Başka bir etnik zulüm şahidi olarak "Endülüs’ün Kız Kardeşi"

Hatırlamak istemediğimiz ve belki de bu sebepten unuttuğumuz ne çok olay var. Bunlardan biri de Bulgaristan’da Müslüman Türklerin çektiği eziyetler... Sudanlı yazar Dr. Fatih Ali Hasaneyn Muhammed Şerif, Endülüs’ün Kız Kardeşi adıyla bir bu konuyu kaleme almış. Eserde olayların doğrudan tanıklarından bilgiler alınmış ve genel olarak birinci ağızlar tercih edilmiş.

Yazar, Bulgarların tarihinin kısalığından bahsederek giriyor söze. Devlet haline gelmeden kısa süre öncesine kadar şimdi Bulgaristan dediğimiz bölgede yaşayanların özellikle entelektüel kesimin kendilerine “Bulgar” dahi demekten utandıklarını ve “Romen” dediklerini söylüyor. 19. yüzyılda Bulgarcanın halk arasında fazla konuşulmadığını, konuşan kesimin işçi sınıfına ait kesim olduğunu da ekliyor.

Bu paradigmadan bir ulus ve devlet çıkarmak yine Batı’ya kalacaktır. Biraz da Rus desteğiyle Osmanlı’nın imparatorluk zaafları kullanılarak mevcut duruma gelinmiştir. Bu arada yazar, Bulgarların kültürel miras olarak çok zayıf olduklarını ve kendilerine ait doğru dürüst bir eserin ya da kalıntının olmadığını ifade ediyor. Yazar, Bulgaristan’ın 20. yüzyılda devlet olarak ortaya çıkarılmasını üç aşamalı bir planın neticesi olarak aktarıyor. Savaş ortamı ve o ortamın doğurduğu karışıklıklar ve kopuşlara alışkınız ama Bulgarların kopuşu bir ön hazırlık sonucu meydana gelmiş. Bulgarların o ana kadar haberdar olmadıkları benliklerini ve bencil duygularını harekete geçirecek bir ele ihtiyaçları varmış meğer.

Bulgar bağımsızlığına uzanan yol merhale merhale anlatılıyor. Başlangıç olarak 93 Harbi esas kabul ediliyor. Burada bizden ayrılan belli yerlerde kurulan Bulgar prensliklerinin Müslümanların mallarına el koyması ilk aşama olarak düşünülebilir. Balkan Harbi başladığında Bulgarlar bağımsızlıklarını çoktan ilan etmiş olacaklardı. Karışık siyasi yapı ve savaş şartları nedeniyle çokça toprak kaybettik.

Sovyet Rusya ile beraber onların kontrolüne giren devlet, sonraki yıllardaki uygulamalarıyla baskıcı, totaliter bir rejimden örnekler vermeye devam etmiştir. İçinde pek çok etnik azınlık ve özellikle de Müslüman barındıran Bulgaristan’da Osmanlı yönetiminden çıktıktan sonra baskılar söz konusu olmuştur. Bilhassa Bulgaristan Komünist Partisi’nin İslam’a ve Müslümanlara olan ideolojik temelli nefret yaklaşımı, birtakım yıkıcı ve ayrıştırıcı uygulamaları beraberinde getirmiştir. Yazarın sıraladığı maddelerde görüyoruz ki İslam’a, Müslümanlığa ve Türklüğe bilinçli ve sistematik bir saldırı var. Yaklaşık beş yüz sene dillerinden ve dinlerinden ayrı bırakılmadan yaşamalarına izin verilmiş, hiçbir an soykırıma uğratılmamış ve ötekileştirilmemiş azınlığın dış desteklerle nasıl azgın intikam savaşçılarına dönüştüğünü tarih yazmaktadır. Bunu namaz kılmanın, oruç tutmanın, Türk ve Müslüman ismi taşımanın ve daha birçok Türk ve Müslüman nişanesinin suç olduğu kanunlar çıkarmalarından anlıyoruz.

Asimilasyon sadece kanunlarla ve keyfi uygulamalarla gerçekleştiriliyor değildi. Burada Rus askeri desteğinden bahsedilebilir. Başkent Sofya’nın hemen yakınlarına karargâh kurmuş Rus askerleri başlarında Müslüman düşmanlığıyla tanınan bir ismi de getirerek vazifelerini eksiksiz yapma yolunda kararlı bir tavır sergilemişlerdir. Amaç, Türklük ve Müslümanlık adına bir şey bırakmamaktı. Bu, bizlere tanıdık gelen kadim Batı düşüncesinin bir başka tezahürüdür. Türkleri ve Müslümanları mümkünse yok etmek ve eğer bu yapılamıyorsa “ait oldukları topraklara” göndermek fikrini daima canlı tutmaktadırlar. Yaptıkları işkencelerin, köy basıp insanları sadece milliyetinden ve dininden dolayı öldürmelerinin temelinde de bu yatmaktadır. Dr. Fatih Ali Hasaneyn Muhammed Şerif, katliamlardan da bahsediyor. Bu katliamlarda pek çok Müslüman Türk’ün canına kıyılmıştır. Daha kötüsü bu katliamların hesabının sorulamamasıdır. Medeni dünyada katliamların devam ediyor olması, bu hesap sormamaktan ve ceza görmemekten dolayı değil midir?

