Bu yıldızları 28 Şubat söndüremedi

 ÖNDER, 28 Şubat döneminde Türkiye'deki sınavlarda derece almasına rağmen katsayı oyunu ile bir üniversiteye yerleşemeyenleri yurt dışında okutma projesi başlatmıştı.   Sümeyye Ertekin Yıldız'ın hazırladığı, “WONDER 28 Şubat'ın Söndüremediği Yıldızlar” kitabı işte bu serencamı anlatıyor.

        "Gâh olur gurbet vatan, gâhi vatan gurbetlenir" / Gölpınarlı

Yakın dönem Türk siyasi hayatının en önemli konularını sayın deseler, derini ve sığı ile; devletin, İmam Hatiplilerin önünü kesmek için getirdiği kat sayı hilesini sayarım. Dikkat ederseniz meseleyi siyasi hayatın en önemli konusu olarak isimlendirdik; oysa eğitim sorunu olarak isimlendirmeliydik değil mi? Hayır! Çünkü bu bir eğitim, öğretim sorunu değildi, bir siyasi sorun idi. Daha doğrusu siyasetin eğitimden anlamadığını, her şeyi askeri zihniyetle çözeceğini zanneden kör ve inadi bakışı gösteren bir örnek idi. Sivillerin "savaş askerlere bırakılamayacak kadar ciddi bir iştir, sözüne nispet edercesine eğitim, eğitimcilere, sivillere bırakılmayacak kadar önemlidir diyen askeri zihniyetin kadük kalmış bir teşebbüsü idi İmam Hatiplerin önünün kesilmesi. Çünkü insanın alnına konan sineğe savaş amacıyla ateş ettiler, sineği vuramadıkları gibi, insanın da katili oldular.

Terakkiye mâni mi?

Aslında bu teşebbüs yeni değildi. Usul ve üslup farklı olsa da 28 Şubat sürecinde en travmatik örneği yaşansa da din-devlet ilişkisindeki çatışma, buna devlet-millet çatışması da denilebilir, 1924'ten sonra aleniyete döküldü. Bunun gerisinde önceleri, ilim adamları, gazeteciler, bazı okumuş yazmışlar arasında cereyan eden "İslam terakkiye manidir." anlayışından doğan çatışma vardır. Osmanlı Devleti'nin yıkılışını bu çatışmaya bağlayan oryantalist söylem, içeride de taraftar bulmakta gecikmedi ve yerli oryantalistler de Batı'daki din-bilim çatışması sanki İslam'da da varmış gibi iddia ve ithamda bulundular. İslam bu iddia ve ithamı kesin bir dil ile reddetti. İşte İmam Hatipler bu iddia ve ithamın hem reddedilişi hem o zümreye verilmiş bir cevap oldu. Din ile bilimi özellikle çatıştırmak isteyen ve geri kalmışlığın faturasını dine ve dindarlara kesmek isteyenlere "Hayır, yanlış biliyor, yanlış yönlendiriyorsunuz, işte fen bilimleri, fizik, kimya, matematik, biyoloji, coğrafya işte onun yanı başında sosyal bilimler sosyoloji, psikoloji, tarih, edebiyat ve de dini ilimler olarak Kur'anı Kerim, siyer, fıkıh, kelam dendi ve memlekete bir çıkış yolu gösterildi. Hatta bir adım daha atıldı –ki bu nokta kendi aramızda başka bir tartışmanın fitilini ateşlemiştir- maddeci zihniyetin fen bilimleri vasıtasıyla yaymak istedikleri ateizm, deizm, dinsizlik gibi itikadi iddialar bu kez aynı bilimlerden hareketle "çürütüldü", Varlık/Tanrı ispatı karşı cevap olarak yetiştirildi ki bu karşı argüman İmam Hatip müfredatı ile mümkün olmuştur.

        Milletin talebi değişmedi

Bu kez, "Fakat siz kızları okutmuyor, cahil bırakıyorsunuz, onları kafesin ardına koydunuz" diyerek başka bir ithama giriştiler. Türk milleti buna da cevap verdi; ben hem modern, beşeri bilimleri okutacağım hem dini ilimleri, deyip kız çocuklarını İmam Hatiplere göndererek bu iddiayı da boşa çıkardı.

“Nasıl olsa başaramazlar; millet geleceği meçhul, üniversite sahası sınırlı bir okula rağbet etmez; bizim özel okullarımız, kolejlerimizle baş edemezler, bırakalım biraz oyalasınlar” dediler. Azcık göz yumdular. Baktılar ki milletin talebi değişmiyor, millet de bu kez İmam Hatiplerin Anadolu kısmını açtı. Açmakla kalmadı 1994'ten itibaren üst üste 1997'ye kadar Öğrenci Yerleştirme Sınavı'nda Türkiye birincilerini çıkardı. Tabiri caizse Müslümanlar kuyruğu kıpırdattılar ve olanlar bundan sonra oldu.

