Cihan Aktaş'ın hatırladığı filmler geçidi

İnceleme-araştırma, öykü ve romanları ile artık bir külliyata sahip olan Cihan Aktaş’ın 2020’yi selamladığı İz Yayınları arasından çıkan Hatırladığım Filmler (Ocak 2020), benim rehber kitap dediğim türden bir çalışma olarak okuyuculara ulaştı.

Severek okunan yazarların ruhlarını besledikleri her şey aslında bir yol göstericilik görevini de üstlenmekte. Okudukları kitaplar, dinledikleri müzikler, izledikleri filmler, gezip gördükleri yerler okuyucu nezdinde bir çeşit rehberdir. Yazarın kitaplarını okurken aynı zamanda yazılanlara da böylelikle şahit olarak görür okuyucu kendini.

Cihan Aktaş’ın dinlediği müzikleri, gönlüne dokunan resimleri okudukça onun yazdığı her cümlenin altını daha net doldurabiliyorum. Şimdi de onun hatırladığı filmler ile beyaz bir perdeye derin anlamlar yüklemek gibi bir görsel şölenin ortasında buldum kendimi.

Elbette bu ilk değildi. Aktaş’ın “Şark’ın Şiiri- İran Sineması” kitabı edebiyat ve sinema dünyası için eşsiz bir eser olma özelliğini hâlâ koruyor. İlk baskısı 1998’de yapılan bu kitabın, İran sinemasının ülkemizde daha yakından tanınması anlamında en önemli kaynaklardan biri olduğunu rahatlıkla söyleyebilirim.

Sinemaya olan ilgisini şu cümlelerle ifade ediyor Cihan Aktaş: “Mimari ile yapmayı sürdüremeyeceğime inandığım bir tamamlamayı kelimelerle sürdürmeyi umarken, sinemadan beslenmeyi ihmal etmemeye çalışıyorum şimdi. Seyirciliğim bu anlamda seçici ve son yıllarda biraz da disiplinle gerçekleşiyor, vakit gittikçe daha bir darlaşıyor gibi geldiği için. Vakit daralırken küçülmüyor boşluk, bit telaşla esnemeye zorlanırken beslendiğim kaynaklarla ilişkimin niceliği kadar öncelemem gereken hikâyenin niteliği konusunda da uyarılar göndermeye devam ediyor.”

Piltan Sineması

Üç alt başlıktan oluşuyor Hatırladığım Filmler; Piltan Sineması, Parasız Yatılı ve Sonrası.

Kitabın Sunuş bölümünde sinemaya olan ilgisinden bahsediyor Aktaş. Bu anlatılanlardan şu sonuca varmak mümkün. Kişi; güzel zamanlarda güzel yerlerde bulunduğu zaman bunu hayatında bir nadide pencere olarak kullanabiliyor. Yazarın memleketi olan Refahiye’de akrabaları olan Piltan teyzenin bir sinemasının olması onu küçük yaşlarda sinema ile tanıştırıyor. Piltan Koçyiğit, Refah Sineması’nın sahibi. Sene 1967’nin sonu ya da 1968. Kardeşi Aynur ile “Piltan Teyzenin Sineması” dedikleri salonun torpilli izleyicileri olarak ücretsiz izleyebiliyorlar filmleri.

Bu, bir şanstır. Daha o yıllarda sinema ile tanışmak, beyaz perdenin büyüsü ile yüz yüze gelmek, ileriki yıllarda birbirinden değerli eserlerin ortaya çıkması için insanın başına gelecek en güzel şanslardan biridir. Cihan Aktaş bunu çok değerli eserler ortaya koyarak sunuyor bizlere. Ben buna benzer şansa Sadık Yalsızuçanlar’da ve Hüseyin Alemdar’da da rastlamıştım. İki yazar da çocukluklarından itibaren sinema tozunu yutarak kendilerini beyaz perdenin gölgesinde bulmuşlardı.

Bir sinema nasıl kurulur, filmler nerden gelir, afişler nerelere asılır… bunların hepsine şahit olarak büyüyor Aktaş. “Refah Sineması filmleri önce Sivas’tan geliyordu, son yıllarda Erzincan’dan gelmeye başladı. Filmler üçer üçer geliyor, yapım tarihine göre gösteriliyordu. Afişler kasabada beş-altı noktaya asılıyordu.”

“En çok ilgi gören film Yücel Çakmaklı’nın yönettiği 1969 yapımı Kâbe Yolları’nda filmiydi, yirmi gün izlendi. Bu filmi izlemek için uzak yakın köylerden gelen oluyordu.”

Filmler, yönetmenler

Refah Sineması ile başlayan bu yolculuk Cihan Aktaş’ı iyice yaklaştırıyor sinemaya. Daha sonra parasız yatılı yıllarında yurdun yemekhanesindeki televizyonda izlediği filmler geliyor. Kitabın ilerleyen bölümlerinde filmler, yönetmenler üzerine yazılar çıkıyor karşımıza. Metin Erksan, Ömer Lütfi Akad, Ertem Göreç, Yücel Çakmaklı, Mesut Uçakan ve daha birçok yönetmen ile ilgili yazılar yer alıyor kitapta. Aktaş bu yönetmenlerin hem kendi dünyasında hem de sinema dünyamızda yer tutan değerlerine dikkat çekiyor.

