Bütün yolların çıktığı şehir: Roma

Dünyanın önemli bir bölümüne hükmederek çok geniş bir coğrafyada eserler bırakmış olan Roma İmparatorluğu döneminde adeta dünyanın merkezi sayılan Roma için “Bütün yollar Roma’ya çıkar” denirmiş. Fransa’da eğitimini sürdüren kızımı ziyarete gidince hazır vize almışken Batı uygarlığının bu ünlü başkentini de görelim diye düşünmüş ve Lyon’dan Roma’ya uçak bileti almıştık. Fakat seyahatimize 1 gün kala Fransız hava yollarındaki genel grev nedeniyle uçuşumuzun iptal edildiğini öğrendik. Planımızı iptal etmek yerine otobüs+ tren alternatiflerini kullanarak Marsilya, Nice ve Cenova üzerinden Roma’ya ulaştığımızda “Bütün yolların Roma’ya çıktığını” yaşayarak görmüş olduk.

Roma dünya tarihine etki etmiş antik Roma’nın başkenti olması,  Rönesans’ın doğduğu topraklarda bulunması ve Katolik Hristiyanlığın merkezi olması hasebiyle tarihi değeri son derece yüksek, gerçekten açık hava müzesi görünümünde bir şehir. İtalyanların tarihi değerlerine sahip çıkma ve koruma-restore etme konusundaki başarıları da dikkate şayan.   M.Ö 750’lere uzanan tarihi, gerek antik çağlardan, gerek Rönesans ve barok dönemden kalma anıtsal yapıları ile bir başkent olduğunu her köşesinde hissettiren bir şehir. Kendine has öne çıkan özellikleri ise bilhassa çeşmeleri, çeşmelerle süslü meydanları, devasa büyüklükte kapıları, barok kubbeleri, fıstık çamları ile süslü tepeleri… Kimi görüşlere göre Fatih’in kızıl elması olan Roma’nın da İstanbul gibi 7 tepesi varmış. Tiber nehri, tatlı bir kavis çizerek bu kadim şehrin beline dolanmış.

Roma’nın ünlü meydanları

İlk günümüzde şehrin ünlü meydanlarını görmeye karar vererek en yakınımızdaki Barberini Meydanı’ndan başlıyoruz. Meydanı ünlü heykeltıraş ve mimar Bernini’nin eseri olan Neptün’ün oğlu Triton’u yarı insan yarı balık olarak betimlediği çeşme süslüyor. Barberini ailesine ait saray bir ulusal sanat müzesine ev sahipliği yapıyor. Buradan sonra, bir üç yol ağzında köşe binanın sağır duvarı üzerine inşa edilmiş ünlü aşk çeşmesini ziyaret ediyoruz. Çeşme oldukça dar sokakların kesişme noktasında kalıyor. Türkiye’de Aşk Çeşmesi adıyla meşhur olsa da gerçek adı üç yol anlamına gelen Trevi Çeşmesi’ymiş. Neptün, Ceres ve Higiene heykelleri birer niş içine yerleşmiş. Önlerindeki havuzda ise biri uysal diğeri coşkun iki atı dizginleyen iki insan betimlenmiş. Çok çarpıcı bir eser. Burada Roma’ya tekrar gelmeyi dileyerek havuza bozuk para atma ritüeline uyuyoruz. Havuzdan toplanan paralar hayır işlerinde kullanıyormuş.

Buradan ünlü İspanyol merdivenlerine geçiyoruz. Yukarıdaki kiliseden başlayarak sandal şeklinde bir havuzun süslediği meydancığa kadar inen merdivenler günün her saatinde cıvıl cıvıl bir uğrak yeri. Sokak müzisyenleri, çiçekçiler, merdivenlere oturan gençler ve turistlerle şehrin en dinamik noktalarından biri. Merdivenlerde bir müddet soluklanıp müzik dinledikten sonra oldukça yakın mesafedeki Popolo (Halk) Meydanı’na geçiyoruz.  Oval formdaki bu meydanın etrafında ikiz barok kiliseler, ortasında mısırdan getirilmiş bir dikili taş ve heykellerle süslü bir havuz var. Tamamen yayalaştırılmış olan bu meydan gündüzü ve gecesiyle ayrı güzellik sunuyor. Popolo Meydanı’nın üzerindeki tepede etrafında parkıyla Villa Borgese Roma kent merkezindeki önemli yeşil alanlarından birini oluşturuyor. İçindeki tarihi villada bir de sanat müzesi bulunuyormuş. Burası konakladığımız yere çok yakın olduğu için nasılsa bir ara uğrarız dedik ama sonunda bir de baktık ki hiç vakit kalmamış.

