Boğaziçi’nde bir mekân: Üsküdar

      Git bu mevsimde gurûb vakti Cihangir’den bir bak

      Bir zaman kendini karşındaki rüyaya bırak”[1]

İstanbul’un diğer şehirlerden farkını sayacak olursak çeşitli ve özgün taraflarını sıralayabiliriz. En basitinden bu kâdim şehir sırayla Roma, Bizans ve Osmanlı İmparatorluğu’nun yönetim merkezi olmuştur. Şehir Suriçi bölgesinde Grek-Ortodoks-Bizantik yansımaları hissettirirken, Galata bölgesi Latin-Katolik âleminin bir temsilcisi olmuş; Üsküdar ve Eyüp civarları ise Türk-İslâm tarafıyla öne çıkmıştır. Jeopolitik önemi bakımından bütün diğer şehirleri kıskandırmış, kıtalar arasında geçiş noktası olmuştur. Ancak konumuz gereği İstanbul’un tarihi gelişimini değil, Üsküdar’ı anlatmaya çalışacağız.

Türk medeniyetinin gelişiminde bir dönüm noktası sayılacak ve Türk kültüründe “Nehr-i Azîz” olarak adlandırılan ve anlamlandırılan Boğaziçi her vakit bu toplumun hayatında önemli bir makam ve alan olagelmiştir. “İstanbul Boğazı, her ne kadar Haydarpaşa Limanı’yla Ahırkapı Feneri arasından başlatılabilirse de, Boğaziçi özelliğine Tophane-Salacak arasında kavuşur. Bu başlangıç Rumeli Feneri-Anadolu Feneri hattına kadar uzayabilmekle beraber Rumelikavağı-Anadolukavağı sınırında son bulur.”[2]   

Hz. Peygamber’in işaret etmesi üzerine II. Mehmed, Konstantinopolis’i fetheden ve bu şehrin imarına fevkalade düşkün olan bir sultan oldu. Üsküdar ise fethin bizzat şahidi olarak tarihe tanıklık etti. Muhterem Üsküdar’ın bir başka özelliği “Kâbe Toprağı” sayılması oldu. Üsküdar'ın Harem semti bu noktada büyük önem taşımaktadır. Haccın başlangıç yeri sayıldığı için bu topraklara da "Kâbe Toprağı" derlerdi. Bu sebeple hacılar da artık kendilerine çekidüzen verip davranışlarına özen gösterirlermiş. Bu yüzden mukaddes bir şehir olarak Üsküdar, İslâm âleminin hep göz bebeği olmuştur. Osmanlı döneminde İstanbul (Suriçi İstanbul) ve bilâd-i selâse (Üsküdar, Galata, Eyüp) şeklinde dört bölgeye ayrılan kadılıklardan oluşurdu. Öte yandan Milli Mücadele döneminde Özbekler Tekkesi vasıtasıyla Anadolu’ya İstanbul’dan yardım götürülmesi de Üsküdar’ı kutlu şehir yapan manevi etkenlerden.

Kıskanç ve itaatkâr bir kule

Boğaz’ın ortasında son şeklini, II. Mahmud zamanında alan nazlı ve endamlı olduğu kadar kıskanç ve itaatkâr bir kule var: Kız Kulesi… Hakkında nice efsaneler ve rivayetler anlatılmıştır. Oysa İmparator Manuel Kommenos’un yaptırdığı bu kulenin asıl amacı Boğaz’ı muhafaza ve müdafaa etmekti.

Türk medeniyetinin bir özelliği de bünyesinde pastoral hayat ile medeni hayatı sentezleyebilmiş olmasıdır. Bu hayatın en tipik örneğini konaklar, kasırlar ve yalılarda görebiliriz. Her ne kadar bugün Şemsi Paşa Kasrı’ndan, Şerefâbâd Kasrı’ndan, İbrahim Paşa Sarayı’ndan bahsedemiyorsak bile geçmişte maalesef yitirmiş olduğumuz değerleri hatırlayıp ahlanmak vahlanmak yerine, bugün elimizdeki değerlerin farkında olmak ve ona göre davranmak daha gerçekçi bir bakış açısı olur. Bu farkındalığın oluşabilmesi sadece rasyonalist bakış açısıyla ve sosyal bilimlerin yaklaşımıyla pek tabii mümkün değil.

Fâtih devri vezirlerinden olan Rum Mehmet Paşa (ö.1470) kendi adıyla anılan Rum Mehmet Paşa Camii’nin bitilişini maalesef görememiş. Ancak onun torunları Anadolu yakasına yaptırılmış olan bu mütevazı camiyi istediği zaman görebilir. Caminin en belirgin mimari özelliği Bizans etkilerini belirgin bir biçimde üzerinde taşımasıdır.

