Bozkırın çam kokulu şehri Yozgat

Yozgat’ın kaplıcalarıyla ünlü ilçesi Sorgun’da bir hafta sonu tatili geçirmek için yola çıktık. Tabi ki Sorgun’a sadece 35 km uzaklıkta olan merkezi görmeden olmazdı. Optimum sıcaklıktaki şifalı kaplıca suları ve oldukça memnun kaldığımız termal tesisleri, dinlenmek ve huzur bulmak için idealdi. Oradayken bir günümüzü Yozgat gezisine ayırdık.

Güneşli olmakla birlikte soğuğun artık kendini hissettirdiği bir sonbahar günüydü. Yarım saatlik bir yolculuğun ardından Yozgat’a vardık. Sivas-Ankara kara yolu Yozgat merkezinden geçerken şehri iki yakaya ayırıyor. Güney yakasında Türkiye’nin ilk milli parkı olan Yozgat Çamlığı'nın bulunduğu tepe ve eteklerindeki mahallelerle kuzeyde nohut tepe eteklerinde, şehrin çarşı etrafında şekillenmiş merkezi yer alıyor. Biz önce ünlü Yozgat Çamlığı'nı görmeye karar vererek o yöne döndük. Köşede Bozok Üniversitesi rektörlük binası hemen dikkat çekiyor. Çamlığa uzanan yol üzerinde Ahmet Efendi Camii’ni görünce ziyarete şehrin büyüğünden başlama geleneğini de yerine getirmiş olduk. Cami, türbe kütüphane ve çeşmesiyle günümüze kadar gelmeyi başaran bir halveti tekkesiymiş. Yakın geçmişte bir yangın geçirmiş ama tekrar onarılmış. Arabadan inince ciğerlerimize dolan çam havası Yozgat’ta ilk mutlu şaşkınlığımızı yaşatıyor. Ardından camiye girdiğimizde aldığımız güzel koku şehirle ünsiyet kurmamıza kapı aralıyor. Yozgat bizi o güzelim çam ve evliyaullah kokularıyla kendine bağladı. Orijinal hâlinde meydanı şerif olan cami harimi, arka bölümünde tek kişilik halvet hücreleriyle nadir bulunan bir mimari özellik taşıyor. Birkaç dakika o hücrelerde soluklanmak insanı sanki başka zamanlara götürüyor. Küçük sevimli, insanı sarıp sarmalayan bir mescit burası. Duvarları süsleyen hüsnü hatlar da insanın yüreğini ısıtıyor. Cephede pencere üstlerine yerleştirilmiş talik yazıları pek iç açıcı. Yol tarafındaki çeşmenin halen akıyor olması ve yerel örtüsüne bürünmüş bir hanımın güğümlerini doldurduğunu görmek de bizim için sevindirici bir olaydı. Sonradan gün boyunca uğradığımız diğer camilerde de akar halde çeşmeler görünce bunun Yozgat’a has halen yaşayan bir güzellik olduğunu fark ediyoruz.

O civarda Arap Dede Camii adında bir mescit daha olduğu için oraya da uğruyoruz. Kuş yuvası gibi küçük sevimli bir mescit daha. Fakat restorasyon devam ettiği için içine girmek mümkün olmadı. Birkaç basamakla çıkılan minicik fevkani haziresi, sevimli cephesi, biraz hüzünlü bir eda ile pitoreks vurguyu artıran çitlembik ağacıyla burası da bir zamanlar tekke yapısı olduğunu fısıldıyor. Tarihi taşlar altında yatan bizce kimliği meçhul erenlerine Fatihalar yollayarak yolumuza devam ediyoruz.

Çamlık gerçekten oldukça büyük ve çok güzel. Ulu ağaçlarıyla yemyeşil ferah mı ferah bir alan burası. Yozgat için gerçekten çok büyük bir nimet. İçinde kafeterya ve otel gibi hizmet yapıları, yürüyüş yolları piknik alanları ve küçük bir gölet yer alıyor.  Yaz aylarında tadına doyum olmaz bir yer olmalı çamlık ama sonbahar rüzgarı biraz üşümemize sebep olunca şehir merkezine inmeye karar veriyoruz.

