Bir ömür neden yaşanır?

Yıllar önce (2009’du sanırım) İzmir Erkek Lisesi’nde Beno Kuryel’in bir konferansına katılmıştım. Beno Bey, oldukça etkilendiğimi hatırladığım konferansında “aydın” ile “entelektüel” arasında açık bir ayrım yapmış, aydın denilen figürün elinde tuttuğunu düşündüğü fener ile insanları aydınlatma iddiası içerisinde olduğunu söylemişti. Kendisini mutlak addettiği bir hakikatin mümessili olarak gören aydın, uhdesinde bulunduğunu sandığı hakikatin bekçisi konumundaydı. Kendisinin eriştiğini düşündüğü bir “kurtuluş fikri” ile zehirlenmişti ve “diğerlerini” söz konusu kurtuluş fikrine çağıran bir peygamber edası ile kendinden geçmiş durumdaydı. Öz bilincini mutlaklaştırmış, onun içerisine gömülmüştü. Konferanstan sonra, içlerinde benim de bulunduğum birkaç heveskâr genç ile birlikte Pasaport’a kadar yürüyen Kuryel, işaret parmağını gözlerinin hizasına kaldırarak bakışlarını tek tek yüzlerimizde gezdirmiş ve bize (kelime kelime hatırlamasam da künhünü hiç unutmadığım) şu öğüdü vermişti:  “Asla aydın olmaya talip olmayın. Onun zihni, çerçevesini başkasının elindeki bir fenerin ışığının çizdiği demir parmaklıklı bir hapishaneden ibarettir. Kendisi de orada sıkışıp kalmaya mahkûm edilmiştir. Devinimini yitirmiş, durmuştur. Siz entelektüel olmanın davasında olun. Aydınlatmanın değil, aydınlanmanın. Sürekli bir biçimde devinim halinde olmanın. Hiçbir zaman sona ermeyeceği için insanın kendisini olmuş addedip de başkalarını aydınlatma cüretinde bulunma konusunda yetkin hissedemeyeceği aydınlanmanın. Entelektüel olmak böyle bir şeydir.

Bir dönem aynı üniversitede de çalıştığım Beno Kuryel’i o günden sonra bir daha hiç görmedim. Fakat o gün söylediği bu sözler hiçbir zaman aklımdan çıkmadı. Kendimde ne zaman bir “aydınlık” vehmetsem, ne zaman ideal bir dünya fikrinin zihin konforuna yakalanacak gibi olsam bu öğüt Kuryel’in işaret parmağına dönüştü. Karşıma geçip yüzüme yüzüme salladı “asla”sını… “Kendine gel” dedi, “tabi öyle ‘kendim’ diyebileceğin biri varsa…” Bundan dolayı, doğrudan herhangi bir dersine katılmamış olsam da kıymetli Kuryel’i her zaman hocam bilip kendisine minnet duydum. Allah selamet versin.    

Bilinç neye eşlik eder, neye edemez?

Üniversite yıllarımda büyük bir hevesle ve satırlarının altını çizerek okuduğum Doğan Cüceloğlu’nun “Savaşçı”sı ya da Paulo Coelho’nun “Işığın Savaşçısının El Kitabı” türünden metinler gibi bugün fazlasıyla hayalî bulduğum eserlerde sergilenen “bilinç sahibi insan” fikrinin çok uzağında olduğumu söyleyebilirim. İnsanın temsil ettiği bütün zeminlerin bilinçten daha fazla bilinçdışı tarafından, hatta daha da ileri giderek söyleme cüretini göstereyim, bizatihi bilincin de “sınırları tespit edilemeyecek kadar önemli ölçüde” bilinçdışı tarafından belirlendiğini düşünmeye başlayan biri olarak, bilincin, adı geçen iyi niyetli yazarların düşündüğü gibi bir şey olmadığını sanıyorum. Bilincin aslında bilinçdışından ibaret olduğunu söyleyecek kadar (belki de henüz) cesaretim yok, fakat kelime dağarcığımda kendinde bir anlamı olan bir bilinç kavramı olmadığından eminim. Bununla birlikte, ifade etmeye çalıştığım şeyin “bilinci reddetmek” türünden bir “cebriyecilik” olmadığının da bilinmesini isterim. Bilincin, tam manasıyla bilincinde olunabilecek bir şey olmadığını anlatmaya çalışıyorum.

