Çağdaş Türk edebiyatında tanzim ve satış

Sizi bilmem, ama ben bu mağazalara ne zaman alış için gittimse de hep satışa geldim. Bir kere mağara diyecek gibi ağzınızı açıp birden vazgeçerek mağaza diyorsunuz. Bizim çocukluğumuz sadece giyim kuşam ürünlerinin satıldığı yerlere mağaza denildiği bir zamana denk düşer. Ekmek bakkaldan, pantolon mağazadan alınırdı. Huylarımız, mizaçlarımız, alışkanlıklarımızın yanı sıra neler değişmedi ki. Bu millet Tanzim-Satış mağazalarının önünde bir tek Sanayağı alabilmek için geceleyen bir millettir. Bilin bakalım bu cümlede kaç trajik durum var? Zorlanmayın, hemen söylüyorum: Sırf milleti bekletmek için mağaza açmışlar, bu bir; beklediğiniz şey beklediğinize değecek bir şey olsa, Sanayağı’na müptela kılmışlar, bu iki; önce tanzim etmişler sonra başlarından savarcasına satmışlar, bu da üç! Görüyorsunuz işte Tanzim-Satış’ın tarihi nerelere ulaşıyor. Herkesin kişisel tarihinde benzeri hikayeler vardır ama ben kendime ait olanından sorumluyum. Anlatmasam olmaz.

Malumunuz olduğu üzere “tanzim” bir nizam verme sorunudur. Önce kafanızda ve de muhayyilenizde bir şeylere nizam verirsiniz, sonra da kalkar gerçek hayatta onu ikame etmek için uğraşırsınız. Uzun yıllarımız bu döngü ile geçti. O günleri anıp da Nizamettin’den bahsetmeden geçmek olur mu hiç? Eline vur eldivenini al bir adamdı Nizamettin. Ağzı var dili yok nev’inden biri yani. Sırf bu yüzden dil eksikliğini bertaraf etmek için o zamanın mektupla öğretim tedrisatı yapan Limasollu Naci’ye bile abone olmuştu. Madem ağzım var, dilim niye olmasın diyordu. İki senede adını soyadını söylemenin ötesine geçmese de Nizamettin hep büyük işlerin, büyük davaların adamı oldu. Çok geçmeden formülü çözmüştü: Eline vur eldivenini al, yüzüne vur maskesini çal, deliliğe vur akıllı kal.

“Mani benden fatura senden”

Nizamettin’in hânını hanümanını hiç sormayın.  Hanesinde bin türlü teseyyüp bulunanlardandı. Bir gün nereden aklına geldiyse bu fakire bir manifatura dükkânı açmayı teklif etti. “Ben anlamam, üstelik param da yok” dedimse de “Mani benden fatura senden” diyerek beni anlamadığım bu işe razı etti. En çok da şu cümlesi razı olmamda etkili olmuştu: “Bak kardeşim, biz İslami manifaturacılık yapacağız. Gayemiz para kazanmak değil, Antalya’da su kuyusu açmaktır.”  Tam “Nizamettin abi, Antalya değil, Afrika olacak” diyecektim ki dinlemedi bile. Başladı manifaturacılığın hikmetlerini saymaya: “Düğme deyip geçme, yanlış iliklediğinde iki yakan bir araya gelmez. Her şeyin kumaşı var insanın da. İnsanın sarrafı olabilmek için önce bezzaz olmalı kişi. Müslümanların geri kalışlarında bir türlü dikiş dikmemek kadar bu işlerde dikiş tutturamamak da vardır” “Tamam” dedim Nizamettin’e, bismillah diyerek yola koyulduk. Elde avuçta ne varsa dükkâna yatırmıştık. İki üç sene dükkânın arka tarafına kumaş stoklarıyla yığınaklar yaptık. Nizamettin durmadan rafları tanzim ediyor, günlük hasılatı sayıp duruyordu. Daha az yorulup daha çok kazanmak için asgari ücretle elemanlar aldı. İslam’da sigorta yok diyerek bu iki gencin sigortalarını ödemiyordu. Hiç unutmuyorum bir gün kendisini ziyarete gelen Denizli- Acıpayam temsilcisiyle akşam yemeğinin hemen ardından cemaatle kıldıkları namaz sonrası sohbet ederken duygularına hâkim olamamış ve şöyle demişti: “Ne güzel bir dinimiz var azizim, sigortayı hoş görmüyor!” Bir süre sonra Acıpayam temsilcisini yanına hisse ortağı aldı Nizamettin. Böyle kafasına göre davranmasına içerlediğim bir gün “keşke bana bir danışsaydın Nizamettin” diye söylendiğimde nasıl alındı anlatamam. (Bu yüzden o kısmı anlatmıyorum). Sadece esip gürleyerek söylediği şu sözleri kaldı hafızamda “Bana bak ahbap, ben Rabbim için kazanıyorum, güçleri birleştirerek daha fazla kazanıp Cenab-ı Peygamberin Liva-ül Hamd sancağı etrafında olmaktan beni kimse alıkoyamaz, sen bile!”