Filmler de aynı hassasiyetle işleniyor kitapta. “Bana Git De” filmiyle ilgili “Gitmek ve Kaçmak Aynı Şey Değil” yazısından bir bölüm; “İsim en başından merak ettiriyor: Bana Git De (2016). Gitmekte zorlanan ancak kalmanın getireceği yozlaşmaya da tahammülü olmayan bir kuşağın serüvenini izleyeceğimizi ihsas ettiriyor, Handan Öztürk’ün filmi.”

“Kuşaklar arasındaki uçurumlara karşılık, açık örtük bütün toplumu kuşatma altına alan başarı ve mutluluk mitlerine yönelik bir sorgulamayla ilerliyor film.”

Ladybird (Minik Kuş, 1994) filmiyle ilgili kitapta yer alan yazıdan: “Minik Kuş’un senaryosu, gerçek bir hikâyeden yola çıkarak hazırlanmış. Dört farklı ırktan dört çocuğu olan Maggie, normal bir aile düzeni arayışı içindeyken başı kuralların ve kurumların sert duvarlarına çarpıyor sürekli. Kurallar ve kurumlar açısından çocuklarının sorumluluğunu üstlenmeyecek bir kişilik özelliği gösteriyor.”

“Ne çok uzun ne de çok kısa olan Minik Kuş filmi bize ne çok şey söylüyor, hiç de laf ebeliğine girişmeden. Artık özlemek ve sevmek istemeyen yüzlerce metne imza atmış olsa bile ümidini yitirmekte olduğu için madun hale geliyor değil midir?”

Elbette İran sineması da var kitapta. Santurcu Ali yazısında bu konudaki ayrıntılara rastlamak mümkün. “İran sinemasında dikkatle takip ettiğim birkaç yönetmen var. Mehrcui bunların arasında yer almıyor. Gerçi hiç de sıradan bir yönetmen değil. Fakat filmlerinde çok fazla diyalog kullanıyor; bu da bir filmde pek hoşlandığım bir özellik değil. Devrimden önce sosyal içerikli filmleriyle ünlenmiş Mehrcui.”

Behram Tevekkuli, çok fazla dile getirilmese de toplumsal katmanlarda yaralayıcı olmaya devam eden zor konuları ele almayı seven İranlı bir yönetmen. Cennette Yalın Ayak (Pa Berahne Dar Behesht, 2007) isimli filminde bir medrese öğrencisinin, güvenli, huzur ve istikrar dolu ortamına rağmen yakalandığı ruhi sıkıntıyı aşma çabasını ve böylelikle kendisini AIDS’lilerin tedavi gördüğü bir hastanede işe yaramaya çalışırken bulduğu bir hikâyeyi anlatıyordu.”

Mecid Mecidi olmazsa olmazıdır böyle bir çalışmanın. Elbette o da var Cihan Aktaş’ın sinema dünyasında. Hem de birçok yerde, ayrıntılı olarak.  “Sanki önce Cennetin Çocukları, ardından da Tanrı’nın Rengi filmlerini bu büyük yapımına hazırlık olsun diye gerçekleştirdi Mecid Mecidi. Hz. Peygamber’in çocukluğunu konu alan filmi üzerine toplam yedi yıl çalıştı. Bir üçlünün ilki olan filmde Peygamberimizin siması görünmüyor. Buna karşılık belli bir etkinin uyandırılması konusunda çok farklı yollara başvurmuş Mecidi, mesela ışık alanında ustalığıyla tanınan İtalyan görüntü yönetmeni Vittorio Storaro ile çalışmak istemiş.”

Hatırladığım Filmler hem Cihan Aktaş okuyucularını hem de sinema yazılarını ilgiyle takip eden okuyucuları kuşatacak bir kitap. Kitaptaki her cümleden, Cihan Aktaş’ın sinemadan ne kadar büyük bir keyif aldığını hissetmek mümkün. Elde kalem okunacak kitaplar kategorisindeki kitabı okurken o kadar not edilecek ayrıntı var ki sinema konusunda yetkin bir not defterimiz olacağı kesin. Ayrıca, sinema üzerine yazan Aktaş’ın bir öykücü olmasının ne kadar önemli bir ayrıntı olduğunu da göreceksiniz kitapta.

Son söz Cihan Aktaş’tan. Açık bir davet aslında bu. Sinema hakkında düşünmeye, filmlerin dünyasına girmeye davet. “Seyirci olarak neredeyse elli yıldır kişileri ve mekânları, sesleri ve sessizliği, renkleri sonsuzluğu hissettiren sahneleriyle içinde yol aldığım, görüş açımı geliştirip iç dünyamı zenginleştiren ne çok film var üzerine yeniden düşünmem gereken.”

YORUM EKLE