Bir eğitimcinin gerçek mahareti nedir?

Eğitim, sabır gerektiren uzun soluklu bir süreç. Verilen eğitimin sonuçlarını görmek bazen bir ömür beklemeyi gerektirir. Eğitim, insandaki güzel tarafı bulmak, onu geliştirmek ve iş görür hale getirmek için verilen bir çabayı ifade eder. Tabi bu süreçte eğitimciye önemli görevler düşer. Eğitimci dediğimiz, insandaki cevheri açığa çıkarmak ve işlemek için uğraşan bir mücevher ustasına benzetilebilir; her insan ise nadide bir taşa. O taşın yerini ve değerini ancak ustası bilir. Ondan sebep, her insan kıymet taşır ama bunu kendi de başkası da fark etmemiş olabilir. Ona ayna tutacak ve kendi değerini ona gösterecek olan kişi öncelikle eğitimcidir. Eğitimci derken, anne-baba dahil olmak üzere kişinin eğitimine katkı sunan herkesi buna dahil etmek gerekir.

Her insanda bir hazine bulunduğunu, hangi durumda olursa olsun insana hor bakmamak gerektiğini Erzurumlu İbrahim Hakkı hazretleri ne güzel ifade etmiş:

“Hakkı gel sırrını eyleme zâhir

Olmak ister isen bu yolda mâhir

Harabet ehline hor bakma zâkir

Defineye malik viraneler var”

Kişide bulunan cevheri açığa çıkarmak elbette ki kolay değil. Bunun için azim, sabır ve özenli bir çalışma gerekir. Kiminde cevher yüzeye yakın bir yerdedir ve keşfi kolaydır; kiminde ise derinlerdedir ve ulaşılması zordur. Hatta bazılarında yıkıntı ve molozlar arasındadır. Hangi şart altında olunursa olunsun bu, o kişide bir cevher bulunduğu gerçeğini değiştirmez. O sebeple bir eğitimcinin hiçbir öğrencisini gözden çıkarma hakkı ve lüksü yoktur. Eğitimci, en olumsuz durumdaki bir kişi bile olsa onda bir cevher bulunduğunu daima akılda tutmak durumundadır. Her insanın içinde iyiye ve güzele teşne bir taraf olduğu da hatırda tutulmalı tabi.

Gözden çıkarılmış; sadece çevresindekiler değil kendisi de kendinden ümidini kesmiş nicelerinin, karşılarına çıkan/çıkarılan kişi ya da kişilerin vesilesiyle hayatlarında bambaşka bir sayfa açtıklarına dair önümüzde fazlasıyla örnekler var. Tarih, zifiri karanlıklardan aydınlığa çıkmayı başarmış şahsiyetlerle dolu. Vahşileri, Ebu Süfyanları hatırlayalım. Boğazına kadar fısk ve fücura batmış bir toplumun kendilerine gönderilen bir peygamberle yaşadığı dönüşümü gözümüzün önüne getirelim. Şunu akıldan çıkarmayalım ki güneşe en çok hasret olanlar, karanlığa mahkûm yaşayanlardır. Sevgiye en çok ihtiyaç duyanlar, ailesinde bu duyguyu tadamayanlardır. İlgiye en aç olanlar, çevresinden gereken ilgiyi göremeyenlerdir.

Eğitimci gerçek maharetini, cevheri; yıkıntı ve molozlar arasında olan kişilerde gösterebilir. Açıktaki cevhere herkes taklip olur zira. Onun için çok zahmete gerek de kalmaz. Çoğu zaman kişinin kendisi cevherini bulup çıkartır, size sadece işlemek kalır. Yıkıntı arasına girmek ise zordur, meşakkatlidir. Üzerinize toz, pas yapışır. Örneğin başarılı bir öğrenciyi eğitmek değil, başarısız bir öğrenciyi başarılı kılmaktır asıl beceri. Ya da zengin bir muhitte, özel kursların ve hocaların yoğun olduğu bir bölgede değil de sosyo-ekonomik koşulları zayıf, eğitimin pek de itibar görmediği bir bölgede bir başarı hikayesi yazabilmektir daha değerli olan. Hakeza, ailesi iyi bir terbiye vermiş bir çocuğu ahlaken olgunlaştırmak değil aile içi ilişkileri problemli ve ahlaki hassasiyetleri son derece zayıf bir ailede yetişmiş bir çocuğu erdemlerle buluşturabilmektir eğitimciyi gerçek eğitimci yapan.

Bu bahsi, merhum Gönenli Mehmet Efendi’nin hayatından alınan bir anekdotla bitireyim. Kur’an okumanın ve taşımanın yasak olduğu dönemlerde Hoca Efendi, üzerinde Kur’an’la yakalanır ve Denizli cezaevine gönderilir. Hapishane müdürü insaflı bir kişidir ve Hoca’yı odasına alıp ona, kendisini özel bir hücreye koymayı teklif eder. Gönenli Mehmet Efendi buna şiddetle itiraz eder ve kendisinin en azılı suçluların bulunduğu koğuşa konulmasını ister. Cezaevi müdürü Hoca’nın ısrarlı talebi karşısında dediğini yapmak durumunda kalır ve Hoca Efendi canilerin, katillerin bulunduğu koğuşa gönderilir. Hoca içeri girip bir yere yerleşir ve mahkumların meraklı bakışları arasında “Kahrın da hoş, lütfun da hoş” ilahisini söylemeye başlar. Bir müddet sonra o koğuş manevi terbiye ocağına dönüşür. Oradaki azılı mahkumlar onun vesilesiyle yaşam tarzlarını, hayata bakışlarını değiştirirler ve manevi bir yolculuğa çıkarlar. (Rahmetullahı aleyh)

Uzun yıllardır eğitimin içinde bulunan ve öğretmenlik tecrübesine de sahip biri olarak söylüyorum ki biz genelde tersini yapmayı tercih ederiz. En düzgün, en çalışkan sınıfların dersine girmek isteriz. Sınıf öğretmeni olacaksak en iyi sınıfı almayı arzularız. Ben meslek hayatım boyunca, buna kendimi de dahil ediyorum, en problemli sınıfa talip olan bir eğitimci görmedim. Buna mukabil, öğretmenler odasında “bundan adam olmaz”, “bu çocuğa ne yapsan kâr etmez”, “bir gitse de kurtulsak” türünden cümlelerin kurulduğuna fazlasıyla şahit oldum. Halbuki okul, belki de o çocuk için davranışlarını düzeltebileceği, kendini içinde bulunduğu girdaptan kurtarabileceği yegâne ortam olabilir. Böyle bir çocuğa baktığımızda sorunlardan önce ondaki cevheri görebiliyorsak o zaman gerçek bir eğitimci olmuşuz demektir.  

YORUM EKLE
YORUMLAR
Zekiye Yalçın
Zekiye Yalçın - 2 ay Önce

Teşekkür ederim

Ayhan Öz
Ayhan Öz @Zekiye Yalçın - 2 ay Önce

Ben teşekkür ederim okumaya değer bulduğunuz için.