Boşuna vakit geçirirsin ayarlanmadan Kudüs’e

Ayarlanmadan Kudüs’e

Boşuna vakit geçirirsin

Böyle diyordu Nuri Pakdil 1974’te yazdığı bir şiirde. Şiirin adı; Anneler ve Kudüsler. “Karabasan” dediği Ankara’da yayına başlattığı Edebiyat dergisi, “direnişin” özgün bir sembolü oldu. “Anamalcılığa, sömürüye, sevgisizliğe” karşı kutsal direnişin. Bunun için kendine özgü bir dil, bir jargon oluşturdu. Kolaylıkla kabul görmedi. Üslubuna, seçtiği sözcüklere takılanlar çok oldu. Hala da oluyor. Öyle ki anlatmak istediği, ima ettiği şeyler arka planda kaldı. Oysa o seçiciydi ama seçkinci değildi. Mütevazi, sade, ama yoğun bir söylemi benimsedi. Bu haliyle diğer Edebiyat akımlarında olduğu gibi, yazı dilimize önemli katkılarda bulundu. 

 

Edebiyat dergisinin ilham pınarından, ortaya koyduğu tavırdan, yaklaşım tarzından beslenen nitelikli bir aydın, yazar, şair, okuyucu kesimi oluştu. Öyle ki yanılmıyorsam PK. 54 Bakanlıklar - Ankara şeklinde zihinlere kazınan o adrese şöyle veya böyle uğrayan, oradaki atmosferi teneffüs eden insanlarda titiz bir okuma, bir yazma, yerli ve özgün bir duruş benimseme ve sergileme tavrı oluştu.

Veya bir paratoner gibi bu duruşa sahip olanları kendine çekti. Bir aydın grubunun çekim merkezi oldu. Oradan güç aldılar, belki oraya güç verdiler. Sonuçta ülkemizin yayın dünyası şiir, deneme, hikaye, oyun dallarında gayet önemli, özgün, kendinden sonrakileri etkileyen nice eserler kazandı.

Fakat burada amacımız Edebiyat dergisi serüvenini anlatmak değil şimdi. Onları belli bir dönemde buna sürükleyen, seslerini soluklarını bir araya getirmeye zorlayan şartlar nelerdi? Konuya bu açıdan bakmak istiyoruz. Duyarlıklar, hareketler kendiliğinden ortaya çıkmıyor. Ülkemizde ve dünyada olup biten bazı şeyler insanlara ilham veriyor, onları bir şeyler yapmaya, söylemeye adeta zorluyor.

70’li yılların ortaları ülkemiz için pek aydınlık günler sayılmaz. Yakınlarda bir askeri müdahale yaşanmış, siyaset aciz durumda, ülke bir kaosa doğru sürükleniyor. Maddi ve manevi çöküş yaşanıyor. Toplanan kara bulutlar en çok Ankara’da hissediliyor. Bu açıdan Edebiyat dergisinin doğru yerde konuşlandığını söyleyebiliriz.  

Ama Nuri Pakdil ve arkadaşları ulusal sınırlarla yetinecek insanlar değildir. İstanbul gibi İslam dünyasına aşina bir yerde bulunmamalarına rağmen Dünya ve Ortadoğu haritasına bakmayı seviyorlar. Nuri Pakdil, kendi yazdığı şiirlerin dışında Arap dünyasından çeviriler yaparak bunları Çağdaş Arap şiiri – Güldeste adlı iki cilt kitabında topladı. Bu çalışma, ülkemiz aydınının İslam dünyasına açılımı anlamında ilkler arasında yer alıyordu. O dönemden aklımızda kalan eserler arasında Osman Sarı’nın Bir Savaşçıdır Kalbim adlı şiir kitabının önemli bir yeri vardır. Şöyle başlıyordu bir şiirine:

Ortadoğu’da

ölen kardeşlerimizin cesetleri

kıyılarımıza vurmaya başladı

İnsan o zamandan günümüze ne değişti diye sormadan edemiyor. Esasen o dönem Türkiye’sinde aydınlarımız arasında böyle bir duyarlık gelişmiştir. Bizler lise çağındaydık. Ama Habeşistan’ın Eritre bölgesinden Filipinlerin Moro adalarına kadar bütün bir İslam coğrafyası, okuduğumuz şiirlerde kendine yer buluyordu. Belki de o zamanlar daha duyarlıydık. Günümüzde yaşanan enformasyon kirliliği, duyarlığımızı köreltiyor sanki.    

