Çağın vebası: Ölümü unutmak

Ölüm, dünyanın en değişmez ve değişmeyecek gerçeği olarak olduğu yerde duruyor. Bütün acılığıyla, can yakıcılığıyla… Yüce kitabımız Kur’an-ı Kerim’in Ankebût Suresi, 57. ayetinde yer alan “Her can ölümü tadacaktır” şeklindeki hükümde olduğu gibi, mutlak eşitleyen olarak, ağa-azab demeksizin herkesi bilinmez bir köşede bekliyor.

Bir hafta içinde iki kıymetli edebiyatçıyı uğurladık rahmet-i Rahman’a. Adı, İzdiham dergisiyle özdeşleşen şair Bülent Parlak ile aynı zamanda akademisyen olan şair-öykücü Hayrettin Orhanoğlu. İkisi de kalp krizi sebebiyle biniverdi “nihayet kuşu”nun kanatlarına. Şu satırları yazarken dahi hâlâ inanamıyorum. Hele de Bülent’e… Yakından tanıyan edebiyatçılar başta olmak üzere, sevenleri de inanamıyor olmalı ki sosyal medya gündeminden düşmüyor adı. İlk gün Twitter’da TT listesinin en tepesinde uzun süre kalmasının ardından, sonraki iki gün de listedeki yerini muhafaza etti genç şairin adı. Hüzünlü mesajlar gelmeye devam ediyor sosyal medyanın sınırsız sokaklarına.

Ölümün, bütün gerçekliği ve değişmezliğiyle bilinmez bir noktada bekleyerek, genç-yaşlı demeksizin yolcusunu alıp gittiğini tekraren gördük, yaşadık. “Hepimiz ölecek yaştayız” sözünü meşhur eden Bülent Parlak henüz kırk üç yaşındaydı. Yaşlılığın seksenli yaşlarla başladığı her gün biraz daha görülür ve kabul edilirken, sloganlaştırdığı söze sadâkat gösterircesine aniden binip gitti nihayet kuşunun kanatlarına genç şair.

…..

Her gün binlerce hazin tablo eşliğinde yenilerini gördüğümüz ve duyduğumuz ölümlere rağmen, çok büyük bir çelişki olarak, her yeni günde biraz daha uzaklaşıyor “modern” insan, ölüm adlı soğuk yüzlü gerçekten. Uzaklaşmak ne kelime, adeta köşe bucak kaçıyor. Meşhur hikâyede/meselde olduğu gibi dünyanın neresine giderse gitsin, vakti saati geldiğinde yakalanacağını bile bile.

Peki, neden bu kadar çok unutmak istiyor ölümü? Niçin ölümü yok sayarak tasarımlıyor hayatını insanoğlu? Neden Yüce Allah tarafından kendisine zîkıymet bir hediye olarak verilen ömrünü sonlu arzular, kısıtlı zevkler ve geçici hevesler odağında tüketmeyi tercih ediyor insan tekleri?

Lafı eğip bükmeden söyleyecek olursak, bu birbirine benzer soruların cevabını sonlu dünya hayatının sonsuz ahiret yurdunun tarlası olmasından, yani dünyanın bir imtihan sahası olması gerçeğinden çıkarmak mümkün. Evet, kolayca anlaşılacağı üzere, burada anahtar kelime “imtihan”. 

Yine kolayca bilineceği gibi imtihan olgusu, “başarı” çıktısı bağlamında çalışmayı, gayret etmeyi, emek vermeyi, söylemeyi/söylememeyi, yapmayı/yapmamayı, kısacası bir duruş göstermeyi yani sorumluluk almayı beraberinde getiriyor. Diğer bir ifadeyle, rûz-i mahşerde mizana tek başına çıkacak olan insana sorumluluk sahibi olmayı, o sorumluluğun gereğini yerine getirmeyi ve final niteliğindeki sınava yani hesap gününe hazırlanmayı emrediyor.

Din, iman, helâl, haram, ahiret vs. olgu ve gerçekleri inkâr eden/kabul etmeyen kişileri bir yana bırakarak devam edilecek olursa, bu kez de “hesap günü” kavramına odaklanmak gerekiyor. Evlâdın anne ve babadan, anne ve babaların koklamaya kıyamadıkları yavrularından, âşığın mâşuktan kaçacağı, deyim yerindeyse her insan tekinin canının derdine düşeceği, can pazarı yaşanacak olan o büyük gün.

