Cengiz Aytmatov’un son kitabı: Dağlar Devrildiğinde

Cengiz Aytmatov’un kitaplarını okuyup da iliklerine kadar titremeyen olur mu? Pamirler’de dolanmayan, Tiyenşan dağlarına tırmanmayan, “Selvi Boylum Al Yazmalım” a âşık olmayan, “Cemile” ile Danyar’ın dramatik aşkına hüzünlenmeyen, “Deniz Kıyısında Koşan Ala Köpek” le ürpermeyen, “Elveda Gülsarı” ile zincirlerini koparmayan, “Gün Olur Asra Bedel”i okuyup da Mankurt hikâyesini, Nayman Ana efsanesini ezberlemeyen, Raymalı Aga’yla zincire vurulmayan var mı acaba?

Cengiz Aytmatov’un son kitabı “Dağlar Devrildiğinde”.[1] O nereden bilecekti ki son kitap olduğunu?  Adındaki heybet bile romanın önemini açıklıyor aslında. Dağların devrilmesi ne demekti? Kitabın bendeki ilk çağrışımı kıyamet oldu. Mürselat suresindeki “Yıldızların ışığı söndürüldüğü, gökkubbe yarıldığı, dağlar ufalanıp savrulduğu vakit…” diye başlayan ayetler döküldü dilimize. “Güneş katlanıp dürüldüğünde / Dağlar sallanıp yürütüldüğünde / Denizler kaynatıldığında / Vahşi hayvanlar toplanıp bir araya getirildiğinde…” diye başlayan Kur’an’ın Tekvir suresini hatırlattı bize.

Gerçekten de kitap vahşi bir hayvanın, bir kar parsının başından geçen ibretli maceralarla başlıyor: “Parsların kendilerine ait farklı bir dünyaları vardır. Onları ancak yüce dağlar eğleyebilirdi.” Bu dağlar Tiyanşan dağlarıydı. Al yazmalının gezdiği dağlar bize hiç de yabancı değillerdi artık.

Yaşlandığı için genç bir pars tarafından eşi elinden alınan Caabars’tı kahramanımız bu kez. Caabars’ın hikâyesini okurken “Yazılanlar gelir sağ olan başa” türküsünü mırıldanıyorsunuz içinizden. Zaten yazarımız da yazılanların bir gün başımıza geleceğini, alın yazısından kimsenin kaçamayacağını söylüyor.

Yaşadığı çağın acılarına tanıklık ediyor

Caabars’ın dişisini bir genç pars alırken Arsen Samançin’in sevdiği kadını da pop hegemonyası alıyordu elinden. Arsen’in sevgilisi Aydana’yı kandıran para ve limuzinden başkası değildi. “Eski zamanlarda güzel bir kadını ata bindirip kaçırırlardı. Oysa şimdi dolar dolu bir çuvalla omuzlayıp götürüyorlar”[2] derken yazarımız çağın paradigmalarına dikkat çekiyor, bir yandan yaşadığı kederi anlatırken, bir yandan da parayı putlaştıran globallere karşı savaş açıyordu. Aytmatov yaşadığı çağın acılarına tanıklık ediyordu böylece.

“Herkes uygarlık otobanında hızla ilerlerken tuhaf bir adam” olan Arsen Samançin’in kaderi de parstan pek farklı değildi. Bir de “Ebedi Nişanlı” vardı Üzengileş dağlarında hâlâ yaşayan. Ebedi nişanlının sesini duymak için insanın Üzengileş’e gidesi geliyordu kitabı okurken.

