Bağdat'ın üç atlısı ve de hangi Bağdat

Bir tarih profesörümüz yıllar önce bir televizyon programında: "Bugün Yemen'in, Bulgaristan'ın, Irak'ın, Şam'ın, Yugoslavya'dan kopan devletlerin kendi tarihlerini yazabilmeleri için öncelikle Osmanlıca denilen Türkçenin tarihi aşamasını; sonra da Osmanlı tarihini iyi bilmeleri gereklidir." demişti. Eğer telefonla bağlanma imkânım olsaydı o profesöre şöyle diyecektim: "Doğru söylüyorsunuz ama bunlar yeterli değil. Eğer o araştırmacılar, tarihçiler türkülerimize, atasözlerimize, deyimlerimize, menkıbelerimize, destanlarımıza, tarikatlerimize bakmazlarsa gerçek tarihlerini gene yazamazlar." 

Çünkü bu ve benzeri nice devlet(çik) yokken daha ortalarda; Türkler, "yanlış hesabı Bağdat'tan döndürmüş"tür. Herkese evlenme mecburiyeti getirerek, evde yalnız yaşayan ve evlatlarından evlenme izni alamayan yaşı geçmiş kadınlara koca veren Bağdat Fatihi IV. Murat'ın namdar valisi bizim valimizdir.

"Bağdat, Bağdat olalı şimdi buldu valisini" tekerlemesini yaygınlaştırıp günümüze kadar getiren bizim kültürdür.

"Bağ da bulur Bağdat da bulur; atımı topal eden nalbant da bulur." sözü dilimizde bir değerdir, dolaşır.  

Tarihçi profesör bu tespitini söylerken, konu, hatırladığım kadarıyla Sırpların Bosna'da yaptıkları Müslüman kıyımı idi.

Bu tespitin yazımızı ilgilendiren tarafını düşünürken hiçbir kitap karıştırmadan, aklıma yukarıda birkaçını verdiğim bir sürü atasözü, deyim, türkü, şiir ve kişilik geldi.

Bir de anımı hatırladım:

Okul bahçesinde tasavvufun günlük hayatımızdaki yansımalarından bahsederken örnek vermek amacıyla 'Mevlânâ Halid-i Bağdadî Hazretleri' der demez arkadaşım yutkundu; gözyaşlarını gizlemek istese de hepsini akıtamadı içine, birkaç damlayı da yanaklarına akıttı. Bir sessizlik oldu sonra. "Şimdi devam et" dedi.

Anlattığına göre ben ismi âniden söyleyince o birden yıllar önce Şam'da Hazret'in kabrine olan ziyaretini hatırlamıştı. Kimdir Mevlânâ Halid-i Bağdadî ki gözlerimizden akan yaşla ve dua ile hatırlatır bize kendini.

Önce anılardan, talebelerinden, tezkirelerden ve de rüyalardan süzülerek gelen bir şemâil belirlemesi yapalım:

Şah'a kalkan atlı: Mevlânâ Halid-i Bağdadî

Uzun bir boy. O boya uygun bir cüsse. Büyük bir baş. Levni beyazla kırmızı alaşımı. Gözleri iri ve siyah. Burnunun ortası yüksekçe. Dişlerinin arası açık. Yüzü gökçek. Sakalı siyah ve uzun. Göğüsleri geniş, kolları uzun. Vakarı ve mehabeti meşhur. Gene rivayetle gelen bilgilere göre nesebi Hz. Osman'a dayanıyor. 1190 yılında o zamanlar bir vilayetimiz olan Musul'a bağlı Şehrzor'da doğan bu çocuğun künyesi Hüseyin oğlu Mevlânâ Halid Ziyaüddin'dir.

Çocukluğundan itibaren ilme o kadar düşkündür ki Süleymaniye'de bütün âlimlerin ilim çeşmesine eğilir; akan feyzden doya doya içer. Ne ki âlet ilimleri deniz suyu gibidir; içtikçe kişinin susuzluğunu artırmaktan başka bir işe yaramaz. Öyle bir ilim çeşmesine eğilmeli ki soğuk soğuk, berrak berrak içsin o sudan ve karnı şişirmesin, acıkmasın, kendisinden başkasına ihtiyaç hissettirmesin. O dönemde bu ledünni ilme ait suyun başında Şah Abdullah-ı Dehlevi vardır. Üstad Halid-i Bağdadî, atına biner, denklerini yükler, yanında arkadaşları ve bazı yakınları ile Dehla'ya, dergâha varır.

Şah-ı Dehlevî haber salar:

- Halid kalsın; arkadaşları eşyalarıyla birlikte atlarına binsinler, memleketlerine dönsünler!

Eş dosttan; deveden, attan ve eşyalardan ayrılmak hazmedilebilir cinsten emirlerdir ama esas emir arkadan gelir:

- Halid dergâhın abdesthanelerini temizlemeye başlasın!