İstanbul’un en güzel çeşmelerinden biri

18. yüzyılın baroklaşan İstanbul’unun bu özelliği Üsküdar’daki mimari yapılarda da kendini gösterir. Ayazma Camii bunun tipik örneğidir. Bizlere İstanbul’un en güzel manzaralarından birini sunarken, sahilde ise bir anda klasik dönem eserlerinden Mimar Sinan’ın yaptığı Mihrimah Sultan Camii ile karşılaşmamız ve dahası önündeki III. Ahmet Çeşmesi’nin o meşhur kitabesine hayran kalmamamız elde mi?

Dedi han Ahmed ile bile İbrahim tarihin

Su vardı âlemi dest-i Muhammed’le cevâdullah…    

İstanbul’un en güzel çeşmelerinden biri olan III. Ahmet Çeşmesi’nin kitabesine padişah ile çok sevdiği damadı Sadrazam Nevşehirli Damat İbrahim Paşa kendilerine tarih düşürmüşlerdir.

Bunun haricinde Yeni Valide Sultan Camii’nin avlusundaki kuş evleri, insana şu soruyu sordururtur: “Acaba hangi muhabbetle yapılabilmiş bunlar”. Yine bir Sinan eseri olan ve “kuşkonmaz” diye de bilinen Şemsi Paşa Camii ise Sinan’ın asude ve mütevazı tarafını yansıtıyor. Daha yukarıda unutulmuş vaziyette Kaptan Paşa ve gönüllere kimi zaman şiirle girmiş olan Atik Valide camilerini ise unutmak mümkün mü?

“İstanbul’un üç beldesinden Anadolu’yu temsil eden Üsküdar; hep yerli, hep millî, hep kalender, hep mütevazı ve daima uhrevî.”[3]Aziz Mahmut Hüdaî’si, Özbekler Tekkesi, Mevlevihâneleri, Nasuhi’si, Sandıkçıları ve daha nice mistik ve uhreviyeti ile gönüllerin kapısını aralayan, Boğaz’ın ve İstanbul’un senelerce gönül muhafazasını yapmış Şeyh Üsküdar’ı bazen sessiz ve derinden dinlemek gerekir.

Üsküdar’ın sanatkârı hiç eksik olmadı

Hakiki sanatın elinden çıkmış olan Boğaziçi ve onun asil ve şerefli Türk çocuğu olan Üsküdar, sanatta da mânâyı unutmadı. İşte onun için Üsküdar’ın sanatkârı hiç eksik olmadı. Geleneksel sanatlarımızdan olan hat, ebru deyince akıllara Hezârfen Necmeddin Okyay geliyor. Kendisi aynı zamanda Özbekler Tekkesi’nin son şeyhi olma vasfına sahipti. Mustafa Düzgünman ise sanatta geleneği devam ettirmiş ve yıllarca Aziz Mahmut Hüdaî Hazretlerinin türbedarlığını yapmıştır. Ressam Hoca Ali Rıza Bey hala tablolarıyla beraber aramızda yaşarken neyzen Niyâzi Sayın gönüllerimizde meşk etmeye devam ediyor.

Bağrına bastığı Karacaahmet Mezarlığı ile Üsküdar insanı, ölümü hiçbir zaman soğuk bir kavram olarak tasavvur etmedi. İslâm inancı ve Türk örfü ile ölüm, Türk medeniyetinde yaşanılacak bir mânâ kazandı. Bugün ise medeniyetimizin kimlik delillerinden biri olan mezarlıklar tarihin mahşer yeri ve sanat güzelliklerini birlikte barındıran mekânlar olarak kalmaya devam ediyor mu tartışılır.

“Belki de sorarsanız, İstanbul, artık hiç uyanmadan uyuyor. Kendinden dalgın, bigâne, uyuşuk derin derin uyumakta… Onun gibi Üsküdar’da, Boğaz’da, eteklerinin kıvrımları arasında zaferler, seferler, şanlar, şerefler, hüzünler, kederler, hünerler, san’atlar, gelenekler, görenekler saklı duran azametli geçmişiyle ilişiğini kesmiş, gönül bağlarını koparmış olarak aynı uykuya iştirak etmede…”[4]        

Değerli mütefekkir Sâmiha Ayverdi’nin derin hissiyatlarına katılmamak elde değil. Kültür ve medeniyetimizin mihenk taşı olan Boğaziçi’nin bu asil çocuğu Üsküdar’ımızın elde kalan kıymetlerinin değerini bilmemiz ve bu kutlu şehre sevdalanmamız dileğiyle…

Not: Yakın zamanda kaybettiğimiz değerli hocamız Haluk Dursun Bey’e de rahmet dileriz. Allah kendisini ilmine bağışlasın.

           

           

     

 

[1] Yahya Kemâl Beyatlı, Hayâl Şehir.

[2] Haluk Dursun, İstanbul’da Yaşama Sanatı, Timaş, 2010.

[3] Haluk Dursun, İstanbul’da Yaşama Sanatı, Timaş, 2010.

[4] Sâmiha Ayverdi, Boğaziçi’nde Târih, Kubbealtı, 2016.