Fıkraya göre; adamın biri arkadaşına, 'Evde nasıl vakit geçiriyorsun' der o da 'Köpeğimle poker oynayarak" diye cevap verir. Nasıl oyunu kazanabiliyor musun, sorusunu da 'Hem de nasıl, hep ben kazanıyorum" diye cevaplar. 'O zaman hile yapıyorsun' diye itiraz edince, kumarbaz arkadaşı şöyle der: 'Hayır, hile yapmıyorum; köpek eline iyi kağıt gelince gayriihtiyari kuyruğunu oynatıyor. O zaman anlıyorum ki elinde iyi kağıt var, hemen hamlemi yapıyorum' diye cevap verir.

Bu başarılar ister istemez İmam Hatipleri görünür kıldı bu yükseliş ve o zamanlar devlette mayalanmaya çalışan FETÖ ve FETÖCÜ zihniyetle birlikte, Kemalist, jakoben zihniyetin dikkatinden de kaçmadı. FETÖ, İmam Hatiplerin bu başarısını gölgelemek, özel okul ve dershanelerindeki kişileri daha başarılı göstermek için soruları çaldı, FG soruları ve cevapları rüyada görmüş, işte şunlar, deyip kendi naylon başarıları ile göz boyadılar, hem devletin içine ajanlarını yerleştirdiler hem İmam Hatip okullarının önünü kesmek istediler.

Başarı göze batmıştı. Bu yıllarda (1995) Refah Partisi'nin seçimlerden birinci parti olarak çıkması ve DYP ile hükûmet kurması da sosyal, ekonomik olaylara değil; tamamen İmam Hatiplere mal edildi, sonraki seçimlerde RP'nin tek başına iktidar olacağı korkusu da eklenince, halka ve RP'ye bir cezalandırma vesilesi arandı ve bulundu: İmam Hatiplerin önünü kesmek, baş örtüsünü yasaklamak ve diğer 28 Şubat kararları...

Zulme kılıf arayışları

Böylece hem RP'yi cezalandırmış olacaklardı hem de yükselen İslamcı anlayışın önünü keseceklerdi.

Bilindiği gibi katsayı değişikliği, kız öğrencilerin ve öğretmenlerin baş örtüsü ile derslere girmelerinin engellenmesi, başörtüsünün diğer bütün kurumlara yayılması bundan sonra gelen çaresiz sistemin uygulamaları oldu. Ortaokuldan sonraki eğitim, isteğe bağlı iken zorunlu hale getirildi. Bu arada "İslam'da baş örtüsü diye bir şey yoktur, başlarını örtmeyenler Müslüman değil mi, namuslu olmak için örtü şart mı, benim anam da hacı, kızlar imam mı olacak, başı örtülü olarak ameliyata girmek hijyen kurallarına aykırı, baş örtüsüne karşı değiliz fakat siyasi simge olmasına karşıyız, örtü yerine türban kullanılsın, başlarını örten kızlar daha reşit değil, bunlar bir yerlerden para filan alıyorlar, siz genç kızlara yakışmıyor, ikna odaları vs." gibi akla ziyan uygulamalar, gerekçeler ve zırvalarla bu zulme kılıf uydurmaya çalıştılar.

İşte tam burada birçok şey oldu. Mitingler düzenlendi, Eyüp Sultan'da sabah namazı ve toplu dualar, el ele tutuşma eylemleri Türkiye'yi salladı.

"Siyasi hayatıma mal olsa da" söylemi askeri söylemle buluştu ve öğrencilerden bazıları İmam Hatipleri terk etmedi, bazıları açık liselere geçti (daha sonra sistem bu yolu da kapattı) bazıları okullarını bıraktı, bazıları peruk taktı, saçlarını kazıttı.

Bu arada ÖNDER olarak bilinen İmam Hatipliler Derneği de bir çıkış yolu aradı ve buldu. "Bu Yıldızlar Sönmesin" adı altında başlayan bir seferberlikti bu. Türkiye'deki sınavlarda derece almasına rağmen katsayı oyunu ile bir üniversiteye yerleşemeyen, baş örtüleri ile okumak isteyen kızlar başta olmak üzere başarılı olanları yurt dışına taşıyıp tahsillerini orada tamamlatmak projesi.

        Sümeyye Ertekin Yıldız'ın hazırladığı, ÖNDER'in yayınladığı "WONDER 28 Şubat'ın Söndüremediği Yıldızlar" işte bu serencamı anlatıyor.

