"Bağlamanın Pehlivanı" Çekiç Ali


 

Babalarımız eski düzen çalardı. Hacı Emmi’mi bilirsin.
Hacı Emmi’mle yani Hacı Taşan’la babam aynı çaldılar.
Fakat rahmetli Çekiç Ali akordu “re” ye aldı. Şimdi benim çaldığım yere.
“Re” den çalardı. Rahmetli bir yenilik getirdi Kırşehir ortamına.

Tabi elim saz tutunca ben de “re” den çaldım. Rahmetli ahenkli saz çalardı.
Babam gilin çalışı gibi değildi. Çekiç Ali sevilen bir bağlama sanatçısıydı.

Bağlamanın pehlivanıydı O.

 

Neşet ERTAŞ

“Sarı yazma yakışmaz mı güzele/Sarardı gül benzim döndü gazele/Ben gidiyom sen yarini tazele/Al da beni taştan taşa çal güzel” “Sarı Yazma” adlı bir uzun havadır bu… İnsanın benzini bir sarı yazma gibi sarartan… İnsanın gönlünü bir sarı yazma gibi rüzgara veren… İnsanın başını alıp gitmesine sebep… İnsanın yüreğini taştan taşa vurduran…… Ciğer delen, ciğer deldiren; İnsanın ciğerini söken… Ali Ersan çığırır bu uzun havayı bilinen adıyla Çekiç Ali… Bağlama çalışındaki çevikliğinden, kıvraklığından, canlılığından ve atikliğinden dolayı çekiç denmiş kendisine. Mahir bir ustanın çekiçle demire vurup, sert demire sekil vermesi gibi O da mızrabını vurur sazının göğsüne. Sertleşen, katılaşan, nisyanla malul yüreklerimizi şekillendirir. Aslında sinemize sinemize vurur mızrabını… Bamtelimize bamtelimize…

Mehmet Can Doğan Türk Yurdu Dergisi’nde yayınlanan “Türkülerin Muradı: İnceliklerin İnadı” adlı makalesinde şunları yazar: “Muharrem Ertaş’ın hem kendisinin hem de sazının sesinde, Orta Asya’dan Anadolu’ya uzanan tiz bir bozkır çığlığı ve ritmi duyulurken, diğerlerininkinde çığlığın yumuşatıldığı hissedilir. Çekiç Ali’nin sesi, diğerlerine göre, daha içli, daha yumuşaktır; sevinçte bile kederi gözetir, varlığı seste eritir, dağıtır sanki. Bazı türkülerinde, özellikle oyun türkülerinde, biraz Bayram Aracı’ya benzese de Aracı’daki hayata bakıştan ve ona katılıştan ileri geldiğini düşündüğüm varlığı uçarı bir biçimde sese yükleme çabası yoktur Çekiç Ali’de. Nasıl Aracı, uzun havaları kerhen (isteksizce) söylüyormuş gibi bir duygu vererek kendine özgü bir bakışı, yorumu bulunduğunu hissettirirse Çekiç Ali de söylediği her türküde yaşamanın heyecanını acı bir yorumla seste duyurur; ses sanki varlığı taşıyan tek, biricik alan olur; insan varlığın ancak sesle tanınabileceğini sanır; böyle bir duyguya kapılır.”

Kırşehirli Çekiç Ali, 1934 yılında Kaman’ın Meşe Köyü’nde doğar. Muharrem Ertaş’ın dizinin dibine çökmemiştir ama o geleneğin parlak devamcılarındandır. Muharrem Baba’nın o büyük ruhu Çekiç Ali’de de kendini ortaya çıkarmıştır. Hacı Taşan’dan üç beş dört küçüktür, Neşet Ertaş’tan üç dört yaş büyük… Doğumları ya da saz teknikleri her ne kadar birbirinden farklı olsa da aynı gönül dünyasının, aynı âlemin çocuklarıdırlar. Yatağına sığmayan ırmaklar… Taş gibi sert hayata sürekli başını vuran sular gibiler… Hayata sürekli gönül gözüyle bakanlar, sürekli yürekleriyle tutunanlar hayata… Yüreklerinden vurulanlar… Yürekleri yangın yerine dönmüşler…

