ilaç değil kitap da satıyorlar. Ben Almanya olsaydım sadece “kültürel hizmet” için bu kitapları tercüme ettirir gönderirdim.


 

Mikado Yayınları David McKee’den Elmer ve Büyükbaba Eldo’yu çevirtmiş. İki filin maceraları. Ketebe’nin iki yazarlı bir kitabı var; Sophie Lescaut – Thanh Portal’dan, Ağaç Dedi ki. Bir sayfasında şöyle yazılmış; Ağaç dedi ki. Karşı sayfada devam ediyor; Paylaştıkça çoğalır güzellikler. Yazısız sayfalar da mevcut. Saydım, kitap toplam 64 kelimeden oluşuyor. Görsel ağırlıklı. İş Bankası Kültür Yayınlarından birkaç kitap duruyor önümde; Uykusu Gelmeyen Porsuk (Constanze von Kitzing), Ponpon’un Duyguları (Anette Swoboda – Nanna NeBhöver),  Uzaya Seyahat (Marnie Willow – Nanette Regan), Ağır Aksak (Bethany Christou). İkinci isimler resimleyenler oluyor. Tabi tercüme edenler de var onları sıralayamadım şimdi. Yerli bir bankanın yerli kitapları desteklemesini bekliyor insan ama öyle olmuyor genellikle.    

Çocuk yayınlarında bu kadar yabancı ağırlığı ihtiyaçtan mı kaynaklanıyor yoksa ta Osmanlıdaki Tercüme Odası’ndan günümüze gelen bir alışkanlık mı? Türkiye gibi Avrupa Birliği kapısında bekleyen bir ülkede ve “çok kültürlü” ortamda bu tür kitaplar olmayacak mıydı? Elbette evet. İsteyen kitabını yayınlar ona bir şey demiyorum. Fakat alınan bunca yoldan sonra eğitim ve destek amacıyla hazırlanan bu tür kitaplarda “yerlilik” oranının daha yüksek olmasını bekliyoruz.  

Bunları yapacak insan malzemesi elimizde var. Çocukların pek fazla önemsenmeyen bu ilk öğretim evrelerinde imaj dünyalarının oluşması çok önemlidir. Bunun için değerli ve yerli çalışmalar da yapılıyor. Çizgi film dizileri büyük ilgi görüyor son zamanlarda; Rafadan Tayfa! Geniş bir literatür de var. Önümde Afrika Masalı adlı bir kitap var mesela. Afrikalı bir çocuğun çevresinde kara kıtadaki yaşamdan kesitler sunuluyor. Resimli güzel bir kitap. Bizden bir ekip hazırlamış. Tercüme değil. Pandemi günlerinde İstanbul Tasarım Merkezi’nde M. Ahmet Demir, Online Çocuk Kitabı Resimleme Atölyesi açmış. Duran Boz Maraşlı Şairlerden Çocuk Şiirleri kitabı hazırlamış. Mustafa Soylu Mini Gülücüklü Öyküler’i çıkarmış. Eksi 18 Edebiyat Topluluğu Kıpırtı Çocuk Dergisi’ni çıkarmaya başlamış. Yapınca oluyor.

Şimdi çocuk yayınları hazırlayan yayınevlerinin çetelesini çıkaracak değilim burada. Fakat bu işin piyasasında yerli yayınlar ağırlıkta değil, onu demek istiyorum. Tübitak’ın yukarıda sözünü ettiğim tercüme kitabına baktım 35 bin baskı yapmış.  Daha niceleri var. Esasen kaliteli yayınlar bunlar. Bu açıdan Tübitak’ın, Kültür Bakanlığından daha önde olduğu bile söylenebilir. Peki, bu alanda yerli ve milli yayın yapan kişiler, kuruluşlar ne ölçüde destekleniyor? Mustafa Ruhi Şirin bu ülkede çocuk alanında şair, yazar ve kurumsal kimlik olarak bir otoritedir. Mevlana İdris’in yayınları yaşayan bir klasik haline gelmiş durumda. Başka dillerde de büyük ilgi görüyor. Her ikisi hakkında akademik çalışmalar yapılıyor. Kültür Bakanlığı Mustafa Ruhi Şirin’i, Mevlana İdris’i çağırıp gelin kitap hazırlayalım dedi mi acaba? En azından kitaplarını şöyle yüz binlerce basıp kütüphanelere, eğitim kurumlarına kazandırabildi mi? Başka dillere kazandırabildi mi? Ne kadar arasam, gerek Mustafa Ruhi Şirin’e gerek Mevlana İdris’e, Kültür veya Milli Eğitim Bakanlıkları’ndan devlet adına verilmiş bir ödüle rastlamadım. Umarım benim bilmediğim “resmi” ödüller vardır.

Tercüme kültürü “serbest piyasa” koşullarında oluşuyor zannediyorsanız size oldukça saf olduğunuzu söyleyeceklerdir. Onları destekleyen, reklamını yapan, dağıtan, satan, dünya çapında entegre bir sistem, bir kültür var. Markalar, zincir marketler, bozacının şahidi şıracı gibi bir dayanışma içindeler. Çocuklarımız yetişirken kitapların rakibi tv idi. Bugün daha etkili bir şekilde onun yerini cep telefonu ve sosyal medya aldı. Sosyal medya geleneksel değerlere ve inançlara karşı özgürlük, kendisine ise tam bir bağımlılık öneriyor. Ondan kurtulmaya çabalayan çocuklar, bu defa tercüme furyasına yakalanıyor. Onların yerine bir şey koyamazsanız, “yeni nesillerin” gidişatından şikayet etmeye hakkınız olmaz. Bizim, ayakları bu topraklara basan yayınlara ihtiyacımız var.

Kaynak:

Yediiklim Dergisi, Nisan 2021.

    

YORUM EKLE

banner26