Yukarıda özet olarak geçtiğimiz yıllarda bir Ankara'da bir İHL'de öğretmendim. Bir İmam Hatip lisesi mezunu olarak (1976-83, Aydın-Çine İHL) talebelerimizin yaşadıkları o sıkıntılı dönemde elimizden gelen bütün gayreti gösterdik. Kitapta anlatılan başarılı kız talebelerimizden bazılarını da ÖNDER'in bu hizmetine yönlendirdim.

Bizim de İHL'ne başladığımız günlerde sıkıntılarımız oldu. İlk mezunu olacağımız okulumuzun binası, kütüphanemiz, laboratuvarımız yoktu, çok iyi hatırlıyorum, okulda mikroskopumuz olmadığı için Kız Meslek Lisesine gitmiştik. Öğretmenler başka okullardan ücretli olarak geliyordu. Kültür dersleri hocalarımızın bir çoğu İHL'ni benimsememişti, bizleri teşvik edeceğine, üniversiteye giremeyeceğimizi söyler, zeki talebeleri de bu okulun geleceği yok, sen şu liseye git, diyerek talebeleri başka okullara yönlendirirdi. Kırk altı kişi ile başlayan yolculuk, 21 kişi ile bitti bundan dolayı. Biz psikolojik baskı gördük. Fakat vazgeçmedik, kimliğimize, aidiyet duygumuza, misyonumuza sahip çıktık.

WONDER talebelerini de aynı şuurda buldum ve onların da maceraları benzer sulardan geçiyor. Aldıkları puanlar normalde devlet üniversiteleri için yeterli, hatta burslu olarak kabul edilecek durumda iken, katsayı dağı birçok talebeyi çaresiz bırakıyor. Özel üniversitelere yetecek paraları olmadığı gibi baş örtüsüne uzanan o meş'um eli orada da karşılarında buluyorlar.

İlim için hicret

Tek çare vardır. Hicret etmek. İlim uğruna hicret. Başörtüsünü, Müslüman onurunu korumak Allah'ın emrini yerine getirmek için çıkılan bu yolculuğun benim lügatimde iki adı var: Hicret ve cihad.

Kitaptan öğreniyoruz ki talebeleri Viyana'da oteller, sıcak sular, hazır yemekler, ulaşım kolaylığı, hoşâmediler beklemiyor. Onları gurbette büyük bir psikolojik yıkıntı, travmalar, aile hasreti, yabancılık, başaramama korkusu, gözlere yaş olarak yansıyan duygu yoğunluğu bekliyor. Yılgınlıklar bazen gelip çörekleniyor. Fakat iman, taştan su çıkarır derler. Allah'ın yardımı zaten böyle zamanlarda gelmez mi? Bir gayret ışığı, bir var oluş mücadelesi ile herkes elini taşın altına koyuyor. Kiralanan üçüncü sınıf evler badana boyadan geçiriliyor, kız, erkek talebeler temizlik, yemek yapma, bulaşık, ranzaları monte etmeden tutunuz yeni gelenlere mihmandarlık yapmaya kadar bütün külfetleri nimet haline getiriyorlar. Viyana'da işçi olarak çalışan ailelerin çocuklarına da el atıyorlar, onlara da kimlik kazandırıyorlar, yeni hedefler gösteriyorlar. Dernekler, kulüpler kuruluyor, radyolarla yayına başlıyorlar, yurt dışına Balkanlara, Bosna'ya, Bulgaristan'a hizmete koşuyorlar, Kültür Evleri, Karz-ı Hasen Derneği, Kubbealtı Çocuk Kulübü, İHBZ vs. isimlerle kurum haline geliyorlar. Bazıları dil sınavını doğrudan veriyor bazıları yeniden başlıyor. Bölümlerinin en başarılı talebeleri haline geliyorlar, yüksek lisans, doktora payesi alıyor birçoğu. Fakültelerinde profesör olarak kalanlar olduğu gibi Türkiye'ye gelip hizmetini memleketine getirenler de var aralarında. Mum dibine ışık veriyor. Bu arada gurbette, talebe gözüyle Ramazan nasıl olur, bayramlar nasıl yaşanır, dayanışmalar, bir aradalıklar önce arkadaşlığa sonra evliliğe nasıl dönüşür, bütün insanlık hallerine şahit oluyorsunuz.

Şairin "Gâh olur gurbet vatan, gâhi vatan gurbetlenir" dediği hal tahakkuk ediyor böylece.

Bu kitap, yakın trajik tarihimizin bir iz düşümü. Bir vefa aynı zamanda. Sönmeyeceğiz, söndürmeyeceğiz, söndüremeyeceksiniz diyen bir mücadele yolu.

