Başka biri olma arzusu hakkında

Yunan mitolojisinin en önemli kaynakları arasında olduğu kabul edilen antik çağın büyük ozanı İyonyalı Homeros, Odysseia isimli destanında ilginç bir hikâye anlatır. Hikâyeye göre, kuzey rüzgârları tarafından Nilüfer Yiyenler Diyarı’na sürüklenen destanın kahramanı Odysseus ve arkadaşları, burada kendilerine ikram edilen nilüfer çiçeğinden yedikten sonra değişir, farklı insanlar haline gelirler. İçlerindeki vatanlarına dönme arzusu kaybolur, zihinlerindeki yuva özlemi silinir gider. Geçmişlerinin tüm hatıralarını yitirerek tatlı bir unutkanlık girdabına yuvarlanırlar. Yeni bir varolma biçimine geçerler. Avusturyalı sosyolog Alfred Schütz’ün (ö. 1959) insanın evine yabancılaşmasını irdelediği klasikleşmiş metni Eve Dönen’de (Yabancı, Der. Levent Ünsaldı, Heretik, 2016.) yer alan temel referanslardan biri olan söz konusu hikâye, süreğen bir tahavvüle mahkûm olan insanın “doğal unutkan özneliğini” aksettiren güçlü bir metafora kaynaklık etmektedir. Milattan önce 6. yüzyılda Efes’te yaşayan Herakleitos’un “aynı nehirde iki kez yıkanılamayacağını” belirten meşhur özdeyişi ile birlikte okunması gereken Homeros’un hikâyesindeki tarihsellik vurgusu, sabit olanı reddederek insanın ve tarihin temel dinamiğinin değişim/dönüşüm/başkalaşım olduğunu, âlemin bir değişkenler bütününden ibaret bulunduğunu nazara verir.     

Nobel ödüllü romancımız Orhan Pamuk’un Beyaz Kale isimli romanının da temel izleği olan “başkası olma, başka birine dönüşme, kendisini bir hale sabitle-ye-meme” düşüncesi/endişesi/korkusu/kuşkusu/beklentisi/arzusu/umudu, benim anlayabildiğim kadarıyla insanın en büyük öz-çıkmazıdır. İnsanın her tarihsel eylemi, “biri” olmaya yöneliktir. Öte yandan buradaki “biri,” “özel, cins veya belirtili biri” değildir. Bir diğer ifadeyle, insanın kendisi yahut diğerleri tarafından bilinen ya da bilinebilecek olan “biri” değildir. Kendinde bir mekaniği vardır bunun. Freud’un, fetüsün “eksiksizlik/tamlık hali” içerisinde olduğu ana rahmindeki yaşamını tarif etmek için kullandığı “okyanussal duygu” kavramından hareketle söylenecek olursa, insanın olmak istediği o “biri,” aslında kendisidir. Kendisinin en tam ve mükemmel hali, başka birine veya şeye gereksinim duymadan var olabildiği halidir. Bunun anlamı, insanın günlük yaşamında bir tür eksiklik duygusuyla malul olduğu ve bütün eylemlerinin de bilinçli ya da bilinçsiz biçimde bu eksiklik duygusunu gidermeye dönük arzudan kaynaklandığıdır. Lakin okyanussal duygunun fiziksel varlığa büründükçe (dünyalılaştıkça) yitip gittiği, fetüsün insanlaşma sürecinin bir anlamda fiziksel bir bağımlılaşma vetiresine karşılık geldiği düşünüldüğünde, eksiklik duygusunun giderilmesinin mümkün olmaktan sürekli uzaklaştığı da not edilmelidir. Denilebilir ki insanın okyanussal duyguya “yeniden ulaşma” arzusu, aynı zamanda bir geriye dönüş itkisi, artık mevcut olmayan bir menzile doğru gitme isteğidir. Dolayısıyla da mümkün değildir. İnsanın zaman, mekân ya da topluma (hatta kendine de) yabancılaşmasına ve farkında olsun ya da olmasın başka biri olma arzusu tarafından yönlendirilmesine bu noktadan bakmak yerinde bir yaklaşım olabilir.        

Bir kayboluş hikâyesi

Bu yazıyı kurmaya çalışırken yabancılaşma, eksiklik duygusu ve kayboluş ile ilgili olarak sohbet ettiğim ve Homeros’un ilginç hikâyesini paylaştığım bir arkadaşım, yazı için iyi bir örnek olacağını söylediği hikâyesini paylaştı benimle. Metne katkı sağlayacağını düşündüğüm bu hikâyeyi, hiç kuşkusuz kendisinin de izniyle (onun ağzından, fakat elbette kendi cümlelerimle) burada okuyucuya aktarmak isterim: 