Birçok edebiyat çevresi gibi, o yıllarda Edebiyat dergisini “tetikleyen” iki önemli dış olaydan söz edebiliriz. İlki, Osmanlı coğrafyasının bir parçası olan Cezayir’in bağımsızlık savaşı, yaşanan katliamlar, sonunda ulusal bir devletin kurulması. Resmi anlamda Türkiye bu sürece ne yazık ki duyarsız kalmış, hatta “müttefiki” sayılan sömürgeci Fransa’nın yanında yer almıştır. Cezayir’in bağımsızlığı yönündeki BM oylamalarında Türkiye’nin sürekli “çekimser” oy kullanması, Cezayir halkını ve İslam dünyasını yüreğinden yaralamıştır. Aslında bu resmi tavır, Türk halkının duygularını yansıtmamaktadır. Direniş, Türk edebiyatında karşılığını bulmuştur.

İkinci önemli olay, Filistin çevresinde yaşanan 67 savaşıdır. Bu savaşlarda ulusçu Arap devletleri, İsrail karşısında 6 günde kesin bir yenilgiye uğradı ve daha önemlisi Kudüs işgal edildi. Artık despotik Ortadoğu Arap liderleri Filistin konusunda bir şey yapamayacağına karar verdi ve “asıl görevleri olan” iç işlerine dönüş yaptı. Prestijleri çok sarsıldığı için kendi halkları ile araları iyice açıldı. Arap dünyasının ünlü şairleri, yaşanan bu hezimet üzerine çok önemli şiirler yazdı. Bunu yaparken liderlerini kıyasıya eleştirmekten geri durmadılar; En önemlileri; Nizar Kabbani, Mahmut Derviş, Ali Ahmet Said (Adonis).

Yaşanan bu büyük hezimet ve işgal üzerine Arap dünyasında Haziran Deneyimi adıyla bir şiir akımı ortaya çıktı. Akımın öncüsü olan Kabbani, ülkesini dış dünyada temsil eden bir diplomat, zengin bir Şamlı tüccarın oğlu iken görevinden istifa etti. Yazdıklarından vazgeçmeyerek Londra’ya kaçtı ve 15 yıl süren sürgünün sonunda orada öldü. Adonis gibi birçok şair, aydınların kaçış merkezi olan Beyrut’a geçti. Filistinlilerin ve Arapların yaşadığı dramı, trajediyi şiirlerinde yansıttı. İslam Dünyasını temellerinden sarsan kayıplarla dolu bu dönemin tek kazanımı, Arap edebiyatının dünyaya sunduğu büyük şiirler ve şairler olmuştur.

Toprakları kaybetmek elbette büyük acılar doğurur. Ama Kudüs gibi bir toprağı kaybetmenin acısını tarif edemezsiniz. Tarif edilemeyen şeyler kelimeleri şiire doğru sürükler. İlhamın pınarları çağlamaya başlar. Ve o iklimde, doğum sancısı çeken mısralar şairlerini arar. Buldukları şairleri ellerinden tutup yükseklere kaldırır. Olağanüstü dönemlerin, olağanüstü şairleri olur. İşgallerle altüst olan Ortadoğu toprağında, şiirin yüzyıllar önce atılan tohumları yeniden filizlenme imkanı bulmuştur. 

Şiir, kültürün, medeniyetin yoğunlaşma noktalarında ortaya çıkıyor. Bu anlamda şairlerin sırtındaki yük ağırdır. Fakat bu yoğunlaşmayı tek taraflı olarak algılamamak gerekiyor. Filistin söz konusu olduğunda, özellikle Kudüs söz konusu olduğunda ortak bir birikim kendini gösteriyor. Burası İbrahim’in çocuklarının toprağıdır.

Bu durumu bir kitabe çok iyi anlatıyor. Kudüs, surlar içinde kadim bir şehirdir. Buraya muhtelif kapılardan girilir. Kanuni devrinde surlarla birlikte bir kapı inşa edilirken kapının üzerine kitabe asılması gündeme geliyor. Kanuni, ehl-i kitabın incinmemesi için şöyle yazdırıyor; La ilahe illallah - İbrahim halilullah. Yani bir orta yol bulunuyor. İslam halifesi, gücünü fırsat değil, rahmet olarak görüyor. İslam çağlarında ve Osmanlı’da Kudüs’te hayat, işte bu denge üzerine kurulmuştur.