Kıtlıkta verilen lokma unutulmaz deyip ister talebe olsun ister dernek yöneticisi, ister burs yolu ile destek versin, ister misafir hoca olarak gidip ders verme şeklinde olsun çorbaya tuz taşıyan, elini taşın altına koyan herkese teşekkür borçluyuz. Aslında bu borcu gerilere ta başlangıca götürmek lazım. Mesela, Prof. Şevket Raşit Hatipoğlu'nun Milli Eğitim Bakanı olduğu dönemde, partisi ve İsmet İnönü ile çatışmayı da göze alarak ilgililere gizli gizli haber verip Kayseri İmam Hatip Okulu’nun açılışına, Bağlarbaşın’da Yüksek İslam Enstitüsü’nün arsasının temini ve açılışının sağlanmasında yürüttüğü mücadele bu türden bir şeydir. Söz buraya gelmişken sormadan geçmeyelim. Bizin İmam Hatip Liselerinden birinin adı niçin Şevket Raşit Hatipoğlu İmam Hatip Lisesi değil? ÖNDER bu merhum için bir oturum düzenleyip bir anma toplantısı yapamaz mı? Bu bahs-i diğeri burada bırakıp geçiyorum.

Bir vefa adına, kıtlık zamanda lokma verenleri kayda geçirmem lâzım: Önder Başkanı İbrahim Solmaz, Hikmet Tekiroğlu, Yusuf Ziyaeddin Sula, Sabri Otağ, İlhan Geridönmez, merhum Ahmet Şişman, Ahmet Lütfi Akkuş, İsrafil Kışla, Zekeriya Karaman, Dursun Uyar, Turgut Gençal, Osman Kaan, Ali Osman Kuşakçı, Faik Tanrıkulu, Bu isimler içinde özellikle bir ailenin, Yusuf Kara-Nadire Kara çiftinin hizmetleri üzerinde ayrıca durmak gerekir. (Sizler ne mübarek insanlarsınız! Allah razı olsun sizlerden!) Öncelikle bir itimat sorunu oluşuyor anne babalarda ister istemez. Önce onların ikna edilmesi gerekiyor. Sonra da Viyana'da onlara annelik, babalık yapacak birileri lazım. Kara ailesi bu işi üstleniyor ve sadece anne-baba değil, abla, teyze, pedegog, aşçı, temizlikçi, artık ne yapmak gerekiyorsa o rolleri üstleniyorlar ve talebelerin üzerinde kendi çocukları gibi titizleniyorlar.

Bu kitap bize aynı zamanda şunları da söyledi: Geleceği inşa etmek istiyorsak bunun yolunun fedakârlıktan, sehavetten, îsardan, cihattan, hicretten geçtiğini bilmeliyiz.

        El-emin insanlar

Bu ülkede memleketine ihanet eden, halkın maddesini ve mânâsını sömüren, istismar eden hainlere karşı mutlaka özü, sözüne uygun, el-emin insanlar da vardır, bulunur ve ÖNDER böyle bir anlayışın tecessüm etmiş halidir.

Son olarak şunu söylemem gerek. Kitabı okurken zaman zaman zihnimi gölgeleyen bir düşünce oldu bu. Şundan emin olunuz ki bir şey ima ve ihsas etmiyorum. Çünkü böyle bir bilgi sahibi değilim. Sadece hadisi şerifteki "vehen" kavramına dikkat çekiyorum.

Yukarıda WONDER vasıtasıyla tahsilini tamamlayan, iş, eş, aş sahibi olan yüzlerce kardeşimiz, acaba şimdi ne yapıyor? Geldikleri yeri, yürüdükleri yolu unutmamışlardır ve her daim aynı mücadele ve mücahede ruhunu taşıyorlardır inşallah diye dua ediyorum.

Ve buraya yazıyorum.

Köpeklerin havlaması yıldızlara zarar vermez. Nitekim veremediler ve bu yıldızlar sönmedi, söndüremediler. Bize düşen; daha çok ışık vermesi için yıldızları hep yüksekte tutmak ve çoğaltmaktır. İmam Hatipler bu memleket için bir nimet, bir fırsat, dönüp dolaşıp varılacak yerdir. Ne mutlu bu şuuru yaşayan ve yaşatanlara!

Kaynak: Star/Açık Görüş

YORUM EKLE
YORUMLAR
Halime Yalçın
Halime Yalçın - 7 gün Önce

Hafıza yarınlarımızı kuracaktır. Sayın K. Yeşil ve dunyabizim.com iyi bir iz sürücü. IHL ve neslini selamlıyorum

banner26