“Öğrenci yurtlarında geçirdiğim ilk gençlik yıllarım boyunca, sabahları uyandığım vakit hafızamı yerinde bulamaz, kim olduğumu ve nerede bulunduğumu hatırlayamazdım. Zihnim, üzerindeki yazılar silinmiş kirli beyaz bir sayfa gibi olurdu. Mavi ranza demirlerine ya da gri duvarlara dakikalarca baktıktan sonra yavaş yavaş hafızam yerine gelmeye başlar, isimler ve görüntüler (elbette sesler de) ağır ağır bilincime sökün ederdi. Önce annemi, babamı ve kardeşlerimi hatırlar, ardından da hemen yanıbaşımdaki ranzanın alt katında yatan ve o sırada genellikle derin bir uykuda olan arkadaşımın ismi ile yüzünü birleştirirdim. Hep bir tedirginlik hali ile boğuşurdum. Biraz öfke de vardı tabii… Neye ve kime karşı olduğunu bilmediğim köpük gibi yumuşak bir öfke… Uyumadan önce en son ne yaptığımı aklıma getirmeye çalışır, kirli yastığımın yanındaki kitabı görünce rahatlardım. En son okuduğum cümleler yankılanırdı kafamda ve ben de bu şekilde aklımın yerinde olduğunun sağlamasını yapmış olurdum. Tuhaf bir bilgisayar programının içinde gibiydim. Ben düşündükçe, zihnimde inşa ettikçe âlem var oluyor, dünya şekilleniyordu. Üniversite yıllarımda maddenin varlığını reddeden ve varlığı idrak ile ilişkilendiren Berkeleyci idealizmden fazlasıyla etkilenmemin nedeni buydu sanırım. Yine o yıllarda en çok sevdiğim ve defalarca izlediğim filmin “Matrix” olması da şüphesiz tesadüf değildi.    

Neredeyse her sabah yaşadığım deneyim bu kadarla sınırlı değildi. Aşağı yukarı bir çeyrek saat geçtikten sonra ancak kendine gelen bilincim bana oyunlar oynamayı sürdürürdü. Kendime ilişkin kavrayışım berraklaşır berraklaşmaz hemen başka bir yerde olma arzusu dolardı içime. Gözlerimi kapatır ve evde olduğumu hayal ederdim. Çocukluğumun ilk anıları canlanırdı zihnimde. Henüz iki yaşındayken, bir bahar sabahı pencereden içeri giren güneş yüzümü öperek beni uyandırırdı ve hemen yataktan inip annemi bulmaya giderdim. Küçük penceresinden içeri sızan güneşin rengârenk ve incecik bir toz bulutu oluşturduğu ahırda kâh sabah güneşinin kaldırdığı tozları yakalamaya çalışır, kâh annem inek sağarken ben de “Kınalı”nın kuyruğu ve kulakları ile oynardım. “Geri çekil” diye kızardı annem şefkatli bir sesle, “hayvanın kuyruğu gözüne gelecek şimdi…” Babaannem soğuk bir kış sabahı gürül gürül yanan ocağın başında sessizce, kapalı gözlerle ve sıcaktan kızarmış yanaklarıyla tespihini takırdatır, arada bir iç geçirerek yüksek sesle “Lâilâhe illâllah” derdi. İçeri girer girmez üzerindeki eski paltonun düğmelerini çözmeye başlayan dedem kıpır kıpır dua eden dudakları ile sabah namazından dönerdi. Babam çoktan işe gitmiş olurdu. Yer sofrasının üzerinde bir parça ekmek, biraz zeytin, peynir ve yarısı içilmiş, ılık bir bardak çay… Çocukluğum boyunca en büyük zevkim, babamdan kalan o ılık çayı içmek olmuştu. Az şekerli o ılık çayın “güven verici” tadı halen damağımdadır.

Gözlerimi umutla açar, fakat kendimi yurttaki odamda bulurdum. Sadece düşünmek yetmiyordu âlemi var etmek için… Koridordan bağırış çağırışlar gelirdi. Ellerime bakardım sonra. Avuç içlerimi sanki ilk kez görüyormuş gibi uzun uzun incelerdim. Hiçbir şey göremez, hiçbir anlam bulamazdım. Kendimi kötü hissederdim. Şaşkınlık içinde kalırdım. Burada ve bu kişi oluşuma ilişkin hiçbir gerekçe olmadığını düşünürdüm. Üzerimi giyinip kendimi dışarı atar, çam kokulu kampüste derin derin nefes alarak kaldırım diplerinde yürür, kaybolabileceğim endişesiyle yıllardır yürüyüp gitmekte olduğum yolları aklımda tutmaya çalışırdım. Bu durum ne kadar devam etti, hatırlamıyorum. Şimdi sabahları uyandığımda içimde boşlukta sallanan iç kıyıcı bir hasret, aklımda kendime dair mutlak bir kanaat ve o gün yapmam gereken işlere ilişkin bir liste oluyor. Çok zaman sonra, araya uzun yıllar girip de sırtıma bir sürü yük alarak kendimi birdenbire dünyanın bir parçası olarak bulduktan sonra, gençlik dönemlerimin o ilginç deneyiminin, eksiklik duygusunun “bilincine varma süreci” ve “fetüsün var olmaya direnme sancısı” olduğunu anladım. Fakat anladığım başka bir şey daha vardı: Bana ikram edilen nilüfer tabağının dibini sıyırmıştım. Üstelik bir kez de değil, defalarca… Ve artık nilüferle beslenen bir varlığa dönüşmüştüm.     