Ebedi nişanlının hikâyesi oldukça uzun. Çin sınırında yaşayan kurt ve parsları avlamakla ünlenmiş çevik bir avcı gencin dağlar ardındaki kızla nişanlanmasını çekemeyenler bir tuzak kurar, fitne kazanı kaynamaya başlar. İftira ile gencin nişanlısının başka birisiyle kaçtığını söylerler. Ailesinin yanına dönmek istemeyen genç dağlara vurur kendini. Tuzaktan kurtulan genç kız yana yakıla nişanlısını arar dağlarda. Bir daha gören olmaz onları. Yaşanan fitne olayına ağıtlar yakılır. “Güneş bilseydi o fitneyi, utancından yüzünü saklar, gökyüzünde ters dönerdi. Bulutlar bilselerdi, sağanak yağmurlarla yağar bu şöleni siler süpürür, temiz stepleri sürükler götürürdü. O fitneyi nehir öğrenseydi tersine akardı…”[3]

Arsen, Aydana olmadan yaşayamayacağını düşünür, onu kendisinden alanları öldürmeyi plânlarken amcası Bektur ağanın Tuyuk Car dağlarında hatırlı Arap misafirleriyle yapacağı av için tercümanlık teklif etmesiyle kendine gelir.

Hayatta her şeyin para için yapılması Arsen’e ters gelmektedir. “Sosyalizm zorbalığından kurtulup da Pazar bataklığına saplanıp kaldığımızı birçokları anlamıyor.”[4]  diyerek isyan eder kitabın bir yerinde. Yazarımız bu defa kapitalizmi ve globalleşmeyi de eleştiriyor sizin anlayacağınız.

Bütün planlar alt üst olur

Arsen’in çocukluk arkadaşı Taştanafgan Arap avcıları fidye için rehin almak ister ve Arsen’i de bu işe bulaşması için tehdit eder. Bu arada Arsen, bavul ticareti yapan Eles isimli güzel bir kızla tanışır ve ona âşık olur. Arsen, arkadaşını kötü niyetinden bir türlü vazgeçiremez. Caabars ise avcıları “Ne işiniz var buralarda, yakında dağlar devrilecek ve bu, sizin için de çok kötü olacak…”[5] diye harıltılı bir sesle uyarmak istemektedir…

Arsen bütün plânları alt üst eder ve “Çekin ellerinizi kar parslarımızdan. Hayvanlarımızı yok etmenize izin vermeyeceğim” diye bağırarak havaya ateş eder. Amacı Arap misafirlerin tuzağa düşürülmesini önlemektir ama bunu kimse bilmeyecektir. Herkes Arsen’i suçlayacaktır. Çıkan tartışmada Arsen vurulur. Caabars dta yaralanmıştır bu kargaşada. Sanki dağlar yerinden oynamıştır. Sürünerek bir mağaraya girerler. “Caabars kan kaybeder. Onunla aynı kaderi bir insan da paylaşır.”[6] İkisi de mağarada ölürler. Sonrası ise apayrı bir hüzün…

“Dağlar Devrildiğinde” bir Aytmatov klasiği. Önceki eserlerinden farkı; sadece çetin tabiat şartlarından değil de, pop-show’dan, cep telefonundan, limuzinden, globalleşmeden, lüks restoranlardan ve modern hayattan da epeyce bahsetmiş olması diyebiliriz.

Dünya hırsıyla insanın nasıl canavarlaştığını, fitne ateşinin insanları nasıl yakıp kavurduğunu, yaşadığımız çağın acılarını çok güzel anlatan bir kitap olmuş. Kitaplarını okudukça rahmetle anıyoruz seni. Ne güzel söylemişsin son kitabında. Görünüşe bakılırsa dünya yerinde duruyor ama acaba “Düynö ordundabı?”[7]  Dünya yerinde mi? diye.

Evet, dünya yerinde ama Aytmatov yok işte…

 

[1] Cengiz Aytmatov, Dağlar Devrildiğinde-Ebedi Nişanlı,

  Elips, İstanbul-2007. (272 sayfa)

[2] A.g.e. s. 85

[3] A.g.e. s.70

[4] A.g.e. s.115

[5] A.g.e. s.181

[6] A.g.e. s.232

[7] A.g.e. s.158