İtiraz yok. Elde süpürge ve su kovası, yüzde bir tebessümle işe koyulur Hazret. Gece gündüz süren bu hizmete karşılık Dehlevî Hazretleri daha yüzünü bile göstermemiştir bu yeni misafire. Derken içinden bir yorgunluk anında yükselir ses:

"Ey Şam ve Bağdat diyarının büyük âlimi! Zenginlik ikliminin Mevlânâ'sı! Deli mi veli mi belirsiz bir kişinin bir tek sözü ile kalkmış; atın sırtında dağlar, beller, diyarlar aşmış gelmişsin; aradığını bulamadın gene de. Pislik temizlemekten başka bir iş gördüğün yok. Hani mürşid nerede?"

Birden Halid'in ikinci ve esas yüzü devreye girer.

"Ey nefis; daha fazla uzatma! Gerekirse sakalımla yaparım bu temizliği!"

Tam o esnada gelir davet Üstad Dehlevi'den.

-Evladım Halid, der; ilmin; şöhretin dört bir yanı kaplamıştı. Tek noksanın ilminden kaynaklanan gururun idi. Onu da şimdi yendiğine göre işin tamamdır. Halifemsin ve irşada mezunsun.

Bu izinle 35 yaşında irşada başladı Şam'da. Şam'dan Bağdat'a geldiği için de ona 'Bağdadî' dendi. Artık o sadece âlet ilimlerinin değil mânâ ilimlerinin de üstadı idi. Celâleddin-i Rumî ile yaklaşık aynı dönemlerde Anadolu'nun da 'Mevlânâ'sı idi. Rumi‘nin 'Mesnevi'sine Halid'in önce yaydığı feyiz sonra da 'Divan'ı eklenmişti.

Hayatında olduğu gibi memâtında da Efendimize uyan Hazret; 63 yaşında idi. Takvimler 1242'nin 13 Zilkâde'sini (Cuma gününü) gösteriyordu. Akşam namazını kıldı, gelip yatağına uzandı ve 'Ey itmi'nana ermiş ruh! Dön rabbine; sen Ondan razı, O senden razı olarak. Haydi gir kullarımın arasına ve cennetime dahil ol" âyetlerini okudu, ruhunu teslim etti.

Mevlânâ Halid-i Bağdadî'den sonra Nakşi silsilesi "Halidiye" adını alır. Muhammed Fırakî adlı halifesi İstanbul'da Emin Nureddin Camiinde; mahdumlarından Şahabeddin Efendi ise Urfa'da medfundur. Yolu başka bir silsileden M. Es'ad Erbilî, Sami Efendi, M. Zahid Efendi Hz.leri vasıtasıyla günümüze kadar gelir. Hazret'in Divan'ı bugün baskısı kalmasa da Sadreddin Yüksel Hoca tarafından yayımlanmış, şerhedilmiştir.1

O bir mektubu vasıtasıyla şöyle seslenir yılları aşarak:

“Bugünden sonra dünyanın tadını alma sevdasında olan, şehvetlerine esir olmuş tüccarları, ulema taslaklarını, ilmi halk arasında bir makam, mevki aracı yapan, dünyalık toplamak için maşa olarak kullanan kişileri, tembelikleri sebebiyle yüklerine halka yüklemek için kendilerine salih kimse yahut mürit süsü veren asalakları, kendilerine dünyalık bir makam göründüğü zaman aç bir kaplan gibi oraya atılan kimseleri; aynı yere namzet olmakta kendine eşit bir kimse bulununca ona olmadık düşmanlıkları geri koymayan adamları, insanlar arasında şöhret sağlamak için, dünyalık yığmak için gelen kimseleri tarikata sokmayınız."

Bu vasiyeti iledir ki O'nun iz sürdüğü yoldan atını sürenler günümüze kadar gelebilmiştir. Nefes almadan da atlarını ileriye doğru sürmektedirler.

Rahvan yürüyüşün atlısı: Bağdatlı Rûhî

Anadolu'da "Bağdatlı" oluşuyla isim yapan ve Mevlânâ Halid'e:

"Sanma hâce ki senden zer ü sim isterler

'Yevme lâ yenfa'de kalb-i selim isterler"

gazeli ile ışık tutan, istikamet gösteren şahsiyetlerden birisi de Bağdatlı Rûhi'dir. Bursalı Mehmet Tahir'in "Osmanlı Müellifleri"nde (2) belirttiğine göre "Urefâ-yı Mevleviyye" (Mevlevi âriflerin)den olan Rûh-i Bağdadî edebiyatımıza atasözleri, vecizeler, halk söyleyişleri ile zenginleştirdiği ve kendisi atasözü haline gelen deyişleri ile ünlü bir şairimiz; bir sipahimizdir.

Halkımızın 'cin olmadan adam çarpmaya kalkma' diye uyardığı, bugünün erken öten horozları, Rûhi Bağdadî döneminde irşat makamına geçmek, üstad olmak istemişler ve ondan aldıkları cevap şu imiş:

"Gör zahidi kim sahib-i irşâd olayım der,

Dün mektebe vardı, bugün üstad olayım der."

