Çatallı yol ağzında şaşırıp kalan derviş: Osman Olcay Yazıcı

                                                                              

Şairler öldükçe hayat lambasının ışığı azalır.

Hiç ölmeyecekmiş gibi hırs içinde yaşıyoruz dostlar!... Oysa yarın ölecekmiş gibi yaşamalı insan… Öylece hazır olmalı kendini almaya gelecek olan ölüm atına… Fakat hiç ölmeyecekmiş gibi dört elle sarılıyoruz hayata... Bu can arabasının benzininin bir dağ başında bitebileceğini aklımızdan geçirmiyoruz nedense. Onu sonsuz bir deniz zannediyoruz.

Hayat çeşmesinin suyu tükendiği zaman ölümle yüzleşir cümle canlılar… Bazen ölüm o kadar ani gelir ki onunla yüzleşmeye bile fırsat bulamazsınız. Bir anda oldubittiye gelir her şey… Bir asi rüzgâr kırar kolunuzu kanadınızı… Huysuz ecel atı kişner kapımızda.  Geleceğe dair her ne varsa yarım kalır. Hayatın bu son demlerinde bugüne dek yaşadıklarınız bir film şeridi gibi geçer gözlerinizin önünden.  Yaşamınız boyunca ıskaladıklarınıza pişmanlık duyarsınız. Ertelediklerinizi kısa bir zamana sığdırmak da mümkün değildir artık…

Beni en çok üzen şey şairlerin ölümüdür. Onlar öldükçe hayat lambasının ışığı azalır sanki. Şairin ölümü, şiirin ve şehrin ölümü gibidir. Gerçi şair ölmekle bu dünyadan koparmaz bağını. O, yaşarken yazdıklarıyla sonsuza dek yaşar dünyada… Dizeleri bir gül misali açar dudaklarda. Bir sevdalının yavuklusuna söylediği en güzel söz olur kimi zaman…

Şair Osman Olcay Yazıcı dizelerin efendisiydi.

Dizelerin efendisi, şair Osman Olcay Yazıcı’nın ölümü de bir oldubittiye geldi aslında. Ne olduğunu anlayamadan göçüp gitti bu fani dünyadan. Çok sevdiği memleketinden dönüşte yolda yakaladı onu ölüm meleği. Yolunun tükendiği demlerde bir uzun yolculuğa çıktı meleklerin kanatlarında. Dostlarıyla helalleşemeden, onlara bir ‘elveda’ deme imkânı bulamadan ayrıldı bu dünya gurbetinden. Sıla dönüşü, kanepeye şöyle bir uzanıp yol yorgunluğunu atamadan, dönüşü olmayan bir sırlı yola revan oldu. Kalbinin son atışıydı o…

Osman Olcay Yazıcı… O hem gazeteci, hem şair, hem de yazar… Trabzon’un Sürmene ilçesinde dünyaya gelmiş bir gönül eri, bir kalem erbabı… Bir aşk ve muhabbet insanı… Hüzün boyasıyla şiirlerine renk veren usta bir söz boyacısı… Yüreğinde gizli volkanlar taşıyan bir sükûnet abidesi… Madur Dağı kadar yüksek asaletli bir kişilik…

Osman Olcay Yazıcı… O, “Çatallı yol ağzında şaşırıp kalmış bir derviş”… Çileyi bal eyleyip bütün hücrelerinde yaşayan ve yaşatan bir mustarip… Ömrünün baharını yaşayamadan yaprakları dökülmüş bir ulu çınar… Hayatı kalemle, mürekkeple,  kâğıtla dostluk içerisinde geçmiş, soyadıyla müsemma, hünerli bir söz üstadı… Karanlıklar içerisinde kendine bir ışık bulup onun izinden giden bir Hakk ve hakikat sevdalısı… Dünden bugüne, bugünden yarına uzanan bir şefkat ve sevgi köprüsü… Kadim kelimelerin kadim dostu…

Duygu derinliği olan bir şairdi Osman Olcay Yazıcı… Dizeleri yapmacık ve zorlama değildi.  Kelimeleri bir kuyumcu titizliğiyle seçerdi. Sözler yerine otururdu onun dizelerinde.  Yazdıkları, içinde mayalanan tefekkürün dışa vurumuydu bir anlamda. Kelimeler kanatlanırdı onun birbirinden seçkin dizelerinde.  Zengin söz dağarcığı, şiirlerinin içeriğine yansırdı. Şiir; içinde mayalanırdı uzun süre, ondan sonra dizelere dökülürdü. Bilge bir şairdi vesselam…

Osman Olcay Yazıcı; Tanrı Dağı kadar Türk, Hira Dağı kadar Müslümandı.

