Bir şey eksik, ama ne?

Dergi okuyacaksınız, paylaşacak ortamınız olmayacak. Şiir yazacaksınız onu okuyacak hiç kimse bulamayacaksınız. Her şeyden bir sürü olacak, ama hiçbir şey tat vermeyecek. Sultanahmet Fuarı’nı gezerken yanımdaki arkadaş kendisine intibalarını sormadığımız halde şöyle cevap vermişti: “Bir şey eksik, ama ne?”

Bir süre o eksik olan şeyi aramaya koyulduk. Şair İsmail Karakurt sanki cevabını çok önceden biliyormuş gibi “havalar soğuk” deyip sıyrılıverdi bu arayıştan. Belli ki yokluğu hissedilen şey muhabbetten mütevellit sıcaklıktı. Kitaplar bile gelişigüzel yerleştirilivermişti stantlara. Ayaküstü konuştuğumuz herkeste bir an önce ayrılma duygusu ağır basıyordu. Kimsenin işi yoktu, ama herkes alabildiğine meşguldü.

Necip Fazıl’ın dediği gibi bir durum muydu eksikliğini hissettiğimiz şey acaba? “Bir şey koptu benden şey, her şeyi tutan bir şey” derken belki de bu boşluğu işaret ediyordu üstat. Hiç tanımadığımız bir genç sanki neyi tartıştığımızı başından beri biliyormuş gibi lafa karıştı: “Samimiyet azizim samimiyet!” Bu ilk kez olmuyordu. Cağaloğlu yokuşundan aşağıya doğru inerken 35-40 yaşlarından bir kadın sözümüzü kesip “millet olarak okumuyoruz” diyerek hızla yanımızdan uzaklaştı. Oysa biz karşıya geçmek için Marmaray’ı mı yoksa vapuru mu tercih edelim diye konuşuyorduk. Herkes derin bir yalnızlık yaşıyor da bunun farkında değil galiba.

Daha önce var olup da şimdilerde bulamadığımız, ama ne olduğunu da bir türlü hatırlayamadığımız bir tat ne ola ki? Yaz günü boğazlı kazak özlemi anlaşılır gibi değil. Ne zaman çaya otursak daha ilk bardağı bitirmeden kalkıp giden insanlar var. Bulunduğu yere sığamama duygusu olmalı bu. “Nasıl olsa ramazan geldi birlikte acıkalım” dediğim arkadaş da bu teklifimi kabul etmedi ve “ben kendim acıkırım, gerek yok” cevabını verdi.

“Minyeli Abdullah”ın ilk baskılı kapağına bakıp bakıp sustum. Belki aradığımız şeyi o susuşta bulurum diye nafile yere dolaşıp durdum fuar koridorlarını. Yıllar önce yazdığım bir dize gelip konuverdi hafızama: “bir kuş eksik gökyüzünde, günlerden bir gün eksik”.

Düzenlenen etkinlikler hatır gönül ya da zevahiri kurtarmak için orada bulunan insanlara hitap ediyor. Çıkan kitapların raf ömrü gibi heyecan ömrü de gittikçe kısalıyor. Bir dergide şiir yayımlamanın rüyalara kadar sokulan saadeti neredeyse hiç kalmadı. “Maşeri şuur”, “kolektif ruh”, “ümmet bilinci”, “kardeşlik duyarlığı” …ağır abilerin dudaklarında kurudu kaldı. Varsa yoksa sosyal medya. Takipçi sayımla döverim seni çalımları. Barikat kurmalar, ayak kaydırmalar, yalan haberler, yaftalamalar hız kesmiyor.

Ben hakikatimle bir başınayım, sen yalanınla yalnız kalıyorsun. Sonra aramıza kitaplar giriyor. Ne kadar uğraşsa da aramızdaki küslüğü gideremiyor kitaplar. Kitapları bile yanına çekmeye çalışanlar var. Bazı kitaplar hiçbir ilke gözetmeksizin bazılarına daha yakın duruyor. “İsmail” diyorum “bak burası daha sıcak” oturduğu banktan Sultanahmet Camii’ni seyre dalan Reşadiyeli amcanın yanına ilişip. Hiç oralı olmuyor İsmail, güvercinlere yem atıyor. Tam tramvay durağına yaklaşırken Cengizhan kendi kendine konuşur gibi “Oğuz Atay okuyalım geçer” diyor. Önümüzden Teoman Duralı geçiyor.

Zamana tat katan muhabbettir. Muhabbete anlam katan sahiden sevdiklerinle kelimelerini paylaşmaktır. Martılara simit, güvercinlere yem sadedinde okuyucularına fikir kırıntıları fırlatan yazarların dönemi çoktan bitti. Kurduğu cümlenin tozunu yazarın üzerinde görmek istiyor okuyucu. Kitaplara hapsolmuş duygu ve düşüncelerin de pek bir değeri yok artık. Hayatta karşımıza çıkmıyorsa kitaptaki duygu ve düşünce müze gezisinden farklı bir şey olmayacaktır.

Bir şey eksik; ama ne? Bunun cevabını bulduğumuz zaman bulgur aşına rıza gösterecek iştaha yeniden döneceğiz. Ah bir yakalasak o cevabı, işte o zaman kürsüde hakikati anlatırken bizi dinleyen tek bir kişinin gözlerindeki ışık bütün koltukları dolduracaktır. O eksiği giderdiğimizde yeterince güçlü, yeterince zengin, yeterince mutlu ve huzurlu olduğumuzu bile fark etmekte gecikmeyeceğiz. Kelimelere kılıf bulmak için dükkân dükkân gezmemize de gerek kalmayacak. Herkes bizim ne demek istediğimizi anlayacak. Yanlış Anlama İstasyonları’nı gün boyu dolaşıp birbirimizin niyetine hükmetmeye kalkmayacağız. Elimizde satırlarla, bıçaklarla kardeşlik şarkıları söylemeye kalkmayacağız. Emin olun emin olacağız.

Kurduğunuz cümle yere düştüğünde kaldıran olmuyorsa bu güveni kaybettiğinizdendir. Kaç zamandır kardeş bildiklerinin gözlerindeki sevinci görmemek için yolunu değiştirenler var. Taziye odaları, ölüm ilanları ve de cenaze namazları dışında ortak mekanlarımız bile kalmadı neredeyse. Bir şey eksik, ama ne? Birisi bu sorunun cevabını saklandığı yerden bulup getirse ne güzel olurdu.