Ölümü Şam'da olsa ve (Biz hâlâ Şam güzellerinin âşığıyız/Aşk yüzünden kınanan rintler halkasının başıyız) dese bile tıpkı kendisinden yıllar sonra gelecek olan Mevlânâ Halid-i Bağdadî gibi adını, sanını Bağdat'la bulan Rûhî'yi var eden eserleridir ve onlar da Türkçedir. Şam onun cesedini korurken Türkler onun eserleriyle beslenmekte, terkibibendi ile irşat olmaktadır.

Üstat anlatıyor:

"Bir sabah ibadet (namaz) için mescide gittim. Gördüm ki yolunu şaşırmış bir topluluk halka olup oturuyor mescitte. Kimisi, bir köşeye çekilmiş, eline de bir tespih almış Allah'la beraber; kimisi de kırk, elli… kırk, elli... diye tespih çeviriyor. (Bu sayıları duyunca) Dedim ki:  'Ne alıp ne satıyorsunuz böyle? Dilinizde ne 'Allah' zikri ne peygambere salâvat var.' İçlerinden birisi dedi ki: 'Şehrimizin valisi her sabah mescide gelir, bize sadaka verir. Fakirlere bahşişi ya kırk altın liradır ya elli... Sabret sen de o bağıştan hisseni al; valimiz de gelmek üzredir.“

Mescide niçin geldiklerini böylece öğrenmiş oldum ve hepsinden yüz çevirerek dedim ki: 'Ey cemaat! Bilin ki sizden "ırak" olan Allah'a yakın olur. Çünkü siz sapıtmışsınız'

Bir başka zaman tenkit dilini sivriltir ve Mahzuni'nin bestelediği, Selda Bağcan'ın seslendirdiği "Yuh Yuh" türküsünden çok daha içten gelen bir sesle "yuh" çeker. Onun 'yuh'una muhatap olanlar sadece sömürücüler değildir. Sömürücüleri nasıl eleştirdiğini yukarıda gördük. Dünyanın dikenle birlikte gülüne, gül bahçesine, âşığın hem rakiplerine cefa eden sevgilisinedir onun 'yuh'u. Neşesi şarapla olan yeme-içmeye; o yeme-içmeye neşe katacak olan şaraba da yuh, şarap satıcısına da. Esrara varmak, esrar içmekle mümkün olan dünyanın esrarına da yuh, onlara hayranlık duyanlara da. İtibarını para ile satın alan alçağa da yuh olsun satana da.

"Yuh hârına dehrün gül ü gülzarına hem yuh

Ağyârına yuh yâr-ı cefakârına hem yuh"

Genç Osman

Bağdat'ta, Osmanlı ordusunda savaşçı, sipahi olan sadece Bağdatlı Ruhi değildir. Genç Osman adlı kahraman da vardır IV. Murat'ın Bağdat Seferi'nde. Genç Osman'ın savaşta gösterdiği kahramanlıkla tarihe geçerken; Bağdat'ın başka bir atlısı Kayıkçı Kul Mustafa, savaşa kendisi de katılmasına rağmen savaşa olan faydası ile değil başka bir atlının destanını yazarak geçer tarihe.

Kayıkçı Kul Mustafa; Genç Osman'ın destanını yazarken; Demircioğlu da bu genç kahramanın uğruna feda olduğu Bağdat'ı anlatır ve IV. Murat'ın üstüne yürüdüğü Bağdat'ın destanını söyler:                                  

Sarptır Bağdat'ın eteği                                

İçi erenler yatağı                                         

Sultan Murat'ın otağı                                    

Kurulur Bağdat üstüne                                   

İçelim Şat'ın suyunu                                     

Bildik Şah'ının soyunu                                  

Sultan Murat'ın tuğunu                                   

Dikelim Bağdat üstüne                                    

Gördük ki bir tane Bağdat yoktu bu topraklarda çok tane Bağdat vardı. Aynada çoğalan, aslı bir; görüntüsü farklı olan bu Bağdat; Mevlânâ Halid, Cüneyd-i Bağdadi, Abdülkadir Geylani; İmam-ı A'zam ve nice ilim ve irfan adamının maneviyatı ile gâh Fatiha okumaya çağırıyor bizi gâh Demircioğlu'nun ağzından yeniden fethe.

Esas soruyu yazının sonuna sakladım:

Şimdi Bağdat neresi?

Hangi Bağdat?

  

  

 

1 Sabah gazetesi Kültür Yayınları, no:6, İst-1977

2 Bizim Büro Yayınları, Ankara-2000, s.182

YORUM EKLE
YORUMLAR
Fikri Berk Yılmaz
Fikri Berk Yılmaz - 2 hafta Önce

Kâmil Bey; Mevlana Halid-i Bağdadi, 1193’te (1779) doğmuştur. Abdulcebbar Kavak'ın derlemiş olduğu divanının baskısı kitabevlerinde ve internette mevcuttur.