‘Bunu Herkes Bilir’ peki ama nasıl?

Her zaman söylenen bir sözü hatırlatarak başlamak isterim: “Tarihi tarihçilere bırakınız. "Bunu Herkes Bilir" kitabında gerçekten de tarih; tarihçi birine, Emrah Safa Gürkan’a bırakılmış. Emrah Safa Gürkan akademik çevrede de, popüler kültürde de tanınan, bilinen ve de aynı zamanda medyatik de bir isim. Şu son zamanlarda söylene söylene sıradanlaşan tarihi sevdiren adam sıfatına layık olabilecek, entelektüel karakteri yüksek ve yeni tarihçilere rol model olabilecek bir isim aynı zamanda. Tek itirazım tarihin sevdirilmeye gerek duyulmasına. Yani tarihi sevdirmek için türlü yollar denemeye gerek yok.

Yazarın dili, okuması zevkli ve okudukça okumak istediğimiz bir kitabın ortaya çıkmasında etkili olmuş. Fakat her şeye rağmen kitap için akademik bir kitap değildir diyemeyiz. Yazarın iddiası bu yönde olsa da bizim gözlemlerimiz bu yönde değil. Akademik bir dil yok sadece. Bu da kitabın onlarca belgeden faydalanılmış bilgilerden oluştuğu gerçeğini değiştirmiyor.

Emrah Safa Gürkan, başlıklar incelendiğinde Osmanlı ağırlıklı bir eser kaleme almış. Bölümlerde önemli kritik bilgiler veriliyor, açıklamalar yapılıyor. İlk bölümde Osmanlı’nın tek adam anlayışının Cumhuriyet’e de sirayet ettiğini anlatmış. Lider performansı ile bir devletin kurulup-yıkılamayacağı fikrinden hareketle Osmanlı’nın liderlerin, yani sultanların kötü ya da yetersiz yönetimleri sonucu tarih sahnesinden silindiğini kabul etmiyor. Bu teoriden devam ederek bizlerin de aynı alışkanlıkla Cumhuriyet’i kastederek tek kahramanla tüm bu işleri başardığımız iddiamızı da doğru bulmuyor. Bu, daha az duyduğumuz bir açıklama. Yazarın milli tarih kitaplarının dışına çıkabildiği bölümlerden birisi de burası. Kitap, lider paranteziyle tarihin tüm sorumluluklarının yüklendiği kişiler olarak zayıf sultanların, yönetimde etkili kadınların ve yeniçerilerin adını anmaktadır ve bunlara ilişkin önemli çıkarımlarda bulunmaktadır.

Kadın sultanlar konusunda Avrupa’dan verilen pek çok örneğe rastlamaktayız. Bazı devletlerin en güçlü zamanlarını kadınlar devrinde yaşadıklarını ya da saraydan çıkmayan kimi kralların yerlerinde bir kadın olsaydı da devletin benzer şekilde sevk ve idare edileceğini iddia ediyor. Osmanlı’da kadın sultanların etkinliğini padişahların yetersizliğine bağlıyor. Bu konuda haklı sayılabilir, çünkü mesela IV. Mehmet tahta çıktığında sadece ve sadece yedi yaşındaydı. Böyle bir padişahın arkasında elbette birileri suflör olacak ve hatta daha da ileri giderek onun yerine kararlar alacaktır. Zaten öncesinde Kösem Sultan örneği de var. Yazar kadın etkinliği ile devletin beka sorunu yaşamadığını düşünüyor.  Gerçekten de şöyle bir geri dönüp baktığımızda kadın sultanların istikbali etkileyen yanlış kararlarına denk gelmeyiz. İç işleyişle alakalı iyi ya da kötü bazı kararlar alınmış olabilir. Belki Turhan Sultan örneğinden gidersek onun 17 sadrazam değişikliğinde bizzat etkili olduğunu görürüz. Ancak dediğim gibi bunlar devleti zayıflatan, yıkan bir etkiye sahip değildir. Bir defa sistemli değil. Ayrıca bu, devleti kadınlar mı yoksa erkekler mi yıkmıştır tartışmasını başlatması bakımından da çok gerekli bir tartışma değil. 

