Cemil Meriç’e dair farklı bir bakış açısı: “Senden ne kalacak yarına?”

“Cemil Meriç” denildi mi tuhaf olurum. Cahilliğimin sıkleti altında nefes alamaz hâle gelirim. Eser ne kadar ince olursa olsun, o inceliğin altında kâğıt gibi kalırım. Onun eserinden başka bir yerde rastlamayacağım kavramları, eser isimlerini, yazar, şair ve filozofları öğrenmek cehaletimi gidermez. Tam tersine ezer beni.

Akademisyen, gazeteci, edebiyatçı vs. birçok nitelikli okuyucuyu da ezdiği kanaatindeyim.

Mükremin Halil Yınanç hakkında “O, kitap değil, kütüphane okur.” diye bir söz vardır. Bu söz Cemil Meriç için de geçerli. Bir yazar Ana Britannica’yı, Meydan Larousse’u satır satır niye okur? Ana Britannica’yı, Meydan Larousse’u okumadan ansiklopediler yazılamaz da ondan.

Parti, vakıf, dernek kurmadı. Televizyon, radyo ve gazetelerin yer verdiği bir kişi değildi. Dergilerde yazdı ve kitaplar neşretti. Lise ve üniversitede ders anlattı, zaman zaman konferanslara katıldı.

Günümüze nazaran, insanı sosyalite eden, popüler kılan bir imkanının olmamasından söz ediyoruz. Buna rağmen bir Cemil Meriç var düşünce dünyasında. Kitaplarının basım-dağıtımında bir sorun yok, okunuyor ve tartışılıyor.

Yine de Cemil Meriç’in gelecek nesillere bir şeyler söyleyip söylemeyeceği konusunda tereddütlerim var. Neden? Çünkü memleketimizde gündem; düşünce, ilim, irfan üzerinden ilerlemiyor. Gündem belirleyen özneler daha çok sanatkâr yönü ile öne çıkan ve söyleyeceklerini sanatın imkanları içinde bir forma kavuşturmuş kişiler. İşte Necip Fazıl ve Büyük Doğu, Sezai Karakoç ve Diriliş, Nureddin Topçu ve Hareket…

Edebiyat, müzik, sinema, çizgi gibi dallardan birinde, sanatı ile düşüncesini harmanlayıp özgün, derinlikli, özel bir dil ile yoğuran kişilerin daha çok görünür, yaşar ve etkili olacağını mı söylüyoruz? Evet. Namık Kemal’den Mehmet Âkif’e; Ziya Gökalp’ten Nazım Hikmet’e, Tanpınar’dan Kemal Tahir’e, Sezai Karakoç’tan İsmet Özel’e kadar Türk düşüncesinde kalıcı izler bırakan imzalara bakınız. Öncelikle sanatkârdırlar. Bir teklifleri vardır ve o teklif kavramsal olarak onu ortaya atan kişilerce şekillendirilmiş, sanatsal bir form giydirilmiş ve içi doldurulmuştur. Büyük Doğu, Hareket, Diriliş gibi.

Topçu’yu sanatkârlar arasına mı kattım? Evet, ama bu; Topçu’nun İsyan Ahlakı ve Hareket düşüncesini “Taşralı” ve “Reha” adlı edebi eserleri ile dile getirdiği için değil. Nureddin Topçu’dan bahsederken bir Türk romancısı ve hikayecisinden bahsetmiyoruz. Topçu, isminin kalıcılığı edebi eserden çok, yetiştirdiği nesil ile ilgili. Tasavvufun Batı felsefesi ile kaynaştırılarak entelektüel bir konu olmaktan çıkıp bir hayat tarzı ve medeniyet teklifi hâline gelmesi, Topçu’ya özel bir yer açtı düşünce dünyamızda. “Hareket” çevresinde yetişen nesil, Topçu’nun veremediği edebi eserleri verdi, ilmi ve fikri çalışmaları belli bir noktaya getirdi. Necip Fazıl, “Büyük Doğu” dedi ve “Büyük Doğu” diyen birkaç nesil yetiştirdi. Sezai Karakoç, “Diriliş” diyor ve artık bir “Diriliş” neslinden bahsedebiliyoruz.

Cemil Meriç bu imkândan yoksun. Bilerek seçilmiş bir tavır mı, istedi de yapamadı mı ve istese bile yapabilir miydi? Acaba Cemil Meriç, tecessüsünün, çok okumasının, çok tartışmasının zararını görmüştür, diyebilir miyiz? Acaba bu kadar çok okuyup tartışacağına bir teklif üzerinde yoğunlaşsaydı daha spesifik eserler mi verirdi?