Anadolu insanının özellikle de Kırşehirli abdalların en büyük özelliği nedir diye sorsak gariplik, kimsesizlik, unutulmuşluk, hakları teslim edilmemişlik, emeklerinin karşılığını görememişlik diyebiliriz. Bu aslında yüzlerce yıldan beri sürüp gelen bir durumdur. Oysa 16. yüzyılda yaşamış, Mevlevi şeyhi Yûsuf-ı Sîneçâk’ın kardeşi, mutasavvıf şair Hayretî bir şiirinde: “Buldular ol bî-nişandan çün nişan Abdallar/Lâ-mekân ilinde tuttular mekân Abdallar/İçtiler Fazl-ı ilâhi çeşmesinden âb-ı Hızır/İtdiler kesb-i hayat-ı câvidan Abdallar/Öldüler ölmezden evvel, oldular hayy-ı ebed/Verdiler can buldular bir özge can abdallar.” diyerek anlatır abdalları.

Abdalların haklarının teslim edilmediğini, haklarının yendiğini, emeklerinin karşılığını alamadıklarını belirtmiştik. Ali Ersan’ın Çekiç Ali’ye dönüşmesinin de altında böyle bir hak yenme hikâyesi var. Bayram Bilge Tokel’in de Neşet Ertaş kitabında bahsettiği gibi İstanbul’da bir plak firması, Çekiç Ali’ye ait bir plağı izinsiz doldurup satışa çıkarır. Çekiç Ali’nin duruma itirazına tam bir kurnazlık örneği “Adın Çekiç Ali değil, senin adın Ali Ersan” diyerek cevap verir. Çekiç Ali mahkeme kararıyla soyadını Çekiç yaptırır ve Ali Çekiç olarak hayatına devam eder. Bu hikâyeyi bir de Çekiç Ali’nin oğlu Aydın Çekiç’ten dinleyelim: “Babam Çekiç Ali, tüm plak ve kasetlerinde ‘Kırşehirli Çekiç Ali’ olarak anılır. Kaman’ın Meşe köyünde 1932 yılında doğar. Babama o zamanlar ‘Ersan’ soyadı verilirse de sülalemize ‘Çekiçler’ denildiğinden bu soyadını değiştirir ve ‘Ali Çekiç’ olur. Babamın soyadını değiştirmesi bir taşla iki kuş vurması gibi olmuş. İstanbul’da bir plakçı babama ait bir plağı, babamdan habersiz çoğaltıp satışa sunmuş bu duruma müdahale eden babama; ‘Bu plakta Çekiç Ali yazıyor ama senin adın Ali soyadın Ersan nereye gidersen git.’ diyerek haksızlık yapmış. Babam da bunun üzerine nüfustaki soyadında değişiklik yaptırarak ‘Ersan’ı kaldırtıp ‘Çekiç’ yaptırmış. Zaten babama daha çocuk yaşlarında, köy odalarında saz çalmaya başladığından bu yana büyüklerimizce sülalemize ‘Çekiçler’ denildiğini de çağrıştıran ‘Çekiç Ali’ denmeye başlanmış.”

İçli, içten sesine sazının kıvraklığını ekleyen Çekiç Ali sesle sazın, sesle sazın terkibinden müteşekkil bir üslup meydana getirir. Söyler gibi çalar, çalar gibi söyler. Söylediği eserlerin geneli anonimdir. Bu yanıyla da geçmişle gelecek arasında bir köprü görevi görür.