Hesap günü ve birbirinden zor soruların sorulacağı final sınavı

Dünya adlı fânî yurtta, ömür hediyesini nasıl değerlendirdin? Bu kıymetli tarlayı en verimli ürünleri alacak şekilde ekebildin mi? Böyle bir derdin, tasan, kaygın oldu mu yoksa hak, hukuk, adalet, sevgi, saygı, şefkat, merhamet, yardımlaşma, vicdan vb. aslî konulara yeterince çalışmayıp, arzularının peşinden savrulup gittin mi? Rüzgâr önündeki kuru yaprak misâli.

İslam inancında “şirk” ve “kul hakkı” konusunun önem ve değeri bağlamında bakılacak olursa, bilhassa dünya hayatı boyunca “tevhid” ve “kul hakkı” hususunda nasıl bir kariyere sahip olunduğu, o büyük günde çoklu soru paketleri şeklinde konuluverecek önümüze.

…..

“Kul hakkı” odağında örneklenecek olursa…

Sebepsiz yere veya sudan sebeplerle gönül kırdın mı?

Eşine ve çocuklarına nasıl davrandın? Şefkat diliyle ve sevgi-saygı içerisinde mi, yoksa…

Kadın, yaşlı ve çocuklara, onların sadece öyle oldukları için hak ettikleri nezaketle yaklaştın mı?

Dünyayı birlikte paylaştığımız, hayatımızı renklendirip güzelleştiren kuşlarla, kedilerle, köpeklerle, güllerle, menekşelerle, ağaçlarla, kısacası tabiat ve hayvanlarla onların da haklarını gözeterek birlikte yaşayabildin mi?

Liyakatin olmadığı halde bir göreve, bir makama talip olup türlü yol ve yöntemlerle elde ederek liyakatlilerin önünü kestin mi? Ya da bu şekilde göreve almalar ve atamalarda aracılık ettin mi? Daha da veballisi, adalet ve liyakat ilkeleri ile kul hakkını gözetmeksizin bu tür kayırmalara imza attın mı?

Çarşı-pazar, trafik ve ulaşım, eğlence yerleri, mahalle ve bina, hastane ve kütüphane, okul vb. toplu yaşam alanlarında birlikte yaşamanın yazılı ve sözlü kurallarına riayet ettin mi?

Belli bir çıkarının olduğu durumlar bir yana, üç kuruş menfaatinin olmadığı durumlarda bile aidiyetlerin (akrabalık, hemşerilik, taraftarlık vs.) sebebiyle ay kadar parlak, güneş kadar berrak gerçekler karşısında hak olanın yani doğrunun mu yanında oldun, yoksa haksızlık, yalan ve sahtekârlık içindeki grubunun tarafında mı kaldın? 

Yönetimin veya emrin altındaki memur vs. çalışanlara sevgi ve saygı çerçevesinde muamele edip, adaletle yaklaştın mı?

“İşçinin ücretini alın teri kurumadan önce ödeyiniz” şeklindeki hadis-i şerif capcanlı dururken, işveren (patron) olarak çalıştırdığın işçinin hakkını eksiksiz biçimde verip, insanî şartlarda çalışma imkânı sundun mu, yoksa asgarî ücret üç-beş yüz lira arttığında hemen birkaç işçini ekmeğinden mi ettin?

Yönetici ve personel (işçi, memur) olarak görev yaptığın kurumlarda tüyü bitmemiş yetimin, en geniş biçimiyle milletin hakkını gözeterek devlet tarafından sana emanet edilen kuruşun hesabını yaptın mı, yoksa bu hesabı yapmak bir yana, türlü yol ve yöntemlerle açık-örtük (legal-illegal), elinin uzandığı kadarını götürdün mü?

…..

Örnekleri çoğaltmak mümkünse de mübarek gün sözü de okuru da yormadan nihayet durağına gelelim.

Yukarıda sıralanan ve benzeri vebali pek ağır soruları aklında tutup sıkça hatırlayarak hayatına yön vermek gibi çetin bir yolu tercih etmeyen “tasarım insan”, ne yazık ki aczini resmedercesine zihin ve gönül konforunu sürdürebilmek adına her gün biraz daha unutuyor ölüm gerçeğini. Bir gün kendisinin de toprak olup o büyük günde şaşmaz terazinin üzerine çıkacağını asla düşünmeksizin. Ve bu çağcıl vebanın kendisini yaşarken öldürdüğünü görmeksizin.

YORUM EKLE

banner19

banner26