Yozgat’ın merkezine uzanırken…

Yozgat (Bozok) civarı 3000 yıl geriye uzanan bir yerleşim bölgesi olmasına rağmen merkezin şehir hüviyeti kazanması 15. yy’da buraya yerleşen mamülü Türkmen boyları ile olmuş. Dolayısıyla şehir biz Türkler tarafından kurulmuş olması nedeniyle ayrı bir önem taşıyor. 18.yüzyılda nüfuzlu bir ayan ailesi olan Çapanoğulları şehre adeta damgasını vurmuş. Tarihi değer taşıyan birçok eser onların dönemine tarihleniyor.  Şehrin simgelerinden biri olan saat kulesinin önünden geçerek Büyük Cami adıyla bilinen Çapanoğlu Camii’nin karşısına aracımızı park ediyoruz. Tarihi eserlerin yoğun olduğu İstanbulluoğlu Mahallesi’ni yürüyerek keşfe çıkıyoruz. Hemen karşımıza Fatih Camii çıkıyor. Kiliseden camiye çevrilmiş bir eser bu 3 nefli tipik bir kilise planı ve küçük bir çan kulesi var. Bir zamanlar şehirde Hristiyan tebânın yaşamış olduğunu hatırlatan güzel bir taş eser. Bu civarda kalan bazı tarihi konakları Yozgat Belediyesi restore ederek çeşitli kültür- sanat etkinlikleri için hizmete sunmuş. Bir eski zaman fısıltısını günümüze taşıyan zarif konaklar eski Yozgat’tan hikayeler anlatıyor. Şehrin külliyen bu konakların benzerlerinden teşekkül ettiği eski fotoğraflarını görünce, o dingin güzelliğe hayran olmamak mümkün değil. Yazık ki günümüze pek azı kalmış. Konaklar içinde Hayri İnal ve Karslıoğlu Konakları bilhassa dikkat çekiyor. Hayri İnal Konağı normal şartlarda kültür evi olarak ziyarete açıkmış fakat pandemi şartları nedeniyle içini görmemiz mümkün olmadı. Karslıoğlu Konağı çok heybetli ve güzel bir konak, daha önce restore edildiği belli fakat geçen süre içinde tekrar bakıma muhtaç hale gelmiş ve ziyarete kapalı durumdaydı. Önündeki meydancıkta bir süre soluklanarak konağın güzelliğini dışardan izlemekle yetiniyoruz Buraya yakın mesafede yer alan cevahir Ali Efendi Camii’ne (1788) uğruyoruz. Sevimli bir mahalle camisi burası. Zarif bir tavan göbeği ve kısmi kalemişi süslemeleri var. Cevahir Ali Efendi’nin bir lahit dolusunca hazine bulduğu ve camiyi bununla yaptırdığına dair söylenceler varmış. Herhalde o yüzden “Cevahir” adıyla anılır olmuş. Kendisi için burada bir mezar yaptırmış. Fakat İstanbul’da vefat edince bu mezar kardeşine nasip olmuş.

Ardından da Çapanoğlu Süleyman Bey’in başçavuşu Halil Ağa tarafından 1800-1801 tarihinde yaptırıldığı için “Başçavuş Camii” adını taşıyan camiyi ziyaret ediyoruz. Yöreye ait sarı taşla inşa edilmiş dörtgen bir cami, yalın bir cephenin ardından içerde insanı şaşırtan güzellikte tezyinatlı bir harimle karşılaşmak bizi çok mutlu ediyor. Anadolu’nun en umulmadık köşelerinde karşımıza çıkan baştan ayağı süslemeli camilerimizden biri de Yozgat’ta dostlar, mutlaka görmek lazım. Dönemin bir gereği olarak barok etkili süslemenin hâkim olduğu camide çiçek ve bilhassa gül motifleri, panoramik manzaraları betimleyen duvar resimleri, mermer taklidi dokular ve muhteşem bir tavan var. Yapan ellere rahmetler okutan, bu güzellikleri izlemeye doyamıyoruz. Bir zamanlar caminin bahçesinde bir de mektep varmış fakat günümüzde yazık ki bu yapıdan bir iz kalmamış. Her iki caminin bahçelerinde akan çeşmelerin bulunması artık yazık ki çoğu yerde kaybettiğimiz su kültürünün Anadolu’nun kalbinde yaşamaya devam ettiğini gösteriyor.