Antik Roma’nın giriş kapı

Popolo Meydanı antik Roma’nın giriş kapısıymış. Corso Caddesi ile şehrin o zamanki merkezi olan Roma Forum’a bağlanıyormuş. 2000 yıllık bir arter olan Corso Caddesi’ni boydan boya yürüyerek kentin en merkezi ve büyük meydanlarından biri olan Venedik (Venezia) Meydanı’na ulaşıyoruz. Araç trafiğine açık olan bu geniş meydanı Vittorio Emenuela anıtı başta olmak üzere pek çok tarihi yapı çevreliyor. 1861’de birliği sağlanan İtalya’nın ilk kralı olan V. Emenuella II adına neoklasik üslupla beyaz mermerden inşa edilmiş olan görkemli anıt 1911 yılında tamamlanmış. İlk yapıldığında saf beyaz mermer rengi Roma’ya hâkim pastel doku içinde çok sırıttığı için İtalyanlar tarafından pek sevilmemiş ve daktilo, düğün pastası gibi isimler takılmış olsa da günümüzde Roma’nın en çok tanınan yapılarından biri. Bu anıtın içinde İtalya birliği ile ilgili bir müze var.  Üstündeki terasa çıkarak panoramik Roma manzarası izlemek mümkün.

Anıtın hemen arkasında yer alan Antik Roma’nın idari ve ticari merkezi olan Roma forum ve daha gerideki simgesel yapı Kolezyum’u gezmeyi ertesi güne bırakarak şehrin diğer ünlü meydanı Novana’ya geçiyoruz. Antik Roma döneminde burada bir stadyum varmış. Novana Meydanı etrafını çevreleyen kilise, saray gibi plastik değeri yüksek yapılar ve ortasını  süsleyen çeşmeleriyle Roma’nın en güzel meydanı. Özellikle dört kıtadaki dört büyük nehri betimleyen heykelleriyle Dört Nehir Çeşmesi ve Neptün Çeşmesi görülmeye değer. Sokak ressamları ve müzisyenleri, etrafındaki kafe ve lokantalarıyla bu meydanda sıkılmadan birkaç saat geçirilebilir. Biz de akşamdan geceye evrilen saatleri bu güzel meydanda geçirdikten sonra yakınlardaki Compo de fiori (çiçek tarlası)  Meydanı’nı da görüyoruz.

Ortaçağda idam cezalarının infaz edildiği yapıldığı meydan

Gündüzleri bir çiçek pazarına ev sahipliği yapan bu meydan geceleri adeta bir şölen alanına dönüşüyor. Ortadaki heykel evrenin merkezinin dünya değil güneş olduğu yönündeki iddiaları yüzünden engizisyon kararıyla yakılarak idam edilen filozof Buruno’ya aitmiş. Ortaçağda idamlara sahne olan bu yerin şimdi çiçek pazarıyla meşhur keyifli bir buluşma noktası olması insanlığın aldığı yol bakımından çarpıcı bir örnek oluşturuyor. Novana Meydanı çevresi,  tipik tarihi sokaklarıyla pek çok sürpriz sunuyor. Bunlardan en önemlisi MS 2. yüzyılda inşa edilmiş bir pagan tapınağı olan Pantheon. Ortasında gün ışığını içeri davet eden büyük deliği ile yekpare kubbesi yeryüzünün en eski kubbelerinden biri.

Ertesi sabah erkenden Katolik Hıristiyanlığın merkezi Vatikan’a gitmek üzere yola çıkıyoruz. Vatikan yasal düzeyde ayrı bir devlet olsa da pratikte Tiber nehrinin karşı yakasında herhangi bir Roma semti gibi.  St. Pietro‘ya ulaştığımızda kilisenin oval meydanında içeri girmek için bekleyen müthiş bir kuyrukla karşılaşıyoruz. Neyse ki kuyruk umduğumuzdan daha hızlı ilerliyor 15-20 dakika sonra içeri giriyoruz. Hz. İsa’nın (as) havarilerinden Aziz Petrus’un kabri üzerine yapılmış olan bu kilise ilkin 4. yüzyılda İmparator Konstantin tarafından inşa edilmiş.  Bu günkü yapı ise 1506 tarihinde başlayarak Bramente, Michalengelo, Rafael, Bernini, Fontana gibi birçok ünlü sanatçının katkılarıyla 100 yıldan daha uzun zamanda tamamlanmış. 60 bin kişilik kapasitesiyle Katolik Hıristiyanlığın en büyük kilisesi ve hac yeri olan mekan bir birinden etkileyici heykel ve resimlerle süslenmiş. Altın yaldızlı ışıl ışıl tavan ve kubbeleriyle son derece süslü ve görkemli bir eser.  İsviçreli tören kıtası, rengarenk üniformalarıyla geçiyor. Ana mekana açılan bazı şapeller yalnızca dua etmek maksadıyla gelmiş olan Hıristiyanlara açık olup, diğer dinlere mensup ziyaretçilerin girmesine izin verilmiyor.

