Bölüşmenin bereketi

Bugün gördüklerimiz yarına anı olarak kalıyor. Sözlerimiz süslüyor sokakları, selamın bereketi ile sarılıyoruz birbirimize. Kucak dolusu özlemler omuzlarımızda bizimle oluyor. Bazen düşüyoruz, canımız acıyor; güzel bir el tutuveriyor elimizden tebessüm ile iyileştiriyor yaralarımızı. Adımlarımız birbirini takip ederken hayat geride kalıyor. Kar taneleri yağmurda saklıyor kendini. Güneş içimize baharlar açtırıyor. Çiçeklerin kokusu şehirlere siniyor. Minareden okunan ezan ile yüzümüzde, gönlümüzde dua oluşuyor…

1998 yılında vatani görevlerini Ağrı - Diyadin Jandarma Komutanlığında yapmakta olan askerlerin İpek geçidi yol araması esnasında yaşadıkları çok değerli güzellik vardır. Yirmi bir yıl önce yaşanmış bu anı, bugüne dair çok değerli mesaj oluyor. Bölüşürsek mutlu oluruz her zaman.

Mutluluk ekmek gibidir, yere dökersek bereketi kaçar.

Ağrı / İpek Geçidi

Biraz yakın biraz uzak, evvel zaman içinde, kalbur saman içinde bir zamandı. Soğuk bir günün akşama dönüşü başlamıştı ve güneş el sallar şekilde geceye yerini bırakıyordu. Ağrı Dağı’nın eteklerinde uzun bir yolun ortasında çokça yaşanmış hikâyelere şahitlik eden çocukların sesleri dağlardan yankı yaparak geri geliyordu. İpek geçidi tüm yaşamış olduğu hikâyeleri, gece olunca yıldızlara yansıtıyordu her yeni bir hikaye diğer güne yazılmış not oluyordu okunması için.

İki bisikletçinin Türkiye'de yaşadığı o güne doğru bir not düşelim, İpek geçidi yol araması esasında iki bisikletçi yol araması yapılan yerde su molası verdiler. Hava kararmaya başlamıştı, çokça yorgundular tüm ülkelerin şehirlerin yolların tozu/dumanı üstlerine sinmişti. Tümüyle Anadolu kokuyorlardı, Anadolu’nun yolları onları yorgun bırakmıştı. İkisinin de gidecekleri yolların derinliği, gözlerinden okunuyordu; çokça pedal çevirmişlerdi. Tanrı misafiri olarak gecemize geldiler; İngilizce; “Merhaba” diyerek Hollanda’dan başlayan bisiklet turundan bahsettiler. Kendilerine, gece olduğu için misafirimiz olmalarını söyledik oluşabilecek tehlikeli durumlardan bahsettik. Durumun önemini anladıktan sonra teklifimiz için teşekkür edip kalacaklarını söylediler. Ağrı Dağı’nın eşsiz manzarası misafirlere unutulmaz anı olmaya hazırlanıyordu. İlk anlarda tedirgin bakışlar ile etraflarını incelediler. Gördükleri tabelada, rakım 2010 yazıyordu. Gece ilerledikçe misafirliğin onlar için daha güvenli olduğunu anladılar. Sonraları bizi daha iyi tanımak istediklerinden olacak sorular sormaya başladılar. Ben İstanbul’da doğup büyüdüğümden bahsedince, bir tanesi kart postal atmak için adresimi istedi.

Birden aç olduklarını fark ettik ve hemencecik kurduğumuz Halil İbrahim sofrasına davet ettik. Yemeğimizi yapan Fehmi Topçu kardeşim o gece menemen yapmıştı, bana dönerek; “kardeşim ne dersin yerler mi sence” diye sorunca; “Hele bir tatsınlar” dedim. Tercümanlığımızı yapan arkadaşımız menemenin özeliklerinden bahsettikten sonra tatmalarını istedi. Bir iki garip bakış attıktan sonra önce küçük lokmalarla sonra giderek büyüyen ekmek parçaları ile o gecenin gönüllerine unutamayacakları bir anı olarak yazıldığını fark ettik.  

Türk askerinin sofrası bereketlidir

Fehmi Topçu’nun gülerek; “Kardeşim baksana nasıl da yiyorlar; Türk askerinin sofrası bereketlidir” demesi dün gibi kulaklarımda. Hava soğuktu. Sobanın üstünde demlediğimiz çaydan da ikram edince bisikletçilerin içi iyice ısındı.

İlk anda kalmaktan çekindiklerini söylediler ama çaylarını içerken; “İyi ki kalmışız” diyorlardı. Gittikleri yerleri, oralarda gördüklerini anlatıyorlardı. Bisikletçiler çok mutlu olmuştu. Çantalarından çıkarttıkları çikolataları bizimle bölüştüler, yüzlerine bölüşmenin mutluğu yansımıştı. Türk insanın ekmeğini hiç bir karşılık beklemeden nasıl böldüğünü görmüşlerdi, o anlar bizler için normal, onlar için unutulmaz bir gece olarak kalacaktı geçmişte. İçtiğimiz çaylar geceye birer yıldız oluyordu. Sohbetimize ara verme zamanı gelmişti, yorgunlukları gözlerine çökmüştü; o gece güzel bir uyku ile sabaha merhaba demek için uyumak istediklerini söylediler. Sabahın erken saatlerinde uyandılar kahvaltıyı yaptıktan sonra izin istediler; “Yolumuz çok uzun, biz artık gidelim” diyerek bizimle vedalaştılar.

Ve bana dönerek; “Gittiğimiz yerden sana kart atacağız” dediler, gülüştük. “Şimdi Türklerin gücünü nerden geldiğini çok daha iyi anladık, çünkü Türkler çok iyi insanlar sevgi dolular ve cesaretlerinin kaynağını da şimdi anlamış olduk” dedikten sonra sabahın ilk ışıklarıyla Hindistan’a doğru yola çıktılar. Ağrı Dağı’na doğru pedal çevirmeye başladılar, biz de arkalarından su döktük; çabucak evlerine dönsünler diye ...

Sonraları…

Askerliğimi  bitireli altı ay olmuştu eve gelen bir mektubun üzerinde Hindistan yazıyordu. İlk anda çok şaşırdım. Mektubu açtığım zaman içinden bir kartpostal çıktı ve o mektubun nereden geldiğini hemen anladım. Hindistan’a gittiklerinde bizleri unutmamışlardı. Ben de onların hikayesini unutmadım, dünyayı pedal çevirerek gezmelerini unutmadım, kartpostal tadında bir anı olarak gönül kütüphanemde yerlerini aldılar. Ve biz de onların gönül kütüphanelerine Türk insanlarının ne kadar cesur ve misafirperver olduğunu, ekmeğini sofrasına gelenlerle nasıl bölüştüğünü kitap olarak koymuştuk…