Bu “günlük" bu kadar

(16 Ağustos 1987-Cumartesi)

“Haydi turlayalım biraz” dedi Tekiner Tayfur. Cihan Yücel ve Hamit Çıplak arkadaşlarımız da bizimleydi. Ayaklarımız bizi Gültepe-Harmantepe yol ayrımına kadar götürdü. Tekiner dikkatle karşı caddede bir binanın yola bakan tabelasına doğru bakıyordu. Tabelada “Soroptimisit’ler Kulübü” yazıyordu. Ne anlama geldiğini birbirimize sorduk, fakat bilen olmadı. “Yerinde öğrenelim en iyisi” dedi Tekiner. Hep birlikte dışarıya açılan merdivene çıkarak kulübün ziline bastık. Gürsel Mahallesi kriterlerine hiç uymayan bir kadın açtı kapıyı. Ne istediğimizi, kimi aradığımızı falan sordu. Tekiner “Soroptimist ne demek merak ettik, bu kelimenin peşine düştük.” dedi. Bir sürü şey anlattı kadın. İlk olarak Amerika’da kurulduğunu, iyi ve iyilik üzere birleşen kadınların birlikteliği anlamına geldiğini söyledi. Optimist; iyimserlik demek olduğuna göre Soroptimisti buradan da çıkarılabileceğimizi de ekledi. Hülya Koçyiğit gibi ünlülerin de kendilerine katkı sağladığını övgüyle anlattı.

Tekiner İslâm’ın kadına bakışını beş dakika özetledi. Dönüş yolunda söylediği şu cümle günün özeti gibiydi. “Hep aynı yerden vuruyorlar bize. Kadın konusunda suçluluk kompleksine kapılmamızı istiyorlar. İşlemediğimiz bir suçun faili gibi hissedip bütün sorumluluğu savunduğumuz inanç sistemine yüklemek istiyorlar.”

(7 Mayıs 1988-Cuma)

Marmara İlahiyat Fakültesi Tasavvuf dersindeydim. Hoca çok derinlere dalıyor. Hâlbuki hiç birimiz onun işaret ettiği sularda yüzebilecek denli yüzme bilmiyoruz. Ne mansur ne İbn Arabi ile aynı dili konuşmuyorum. Hoca vahdet-i vücut felsefesini aslanlar gibi savunuyor. Arkam, önüm, sağım, solum hep kara yağız yoksul Anadolu çocuklarıyla dolu. İçlerinde zayıflıktan avurtları çökmüş olanlar da var. Hoca “Gılletüt Taam” (Az yemek)’dan bahsediyor. Bir anlam veremiyorum. Zaten kıt kanaat geçinen simitle karın doyuran bu gençler, doğası ve de ekonomik şartları gereği “Gılletüt Taam” ediyorlar. Simide, tosta, bir tas çorbaya talim ediyorlar. Tasavvuf hocası bugün 2. derste sıralar arasında gezerken eliyle omuzlarımıza dokunup “Sen olursun”, “Sen olamazsın” şeklinde tespitlerde bulunurken, sormadan edemedim. “Hocam, merak ettim; bana olamazsın, dediniz; ne olamayacağımı da söyler misiniz?” Hoca bir çırpıda “Müftü olamazsın” diye cevapladı. Üzülmedim elbette. Ama ona şunu sordum: “Neden müftü olamıyorum?” Hoca: “Kisven uygun değil” diye karşılık verdi. (Montlu ve kotluyum) kafam karışmıştı yüzünü benden çevirmiş olmasına rağmen söylemeden edemedim: “Hocam, daha bir saat evvel ayeti referans vererek Allah sizin suretlerinize şekillerinize bakmaz; kalplerinize ve amellerinize bakar, diyen siz değil miydiniz.”

Hoca duymazdan gelmişti. “Duymaz” nerenin bir eyaletidir bilmiyorum. Lakin hakikat karşısında çoğumuz kendimizle yüzleşmek varken, duymazdan geliyoruz. Gelirken de yolda bir yığın hayati önemi haiz kelimeyi döküp saçarak.