Bilmiyoruz ve fakat biz, bu iddiadayız.

Başkalarının (tarihçinin, sosyoloğun, filozofun, mütercimin) yanlışlıklarını, tutarsızlıklarını, çelişkilerini bulmaktan, tartışmaktan kendi özgün teklifini yapamamış bir düşünür ile karşı karşıyayız.

İlk eserinden son eserine kadar bütün yazdıklarına bakınız. Yüzlerce yazar, felsefeci, anlayış, kavram, dergi, kitap ismi görürsünüz. Hepsini okumuştur. Hem de orijinal dil ve eserden. Şerif Mardin, bu topraklarda Bediüzzaman diye bir âlimin olduğunu ondan öğrenmiştir. Birçok sosyolog, Ali Şeriati adlı bir sosyoloğun devasa eserleriyle hem Batı’yı hem Doğu’yu teşrih masasına yatırdığını ondan öğrenmiştir. Mustağripler’i, Araftakiler’i, tecessüsü, ilmîliği, edebiyat-sosyoloji ilişkisini, lügatin ve kamusun namus olduğunu ondan öğrenmişizdir. Işırken ışıtmıştır ve ışığın Doğu’dan yükseldiğini, bundan sonra da yükseleceğini o müjdelemiştir.

Yetmez mi?

Bize göre yeter ama Cemil Meriç derinliğinde bir kalem için, yetmez. Eskiler bu tür adamlar için “mütebahhir” derlerdi. Tam bir mütebahhirdir Meriç.

Jurnal’lerine bakınız. Öfkesi, aşkı, arayışı, tecessüsü, hayal kırıklıkları ve gözünün yaşı ile sahici bir münevver, bir arayıcı ve kâşif ile karşılaşacaksınız.

Bütün bunlara rağmen mi diyorum, Cemil Meriç’ten geriye ne kalacak diye?

Evet.

Çünkü bu kuşku kendisine ait ve başlığımızdaki gibi ifade edilmiş? 

“Senden ne kalacak yarına?”

Hernani’ye bakınız, yeniden nazmedildiğini göreceksiniz ve Türk bir Hugo ile karşılaşacaksınız. “Keşke Hernani’yi tercüme edeceğine oturup bir edebi eser yazsaydı” diyesi geliyor insanın. Bir roman, bir hikâye, bir şiir, bir tiyatro.

Meriç’in eserlerini okuyanlar sanatsal diyebilecekleri birçok metin görebilir. Deneme, deneme diliyle değil; şiir diliyle yazılmıştır. Bildiğinden emindir ve bu eminlik sayesinde tespitlerinde acımasızdır. Kelime seçimlerinde bir şair ve yazar titizliği gösterir.

Bunları yadsımıyorum.

Ancak okuyucu bu metinleri okuyunca ne büyük bir hikâye, ne derinlikli bir şiir, ne çok katmanlı bir roman demeyecek.

Ne diyecek?

"Şahsiyet, görünen cemiyet içinde görünmeyen cemiyeti seçip, tahtını onun bağrında kurmakla fethedilir. Her şahsiyet bir kopuş, bir olmayana, bir olacağa bağlanıştır..."

"Onlar sürü yavrum. Zincirlerinden başka kaybedecek neleri var? Karanlıktan geldiler, karanlığa gidiyorlar. Ummandaki dalgalar gibi sayısız. Tarihi yok bu sürünün. Macerası yok. Yıldızlara tırmanan merdivenden habersiz. Yürüyen, esneyen, tepinen ve öğrendiği şeyleri tekrarlayan uzviyet. Kafanın vecdinden habersiz. Bu sarhoş karnaval alayını yıldızlar, yüzbinlerce yıldız, kayıtsız bakışlarıyla seyrediyor."

"Her aydınlığı yangın sanıp söndürmeye koşan zavallı insanlarım: Karanlığa o kadar alışmışsınız ki yıldızlar bile rahatsız ediyor sizi! Düşüncenin kuduz köpek gibi kovalandığı bu ülkede, düşünce adamı nasıl çıkar?"

