Bir hayret noktasından bir başka hayret noktasına sefer: Samiha Ayverdi

                 

Yusufçuk (1946), Hancı (1988) ve Dile Gelen Taş (1999); 25 Kasım 1905 doğumlu Samiha Ayverdi Hanımefendi’nin mensur şiir eserleri bu eserler. Çağımızın en önemli mütefekkir, mutasavvıf yazarlarındandır Samiha Ayverdi. Annesi, Fatma Meliha Hanım, babası Yarbay İsmail Hakkı Bey’dir. Soyu, anne tarafından Kanuni zamanında yaşamış, Budin Seferi’nde şehit düşmüş Gül Baba’ya, baba tarafından Orta Asya’dan Anadolu’ya geçmiş Ramazanoğulları’na dayanır.

Ailesi ve yetiştiği ortam onun şahsiyetinin şekillenmesinde çok etkilidir. “Fakat, Samiha Ayverdi’nin asıl ruhi ve fikri gelişmesi ve bu anlamdaki şahsiyetinin teşekkülü Fatih’teki Ümm-i Kenan Dergahı’nın Şeyhi Kenan Rıfai’ye intisapları neticesinde onun irşadlarıyla olmuştur.” 13 Mart 1927 ‘de başlamıştır manevi irşad ve vefat ettiği 22 Mart 1993 yılına kadar Kenan Rıfai Hz.’nin yolunda olmuş, Merkez Efendi Kabristanı’nında Kenan Rifai Hz.’nin ayakucuna sırlanmıştır Samiha Ayverdi annemiz. Ömrü boyunca aşkı yazmıştır kalemi, hayatı aşktır hasılı…

Şiirsel üslubu ile roman ve hikayelerini, hatıra ve mektuplarını, gezi yazılarını, vasiyetini okuyorken mensur şiirlerini dinliyor ve okuyor buldum kendimi. Samiha Ayverdi okuma ve dinleme ayrıcalığı diye bir pay çıkardım kendime, kendimce. Belki de bir nevi sizinle de o eşsiz güzelliği paylaşmak istedim, karın aydınlattığı odamın penceresinden ve alıntılarla bu üç eserin ruhumuza, kalbimize şifa olduğunu anlatmak istedim elimden geldiğince.

Hancı’dan: “Handır bu gönlüm, ya misafirhane…

Dert konuklar; mümkün konuklar, muhâl konuklar. Hele hasret, hiç çıkmaz ordan, hiç çıkmaz ordan.

Handır bu gönlüm, yıkık dökük…

Fakir konuklar, zengin konuklar, âlim konuklar, cahil konuklar; gelen konuklar, geçen konuklar. Hele bir hancı vardır, hiç çıkmaz ordan, çıkmaz ordan…”

Samiha Ayverdi, hem doğu hem batı fikriyatına, sanatına hâkimdir. İslam, dünyanın direğidir ona göre.  Fransızca bilir, keman dersleri alır. Garbı çok iyi tanır. Tamamıyla garblılık bize gerek değildir düşüncesini eserlerinde dile getirir. 1938’ de Aşk Budur adlı romanı yayınlanır ilkin. Ondan sonra hikâye, hatırat vb birçok kıymetli eser… Ömrünün sonuna kadar ince ince işlenmiş satırlar… Samiha Ayverdi Külliyatı…

Mensur şiir deyince Divan nesrinin, sanatlı nesrin ilk örneklerini veren Sinan Paşa’nın Tazarruname’si gelir akla. Ve ben özellikle Osmanlıca metin olarak Tazarruname okumayı çok severim, seciyi, o sanatlı üslubu. Samiha Ayverdi Hanımefendi’nin adını andığımız bu mensur şiirleri, Divan edebiyatına yakındır. Bir seçki hazırladığım Dile Gelen Taş adlı eserinin hikâyesi şöyledir: Samiha Ayverdi’nin 1942 yılında “İnsan ve Şeytan” adlı romanı yayımlanır. Kenan Rıfai Hz. bu kitabı kendisine imzalamasını ister. Samiha Hanımefendi kitabı “Taşı dile getiren Büyük Üstadım’a” diye imzalar ve hocasına uzatır.

“Devletlim:

-Bana bir kitap imzala! dedi.

Güldüm. Onun varlığına varlık taslamak, Seyhun’ları Ceyhun’ları olana bir desti su bağışlayan adam safdilliğinden daha edep dışı işlerden değil mi?...

Devletlim, arzusunda ısrar etmekte olacak ki bekler tavrını değiştirmemiş, düşüncelerimi gören gözleriyle hala yüzüme bakıyordu. Hemen kalemi kâğıdın üstünde yürüttüm ve “Taşı Dile Getiren Devletlime!” diye yazıp kitabı önüne koydum.”

“Öleceğim için gamım yok. Amma şu insanoğluna, hasretin ne demek olduğunu anlatamadan göçeceğim için mahzunum.”

“Yaş ağaca, kışın gelmesinden ne gam? Gün olur, elbette o bahara, bahar da ona kavuşur…”

“Dediler ki hava ne karanlık ne kasvetli. Güldüm. Eğer onların da gönlüne güleç yüzün tebessümle baksaydı, ne tatlı bir gün ne latif bir hava derlerdi.”

Dile Gelen Taş’ın takdim yazısında Aysel Yüksel şöyle ifade ediyor mensur şiirlerin geleneğini: “Aşk bir nurdur, her göze görünmez; aşk bir huzurdur her derunda bulunmaz. Aşk bir zevktir, onun da başka bir dili var;” diyen Tazarruname ile “Orda secde var; baş yok. Orda dua var; dudak yok. Orda ışık var; mum yok. Ah orda aşk var; şu parçalanası vücut yok.” diyen Dile Gelen Taş’ı bir zincirin halkaları gibi birbirine bağlamak gerekir.