 

Dönüşte Yozgat Müzesi olarak hizmet veren Nizamoğlu Konağı’na uğruyoruz. Alt kat arkeoloji, üst kat etnoğrafya müzesi olarak düzenlenmiş. Kerkenes Harabeleri başta olmak üzere yöreden çıkarılmış birçok arkeolojik eser burada sergileniyor. Konak ahşap sütunların taşıdığı zarif bir galeri ile çevrelenmiş sofası, güzelim tavanları, duvar resimleri ve kalemişi tezyinatı ile başlı başına görülmeye değer bir yapıyken içindeki etnografik eserlerle daha da zenginleşmiş. Baş odada mavi üniformaları ile Napolyon ve ordusunu konu alan duvar resimleri ile karşılaşmamız Yozgat’ın güzel sürprizlerinden bir diğeri bu oluyor. Görevli hanım konağın bir gayrimüslim aile tarafından yaptırıldığını daha sonra Nizamoğlu Ailesi’ne geçtiğini anlatıyor.

Son olarak Çapanoğlu kardeşler, Mustafa ve Süleyman Beyler tarafından iç içe iki ayrı yapı olarak 1779 ve 1794 yıllarında yaptırılmış olan Büyük Cami’yi ziyaret ediyoruz. Merkezi kubbeli iç camide daha açık renk taş kullanılırken, çok kubbeli dış bölümde kahve rengine yakın koyu bir taş kullanılmış. Yanında hamamı ve haziresiyle bir külliye burası. Az rastlanan mimari özellikleri ve tezyinatı ile Anadolu’da karşılaşabileceğiniz en güzel ve görkemli eserlerden birisi. Caminin yanında âtıl vaziyette büyük bir alan var, sanırım bir düzenleme yapılacaktı ki etrafı çevrilmişti. Şehrin bu nadide yerine güzel bir park-meydan düzenlemesi çok yakışacak ve caminin güzelliğini katlayacaktır.

Lise Caddesi’nde bir tur atmayı ve mevlevihaneyi ziyaret etmeyi, zamanımız kalmadığı için başka sefere bırakmak zorunda kalıyoruz. Pandemi şartları nedeniyle lokantalar kapalı olduğu için Yozgat’ın ünlü desti kebabı ve arabaşını tatmak nasip olmadı, “o da inşallah bir dahaki sefere” diyerek Bozkırın çam kokulu şehrine veda ediyoruz. Aklımızda Şükrü Erbaş’ın dizeleriyle;


Yozgat bir kar kentidir
Sürmeli bir türküdür
Serttir soğuktur küçüktür.
İki dağın dudağına kısılmış
İncecik bir sudur
İçinde zamandan başka herşeyin aktığı...
Güneşi bir nazlı konuktur yazlar içinde
Ömrü çiçeklerin rengi kadardır.
Ağaçları çatılardan yüksek
Avluları evlerinden geniş
Bir rüzgar kentidir Yozgat
Çam kokuları ve bıçkın delikanlıları ile
Yıllardır kesilmeden esen
Yoksullukla düşlerin içiçe büyüdüğü
Dar sokaklar eğri evler boyunca..
Kadını bir eski zaman resmidir
İşin ve konuşmanın tutkun aynasında
Erkeği odalar dolusu ağırlık...
Duruldukça kendini bulan sular gibi
Çocukları büyüdükçe büyüklere benzediği
Bir taşra kentidir Yozgat
Zor inanıp güç değişen...
Durur zamanın alnında donuk
Bir basma entarinin eteğinde
Soluk , eski desenler gibi ...
Günler içinde birgün
Dokundu parmakları hayatın
Ufkumun bunalan perdesine ...
Fırınları sinemaları minareleriyle
Hareket ülkesi bir kent simgesi olarak
Yozgat , girdi ömrüme ..

YORUM EKLE

banner26