Ayasofya’nın ibadete açılması üzerine yakın ve uzak çevreden gelen sesler

Ayasofya 86 yıl sonra yeniden ibadete açılırken ülkemizde ve dünyada büyük bir heyecan ve ilgi uyandırdı. Sevinç ve duaların yanı sıra, hem dışarıda hem bizde çeşitli ölçeklerde “endişe” duygularını da ortaya çıkardı. Batı dünyasında Türklerle ilgili tarihin derinliklerine dayanan çağ dışı atıflar gırla giderken ülkemizde kıyısından köşesinden derin veya yüzeysel kaygılar kendini gösteriyor.

Bu yazımda onlardan birisi üzerinde durmak niyetindeyim. Sanat tarihçisi genç bir arkadaşımız halı imalatı sürecinden yola çıkarak Ayasofya’nın açılışının “önceden verilmiş” bir karar olduğunu vurguladıktan sonra şöyle diyor: “Taban halısı veya halıları ile fresk ve mozaikleri kapatmak için düşünülen perde aparatının, iddia edildiği gibi Ayasofya’nın karakterini değiştirmeyeceğine; eskisi gibi müze işlevi sürdürmeye devam edip insanlarda aynı etkiyi yaratacağına inanmamız, epey naif bir hal almaya başladı.

Sanat tarihçimizin kaygıları anladığım kadarıyla mozaikler ve zemin mermerlerinde yoğunlaşıyor. Mozaikleri dikkate alırsak, Fatih Sultan Mehmet gibi cihan imparatoru olması hasebiyle bizlerden çok daha güçlü ve kuşkusuz çok daha “dindar” olan bir padişah zamanında dokunulmayan mozaiklere bugün neden dokunulacağını anlamak pek mümkün görünmüyor.

Sanat tarihçimiz endişesini mozaiklerin temalarına bağlamak istiyor. Ve adeta yönlendirmek ister gibi bize bilgiler ve ipuçları sunuyor. Ayasofya duvarlarında Haç, Hz. İsa, Hz. Meryem, Havariler gibi dini temaların yanında Doğu Roma İmparatorluk ailesine ait tarihi ve siyasi temalar da yer alıyor. Zamanında dünyanın en büyük kilisesi olan bu mekanın yapımında emeği geçen veya daha sonra hüküm süren imparatorlar veya eşleri bu mabedin duvarlarında çağlar boyu hatırlanmak istemişler.  

Öyle de olmuş. Aradan bin küsur yıl geçmiş mabedi gezenler onları hatırlıyor, anıyor. Bunun onlara ne ölçüde faydası olduğunu bilmiyoruz. Ama burada yapılan dualardan kendilerine de bir pay düşeceğini ummuş olmalılar. Bizdeki “sahibül hayrat” geleneği gibi. Klasik dönemin özelliğidir, yüzlerce yıl geleceğe mesaj iletmek istiyorlar. Ulusların tarihinde milli ve dini miras birbirine karışıyor. Topluca korunması gereken birer hazine oluyor.

İşte Ayasofya duvarlarındaki mozaiklerden birisi VIII. Konstantin’in kızı, II. Basil’in eşi Bizans İmparatoriçesi Zoe’yle (978-1050) ilgiliymiş. Zoe 50 yaşında eşini kaybediyor. Oğlu olmayan Konstantin ölmeden önce, soyunu kızı üzerinden sürdürmek için onu III. Romanos’la acele evlendiriyor. Fakat evlilik iyi gitmiyor. Zoe saraya intisab etmiş olan genç Mikhael ile aşk hayatı sürüyor. Evliliğin beşinci yılında III. Romanos hamamda ölü bulunuyor.

Aşıklar şüphe altında kalıyor ama belli ki hukuk, imparator kadar güçlü değil. Zoe hızlı davranarak ertesi gün sevdiği kişiyi Paflagonyalı (Bugün Anadolu’da Zonguldak civarı) IV. Mikhael adıyla İmparator ilan ettiriyor (1034). Bunun için Patrik I. Alexios’a 25 kilo altın rüşvet verdiği iddia ediliyor. Bir gün IV. Mikhael hastalanıyor. Ölmeden yeğeninin V. Mikhael adıyla tahta çıkmasını sağlıyor. Bu Mikhael, Zoe’yi sürgüne gönderiyor. Zoe bir yolunu bulup geri dönüyor, V. Mikhael’i devirip kardeşi III. Theodora ile birlikte tahta çıkıyor.