Çekiç Ali, “çıbığına lüleyim/yar yüzüne güleyim/sen gapıdan geçerken/ben başınam belayım/Garşıda herk otlanır/Bu derde kim gatlanır/İkimizin derdinden/Havalar bulutlanır”, “aman doğar yaz ayları çiçekler açar/eller yaylasına da yavrular göçer/acep bizim guzuları da kimler seçer/ağlama anacığım ağlama oy oy buyumuş gader/takdir böyleyimiş zalım of sabreyle peder”, “yoruldum da yol üstüne oturdum/derdim artkınıdı da gülüm of, yüze yetirdim/ben yavrumu da Gırşeher’inde yitirdim/yitirdim yavruyu da ben oldum deli”, “hey nari topak daşın kenarı/nari de dibinde yedik narı/hey nari aldattı da gelmiyor/nari de seni alıram deyi”, “Biter Gırşeher’in gülleri biter efendim/Şakıyıp dalında bülbüller öter”, “mezer arasında harman olur mu/gama yarasına derman olur mu/ gamayı vuranda iman olur mu/Aslanım Kazım’ım yerde yatıyor/gaytan bıyıkları kana batıyor”, “son bakışım oldu da Toklumen’in köyüne/Ağlayı ağlayı da indim ırmak kıyına/gan gibi akıyor da baktım suyuna/ağla ana kaderime yazıma/hem canıma kıydım hem de guzuma”, “her ne zaman görsem seni Everek dağı/yüreğimde bir incecik sızı var/ah ile geçirdim ömrümün çağı/şu anlımda ne bitmedik yazı var/çoğu gitti şu ömrümün azı var anam azı var/yosunlardan ayakları gaydı mı/yavru şahin gibi boyun eğdi mi/sarı saça mor menevşe değdi mi/şu anlımda ne bitmedik yazı var/iskarpinde bir incecik tozu var aman tozu var”, “nerde galdı vatanımız elimiz elimiz/sılada dağlar görünmez oldu görünmez oldu/uzak düştü nazlı yare yolumuz yolumuz/galdım gurbet ellerde varılmaz oldu varılmaz oldu/aman uzak düştü nazlı yare yolumuz yolumuz/galdım gurbet elde varılmaz oldu varılmaz oldu, “Çırpınıp da Şanovaya çıkınca/Eğlen şanovada kal acem kızı/Uğrun uğrun kaş altından bakınca/Can telef ediyor gen acem kızı”, “Aziziye Aziziye/Duman durdu çöl yazıya/Gurban olayım olayım/Beşikte yatan guzuya/Aziziye vardım sabah/Ballar gelir dabah dabah/Hep gırılın Avşar eli/Memmet gider başı gabah” gibi daha onlarca türküyü, bozlağı, uzun havayı, halay ve oyun havasını söylemiş havalandırmış. En içten, en derinden, Türkçenin en güzel burçlarından…

Yazımızı Emel İslamoğlu & Sinem Yıldırımalp & Cemal İyem tarafından hazırlanan ve Yönetim Bilimleri Dergisi’nin 2017 tarihli 15. sayısında yayınlanan “Türkiye’de Çalışan Yoksullar Olarak Abdallar: Kırşehir İlinde Bir Araştırma” adlı çalışmadaki yakıcı bir tespitle bitirelim: “Kültürümüz, Kırşehir’in kültürü. Yavaş yavaş tükeniyor. Neşet Ertaş, Muharrem Ertaş, Çekiç Ali yani bu kültürlerimiz bizim. Kırşehir neyle ünlü, ozanlarıyla ünlü. Ama azaldı yani yavaş yavaş. Çünkü geçimimiz zorlaştı. Beş sene sürmez burada bir tane Neşet Ertaş kültürünü yaşatacak sanatçı kalmaz. Biz bu Kırşehir’de ev olarak, hane olarak 300-400 haneydik. Şimdi bizim mahallemizde oturan yirmi hane kalmadı. Herkes İzmir’e gitti. Başının çaresine bakmaya gitti. Çalışmaya gitti. Evleri barklarını ziyan edip bıraktılar. Düğün salonları açıldı. Bizden olmayan sanatçılar türedi. Kırşehir’i kopyaladılar. Bizim yapacağımız işleri kendileri yapıyorlar. Çocuk liseyi bitiriyor. Eline bir orkestra alıyor, cihaz alıyor, kabin alıyor. Çalmayı da Bilmiyor. Ama karşıda dinleyen adama ucuz geliyor. Düğün kültürü öldü. Eskiden biz düğüne gittiğimiz zaman, ‘‘ustalar geliyor!’’ denirdi.” Bu tespit çalışmaya dâhil olmuş bir Kırşehirli’ye ait. Durumun vahameti sarahaten dile getirilmiş.

YORUM EKLE

banner19

banner26