Nilüferle beslenmek

Yukarıdaki nakledilen hikâyenin, Odysseus ve arkadaşlarının Nilüfer Yiyenler Diyarı’na geldikleri sırada içerisinde bulundukları ruh halini yansıtmakta olduğunu söyleyebiliriz. Bir şekilde yurtlarından (okyanussal duygu) uzak düşmüş olan Odysseus ve arkadaşları, ailelerine ve sevdiklerine, vatanlarına ve evlerine geri dönebilmek için çıktıkları yolda Nilüfer Yiyenler Diyarı’na gelmiş ve burada kendilerine ikram edilen nilüferleri yedikten sonra kendilerini bir “yurt simülasyonu” içerisinde bulmuşlardır. Gerçek olmamakla birlikte yolcuların eksikliklerini giderdikleri duygusuna kapılmalarını sağlayan söz konusu simülasyon, eksiklik duygusunun kaynağını tahrip etmiş ve onların eskisinden farklı, yeni insanlar olmasına neden olmuştur. Simülasyonun haricî bir “muharrik” (nilüfer çiçeği) ile bir tür unutturma mekanizmasını harekete geçirerek gerçekleştirdiği dönüşüm, tamamlanma gibi görünen (en azından muhatapları tarafından o şekilde algılanan) bir eksilmeden başka bir şey değildir. Çünkü eksiklik duygusunun nedeni ve aynı zamanda onun giderilmesini temin edecek olan eksik parçayı unutturmuş, onu hafızadan silmiştir. Devamı gelecektir. Yeni bir eksik parça, yeni bir eksiklik duygusu, yeni bir tamamlanma arzusu ve nihayetinde yeni bir devinim… Hoş (aslında değil) bir unutkanlık, umut verici bir mutluluk dekoru (sadece dekor) ve sahte olanın asıl olanın yerini alması… Odysseus ve arkadaşlarının içlerini kavuran hasret duygusu sona erer, sahneden neşeli kahkahalar yükselir ve perde kapanır. Nilüfer Yiyenler, ülkelerine gelen bu davetli/davetsiz misafirleri asimile etmiş, onları var eden kökleri söküp almış ve yerine kendileriyle birlikte yaşayabilmelerini sağlayacak yeni bağlar koymuşlardır.

Hikâyemizdeki durum da bundan farklı değildir. Evinden uzakta yaşayan kahramanımız bir sabah uyandığında kendisini kim olduğunu unutmuş biri olarak bulmuştur. Onun durumu eğitim ya da kendine ait bir gelecek kurmak için vatanından, içinde doğup yetiştiği toplumdan ve değerlerden ayrılmış bir yolcunun hali gibidir. Zaman içerisinde yaşadıkları ve zihnini dolduran yeni deneyimler ile “kişisel tarihinin izleri” hafızasından silinmeye başlamış, kahramanımız “kendi kayıp duygusunun kaynağını” her sabah yeniden yeniden kurmak zorunda kalmıştır. Gözlerini kapattığında aklına gelen anıların hep ailesi ve çocukluğu ile ilgili olması tesadüf değildir. Yatağın üzerinde oturup kim olduğunu hatırlamaya çalışırken yaşadığı tedirginliğin nedeni, bilincinde olmasa bile “aslında kim olduğuna ilişkin bilgisinin” adım adım avuçlarından kayıp gitmesi; öfkesinin nedeni ise çevresine baktığında yöresinde kimsenin bulunmaması, bir diğer ifadeyle yalnızlığıdır. O, Nilüfer Yiyenler Diyarı’na giden geminin güvertesinde içi özlemle dolu göğsünü rüzgâra vermiş, gözyaşları içerisinde “başka bir yerde” olmayı dilemiştir.

Kahramanımızın “yıllar sonra anladığını” söylediği şey, yıllar boyunca elde ettikleri ile başka birine dönüşmüş olduğunun farkına varmasıdır. Ticaret yapmak için gittiği uzak ülkede zengin olarak “oraya” yerleşmiş, gittiği okullardan kazandığı diplomalarla yeni bir kimlik edinmiş, yeni meslekler ve dünyalar üzerinden başkaları ile temas kurup “başkalaşmış” ve artık uyandığında “yerini yadırgamaz” olmuştur. Sevmiş ve değişmiş, nefret etmiş ve değişmiş, evlenmiş ve değişmiş, çocuk sahibi olmuş ve değişmiş, yeni dostlar edinmiş ve değişmiş, kızmış ve değişmiş, küsmüş ve değişmiş, ağlamış ve değişmiş, küsmüş ve değişmiş, Nilüfer Yiyenler’in ikrâm ettiği nilüferleri yiye yiye nilüfer tiryakisi olmuştur.

Bütün bağlar ve bağlanışlar konjonktüreldir. Başka biri oladurmak insanın kaderidir.          

YORUM EKLE