Sokullu Mehmet Paşa da devşirmedir

Yalnız yazarın yeniçerilere ilişkin söylediği şeyler çok daha ilginçtir. Yeniçeri denilince akla devşirme çocuklar geliyor. Fethedilen yerlerden belirli şartlara göre alınan ve yetiştirilen çocuklar ileride Osmanlı İmparatorluğu’nun askerî yapısında çok önemli bir yere sahip olacaklardır. Ancak bilinmelidir ki tüm devşirmeler yeniçeri olmuyordu. Sarayın değişik yerlerinde görev alanlar olduğu gibi bürokraside de çok mühim noktalara geliyorlardı. Sonuç olarak Sokullu Mehmet Paşa da devşirmedir ve imparatorluğa kattıkları ortadadır. Osmanlı’nın güçten düştüğü dönem elbette askeri kimi faktörlerle de açıklanabilir. Bu manada askeri açıdan zayıf düşmemizde yeniçeri ocağının da etkisi vardır. Fakat yazar tüm ihaleyi yeniçerilere yıkmayalım diyor. Devletin doğal sınırlarına ulaşmasıyla beraber tehdit ettiği güç sayısının fazla oluşu ve bu tehdit edilenlerin ister istemez bir arayış içine girdiklerini de kabul etmek gereklidir. Rönesans, coğrafi keşifler, sanayi devrimi, Fransız devrimi, ateş silahlı silahlardaki ilerlemeler, matbaa gibi gelişmeler ve olaylar sebepsiz değildir. Tüm bunlar olurken ve dünya dönerken siz duramazsınız. Osmanlı bu gelişmelere ya da bu ataklara cevap verememiş ya da cevap vermekte gecikmiştir. Emrah Safa Gürkan bunların da dikkate alınması gerektiğini savunuyor. Zaman bile gerilemede ve dağılmada etkilidir. Bu hususta yani çok yönlü düşünme ve meseleleri tek nedene dayandırmama konusunda yazara katılmamak mümkün değil. Zamanın gereklerine ayak uydurmak Osmanlı için hiç de kolay olmayacaktı. Bundaki en önemli sebep karar alma noktasındaki hantallıktır. Mutlak monarşi ile idare edilen devletlerde bu tür sorunların çıkması kaçınılmazdır. Sultanı uyaracak, onun fikirlerini sorgulayacak bir yapının iyi işlememesi de buna eklenebilir. Sultanlarda bulunan güç hissi dönem dönem devletlerde de kendisini göstermiştir. Avrupalı devletlerin kendilerini üstün ırk olarak görmeleri elbette ki ırkçılık bağlamında ve insani açıdan düşünüldüğünde doğru görülmeyebilir ama bu durum aynı zamanda bir gerçekliktir de. Askerî anlamda çok ileri giden ve önüne çıkanı yerle bir eden Moğollar gibi başka birileri de artık kendilerini biat edilmesi gereken güç olarak görmeye başlayacaklardır. Belki Hitler’i, Afrika’nın yüzde doksanına sahip olan ve orayı sömüren Avrupa’nın halini de bu ideolojik saplantı açıklar.

Peki, Osmanlı mı geri kaldı yoksa Avrupa mı ileri gitti? Yazar bu sorunun cevabını kolaylıkla veriyor ve Avrupa’nın ileri gittiğini söylüyor. Esasında Avrupa’yı ileri taşıyan kimi zorunluluklar olmuştur. Mesela sanayisinde devrim yapmış bir Avrupa gerek hammadde için gerekse de elinde biriken ve kalan arzı değerlendirmek için çok çok uzaklara gitme gereği duymuştur. Afrika’nın yüzde doksanını sömürür pozisyona gelmesinin altında da bu nedenler vardır. Bu kadar çeşitlendirilmiş gelir kaynağı ile Avrupa’nın hâkim güç olması zaten kaçınılmaz olacaktı. Son noktada taktikleri uygulamayan, uygulaması da mümkün olmayan Osmanlı’nın geri kaldığını düşünmek doğru olmayacaktır. Yazar Protestan ahlakının kapitalist meyilli olduğundan bahsederek bu özelliğin Avrupa’nın daha fazla kazanma arzusunu kamçıladığını belirtiyor. İslam’ın da mülkiyet edinme, helalinden çok kazanma gibi konularda bir itiraz geliştirmediğini söylüyor. Fakat İslam zenginleşerek vahşi kapitalizme kapı aralanmasına da hoş gözle bakmıyor. Bu nedenle kârlılık, kazanç oransal anlamda serbest olsa da bunun kullanımında daha az kazananların ya da hiç kazanamayanların gözetilmesi ve bunların onlarla da paylaşılması öngörülür. Ayrıca İslam’da faiz, harama yatırım gibi kısıtlamalar da söz konusudur. 

Avrupa'nın öne geçmesinde matbaanın da çok önemli bir etken olduğu söylenir. Bu kitapta da ifade edildiği gibi matbaa esasında ilk defa Çinliler tarafından icat edilmiş fakat 200 bin şeklin, sembolün kalıbıyla uğraşmak epey zor gelmiştir. Barut için de farklı sebepler geçerlidir. Avrupalılara göre daha az savaşan Çin baruttan faydalanma ihtiyacı hissetmemiştir.  Avrupa ise güç mücadelelerinin hiç bitmediği ve o barut kokusunun müdavimi olan bir tepişme alanıdır.