Bilincin bütün içerimleri ile birlikte bilincinde olunabilecek bir şey olmaması, en başta ideal dünya anlayışlarının sıhhatine halel getirir. İdeal olan, belirli bir bilinç sistematiğine dayalı olandır çünkü… Dolayısıyla da hangi hat üzerinden kurulmuş olursa olsun, ideal olduğu varsayılanın temelde kurgusal olduğu ve edebî, felsefî ya da dinî bir mühendislik faaliyeti olarak seçmeci bir üst zihnin anonim ideolojik yönelimi doğrultusunda bir araya getirilen olgulardan inşa edildiği anlaşılır. Bu ise insanın eylemine eşlik ettiği düşünülen bilincin, tamamen olmasa bile büyük ölçüde bilincinde olunmayan, rasyonalize edilemeyen ve ilkesel bir çerçeve içerisine yerleştirilemeyen bir kaynaktan (bilinçdışı) beslendiğini gösterir. İnsanı bilinç sahibi varlık olarak ele alan ve gözlerden uzak tutulan suçluları tecrit etmek suretiyle ıslah etmeye dayalı ceza anlayışına dayanan modern hukuk anlayışlarının göz ardı ettiği nokta burasıdır. Bilinci tedip edilen insanın artık suç işlemeyeceği, topluma kazandırılarak kazanılacağı varsayılır. Hâlbuki insan eylemleri kolaycı bir bilinç anlayışı ile açıklanamaz. Eyleminin motivasyon kaynağına nüfuz edilemeyen bir suçlunun ıslah edilebileceği düşüncesi fazlasıyla iyimser bir düşüncedir. Bu bakımdan, suçlunun gözden ırak mekânlarda ıslah edilmesini değil de aleni bir şekilde cezalandırılmasını ve bu şekilde suçluyu ya da suçu cezalandırmaktan ziyade gelecekteki muhtemel suçluyu ve suçu var edecek zemini iptal etmeyi hedefleyen modern öncesi hukuk anlayışlarının insanı daha “olduğu gibi” değerlendirdiği düşünülebilir.

Konuyu daha fazla dağıtmadan yeniden bilincin mahiyetine dönecek olursak, insanın “eylerken” elbette bir bilince istinat ettiğini, fakat bu bilincin dışarıdan ya da içeriden bakılarak kavranabilecek bir şey olmadığını, orada öylece durmadığını, sürekli olarak biçim ve içerik değiştirdiğini, daha da önemlisi eylem sonrasında bütünüyle farklı bir forma büründüğünü/bürünebildiğini söyleyebiliriz. Psikolojik ve sosyolojik tahavvüllerin genellikle sürprizlere gebe olmasında ve çoğu zaman planlananın dışında süreçlere savrulmasında da takip edilebilecek olan bu durumun en büyük şahidi tarih ilmidir. Nitekim “kervanın yolda düzülmesi” de bununla ilgili değil midir? Gelgelelim, bir yandan geçmişini diğer yandan ise geleceğini yeniden ve yeniden planlayaduran (kurgulayaduran) “stratejik bir hayvan” olarak modern insanın öz bilincine ilişkin yanılsaması korkunçtur. Bugün geldiğimiz noktada en önemli hayat motivasyonlarından birinin “ebilmek” olması, her şeyin üstesinden gelme kudretine hâiz olduğuna inanan insanı, “bu kişisel gelişim canavarını” bütünüyle bilinçsiz bir varlığa dönüştürmüştür. Artık “an”ın içerisine sabitlenmiş, geçmişi ve geleceği bu sabitlenmişlik üzerinden (ve dolayısıyla muhayyel bir şekilde) idrak eden bir (yarı ya da yaralı) bilincin (bilinçsizliğin) kol gezdiğinden söz edebiliriz.

“Bir Ömür Nasıl Yaşanır?”

Sahip olduğu büyük şöhretin ötesinde son yıllarda adeta bir kültür ikonu ve birçok alanda konuşabilme gücüne sahip bir entelektüel kanaat önderi haline gelen tarihçi İlber Ortaylı’nın “Bir Ömür Nasıl Yaşanır?” isimli son kitabını okurken kendimi insan ve bilinç üzerine düşünürken buldum. Birçok Türk okur-yazar gibi çalışmalarını büyük bir keyifle okuduğum, istifade ettiğim ve elbette hayranlık duyduğum Ortaylı’nın bu otobiyografik çalışması hocanın kendi yaşam deneyimi bağlamında beni kendisine hayran bıraksa da, ortaya konulan perspektifin “ideal” olana işaret edip etmediği hususunda şüpheye kapıldım. Soru şu: Ortaylı’nın muazzam yaşam birikimi, muhakkak ki tutkulu bir Türk gencinin yaşam kılavuzu olabilir mi? Olabileceğini varsayarsak, neden? Bu soruya cevap vermeyeceğim. Herkesin cevabı kendisine anlamlı olacağı için söz konusu cevabı herkes kendisi verebilir, versin. Ben yalnızca sorunun bağlamına ilişkin bir değerlendirme yapmakla yetinmek istiyorum.   

