Bizim mütemadiyen değişen yer bildirimlerimiz

Bir muhitte büyüdüm ben. Muhit demek her şeydi, hâlâ öyledir. Ondan size bulaşan sizden de ona karışan şeyler vardı. Bir muhite mensup olmak orada yerleşmiş teamüllere, yapılaşmış kanaatlere dahil olmak demekti. Oturup kalkışları, düşünüp eyleyişleri bir olan insanlarla dura kalka birbirinize benzerdiniz. Muhitiniz sizi ele verirdi. Neye nasıl inandığınızın, neyi nasıl bildiğinizin bütün bilgileri muhitinizde ezelden vardı sanki.

Kendimi bildim bileli zaman içinde farklı şekillerde adlandırılan bir muhit içinde yaşadım. Çok gerilerden bakıldığında “sağcı”, biraz yaklaşıldığında “milliyetçi muhafazakâr”, az daha yoğunlaşınca “mukaddesatçı” ve toplamda bütün bu yaşanmışlıkların darası düşüldüğünde de “İslamcı”. Şimdi bu kavramları hiç kimse kendisi için cesaretle kullanamıyor. Kavramlardan inim inim kaçanlar var. Hoş artık eskiden olduğu gibi bu kavramlarla barışık olmak da yine çok büyük bedeller istiyor.

Bourdieu’nın “alan” kavramından da “habitus” kavramından da haberdardım, ama henüz daha “muhit” denen şeyin bizim dünyamızda bir karşılığı olup olmayacağından habersizdim. Herkes gibi biz de bir yerlerden geliyor sonra alıp başımızı gidiyorduk. Hayatımızda pek çok şeyin etkisi vardı. Aklımızda kalanların bir kısmı hâlâ sırtımızda yüktü. Çoğunu orada burada bırakmıştık, ama ufak bir ateşlemeyle hepsi bir anda tekrar yanı başımızda bitiyordu. Yaşını başını almak bir deneyime işaret ediyordu. Deneyim zenginliği yaşanmışlıklar arasında bir değerlendirme yapmaya, karşılaştırmalardan bir sonuç çıkarmaya imkân vermiyorsa neye yarardı? Bir yere aittik, ona şüphe yoktu. Geçmişten bugüne başka kimi dostlarımda gözlemlediğim gibi ağır ve travmatik savrulmalar yaşamamıştım. Bindiğim trenin son durağının neresi olduğunu az çok biliyordum.

Taşrada bir öğretmen çocuğu olarak dünyaya gelmiştim. Annem de babam da birbirlerinin sevgili eşleriydi. Annemin bir ev kadını olduğunu çok sonradan öğrendim. Kendimi bilmeye ve etrafımı kolaçan ederek benimle birlikte bütün bir yol boyunca bana eşlik edecek şeyleri almaya, öğrenmeye ve sahiplenmeye başladığım o günlerde babam da annem de hayatlarının baharlarını yaşıyorlardı. Çevremizi saran herkes bugün olsa dindar ya da muhafazakâr denilebilecek bir döngü içinde yaşıyorlardı. Dindardılar. Hayatlarını, sadece taat ve ibadetleriyle değil hemen her alanda dinin kendilerine yüklediği vazifelere tam bir sadakatle yaşamaya ayarlamış gibiydiler. Babam Cilavuz Köy Enstitüsü’nden mezun olmuş, orada edindiği üslupla aileden gelen değerler arasında istisnai bir uyum geliştirmeyi başarmış ilginç bir insandı. İstikamet denilen şeye insanlar hangi yaşta dahil olurlardı bilmem, ama bizim evde sanırım evladiyelik bir keşifti ve ben de şimdi bile bu yola dahil olmaktan ziyadesiyle memnundum. Dindar, muhafazakâr, mukaddesatçı vs. gibi kavramların henüz içinin boşalmadığı bir evrende adımlarımı atmaya başlamıştım ve etrafımızda haram, helal, merhamet ve teslimiyet en sık kullanılan sözcükler arasında yer alıyordu.

Köy Enstitüleri yeni bir Türkiye inşa etmek için kurulmuştu

Ülke değişmeye çoktan başlamıştı. Babamın mezun olduğu okul da bu değişimin en önemli kanallarından biriydi. Sonradan etrafımda olup bitenleri anlamaya çaba sarf ettiğimde Köy Enstitüleri’nin de yeni bir Türkiye inşa etmek için devreye sokulmuş önemli bir proje olduğunu öğrenmiştim.

Din değerliydi, dinî olana sadakat asıl belirleyiciydi. Namazlı niyazlı bir evde büyüdüm. Kimse için ayrıcalıklı bir şey değildi namaz. Etrafımızdaki herkes namaz kılıyordu. Ev sahiplerimiz, komşularımız da dahil olmak üzere herkesin aklı namazdaydı. Annem de babam da ehli namazdı. Namaza yakın olmanın yaşadığımız çevrede nasıl bir üst değer oluşturduğunu çok erken öğrenmiştim. Yer yer garipsenecek kimi durumlar da yok değildi. “Adam namaz kılıyor, ama ne diye şöyle?” ya da “Ne diye böyle?” sorusunu ben bile çok erken vakitlerde kavramış, o kaygılarla yaşamaya başlamıştım. Öyle olunca çocukluk evrelerinden başlayarak sevdiklerimizin gözüne girmek, kabul görmek, takdir edilmek ve başka pek çok iyi şey için namazdan başka bir fırsat yoktu. Birinin namaz kılmadığının ya da namaza karşı tavırlara sahip olduğunun en ince detaylarına kadar değerlendirildiği tek yer evdi ve mahalle birbirini zarif bir muhaberatla kollar, ona göre hakkınızda kanaat getirirdi.

