Bir yiğit göçtü diyeler...

Temizliği, paklığı ve saflığı “karda leke var, onda yok” deyimiyle tanımlanacak kadar açık biçimde fark edilebilen bir yiğidin omuzdaşı, yol arkadaşı, yoldaşıydı. Gıyaben birbirimizi tanıyorduk ve işte nihayet, bir vesileyle vicahen de tanışmamız gerçekleşmişti.

Birkaç saatlik ilk tanışma ve sohbetin, anlam ve duygu dünyamda bıraktığı izler son derece olumluydu. O güne kadar duyduğum ne varsa ona dair, karşımda ete kemiğe bürünmüş halde duruyordu. Samimi ve yiğit bir Anadolu delikanlısı… İnançlı, mert, vatansever ve kararlı… Kıymetli düşünceleri ülkü haline getirmiş idealist bir genç adam…

O çok kısa süren ilk tanışmanın üzerinden fazla bir zaman geçmemişti ki aynı şehrin kimi gün masmavi, kimi gün gri, kimi zamanlarda ise kapkara bulutlarla kaplı olan göğü altında yaşamanın zemini oluşuverdi bir şekilde. Artık aynı şehrin acılı sokaklarını, hüzünlü caddelerini ve kahırlı bulvarlarını birlikte yürüyebilecek; daha fazla beraber olarak, en büyük aşkımız ve sevdamız olan Türkiye için düşünecek, tartışacak, projeler üretebilecektik. İlk tanışma ve sonrası süreçte yaptığımız görüşmeler bunun işaretlerini fazlasıyla vermişti zira.

Daha güçlü, daha müreffeh, daha adaletli ve dolayısıyla daha mutlu ve huzurlu bir Türkiye ülküsü çerçevesinde ne çok gün eskittik birlikte. Ne uzun gecelerin yakasını ilikledik sabahın bereketli ışıklarına. “Biraz daha devam edelim”, “hadi şunu da yapalım” diye diye ne uzun mesailer tükettik. Vatan için aziz milletimiz aşkına ne projeler ürettik; ne yazılar yazdık, dağ bayır demeden ne uzun yollar yürüdük, ne çok ne çok konuştuk.

…..

Bir zaman sonra düşüncelerini cisimlendirme ve projelerini hayata geçirebilme yolunda çok önemli bir teklifle karşılaştı. Oldukça etkili ve güçlü bir pozisyon önerisiydi bu. Elbette şükür duygusu ve memnuniyetle kabul etti. Zira bu teklif, ideallerini gerçekleştirerek vatana ve millete hizmet edebilme noktasında beklediği büyük imkân olabilirdi.

Önerilen etkili pozisyon çok önemli bir makamdı ve bu makam sayesinde en yetkili mercilere, en güçlü karar vericilere yakın olabilecek, onlarla teşrik-i mesai yapabilecek; böylelikle de projeleri konusunda onları ikna ederek, vatanın gelişmesi ve kalkınmasına yönelik yeni/likçi uygulamalara doğru adım adım ilerleyebilecekti.

Ne var ki nasıl olduğunu dahi fark etmeksizin birtakım sıradan, basit ve ideallerine kıyasla son derece değersiz işlerin, beş para etmez rutinlerin içinde buluverdi kendisini. Süreci yaşarken zaman zaman durup, “neler oluyor; ben ne yapacaktım şimdi neler yapıyorum” şeklindeki diriltici soruları sormaya çalıştıkça, makam koltuğunun etrafında büyük bir dirençle duran “alkış korosu” çemberi daha fazla daraltıyor, üzerine özenle serilen “yüceltme perdesi” daha da kalınlaşıyordu.   

Öte yandan, etrafını sıkı sıkı saran plastik yüzlerin sergilediği “her davranışını olumlama tavırları”, ruhunu ziyadesiyle okşuyor; ne yaparsa yapsın, ne söylerse söylesin karşısında el pençe divan duran menfaatperest yığınlar, farkında olmadan egosunu/ nefsini kabartıyor, enaniyet denilen o gizli düşman her gün biraz daha güçleniyordu. Sürekli olarak önündeki kapıların açılması, karşısındaki konuşurken dahi söze girdiğinde susulması, hangi perdeden konuşursa konuşsun en küçük bir itirazın/ uyarının yapılmaması vs. her şeyin ama her şeyin istediği gibi olması… Ofisine hemen her gün -binbir türlü beklentiye karşılık- irili ufaklı “hediye”lerin yağması…

Bütün bunlar gözlerinin ve aslında gönlünün kör olmasına yetmişti. Öyle ki hedefinin “vatan ve milletin âlî menfaatleri”nden şahsî çıkarlara ne zaman ve nasıl döndüğünü fark edemedi bile. Her gün biraz daha yükselen “makam ateşi” bünyesini acımasızca etkisi altına alıyor, inancı ve ülküsünü hatırlayarak ayağa kalkma girişimi her defasında önüne sürülen daha yüksek çıkarlarla alaşağı ediliyor, etkisiz bırakılıyordu.    

 

Nihayet, bu karanlık çöküş ve tepetaklak yuvarlanış sürecinde bir türlü kurtulamadığı “yüksek makam ateşi” bünyesini tamamen etki altına alarak, kısa süre içinde “hırs kanseri”ne dönüştü. Artık ne etrafındaki kadîm dostların “şifa” önerileri fayda veriyor, ne de nefsine gücü yetiyordu. Zira onu nefsinin hilelerine karşı güçlü kılan ve o önemli mevkilere kadar yükselten “baş tacı değerler”, çoktan enva-ı türlü dünyalıkla yer değiştirmişti.

Yaşanan çok acı bir çöküştü. Bir türlü önünü alamadığı, yekinip kalkmaya ve geri dönüşe gücünün yetmediği tarifsiz bir savruluş… Işıltılı bir dünya içindeydi ve fakat her gün biraz daha sönüyordu ışığı.

…..

Sevgili okur!

Şimdi sen, sözün hitama ermek üzere olduğu bu noktada merak ediyorsundur, “büyük ideallerini üç beş parça dünyalığa değişmek suretiyle menzilini kaybedip de daha hayattayken son göçünü yaşayan bu yiğit kim ola ki” diye…  Beynini patlatırcasına düşünüyor ve kim bilir hangi isimleri alt alta sıralayıp yazıyorsundur eşitliğin sağ tarafına.

Beyhude yorulma…

Bu hüzün senaryosuna bir aktör belirlemek için beynini yakmana gerek yok zira. Sorunun cevabını, özünde ve en yakınından başlayarak ara. Ve lütfen kolaya kaçıp hemen siyaset mahallesine de odaklanma. Ticaretten bürokrasiye, sözde hayır-hasenat işlerinden gönüllülük görünümlü faaliyetlere kadar merceğini, projektörünü geniş tut. Yelpazenin bir ucundan diğer ucuna kadar -kadın erkek fark etmeksizin- kimler, hangi Anadolu yiğitleri ne büyük idealler ve kutlu ülkülerle yola çıkmış ve ne hayaller kurmuştu, “daha büyük Türkiye” hedefine ulaşma yolunda. Kurmuştu da şapkası büyüdükçe önüne serilen çil çil dünyalıklar karşısında nasıl da çözülüp diz çökmüş ve sarf-ı nazar etmişti o büyük aşkından, sevdasından.  

Esas oğlan kim olursa olsun, listenin her gün biraz daha uzuyor olması yetmez mi canımızın yanması için?

YORUM EKLE

banner26