Bir alperendi Osman Olcay Yazıcı… Tabir-i caizse Tanrı Dağı kadar Türk, Hira Dağı kadar Müslüman’dı. Burçlarda dalgalanan bir bayrak kadar dik ve asildi. İçinde fırtınalar kopar, şimşekler çakardı. Yürek denizleri Karadeniz kadar dalgalı ve hırçındı. Ne zaman eseceği, ne zaman gürleyeceği, ne zaman yağacağı hiç belli olmazdı. Aslında derviş meşrepli bir insandı O… Milli ve manevî meseleler söz konusu olunca gözleri parlar, bu hususlarda ileri geri konuşanların kırık dökük sözleri karşısında ateş topuna dönerdi. Sözü özü birdi. Yerinde ve zamanında konuşur, milli ve manevî değerlerine sımsıkı sarılırdı. Necip Fazıl’ın şiirlerinin atmosferinden izler taşıyan aşağıdaki dizeler onun ruh halinin söze yansımasıydı:

“Çatallı yol ağzında şaşırıp kaldım derviş
 Söyle hangi patika gül dağına gidermiş?
 Uçurum kenarında düşle-ölüm gerçeği,
 Ne zaman yeşerecek bu sahranın çiçeği?”

Şair Osman Olcay Yazıcı, gerçek bir aşk ve muhabbet adamıydı. O da üstad Necip Fazıl gibi mutlak hakikati arayan bir dervişti. Bu yolda karşılaştığı çileler onun metanetini artırıyordu.  O da birçok şair gibi hüzün çeşmesinden besleniyordu. İçindeki hüznü, şiirlerinde gergef gergef işliyordu. O, bir dizesinde “Şiire sığınalım, şiire ve Allah’a” derken dayanak noktasının adresini gösteriyordu. Zira şair duygulandığı zaman dizelere akıtır gözyaşlarını. Onun en güçlü dostu da şüphesiz ki Yaradan’ıdır. O sığınak güçlü bir kaledir şair için…

Sürmeneli olan şair Osman Olcay Yazıcı’nın dizeleri bazen bir Sürmene bıçağı kadar keskindir. Aslında O, Mevlana gibi hoşgörülü, Yunus gibi sevgi doludur. Fakat birileri onun bamteline bastığında bir anda Köroğlu’ya dönüşerek adeta meydan okurdu muhataplarına...

Merhum Olcay Yazıcı birçok şair gibi iç dünyasında yapayalnızdı.

Merhum Olcay Yazıcı, çok geniş bir dost halesine sahip olsa da aslında iç dünyasında yapayalnızdı. Zaten büyük şairlerin çoğu yalnızlıkla hemhal olur. Onlar bu durumdan hiç de şikâyetçi değillerdir. Zira şair yalnızlıktan ve hüzünden besler ilham dağarcığını. Şairin o kaynağını kurutmak, şiirin damarlarını kesmek olur. Şair acı çektikçe, yalnız kaldıkça ve hüzünlendikçe daha derin şiirler üretir söz atölyesinde. Şair o çeşmeden doldurur tasını. Fuzuli’nin acıdan zevk alması ve acılarının azaltılmasını istememesi de bunun tezahürüdür. Yazıcı’nın “Yeryüzü dev bir kabir/Uçurumlar kör- sağır/Ulu kayalar gibi/Hüznüm dağlardan ağır” dizeleri onun dünya algısını ve içinde biriktirdiği sapsarı hüznü bizlere yansıtıyor.

Şiirimizin son dönemdeki güçlü seslerinden biri olan Osman Olcay Yazıcı her şeyiyle bizden biriydi. İnançlarına sımsıkı bağlıydı, inandıklarını yaşayan bir iman abidesiydi. İslama asırlarca hizmet eden Türk milletine derin bir muhabbeti vardı. O, bazı şairler gibi piposunu ağzına takıp fildişi kulelerden bakmıyordu hayata. Olcay Ağabey, rengini rengimizden, sesini sesimizden almıştı. Hüznü hüznümüz, acısı acımız, çilesi çilemiz, sancısı sancımızdı.

Şairin afeti tekrara düşmektir. Genelde çok ve savruk yazanlar tekrara düşse de bu durum biraz da şairin kendini yenileyememesinin bir sonucudur. Olcay Yazıcı’nın şiirlerinde bu kötü şair zafiyetini görmüyoruz. Onun her dizesi bize yeni dünyaların, yeni imgelerin, yeni söz denizlerinin kapısını aralıyor. O, Türk şiirinin geleneksel ve modern ayrımı yapmadan bütün formlarını başarıyla kullanıyor. Kafiyeyi, redifi dozunda ve yerli yerinde kullanıyor.