Matbaa konusuna farklı bir bakış

Matbaanın icadı ve kullanımının yaygınlaşmasıyla Avrupa'da serbest düşüncede ve sorgulamada artış olmaya başlamıştır. Hiçbir çağda hangi yönetim olursa olsun kendisini fazlaca sorgulayan bir kitle istemez. Bu nedenle matbaanın getirdiği kazanımlar biraz da kaçak yollarla olmuştur. Çünkü yönetimler bu icadın kullanımını epeyce kısıtlamışlardır. İzinsiz olarak ve dini olmayan yayınları basmak neredeyse imkânsızdır. Yani demek istediğim orada da bir kısıtlama var ve matbaa icat edilir edilmez Avrupa ve bilhassa kilise tarafından coşkuyla karşılanmış değildir. Bizdeki durum çok farklı. Çünkü bizde matbaa yok. Yazar, bunu el yazma sektörüne bağlayanları eleştiriyor ve bu sektörde yer alan kişi sayısının devlet politikalarını etkileyecek güce sahip olmadığını savunuyor. Burada da bir şehir efsanesini yıkmış oluyor aslında. Bu bilgi rakamlarla da desteklenmiş. Gerek Avrupa'dan gerekse de bizden döneme dair pek çok istatistikî veriyle izahat yapıyor. Açıkçası buralar kitabın en sıkıcı tarafları. Bu, tüm kitaplar için böyledir. Yazar birtakım oranlar verir, kıyaslamalar yapar ve okuyucu bundan sıkılır. Ayrıca bizde neden kitap az, yazılı yayın kısıtlı derken Fahrenheit 451'deki gibi kutsanan kitaplar geldi aklıma. Kitap okumak çok iyidir ama her şey değildir. Toplumsal sorunları kitap okuyarak çözemezsiniz. Ayrıca ne okuduğunuz da çok önemlidir. Bu eserde de pek çok eserde karşımıza çıkan kitapların hak etmediği derecede kutsandığı gerçeğiyle karşı karşıya kalıyoruz.

Emrah Safa Gürkan'ın tartıştığı konulardan biri de Osmanlı’nın coğrafi keşiflerde bulunmaması ve sömürgecilik faaliyetlerine yanaşmaması olmuştur. O, Osmanlı’nın bunlara ihtiyaç duymadığını söylemekle beraber bu işin pek de kolay olmadığını da ekliyor ve ayrıca uzak memleketlere gidebilmek için bir okyanusa kıyınızın olması gerektiğini söylüyor. Başka faktörler de araya girince -gemicilik sektörü gibi- iş daha da zorlaşıyor. Kitabın savunduğu ilkelerden biri de zaman ve yer uyuşmazlığı... Burada verilen örneklerden biri Çin'in matbaa ve barutun mucidi olmasına karşın onu etkili biçimde kullananın ve geliştirenin Avrupa olması. Az evvel de bu hususu belirttim, bunun için bir gereklilik veya yaşam biçimine uygunluk şarttır. Pasif olmayı mutluluğa giden yol olarak kabul etmiş bir felsefe aracılığıyla dinsel bakış açısı geliştirmiş bir memlekette barut ne işe yarar? Bir örnek de Osmanlı'dan... Osmanlı’nın da sömürge niyeti yok ama olsaydı bile bunun şartlarını yerine getirecek tarihsel kültürü ve altyapısı yoktur. Bu işe girmeyi hayal bile etmemesinin sebeplerinden biri de budur.

Coğrafi keşifler kitabın içinde önemli bir yer tutuyor ama açıkçası bu kısım daha çok lise tarih kitaplarında olduğu kadar derinlik içeriyor. Yazarın kimi yerlerde esprili anlatımı olmasa bu bölüm hem bilinmeyen fazla bir şeyin olmaması hem de fazla tarih ve istatistik bilgileri nedeniyle epey sıkıcı olabilirdi.

Kitabın son kısmı yanlış bilinen kimi konularla ilgili bilgiler içeriyor. Yazarın popüler tarafı burada ortaya çıkıyor. Neredeyse her kelimesinde “yanlış biliyorsunuz” hatırlatmasına denk geliyoruz. İlgi çekici olanından olmayanına pek çok konuda yazar kendi üstünlüğünü gösterme ihtiyacı hissetmiş ve bunun için kitabın sonunu beklemiş. Araya kattığı ideolojik yaklaşımları var ki kitap boyunca fazlasıyla gördüğü saygıyı buralarda kaybetmeyi göze almış gibi. Tanzimat döneminin klasik Fransa görmüş aydın tipinin bir yansıması tam da bu sayfalarda ortaya çıkıyor. Gerek akademisyenliğinden kaynaklı o çok şey bilen tarafı gerekse de entelektüel kişiliğinin üzerinde bıraktığı kibriyle bu satırları oluşturduğunu düşünüyorum.

Bunu Herkes Bilir, ağırlıklı olarak yabancı kaynaklarla hazırlanmış ve biraz da kaynak sahiplerinin argümanlarını savunan fakat buna karşılık çok değerli bilgilerin de yer aldığı bir eser olarak kabul edilebilir. Emrah Safa Gürkan her ne kadar parantez içlerinde açıkladığı kelime kökleri ile okuyucuyu yavaşlatsa da genel manada akıcı ve okunur bir kitap kaleme almış.

YORUM EKLE