Demem şu ki, namazın kime yakıştığını, kimde esaslı bir anlama büründüğünü biliyor olma iddiası zamanla çevremdekilerde olduğu gibi bende de bir dindarlık sertifikasının gerekliliğine dair beklentilerle yer değiştirmeye başlamıştı. Babamın yer yer “Beni namaz kurtardı.” şeklinde ifadelendirdiği şeyin önemini kavramam pek fazla zaman almamıştı. Anadolu taşrasında kısmen ücra bir nokta olarak değerlendirilebilecek bir coğrafyada henüz parçalanmamış değerlerin tedavülde olduğu bir ortamda hayata adımlarımı atmıştım. Din değer yüklüydü, konu komşu için birinin Allah’la arasının iyi olması yeter de artardı. Makam mevki önemliydi, soy sop hep akıldaydı, ama dindarlık her zaman takdire şayan bir durumdu. Babamın “namazcı bir muallim” olarak sahip olduğu itibarın diğer öğretmen arkadaşlarının oluşturduğu ortamlarda da geçerli olup olmadığını merak etmiyor değildim. Selahattin Hoca müdürdü, Eğitmen saygıdeğer biriydi, Feyzullah Hoca’da bir yıl okumuştum. İçlerinde dini imanı boş vermiş olanlar da vardı bütün bunların hepsine kibrit suyu döken de. Beş sınıflı beş öğretmenli güzel bir okulda ilköğrenimimi yapmıştım. Babam dahil hiçbir öğretmenin verili müfredatla bir alıp vereceği yoktu. Ne babamın ne de diğerlerinin kendi aralarındaki farklılaşmalarına ve saflaşmalarına rağmen bir sistem eleştirisine sahip olduklarını hatırlamıyorum. Allah’a inananları vardı inanmayanları vardı. Babamı yalnız bırakanları vardı ona bir şekilde kol kanat gerenleri vardı.

İnsan dinden de yorulur mu?

Akşamları babam okuldan geldiğinde arkadaşlarıyla yaşadığı gerginlikleri anlatırdı. Sık sık müfettişler gelirdi, adamların tek derdinin babamın Cuma namazına gitmesi olduğunu duyduğumda karma karışık olurdum. Benim din ve dünya hakkındaki ilk elden huzursuzluklarımın arkasında sık sık takibata maruz kalan babamın hikâyeleri içkindi. Memleket Müslüman değil miydi, iyi ve temiz öğretmen amcalar, biricik babamdan ne istiyorlardı? Sonradan bir kalıba, bir çerçeveye dahil ederek içeriklendirmeye çalıştığım “din yorgunluğu” kavramı bende aslında çok erkenden oluşmaya başlamıştı. Dinden de insan yorulur mu, hafazanallah. Din etrafında oluşan gerilimden söz ediyorum, en çok da babam çekmişti bu azabı, hepimiz buna şahittik.

Benim o günlerden başlayarak bugünlere kadar uzanan dinî, siyasi ve kültürel tercihlerimde o gün bugündür dahil olduğum muhitlerin ağırlığı büyüktü. Herkesin içinde yuvalandığı, içinde büyüdüğü bir muhiti vardı. Benimkisi de böyle bir şeydi. İleride esneyecek, genişleyecek, daralacak, sünecek, hâlden hâle girecek muhitlere mülaki olacaktım, ama nereden bakılırsa bakılsın üç aşağı beş yukarı benim güzergâhım hep bu mıntıkalardan geçecekti.

Sonrasında hep birbirini izleyen süreçler içinde o muhit senin bu muhit benim, ama sonuçta aynı mecralara açılan zevkli, hareketli bir ömür Artvin’den başlayıp Konya’da devam edecek şekilde aktı gitti. Bir muhite mensup olmanın taşıdığı anlamı ileride sosyolojide karar kılan bir akademik ilgiyle ancak kavrayabilecektim. İnsanın üzerine ilişen, yapışan pek çok şey vardı ve sonradan sosyologların zihniyet dedikleri şeyin de bu ortamı kuşatan atmosferden farklı olmadığını bilerek yaşayarak öğrenecektim. Taşra dünyasının değişime olağanüstü bir dikkatle direnmesini anlamak zor değildir. Hayatın tadı tuzu birtakım önleyici tedbirler alınarak ancak korunabilirdi. Evimizin barkımızın önündeki duvarları, muhitimizi çevreleyen kıyıları bitmek tükenmek bilmeyen dalgalarla döven o hınç belli ki birazdan nefes almaya çıktığımız rıhtımı da yerle bir edecekti.

Taşra bu korkularla mukayyetti. Kendimizi güvende hissedeceğimiz limanlara, teslim olmaktan korkmayacağımız melcelere ihtiyaç had safhadaydı. Kendi erzakımız bize ne kadar yeterdi? Birbirimizin yüklüklerini, ambarlarını açacak, birbirimizin yağıyla kavrulacaktık. Muhit denilen şey de böyle bir şeydi zaten. Zaman zaman sıcaklık, zaman zaman birbirine acımasızca bulaşan endişeyle yaşamak zorunda kalan bir irkilme hâli.

Sonra bir sürü şey oldu. Başımıza gelmeyen kalmadı. Bazen bir muhite tutunmak bazen o muhitte sebat etmek bazen de bilinen tüm muhitlerden kirişi kırma arzusu. Ama bir şey değişmedi, kendimizi en iyi en rahat kendi muhitimizde hissettik. Öyle ki her dara düştüğümüzde her darda kaldığımızda bizi bu mecrada tutan Allah’a şükretmek durumunda kaldık.

Ne muhitler vardı, insanı beter ediyorlardı; ne muhitler vardı “zaten yoktular.”