Şair Olcay Yazıcı’nın çok zengin bir imge dağarcığı vardı.

Şair Olcay Yazıcı’nın çok zengin bir imge dünyası vardı. İmgeleri ne alıntı, ne de çalıntıydı. Hepsi de anasının sütü gibi ak ve helaldi. “körpe bakış, şehrin kör camları, karanfili kefenleyen kara-kış, kar altında çiçek açmış bir tabut, gül kanaması, masal ikindisi, efkâr tütünü, buzdağında cemre, sevdanın tetiği, hüzün estetiği, mânâ fotoğrafı, gül rüzgârı, gül sancısı, korkunun pusatları, ufkun şahdamarı, Mefisto serencâmı, göğün uçurumu, kuşatılmış yankı, acıları karmak, gül düğümü, aşkların taşrası, şafağa düşen tetik” bunlardan bazılarıdır.

Onun şiir, hikâye, deneme, makale türünde kaleme aldığı yüzlerce eserini “Hisar, Töre, Türk Edebiyatı, Boğaziçi, Öncüler, Meşale, Dolunay, Ufuk Çizgisi, Tepe Edebiyat, Millî Kültür, İnsan ve Kâinat, Cemre, Çağrışım, Kültür Dünyası, Tarih ve Düşünce, Bizim Külliye, Çerçeve, Ufuk Ötesi, Biyografi Analiz, Kubbealtı Akademi Mecmuası, Yüzakı, Berceste, Somuncu Baba, Umran, Genç Kardelen, Mavi Yeşil” gibi edebî dergilerin sayfalarında okuduk ve sevdik. Bir ara köklü dergilerimizden Türk Edebiyatı Dergisi’nin Yazı İşleri Müdürlüğü’nü yaptı. Bunun yanında Türkiye gazetesinin Kültür-Sanat Sayfasını yönetti.

O, verimli bir şair ve yazardı. “Erguvan Uğultusu”, “Eylülün Kırdığı Gül” adlı kitaplarda şiirlerini , “Çocuklar Vatanında Büyüsün”, “Papatyalar Üşümesin”, “Yaralı Küheylan” adlı kitaplarda hikâyelerini, “Tartışmayı Tartışmak”, “Kitapsız Toplum” adlı kitaplarda denemelerini, “Hüzün Yazıları”, “Nemrut Ateşi” adlı kitaplarda düşüncelerini, “Büyük Gün/Bir Kıyâmet Alâmeti Olarak Hazreti İsâ’nın Dönüşü”, “Eğitim ve Kültür Trajedimiz/Kendimiz Olmaktan Nasıl Çıktık” adlı kitaplarda araştırma yazılarını, “Irmaklar Sonsuza Akar” adlı kitabında da kültür sohbetlerini bir araya getirerek okurlarına sunmuştur.

Ölüm, şairlerin şiirlerinde kullandığı ölmez bir kavramdır. Merhum Olcay Yazıcı da şiirlerinde ölüm temine sıkça yer vermiştir.  Fakat O, ölümü bir yok oluş olarak değil, dostu dosta ulaştıran bir köprü olarak görmüştür. Çünkü O, ölümü “şeb-i arus” olarak gören Mevlana’nın aşığıydı. Susadıkça Mevlana’nın hoşgörü çeşmesinden kana kana içiyordu.

Şair Olcay Yazıcı, 1953 yılında Trabzon’un Sürmene ilçesinde doğmuştu.

Değerli dost, güçlü şair Osman Olcay Yazıcı, 1953 yılında Trabzon’un Sürmene ilçesinde doğmuştu. Fakat İlkokulu memleketinde okuduktan sonra, ölümüne kadar devam edecek olan İstanbul serüveni başlamıştı. Liseyi Zonguldak’ta okuduktan sonra İstanbul’a yerleşmişti. O, tıpkı Yahya Kemal gibi İstanbul’u çok sevmiş, onun kollarında büyümüştü. O’nun İstanbul sevgisi kelimelerle anlatılamayacak kadar büyüktü. O’nun, memleketinden dönüşte İstanbul girişinde bir kalp krizi sonucu ölümü, sanki Allah’ın ona lütfüdür. Yüce Allah O’na son nefesini vermeden, çok sevdiği İstanbul’u dünya gözüyle bir kez daha görme imkânı vermiştir. Onun şu dizeleri İstanbul’a olan sevgisini ve hayranlığını dile getirmektedir:

