Beden sağlığının yolu ruhu güzelleştirmekten geçer

“Ben” dediğimiz zaman öncelikle kastedilen ve anlaşılan, maddi tarafımızdır ve bu da bedenimizdir. Eskimez dildeki “vücud” kelimesi, varlığımızla bedenimizi ayırmaz. Hatta bunların birleşmiş varlıklar olduğunu belirtmek için maddi yönümüzü öne çıkarır.

F. Devellioğlu vücud için şu karşılıkları veriyor:

1. Bulunmak, var olmak, varlık. 2. Gövde, beden, cisim.

Devellioğlu; Tanrı varlığını eşyanın varlığından ibaret sayan (Panteizm) Kamutanrıcılık için kullanılan felsefi terim için de “Vücûdiyye” teriminin kullanıldığını haber veriyor.

*

Kâinat bir büyük kitapsa, insan onun mikropagedir. Kadim gelenekte bunun karşılığı zübde-i âlem/küçük kainattır. Çünkü kâinatta var olan sistemin minimal örneğidir insan. Bunun ezber bir bilgi olmadığını göstermek için şu izahları getirmişler.

Kâinattaki on iki gezegene karşılık, insanın da dışa açılan on iki menfezi vardır. Bunlardan yedisi kafatasında, ikisi göğüstedir. Dışa açılan diğer menfezler, göbek ve avret yerlerinde bulunur. Sayı böylece on ikiyi bulur. Kâinattaki suların bir benzeri insandan da akar. Acı suyun örneği kulak suyu, tuzlu suyun örneği gözyaşı ve bevldir. Ağızdaki su, tatlı suya denk gelir. Burun suyu tatsız su örneğidir.

“Tabiat ana” tanımlaması bütün kültürlerde vardır

İnsanın iç organları ovalara ve dağlara denk gelir. Hakeza, madenler de böyledir. Kanımızda altın denge oranında hemen her maden bulunur. Bu dengenin bozulmasına doktorlar “hastalık” diyor. Ruh hastalarında çinko eksikliğinin görülmesi tesadüfi değildir. Demir eksikliği diye konulan teşhisten herkesin haberi vardır sanırım.

Maddi âlemin getirdiği bu izaha mitoloji de katkıda bulunur. Mesela, mitoloji kâinatı dişi ve erkeklik özelliklerine göre okumaya çalışmış ve gökyüzünü erkek, yeryüzünü dişi olarak nitelemiştir. Zira gökten inen yağmur, toprağı ve toprağa bağlı olarak hayat süren bitkileri, bitkilere bağlı olarak yaşayan hayvanatı döller. Bundan dolayı “tabiat ana” tanımlaması bütün kültürlerde vardır.

Dişi ve erkeklik Âdem’in varlığında da mündemiçtir. Modern tıp bunu formüle etmiştir. Demiştir ki erkekte XY, dişide XX kromozonları vardır. Erkekte birleşen dişilik ve erkeklik hormonları Havva’nın Âdem’den olduğuna/ayrıldığına delildir. Bu ortaklık, erkeğin belli dönemine kadar açıkça görülür. Mesela, erkeğin sesi ile dişinin sesi ergenlik döneminden önce benzerdir/ortaktır. Her ikisinde göğüs vardır ve fakat ergenlikten önce bu fark belli olmaz.

Aydınlanma devrinden önce kanın herkeste aynı türden sıvı olduğu sanılıyordu. Modern tıbbın ilerlemesi ile anlaşıldı ki damarlarımızda dolaşan kan; A, B, AB, RH, artı, eksi gibi özellikler taşıyormuş.

Bu kadarla da sınırlı değil. Kadim gelenekte “ruh” olarak tarif edilen kan, modern tıbbın aciz olduğu alanlardan biridir. Çünkü modern tıp kan yapamamaktadır.

Acaba kan ruh mudur?

Acaba kan ruh mudur? Bunun tartışmasına girmeyelim. Ancak ölen kişinin kanının donduğuna; ölümün, kalbin kan pompalayamama durumu şeklinde tarif edildiğine atıfta bulunabiliriz.

Bu kadar mı? Hayır! Kilisenin tinsel olarak açıkladığı/açıklamaya çalıştığı manevi durumların aslında bedensel olduğunu ispata girişen ve böylece Kilise’nin otoritesini sarsmayı amaçlayan Descartes’e göre ruhun halleri ile kanın deveranı arasında sıkı bir ilişki vardır.

Descartes’e göre insanda temel altı ihtiras vardır ki bunlar ruhumuzdaki ihtirasların anasıdır:

Hayranlık, aşk/sevgi, nefret/kin, neşe/sevinç, keder/hüzün ve arzu. Diğer bütün ihtiraslar bu altı ihtirasın cüzü imiş.

