Bulgaristan İzlenimleri-2

Bulgaristan’da geçirdiğimiz dört günlük kısa sürede kendimi tarihe yolculuk yapmış gibi hissettim. Bunun birkaç nedeni var. Her şeyden önce Bulgaristan mevcut hâliyle Türkiye’nin 80’li 90’lı yıllarını andırıyor. Binalar eski, yollar bakımsız. Sınırdan geçer geçmez, hatta daha sınır kapısındayken, fark hissediliyor. İki ülkenin sınır kapıları teknik donanım ve yapı kalitesi itibarıyla birbirinden gözle görülür derecede farklı. Bulgaristan’ı Türkiye’ye bağlayan yol tek şerit geliş gidişli bir yol. Dışarıdan bakılınca bu konularda Türkiye’nin ne kadar hızlı bir mesafe kat ettiği daha rahat görülüyor. Ancak bende bu hissi uyandıran asıl şey bir zamanlar Osmanlı’nın hüküm sürdüğü topraklarda geziniyor olmak. Gittiğimiz her yerde Osmanlı’dan bir iz arıyor gözlerimiz.  Ata yadigarı eserlerin büyük çoğunluğunun yok edilmiş olması tarihe yapılan bu yolculukta daha ötelere gitmeyi engelliyor bir nebze. Ama şükür ki hâlâ ayakta kalan, “Biz de buradayız bu toprakları bekliyoruz” diyen yapılar var. Bunlardan bir kısmı, örneğin Yambol Eski Camii, “Nerelerdesiniz, bize niye sahip çıkmıyorsunuz?” diyor lisan-ı hâl ile bir kısmı ise, örneğin Şumnu Şerif Halil Paşa Camii, “Gözünüz arkada kalmasın, bir nişane olarak biz tüm heybetimizle buradayız” diye sesleniyor gür bir seda ile.

Orada tarihi bize yaklaştıran, o tarihi yaşayan ve yaşatan, gönül ve kader birliği yapmış hasbî insanlar var çok şükür. Onları tanımak, onlar üzerinden tarihe tanıklık etmek, onların tanıklıklarına kulak verebilmek bu gezinin benim adıma en tesirli en unutulmaz yönü. Hani denir ya bilgiler çabuk unutulur ama duygular kalıcı izler bırakır diye; benim hissiyatım da bunu söylüyor. Orada katıldığımız sempozyumda bilgi anlamında çok şey aldık şüphesiz; ama gönlümüze yansıyanlar zihnimize dolanlardan katbekat daha güçlü, daha tesirli oldu. Bu coğrafyayı, ortak tarihimizin bu topraklara düşen kısmını, buradaki vefakâr ve çilekeş kardeşlerimizi bu kadar yakından tanımakta niye böylesine geciktiğim noktasında hayıflandım doğrusu. Bu topraklardaki mücadelenin bayraktarlığını yapan isimlerden biri olan İsmail Cambazov’un bir zamanlar yaptığı gibi ben de nasuhi bir tövbe yaptım bir yönüyle. İsmail Cambazov Nüvvab Mektebi’nin son dönem mezunlarından biri. Çok zeki, kabına sığmayan, her girdiği toplulukta kendini belli eden, çevresini harekete geçiren bir isim. Öğrencilik yılları da böyle geçmiş Nüvvab’da. Onun bu yönünü keşfeden dönemin komünist yöneticileri tabir-i caizse ona çengeli takmış, bir şekilde kendi taraflarına çekmiş. Komünist rejime geçildiğinde Cambazov, bu süreçte en önde görev yapan, sözüne itibar edilen isimlerinden biri olmuş. Samimiyetle inanmış komünizmin doğruluğuna. Buna rağmen söz konusu dönemde tarihine vefa sadedinde bazı olumlu müdahaleleri de olmuş. Mesela bir caminin yıkılmasına müsaade etmemiş. Kıvrak zekasını kullanarak en yetkili ismi bu konuda fikir değişikliğine zorlamış. 1980’li yıllarda Türk isimlerin yasaklanması onda yeniden öze dönüşün kapısını aralamış. Kendi ifadesiyle gerçek, balyoz gibi inmiş kafasına. Ondan sonra tavrı, duruşu değişmiş, 1990’lı yılların başında hacca gitmiş ve yine kendi ifadesiyle “nasuh bir tövbe” ederek bundan sonraki hayatını, ki 22 Mart 2020’de vefat etmiştir, Bulgaristan Türkleri’nin ve Müslümanları’nın varlık mücadelesine adamıştır. Orada dinlediklerimden yola çıkarak Cambazov’u kendi yanlışlarıyla yüzleşme erdemini göstermiş, bir dönem yaptığı hataları açık yüreklilikle kabul etmiş kıvrak zekalı bir bilge, yüce gönüllü bir derviş olarak tanımlayabiliriz.

Bu topraklarda yetişen Cambazov gibi nice değerler var bize model oluşturacak. Bunların hepsine burada değinmeye imkân yok tabi ki. İlgilileri için biz bir kıvılcım görevi görelim, ateşi yakmak kendilerine kalsın. Bu bahsi Ulvi Ata Hoca’dan şifahen aldığım ibretlik bir olay ile kapatmak isterim. Aktarımda eksik kalan bir nokta varsa bu benim hatamdır, affola. Cambazov’un Nüvvab’da öğrenci olduğu dönemde adet olduğu üzere öğrenciler hocalarıyla kır gezisine giderler. Önlerine bir dere çıkar ve öğrenciler hemen paçaları sıvazlamaya başlarlar. Niyetleri hocalarını sırtlarına alıp karşı tarafa geçirmektir. Nitekim “Şeyh” ismiyle müsemma hocalarını sırtlarına alıp karşı tarafa geçirirler. Cambazov da hemen bu niyetle ayakkabılarını çıkarıp paçalarını sıvazlar. Onun niyeti çok sevdiği, saygı ve hürmet ettiği hocası Ahmed Davudoğlu’nu (ö. 1983) sırtına almak ve karşıya geçirmektir. Hocasının yanına gidip bu niyetini izhar ettiğinde şu ibretlik cevabı alır: “Evladım! Ne başkasını sırtına al ne de başkasının sırtına bin.” Önden gidenlerin tümüne rahmet dileklerimle…

YORUM EKLE

banner19

banner36