Kitapta ortaya konulan perspektifin “ideal” olana işaret edip etmediğine ilişkin (elbette) kişisel şüphem, sanıyorum kitabın başlığında yer alan “nasıl” edatı üzerinden tarif edilebilir. Bütünüyle sübjektif, kendi bağlamı içerisinde bir anlam kazanan ve elbette kişisel ve biricik olan yaşam deneyimlerinin bir tasviri olan “nasıl” sorusunun cevabı, eğer bu “nasıl”ı önceleyen bir “neden” varsa yaşamın kendisine ilişkin bir öneri haline getirilebilir. “Bir Ömür Nasıl Yaşanır?” ihtiva etmekte olduğu kitap, film, müzik, seyahat ve elbette eğitim-öğretim hayatına dair deneyim ve tavsiyelerle olağanüstü (haydi biraz daha cesur olalım, gerçeküstü) bir birikimi tasvir ediyor. Neredeyse tarihin ve dünyanın her bir köşesine değen farklı tarihlerden, coğrafyalardan ya da kültürlerden yoğun, takip edilmesi güç ve son kertede hepsi bir arada düşünüldüğünde aşırı dozda bir entelektüel hedonizm vaat eden ağır bir yükü okurun omuzuna bırakıyor ve zavallı talibi benim bir tür çaresizlik olarak nitelendirmek istediğim bir ruh hali ile baş başa bırakıyor.

Müzikten sinemaya, tarihten edebiyata, arkeolojiden kültür çalışmalarına kadar pek çok alanda incelmiş bir zevke, keskin bir göze, güçlü bir kulağa, zevkli bir damağa, derinlikli bir zihne vb. genellikle uzmanlık gerektiren (yeri geldiğinde elde edilebilmesi için bir ömre gereksinim duyulan) çok parçalı bir “kafa”nın nev’i şahsına münhasır deneyimlerine karşılık gelen bu ağır yükü tek bir kişinin taşıyabileceğinden ben emin değilim. Bugün uluslararası bir figür olarak kendini gösteren Ortaylı’yı Ortaylı yapan şeyin kitapta söz edilen gıpta edilesi yaşam serüveni olduğu aşikâr, fakat “Hayatta Doğu Seçimler İçin Öneriler” altbaşlığını taşımakta olan metindeki “aydınlatıcı” tavrın hangi doğrulardan söz ettiği pek anlaşılmıyor. Kitapta adı geçen yüzlerce önemli kişinin kendi alanları içerisinde elde ettikleri başarıların “doğru seçimler için önerilere uygun davranmak” suretiyle ulaşılmış başarılar olmadığı gerçeği göz önünde bulundurulduğu takdirde demek istediğim belki anlaşılabilir.

İlber Ortaylı’nın kendi bilincinin (bu bilinci biçimlendiren kişisel yaşamının) açtığı yoldaki yürüyüşünün mükemmel ve hayranlık verici bir tasviri olan “Bir Ömür Nasıl Yaşanır?” tarafından sergilenen birikimin, okur tarafından bir tür “yapılacaklar listesi” gibi görülüp sırasıyla her birine tık atılarak icra edilecek bir “hedefler” deposuna dönüştürülmesi doğal olmayan, dolayısıyla da nihaî noktada arzu edilen maksadın hâsıl olmayacağı bir tavır olacaktır. Polonya sinemasının önemli olabileceğini inkâr etmiyorum, fakat asıl önemli olanın kişiyi bu sinemanın önemli olduğu düşüncesine sevk eden şeyin ne olduğu sorusunu sormak ve buna bir cevap vermek olduğunun kabul edilmesi kaydıyla.

Başıboş bir “entelektüellik” için doğru seçimler yapmak ile rastgele seçimler yapmak arasında ben bir fark göremiyorum. En iyisi İlber Hoca’nın kitabını bir kılavuz olarak değil de bir biyografi (ya da otobiyografi) olarak okumak ve kendisine hayranlık duymak olacak galiba...