Haçlılar iyi bir sınav verememiş, ellerine geçen fırsatı değerlendirememiştir. Ortaçağ Avrupasının yaptığı, vahşi bir işgal ve yağmadan başka bir şey değildir. Hızlarını alamamış, Bizans İstanbulunu bile yağmalamışlardır. Selahaddin Eyyübi, bu işgalcilerin sağ salim şehri terk etmesine müsaade etmiştir. Ama Kudüslü Hıristiyanlar yerinde kalmıştır.

Şimdi sıra, binlerce yıl sonra İsrailoğullarına geçmiştir. Romalılardan bu yana ilk defa diyebiliriz. Belfour Deklarasyonuyla onlar için Filistin’i sahiplenme süreci başladı. 67 savaşından sonra onların Yeruşalim dedikleri Darüsselam’ın anahtarlarını ellerine geçirdiler. Yavaş yavaş ilerleyerek, nüfuslarını ve nüfuzlarını artırarak bugünlere geldiler.

Onlar da ne Filistin’de, ne Kudüs’te iyi bir sınav veremiyorlar. Bu kutlu şehirdeki inanışları, ibadetleri hoş görecek, kutsal mekanlara gereğince saygı gösterecek bir alicenaplık sergileyemiyorlar. Evet bütün bu süreç,  Batılı güçlerin izniyle başlamıştır ve devam etmektedir. Ama orada Filistinli olsun olmasın, Müslümanların yanında,  Hıristiyanlar ve kutsal mekanları baskı altındadır. Nihayetinde her üç dinin en kutsal mekanlarının buluştuğu bir yerin adıdır Kudüs.   

 

Toplumun nabız atışları olan şiirlerde bu serüveni izlemek mümkündür. Kabbani Ey Kudüs adlı şiirinde soruyor:

Ey Kudüs, ey karalar bürünen şehir / Kim çalacak çanlarını Kıyamet Kilisesi’nin?

Ve devam ediyor:

İncil’i kim kurtaracak
Kim kurtaracak Kur'an’ı
Kim kurtaracak Mesih’i, kendisini öldürenlerden
İnsanlığı kim kurtaracak?

Bu soruların cevabı ne yazık ki yoktur. Adonis’in, Mahmut Derviş’in şiirlerinde de bir Filistin destanı yazılmıştır. Onlar belki başka bir yazının konusu olabilir. Adonis bir şiirinde Kudüs’ü şöyle tarif ediyor:

Yeryüzü tarihinin göksel bir özü vardır, adı Kudüs’tür.

Bizde de aynı duyarlığa ses veren şairler vardır. Sezai Karakoç, Nuri Pakdil, Cahit Zarifoğlu, Erdem Beyazıt… Günümüze kadar Kudüs, Türk şiirinin ana temalarından beresi oldu.  

Şimdi Sezai Karakoç’un dizelerine bakalım. Kudüs, galiba şairlere ille de gökleri ilham ediyor:

Ve Kudüs şehri. Gökte yapılıp yere indirilen şehir.

Tanrı şehri ve bütün insanlığın şehri.

Altında bir krater saklayan şehir.

Kalbime bir ağırlık gibi çöküyor şimdi

Yazımızın sonunda Nuri Pakdil’in Anneler ve Kudüsler adlı şiirinden bir bölüm alalım;

Anneler ve Kudüsler

III.

Tûr Dağı’nı yaşa
Ki bilesin nerde Kudüs
Ben Kudüs’ü kol saati gibi taşıyorum

*

Ayarlanmadan Kudüs’e
Boşuna vakit geçirirsin
Buz tutar
Gözün görmez olur

*

Gel
Anne ol
Çünkü anne
Bir çocuktan bir Kudüs yapar

*

Adam baba olunca
İçinde bir Kudüs canlanır

*

Yürü kardeşim
Ayaklarına bir Kudüs gücü gelsin

Karabatak Dergisi, Mart – Nisan 2018.

YORUM EKLE

banner26