Geç anlamıştım, meğerse bizim Nizamettin bu manifatura işini o denli abartmış ki onunla Makam-ı Mahmud’a ulaşmayı bile kafaya koymuş. Üç gün sonra tahsilat toplamak için beni Ankara’ya görevlendirmek istedi. “Neden ben?” diye sorduğumda cevabı hazırdı: “Tahsillisin de ondan!”. “Peki” dedim, gittim. Döndüğümde yüzünden düşen bin parça idi. Niye surat astığını sordum: “Sen daha iyi bilirsin” diye cevap verdi. “Estağfurullah o tür kabiliyetlerim yoktur” deyince dilindeki baklayı çıkardı: “Üç gündür neredesin, biz iş güçle boğuşurken sen nerelerde geziyorsun?” diye çıkıştı. Anlam verememiştim. “Sen tahsilli olduğum için beni Ankara’ya tahsilata gönderdin ya” dedim.  “Bırak şimdi hikâye yazmayı!” diyerek yanımdan hızla uzaklaştı. Şu iki şeyi çok net anlamıştım: Bir; kırk yıllık dostum Nizamettin maniyi (parayı) kendi cebine yerleştirmiş faturayı bana ödetmişti. İki; sehven de olsa Antalya’da su kuyusu açacağını söyleyen dostum, Ankara’da benim kuyumu kazmıştı! Canı sağ olsun. Nitekim canı sağ olmaya devam ediyor.

“Tuhaf şeyler satalım”

Tanzimden sonra satışa geldiğim ikinci vaka birlikte tuhafiyeciliğe soyunduğumuz Bartu Bey’in yapıp ettikleri ile ilgiliydi. “Bir şeyler yapalım, ama ne?” sorusunu kurcalayıp dururken, bu teklifi o yapmıştı: “tuhaf şeyler satalım” Sonrasını hatırlamıyorum. Kendimi bir anda çok yönlü tuhaflıkların içinde buldum. Neler yoktu ki bu tuhaf şeylerin içinde? Davul tozundan minare gölgesine kadar. Çalım sattık, caka sattık, bal alıp pekmez sattık… Son tarihi geçmiş fikirler, kavanozda tek kişilik ilmihal bilgileri, okunmuş kitaplar, kullanılmış kürdanlar, pörsümüş vicdanlar, eprimiş cüzdanlar, sahibinden satılık mezarlar… Bartu Bey çok iyi biliyordu bu malzemeleri pazarlamayı. O kadar normal karşılar hale gelmişti ki tuhafiye dükkanının vergi levhası bile bu duruma dayanamayıp pat diye yere düştü. Her şey vakayı âdiyeden sayılır hale gelmişti. Halbuki biz bir şeylerin tuhaf olduğunu hiç aklımızdan çıkarmadan tuhafiyecilik yapacaktık. Bartu Bey bunu başaramadı. Bir de üstüne üstlük “Şimdi bunu başaramamış olmam çok mu tuhaf?” diye çıkışması yok mu, ifrit olmuştum.

Benden habersiz gün içinde kullandığım kelimeleri yakın bir dostuna üç kuruşa satması kırgınlığımın tuzu biberi oldu. Ceketimi alıp çıkmak istedim. Ceketim yerinde yoktu. Onu da kelimelerimi sattığı adama yok fiyatına vermişti. Şimdi her iki dostuma da soruyorum: Bu satıştan ne geçti elinize, manifatura ve tuhafiye dükkanından başka? Keşke kendinize bir de tanzim satış mağazası açsanız. Tabii hâlâ açsanız…