Kitapta, görgü şahitlerinden ve gazete haberlerinden örnekler var. Sadece bunlarla bile vahşetin boyutlarını anlayabiliyoruz. Yüzyıllar boyunca aynı toprakları paylaşan insanların bir anda birbirlerine düşman edilmesi, kötücül ideolojik bakışın bir sonucu elbette. Komünizmin kendisine rakip olarak gördüğü aynı potada eritilmiş Türklük ve Müslümanlık şuuruna karşı açtığı savaş, insanları bir tercih yapmaya zorlamıştır. Müslüman Türklere dayatılan yaşam şekli esasında onları ölüme terk etmek demekti. Çünkü Müslümanın ismi de kendisi için çok önemlidir. Bu hususta Bulgarlara göre tecrübe sahibi olan Rusların elini hiçbir zaman oradan çekmediğini görüyoruz. Şartları biraz daha farklı olsa da Türk cumhuriyetlerinde nasıl ateizm propagandası yaptıkları ve kendi kötü alışkanlıklarını orada yaşayan insanlara nasıl benimsettikleri herkesin malumu. Bir peyk devlet olarak Bulgaristan, tüm kazanımlarını ve geleceğini ipotek ettirerek, kaynaklarını Ruslara satarak ve onların değirmenine su taşıyarak tepe yöneticilerinin koltuklarında sıkı sıkıya oturmalarını temin etmiştir. Düşünün ki 1954 yılında iş başına gelen Jivkov, ancak 1989 yılında o da Sovyetlerin dağılma süreci ve blok devletlerin demokratikleşme dalgası sonucu görevi bırakmak zorunda kalmıştır. Ruslara hizmet etmese idi o koltukta o kadar uzun süre kalması mümkün müydü?

Bulgaristan’da eskilere dayanan bir sindirme ve dönüştürme politikası var ama bizler daha çok son yıllarda meydana gelen olaylardan haberdar olduk. Zamana bağlı olarak iletişim imkânlarının gelişmesi ve dışarıdaki soydaşların dertleriyle daha fazla ilgilenen bir hükümetin olması bunda etken olabilir. Türkiye’de 80’li yıllarda basının konunun üzerine gitmesi ve oralarda meydana gelen acıları gündeme getirmesi, Türkiye kamuoyunda büyük bir infiale yol açmış ve bu da Bulgaristan yönetimini sıkıştırmıştır. Naim Süleymanoğlu’nun baskılardan kaçıp Türkiye’ye gelmesi dünyanın dikkatini çekmeye yardımcı olmuştur. Aynı yıllarda televizyonda yer alan “Yeniden Doğmak” ve “Belene” gibi diziler de Bulgar zulmünün gerek Türk gerekse de dünya kamuoyuna gösterilmesi adına önemli aşamalardan biridir. Zaten Bulgarlar bilhassa “Belene” dizisinden fazlasıyla rahatsız olup tepki göstermişlerdir. Gazeteler de üzerine düşeni yapıyor ve sınırın ötesinden haberlerle Bulgar yönetimini iyice baskı altına alıyordu.

Fakat zulümden Türklerle ve Müslümanlarla olumlu münasebeti olan herkes payını alıyordu. Bir Bulgar kadının kızının bir Türkle evlendiği için fakülteye kabul edilmemesi ve eşiyle beraber Türkiye’ye kaçması yine kamuoyunu epey meşgul etmişti. Kitapta basında yer alan çeşitli haberlere yer verilmiş ve mevcut durumun vahameti en iyi şekilde yansıtılmıştır.

Kitabın en önemli özelliği yazarının Sudanlı olması. Sudanlı bir yazarın gelip bu kitap özelinde düşünürsek Müslüman Türkler ve onların Bulgaristan’da yaşadığı eziyetleri kaleme alması son derece ilginç. Genelde böyle bir şeyi zulme uğrayan taraftan beklersiniz. Fakat yazar, kendisini de eziyete uğrayan topluluktan kabul ediyor. Zaten “Bütün Müslümanlar kardeştir” hadisinin gereği de budur. Olayları dinlerken gözyaşları içinde kaldığını, her şeyini toplayıp oradan uzaklaştığını ve tekrar geri dönmesinin uzun zaman aldığını belirtiyor. Bu arada kendi kendini de sorguluyor ve ne Türk ne de Bulgar olduğu halde kendisini bu meseleyle ilgilenmeye itenin ne olduğunu düşünüyor.  Herhalde bu da Müslüman kardeşinin derdiyle dertlenmek ilkesinin gereği olsa gerek.

Şule Yayınları’ndan çıkan “Endülüs’ün Kız Kardeşi” isimli bu eseri ilk gördüğümde isminden ötürü bir başka yaramız Endülüs’le ilgili bir şeyler okuyacağımı düşünmüştüm. Fakat daha sonra konusunun Bulgaristan’da yaşanan acılar olduğunu öğrenince eseri almakta hiç tereddüt etmedim. Daha düne kadar kısa süre önce yaşanmış acıların ve izleri kapanmamış yaraların tekrar yaşanmaması temennimizdir. Dr. Fatih Ali Hasaneyn Muhammed Şerif, o kapkara yılları bir Müslüman hassasiyeti ve olgunluğuyla aktarıyor.

YORUM EKLE

banner26