Descartes’ın dediğine göre hayranlık esnasında ne yürekte ne de kanda hiçbir olumsuz değişiklik görülmez-(miş.) Ancak diğer ruh halleri esnasında kan ve yürekte büyük değişimler görülür(müş.)  Mesela, kinde, nefret veren şeyin ilk düşüncesi dimağda olsa da bu düşünce, mide ile bağırsakların adalelerine doğru kanı öyle sevk ediyormuş ki, etlerin usaresinin kana karışmasına engel olup kanın veya usarenin aktığı bütün giriş noktalarını daraltıyormuş. Ve yine bu düşünce (Descartes ona hayvanî ruhlar diyor) kanı, dalağın küçük sinirleri ile safra kesesinin bağlı olduğu karaciğerin alt bölümündeki küçük sinirlere doğru sevk ediyor, bunun neticesinde de, yürekten bu yerlere doğru tabiî olarak gönderilen kan parçaları yüreğe akıyor; bu da yüreğin sıcaklığında eşitsizlikler meydana getiriyormuş. Çünki diyor Descartes, dalaktan gelen kan, güçlükle ısınır ve seyrekleşir; safranın bulunduğu, karaciğerin alt bölümünden gelen kan ise süratle ısınır ve genişler; bundan sonra, dimağa giden hayvan ruhlarının parçaları pek eşitsiz ve hareketleri de pek anormaldir; bunun neticesinde daha önce dimağda hakkedilmiş olan kin fikirlerini takviye eder ve ruhu tatsızlıkla, acılıkla dolu fikirlere elverişli kılar.”

Gözyaşı ile ruh durumu arasındaki ilgi

Başka bir şey daha. İnsanın gözünden akan yaş ile ruh durumu arasında doğrudan ilgi varmış. Sevinçten akan gözyaşı ile acıdan, korkudan akan gözyaşının tuz oranı farklı imiş.

Nasıl?

Decartes diyor ki bütün hastalıkların temelinde, kin, öfke, kıskançlık, tezyif, gurur, rezilce tevazu (humulite vicieuse), rekabet, korku, alçaklık, alay, gücenmek, iç çekmeler, kararsızlık, ve iltimas, nankörlük, kırgınlık, şan-şöhret düşkünlüğü, utanmazlık, (impudence), tiksinmek, ihtiras, gibi ruh halleri vardır.

Bitkinlik ve dermansızlık, yüz ve göz hareketleri, renk değişimleri, yüz kızarması, kendinden geçme gibi dışarıdan görülebilen hallerin hepsi kanın ve yüreğin hareketleri ile doğrudan ilgilidir, diyor Descartes.

Nitekim bir hadis-i şerifte de öfkenin şeytandan olduğu, öfkelenen insanın yüzüne çöreklenen kırmızılığın öfke belirtisi olduğu, bu kişilerin beden durumunu değiştirmesi ve abdest alması gerektiği söylenmiştir. Hatta utanan insanın yüzünün kızarması ile öfkeden kızaran yüzün birbirinden oldukça farklı olduğu da malûmdur.

Bu işler olurken akan kan ile merhamet, cesaret, alçakgönüllülük, vicdan azabı, tapmak, istiğna, ümit, nedamet, minnettarlık, lütuf ve utanma anlarında akan kan aynı kan değildir. Mesela neşeyi ele alalım diyor ve şunları söylüyor:

 “Neşede, dalak, karaciğer, mide ve bağırsak sinirleri, vücudun başka bölümlerinde bulunan sinirlerden daha fazla tesir etmez; özelikle yüreğin kulakçığının çevresinde bulunan sinir, bu kulakçıkları açar ve genişletir, başka sinirlerin toplardamarlardan yüreğe doğru akıttıkları kana yüreğe girmek ve oradan her zamankinden daha büyük miktarda çıkmak imkânını sağlar; ve bu esnada yüreğe giren kan, daha önce yüreğe birçok defa girip çıktığı için atardamarlardan toplardamarlara geldiğinde pek kolayca genişler ve bir takım hayvan ruhlarını meydana getirir ki ölümleri pek eşit ve ince olduklarından, ruha neşe ve sakin düşünceler veren dimağ intibalarını teşkil ve takviye etmeye elverişlidir. (Descartes, Ruhun İhtirasları, Çev: Mehmet Karasan, 1972)

Bütün hastalıkların sebebi kötü ahlaktır

Doktorların dediği doğru galiba. Bütün hastalıkların merkezinde stres, psikolojik rahatsızlıklar var. Bundan, ruh durumu sağlıklı olan kişide hastalık yoktur anlamı çıkıyor.

Veya şöyle: Bütün hastalıkların sebebi kötü ahlaktır.

Şimdi anlıyor musunuz güzel ahlak sahibi âlimlerin, ermişlerin yüzündeki o derin huzurun, sükûnun, neş’e halinin ve uzun ömrün sebebini?

Kiliseyi devre dışı bırakıp her şeyi bilim, pozitivizm ve akıl ile izah etmeye çalışan Descartes ne yapmış oldu şimdi?

Maddi hastalığın altında yatan sebep aslında manevidir, ruhidir demiş oldu.

Acaba sağlıklı toplum ve fert için; işe nerden başlasak diye sormadan geçemiyorum. Günümüzde beden eğitimi, spor, oyun ve fiziki etkinlikler olarak verilen derslerden önce, “beden terbiyesi” yerine “ruh terbiyesi”ne mi öncelik versek acaba? Sporun bu kadar çeşitlendiği, devlet ve özel kesimce bir o kadar desteklendiği bir zamanda ahlakın dibe vurması ile bu söylenenler arasında bir irtibat kurmalı değil miyiz?

Bu ahlaki çöküşün önüne başka nasıl geçilebilir?