"Türk İslâm medeniyeti ahlâka, feragate dayanan bir medeniyet. Gerçekleştirdiği değerler edebiyattan da, felsefeden de, ilimden de muazzez. Ben bu mazlum medeniyetin sesi olmak istiyorum. Korumak istediğim şaheser; insanın kendisi. Kendini tanımak, irfanın ilk merhalesi. Düşünenin görevi; insanından kopan, tarihini unutan ve yolunu şaşıran aydınları irşada çalışmak. Kızmadan, usanmadan irşat. Gerçek sanat, ayırmaz birleştirir..."

"Bir çağın vicdanı olmak isterdim, bir çağın. Daha doğrusu bir ülkenin, idrakimize vurulan zincirleri kırmak, yalanları yok etmek, Türk insanını Türk insanından ayıran bütün duvarları yıkmak isterdim. Muhteşem bir maziyi, daha muhteşem bir istikbale bağlayacak köprü olmak isterdim, kelimeden, sevgiden bir köprü. Sanat, düşüncenin; düşünce, mukaddeslerin emrinde olmalı. Hakikat, mukaddeslerin mukaddesi... Hakikat ve sevgi."

"Mazisinden, ihtişamından utanan ve Avrupalı dostları gücenmesinler diye hazinelerini gübre ile saklayan gafil bir çocuktur Türk aydını."

"Kavga, insanla kader arasında değil artık, insanla kelime arasında. Rüyaları o bayraklaştırıyor. Yığınlar onun için yaşıyor, onun için dövüşüyor, onun için ölüyorlar."

Bunları diyecek.

Ne var bunda, desin.

Kıtlıkta verilen lokmanın unutulmadığı gibi bu sözleri zamanında söylediği, herkesin sustuğu bir zamanda söylediği için unutulmadı, yetmez mi?

Ancak Meriç’in endişesini gidermiyor bu sözler.

Bizim endişemizi de.

Çünkü gün gelecek düşüncelerimiz, varsayımlarımız, tarih ve toplum okumalarımız değişecek. O zaman Cemil Meriç “geçmiş” olacak. Tarihe, kadına, dile, romana, sosyolojiye böyle de bakanlar olmuş denilecek. Değerlendirmeler, atıflar, kaynaklar, alıntılar akademyanın sayfaları arasında olacak daha çok.

Öyle değil mi? Öyle olmadı mı?

Gözleri kaybetme bedeli karşılığında verilen eserlere günümüzde ne kadar atıf var, biliyor muyuz? Üniversitelerin ilgili bölümlerinde isminin, eserlerinin, düşüncelerinin ağırlığı nedir?

Eserlerin isminden hareket edelim? Bu Ülke, Kültürden İrfana, Bir Dünyanın Eşiğinde, Umrandan Uygarlığa, Mağaradakiler, Kırkambar, Jurnal…

Hep bir yolculuk, hep arayış, bir yerden bir yere doğru yöneliş.

Vardığı yerden değil yolculuk esnasındaki izlenim ve birikimlerinden haber veriyor hepsi.

Bu eserlerin içinden süzülen ve vardığı yeri teklif eden bir düşünce sistematiği olsaydı işte o zaman cevabını bulacaktı: “Senden ne kalacak yarına?” sorunu ve sorunsalı.

Bize göre Cemil Meriç’in sorumluluk duygusu gelişmiş ve sorumluluğunu yerine getirmiş bir münevver, namuslu bir okur-yazar, milletinin irfanı için çalışan bir arif, bir dil işçisi, bir milletin tecessüsü olması yeter.

Rahmetle anılmak, hoş seda bırakmak için mısraıberceste yetmez mi?

Pekiyi, daha ötesi?

Bu sorunun cevabını bir hadiste buluyoruz.

“Sanatçının sanatı da Allah’ın yaratması iledir.” der Efendimiz.

 Şeyh Galib kumaşından olsa gerek ki Galib kendisi için:

 “O zaman ki bezm-i cânda bölüşüldü kâle-i kâm.

Bize hisse-i muhabbet, dîl-i pâre pâre düştü.” derken; Cemil Meriç de ‘Bize sanat değil düşünce düştü’ diyor.

YORUM EKLE
YORUMLAR
Yaşar Akgül
Yaşar Akgül - 2 ay Önce

Teşekkürler kardeşim..kaleminize gönlünüze sağlık...selamlar..

Hatice Ünal
Hatice Ünal - 2 ay Önce

Olaya hiç böyle bakmamıştım. Yazı için yazara ve size teşekkür ederim. Cemil Meriç'e tekrar bakmam gerekecek bu yazıdan sonra.

banner26