Naz makamında öyle güzel niyazlar, yakarışlar, sanatlı, latif, zarif cümleler… Öyle tatlı bir üslupla aşkın terennümünü dile getiren, kış günü ruhumuza bin bir çeşit çiçek kokuları serpen, aşk tohumları eken mensur şiir olmuş o güzel cümlelerden:

“Ey her olmazı olduran Rabbim! Niçin şu garip kulunun acısına acıyıp da bütün vücudunu göz göz etmedin?”

“Biraz daha otur, ey asırlardır beklediğim, gitme!”

“Acemiyim, name yazamam. Yazsam da güvercin kanadına verip gizlice yollayamam. Elimde sazım, dilimde niyazım yok. Söyle, seni nasıl, ne ile çağırayım ki tez gelesin…”

“Sen istediğini düşün ve yap! Fakat bırak beni, yalnız seni düşüneyim Allah’ım…”

“Ey mesafeleri aşıp, gönlü ile gönlümü tutan! O yanını başımda olanlara, içimden hiç amma hiçbir renk, bir korku vermek istemiyorum. Ne çare ki, kaptan kaba boşaltırken etrafa damlayan su gibi, senden bana, benden sana durmadan aktarılan o seyyaleden, sağa sola damlalar sıçramaması da mümkün değil.”

“Biz Yakup değiliz; amma aşk kokusunun aşinalarıyız.

Biz Yusuf değiliz; amma nuru sönmüş gözlere gömlek yollarız.”

“Hep seni andığım, hep sana koştuğum, hep seninle olduğum için kimse beni kınamasın.

Yok, yok… sözümü geri aldım. İsteyen istediğini söylesin, taşlasın, kırsın, koparsın.”

“Uyanık gecelerimden şikâyetim yok. Uyku “Elim üstünde” diye arkadaşının sırtına vurup kaçan yaramaz bir çocuk gibi, tozu dumana katarak uzaklaşınca, arkasından gitmiyorum. O gidince, biliyorum ki sen geliyorsun; ey gönül yarası!”

“Sen ve ben, iki ayrı kalıbın sakinleriyiz. Artık, kim bunu böyle istedi diye düşünüp gam yemiyoruz. Zira ne kara gözlü adam dünyayı kara görür, ne yeşil gözlü kadın için dünya yeşildir. Yeter ki ayrı bakışlar, ayrı kalıplar, aynı hakikatin tekliğini görebilsin.”

“Şu kapkaranlık gecede, gene sana kim yol gösterdi, kim ışık tuttu ki yanıma, hayır ta canıma sokuldun?”

“Şairsin dediler, âlimsin dediler. Amma senin esirin olduğumu bilemediler, söylemediler.

Sen biliyorsun ya… Bilmesinler, görmesinler, söylemesinler… Meramım, niyazım zati bu benim…”

İlahi aşk sırları sembolik bir anlatımla var olmuştur eserlerinde Samiha Ayverdi’nin. Onun üslubu, sözden ziyade musikiye yakın özel bir Samiha Ayverdi Türkçesi üslubudur. Samimiyet, canlılık ve sehl-i mümteni. Sadelik, basitlik değildir bu. Manayı öncelemek için üsluptan vazgeçmez asla. Bütün eserlerinde mensur şiirlerindeki o musıkiyi, aşkı, dil işçiliğini hissetmek mümkün. Şair hassasiyeti, iç dünyasının güzelliği, kâinatı aşkla anlamlandırması, okuyucularının azaldığı düşünülmekte böylesi metinlerin. Ancak insanın dünyaya gelişi, hasreti, gurbeti, aşk iledir. Cemallulah’a aşk ve ruhumuz bu eserlere muhtaç.

Samiha Ayverdi Hanımefendi’nin bizzat kurucularından olduğu Kubbealtı Akademisi Kültür ve Sanat Vakfı tarafından onun Hancı adlı eserinden bir seçki ile Rıza Tekin Uğurel şiirlerinden besteleri edebiyat ve sanat dünyamıza kazandırmıştır. Özellikle son günlerde sıkça dinlediğim, Samiha Hanımefendi’nin kabri başında da tefekküre sevk eden şiirlerini okumak ve dinlemek gönül dünyamıza zenginlik ve lütuftur. Yoksa her bir eserini, hayatını ciltlerce kitapla anlatmak gerekir ki mümkün görünmüyor. Ya Latif! Dinlemek isteyenler için aşk ile… Kalbimizi temizlemenin tam vaktidir öyleyse…

Samiha Ayverdi Hanımefendi bunca eserle, hizmetle, şerefle geçen bir ömürle: “Zaten ömrüm boyu yaptığım nedir? Bir hayret noktasından bir başka hayret noktasına sefer değil mi?” buyurmakta Dilen Gelen Taş’ta. Onu okudukça ve dinledikçe hayretle! Hiç bitmeyen bir hayretle!... Şimdi rahmet kapısı aralanacak önümüzde… Sırların sırrına ermek için… Dile Gelen Taş’tan Rahmet Kapısı’na ne okuduysam, bildim ve hissettiysem kâinatın bütün sırrı aşk hâsılı… Aşk ile…

 

 

YORUM EKLE
YORUMLAR
Rıza Tekin Uğurel
Rıza Tekin Uğurel - 11 ay Önce

Muhterem efendim, nefis yazınızı zevkle okudum. Ömrünüze bereket niyâz ediyorum. Cenâb-ı Hak, bendenizi de, cümlemizi de o aşktan o seferden hisseyâb eylesin inşaAllah. Hürmet ve muhabbetlerimi arz ederim.

Mustafa fayda
Mustafa fayda - 11 ay Önce

Tebrikler

banner19

banner36