“İstanbul şiiristan, bedestân pazarıdır
İstanbul, mâverâya dervîşân nazarıdır
İstanbul taç-neşide, ona remz olan lâle
Dökülür gökyüzünden bediî bir şelâle
Aşkbaz suzidîlâra, raks eder leyl ü nehar
İstanbul âteşefruz, erguvanî nevbahar
O bir teşbîh-i belîğ, hüsne ad olan gazel
İstanbul güzelliğin hayran kaldığı güzel
Efsaneler sultanı dalmış ulvî-uykuya
İstanbul, lâmekânda ruhun gördüğü rüya”

Ölüm yok oluş olmadığına göre korkulacak bir şey de yoktur. Allah’ı dünya gözüyle göremeyeceğimize göre ölüm, Allah’ın cemalini görebilmek için de bir fırsattır. Şu dizeler Yazıcı’nın ölüm karşısındaki tavrını ve teslimiyetini göstermektedir: “Derviş hâli: âli-edâ/Münâdiden hüsn-i nidâ/Artık mâsivaya vedâ:/Geliyorum sana doğru/Sana doğru geliyorum…” Zaten ölmemeye, gelmemeye de çare yoktur. Halk tabiriyle “Korkunun ecele faydası yoktur”. Öyleyse teslim olmak ve Hakk’ın rahmetini ummak en akılcı yoldur. Öte yandan Olcay Yazıcı’nın şu dizeleri ölüm hakikatini kısa ve öz bir biçimde dile getiriyor:“Raks eder döner kandil/Âşk ile yanar kandil/Eser bir gül rüzgârı/Titreşir, söner kan/dil.”

Bir zamanlar onun da katıldığı şiir yarışmasında ben de jüri üyesiydim.

Sürmene’nin onurlu ve yürekli evladı şair Osman Olcay Yazıcı hakkında ne söylesek O’nu tarif etmekte eksik kalacaktır. O kendi halinde, sessiz yaşadı; eğmedi, Rabbinden başkasına eğilmedi; kula kulluk etmedi. O’nun; milletine sevdalı bir insan olduğunu, ümmetin acılarını yürekten hissettiğini biliyoruz. 57 yıllık ömrünü şanına leke getirmeden tamamladı. O’nunla birçok dergide beraber yazdık, aynı sayfaları paylaştık. Somuncu Baba, Kubbealtı Akademi Mecmuası, Yeşilay ve Berceste bu dergilerden sadece birkaçıdır. Onun şiir yarışmalarına katıldığına ilk kez Sivas Postası Şiir Yarışması’nda şahit oldum. Bu yarışmada ben de jüri üyesiydim. Yarışmaya gönderdiği şiirin adı “Üşüyen Güneş” idi. Çok güzel bir hece şiiriydi; beyit nazım birimiyle yazılmıştı. Bu şiir benden tam puan almasına rağmen yarışma neticesinde dereceye girememişti. Bu duruma doğrusu üzülmüştüm. Bu şiirde Muhsin Yazıcıoğlu’nun elim ve şüpheli bir kaza sonucu ölümü, isim geçmeden anlatılıyordu.

Ölüm, ölümsüz gerçek...

Ölüm, ölümsüz gerçek… Kefen, vakti gelince kuşanacağımız mübarek gömlek… Ölüm yolculuğu kutlu bir yolculuk… Bu kervan dünya durdukça durmayacaktır. Cahit Sıtkı’nın “Sanatkârın Ölümü” şiiri, şairin ölüm hüznünü ve ölüm karşısındaki tavrını dile getiriyor: “Gitti gelmez bahar yeli;/Şarkılar yarıda kaldı./Bütün bahçeler kilitli;/Anahtar Tanrı’da kaldı.//Geldi çattı en son ölmek./Ne bir yemiş, ne bir çiçek;/ Yanıyor güneşte petek;/ Bütün bal arıda kaldı.” Evet, şarkılar yarıda kaldı… Fakat bu şarkı burada bitmez. Bizler ahret gününe ve mahşere inanan insanlar olarak bu hayat şarkısını ötelerde mırıldanmak için öldüğümüze inanıyoruz. Sevgili hemşehrim şair Osman Olcay Yazıcı’ya Allah’tan rahmet diliyorum. Şairler ölmez, şiirleriyle sonsuza dek yaşarlar. Olcay Yazıcı da hep yaşayacaktır. Sözlerimi İsmail Yakıt’ın, O’na düşürdüğü bir tarih beytiyle noktalamak istiyorum:

“Şair yazar bir dostumuz sekte-i kalple/ Göç etmiş bu dâr-ı rihletten bekaya/

 İşitince Yakup duada dedi tarih:/ El-Muid, rahmetler kılsın Osman Olcay'a.”

YORUM EKLE

banner26