Michalengelo’nun çizimleri

Bir müddet kiliseyi dolaştıktan sonra, arka taraftaki Vatikan Müzesi’ni ziyaret etmek için çıkıyoruz. Vaktimiz kısıtlı olduğu için niyetimiz ünlü Sistina Şapelini görüp çabucak çıkmak. Fakat içeri girdiğimiz zaman anlıyoruz ki burası dünyanın en büyük müzelerinden biri. Başka bölümlerde oyalanmadan Sistina Şapeli tabelalarını takip ettiğimiz halde Şapale ulaşmamız yaklaşık bir saat sürüyor. Michalengelo’nun Hz. Âdem’in (as) yaratılışından başlayarak Hıristiyan teolojisini adım adım betimlediği şaheseri karşısında etkilenmemek mümkün değil. Dini duygular her coğrafyada ve inanç sisteminde sanatın en büyük itici gücü olmuş. Heykel ve tablolarla süslü galerilerden geçerek ünlü sarmal merdivenlerden inip dışarı çıkıyoruz.

Tiber nehri kıyısındaki Sant Angelo Kalesi’ni dışarıdan gördükten sonra Roma’nın ikonik yapısı Kolezyum’a gitmek üzere metroya biniyoruz. Artık sırada bütün ihtişamıyla antik Roma’dan günümüze ulaşmış eserler var. O zamanlar arena vazifesi gören Kolezyum devasa dairesel dış çeperi ile 2000 yıldır ayakta olan çok etkileyici bir eser. Orta kısımda ise büyük ölçüde çökmeler olmuş. Bodrum kartında o vakitler tutsakların bekletildiği bölmeler açığa çıkmış. Eski dünyanın büyük bir bölümünde yüzyıllarca egemen olmuş Roma İmparatorluğu’nun acımazsız yüzü bu yapıda hissediliyor. Kapıda Roma askeri kılığına bürünmüş animatörler kılıçlarını şakırdatarak bu etkiyi katmerliyor.

Roma İmparatorluğu’nun kurulduğu tepe

Hemen yanında eski Roma’nın ticari ve siyasi merkezi olan Roma Forumu’nu dolaşıyoruz. Sezar tarafından kurulup zaman içinde eklenen yapılarla gelişen bu yer, en görkemli zamanlarını Agustus zamanında yaşamış. Burada o günlerden kalan çok sayıda tapınak, sütun, kemer çeşme vs… kalıntısı var. Forumun yanındaki Platio tepesi efsaneye göre,  bir dişi kurt tarafından büyütülen Remus ve Romulus kardeşler tarafından Roma şehrinin ilk kurulduğu yermiş. Fıstık çamlarıyla süslü bu tepeden Roma Forumu’nu kuşbakışı izleyebiliyorsunuz. İkinci günümüz böylece sona eriyor.

Üçüncü gün öğleden sonra Roma’dan trenle ayrılacağız. Roma’nın ulaşım açısından can damarı sayılan merkez istasyonu Termini’ye geliyor ve tren saatimize kadar civarda bulunan Rupablic (cumhuriyet) Meydanı ve Hz. Meryem’in papanın rüyasına girerek ertesi günü kar yağacak tepeye bir kilise yaptırmasını istediği için yaz günü kar yağan bu tepeye yaptırıldığına inanılan Santa Maria Maggiore Bazilikası’nı ziyaret ederek Roma’daki son saatlerimizi değerlendiriyoruz. Bazilikanın tavanı İspanya Kraliçesi İsabella’nın Amerika’dan getirterek bağışladığı altınlarla süslenmiş. Yaklaşık üç gün geçirdiğimiz Roma’nın ardından,  istikametimizi Rönesans’ın doğduğu şehir olan Floransa’ya çeviriyoruz. Ömür biter yol bitmez!

YORUM EKLE