Bizim görmediğimiz acılar: Meriç'in boğduğu bir anne ve dört çocuğu

Son birkaç yazımda Suriye'de yaşanan insanlık dramından bahsetmeye çalışmıştım. Yoğun bir alaka gösterdiniz. Teşekkür ederim. Yapılan yardımlarla ilgili mutluluk verici geri dönüşler aldım. Cümlesini Allah kabullerin en güzeliyle kabul eylesin.

Benim o yazılarda bahsettiğim örnekler gözlerimizin önünde yaşanan örneklerdi; kameraların bir şekilde ulaşıp çektiği ve medyanın bize servis ettiği görüntülerdi yani. Hepsi yürek burkan, hepsi içimizi acıtan örnekler, evet. Fakat bir de kameraların çekmediği, kıyıda köşede ölen, bir mezarları bile olmayan kardeşlerimiz var.

Edirne'nin Meriç ilçesinde görev yaparken böylelerini çok duyardım. Sınır köylerimizden mütemadiyen "Meriç'te ceset bulunmuş" haberleri alırdık. Ekseriyetle Suriye'den ya da iç karışıklıklar ve savaşların devam ettiği Müslüman ülkelerden kaçıp karşıya, Avrupa'ya geçmeye çalışan mültecilerin cesetleriydi bunlar. İnsan kaçakçıları kimilerini 10 kişilik araca 40 kişi doldururlardı (26.06.2006'da ilçe merkezinde yaşanan feci kazada 10 mülteci parçalanarak hayatını kaybetmişti. Bkz: https://www.aa.com.tr/tr/turkiye/edirne-de-duzensiz-gocmenleri-tasiyan-arac-kaza-yapti-10-olu-30-yarali/1515813), kimilerini olur olmaz yerlerde bırakıp "haydi buraya kadar" derlerdi, kimilerini de Meriç'e kadar getirirlerdi fakat karşıya geçirmezlerdi. İşte orada kendi imkanlarıyla karşıya geçmeye çalışan o bîçareler, çoğu zaman başarılı olamayıp nehrin sularında çoluk çocuklarıyla birlikte boğulurlardı. Bu yazı bu şekilde ölen bir anne ve dört çocuğunu konu alıyor.

O yaz her yaz olduğu gibi Kur'an kursunda çocukları okutuyordum. Teneffüse çıkmıştık. Döndüğümde çocuklar içeriye bir kadın ve dört çocuğun girdiğini, kadının biraz Türkçe konuşabildiğini, çocuklarınsa ne konuştuklarını anlamadıklarını söylediler. Mülteci olabileceklerini tahmin etmiştim. Çünkü özellikle sabah namazlarında camiyi açtığımızda, kaçakçılar tarafından kandırılıp camiye sığınarak donmaktan kurtulan mültecilerle çok karşılaşırdık. İçeriye girdim. Kadın daha selam vermemi bile beklemeden korku ve mahcubiyetle karışık, kırık dökük bir Türkçeyle konuşmaya başladı. "Ben Suriye'den geliyorum. Bunlar da çocuklarım. Eşim İngilizce öğretmeniydi, vurdular. Akrabalarımı vurdular. Canımı ve çocuklarımı zor kurtardım. Sadece kardeşim kaldı. O da bizden önce uygun ortam hazırlamak için Yunanistan'a geçti. Şimdi orada bizi bekliyor. Eğer karşıya geçebilirsek bizi alacak. Lütfen bize yardım edin. Karşıya geçmek istiyoruz."

Kadın bunları anlatırken sanki olayları yeniden yaşıyordu ve sürekli ağlıyordu. Parmaklarının birkaç tanesi de eksikti. Çocuklarına tüm bu yaşadıklarını nasıl anlattı bilmiyorum fakat onlar henüz çevrelerinde olup bitenleri tam olarak anlayamayacak kadar çocuktular. Üçü kız, biri erkekti. Hepsi dünyalar güzeliydi. Onları unutamıyorum.

Ben kadına onu anladığımı, daha fazla konuşarak yorulmaması gerektiğini ne kadar söylesem de kadın yaşadıklarını anlatmaya devam ediyordu. Ne yapmam gerektiğini bilmiyordum. Üzerimde ne varsa vermek geldi aklıma. Dilenci olmadığını, para istemediğini ısrarla söylese de elimde avucumda ne varsa o kabul etmediği için çocuklarına verdim. Sonra Müftü beyi aradım. O da doğal olarak polisi aradı. Kadını götürdüler. Sığınma evine götürüldüklerini öğrendim. İçim bir nebze olsun rahatlamıştı.

Bu olaydan bir hafta sonra yine sınır köylerimizden artık kanıksadığımız o haberlerden birini aldım: "Meriç'te mülteci cesedi bulmuşlar.” Acı bir haberdi ama çok duyduğumuz bir haberdi bu. Sonra devam etti haberi getiren, "Bu seferki kadın cesediymiş, yanında da dört yavrusu varmış. Hepsi boğulmuşlar. Allah rahmet eylesin. Bu insanların işleri çok zor".

Prosüdür nasıl işliyor bilmiyorum ama meğer bizim yanımızdan götürülen o kadın bir yolunu bulup sığınma evinden ayrılmış ve karşıya geçmeye çalışırken dört çocuğuyla birlikte Meriç Nehri’nde boğularak can vermiş.

Diyeceğim o ki biz sadece acıların bize gösterildiği kadarını biliyoruz. Sadece Meriç'in yuttuğu mülteciler bile o kadar fazla ki...

Devletimizin kıymetini bilmeliyiz dostlar. İnsan devletsiz kaldığında ne yapacağını, nereye gideceğini şaşırıyor. Her Avrupa'ya geçmeye çalışana da "Neden burada kalmıyorlar, bunlar da çok şey istiyorlar" dememeliyiz; yanında kalacak kimsesi olmayanlar, başka çaresi kalmayanlar da olabiliyor. Tıpkı bu kadıncağız ve dört yavrusu gibi...

YORUM EKLE

banner26