Ayasofya’daki sanat eserleri nasıl korundu?

Bizans sarayına ait bu bilgileri sanat tarihçimizden alıyoruz. Hiç de dini içerikli olmayan ve Ayasofya duvarlarında yer alan mozaiklerdeki bu temayı bize niye anlatıyor? Efendim “uygunsuz” görünen bu temalar nedeniyle mozaiklerin kazınarak başka bir yerde sergilenmesinden bahseden görüşler varmış. Telaş içinde şu an yaşanan süreçte yetkililerin bu gibi görüşlere itibar edebileceğini vurguluyor. İnsanların tamamen Bizans tarihine ait olan bu gibi konuları iyiden iyiye inceleyeceğini, kimisinin uygun bulunup korunacağını kimisinin ise “mebedin havasına” uymayacağını düşünüp kaldırılacağını zannediyor.

Bizans saray entrikaları, ayak oyunları tarihin önemli konularından birisidir. Genellikle içten içe çürüyen bir kültürün ve sistemin işaretleri olarak algılanır. Bununla beraber Fatih Sultan Mehmet onu hakir görmemiş, aksine kendini Doğu Roma mirasının sahibi ve hamisi olarak takdim etmiştir. Katolik dünyaya karşı Ortodoks toplum daima himaye edilmiştir.

Ayasofya’daki sanat eserleri de İslam inancına göre sadece üzerleri örtülerek korunmuştur. Ortodoks mabetleri en büyük saldırı ve yağmayı Latin istilasında yaşamıştır. Ayasofya mozaiklerinde görülen eksikler ya o zamana aittir veya her mozaikte bir kutsallık bulunduğuna inanan ziyaretçiler tarafından zaman zaman zarar verilmiştir. Tabii hırsızları da dikkate almak gerek. Yani duvardan gizlice bir iki mozaik söküp götürüyorlar.

Bunu mevcut durumda mozaiklerle ilgili kaygının temelsiz olduğunu vurgulamak için söylüyorum. Sanat tarihi derslerinde gösterilmiyor olabilir. İslami bakış açısından bir imparator veya imparatoriçe mozaiğiyle Hz. İsa’ya atfedilen bir mozaik arasında fark yoktur. İkisi de insan suretidir. Hz. İsa veya Hz. Meryem’le ona atfedilen görsel eserler arasında bizim açımızdan hiçbir bağlantı yoktur.  

Şimdi zemin mermerlerine gelelim. Efendim sanat tarihçimiz, Ayasofya’nın zeminine “ördek başı yeşili” halıların serilmesine oldukça içerlemiş görünüyor. İçerlemenin halıdan mı yoksa renginden mi olduğu tam anlaşılmıyor. Öyle ki başka bir renk olsaydı sanki biraz daha makul bulacak gibi hali var. Tabii esas konu, “pietra dura” örneklerini de içeren ve Jüstinyen devrine dayanan Marmara mermeri zemin.

Bu mermer o kadar önemli ki bir iç denize adını veriyor; Marmara Denizi. Şimdi sanat tarihi konusuna girmek istemem ama esasen en iyi mermer örneklerine sahip, imparatorların tac giydiği bölüm (omphalion), bütün “muhalif” beklentilerin aksine, açık bırakılmış. Uzmanlarımız diğer insanlarla beraber artık kuyrukta beklemeden, para ödemeden gidip bakabilir. Fakat iş bununla bitmiyor. İmparator, mabedin mermerleri için 20 ton gümüş harcamış. Mermer desenleri, kitap sayfaları gibi eşleştirme yöntemiyle öyle bir araya getirilmiş ki gezenler kendilerini suya basıyor gibi hissediyormuş.

Burayı biraz anlamaya çalışıyoruz. Zemin halı ile kaplanınca söz konusu mermerler bütünlük içinde görünmüyor tabii. Ama keçe ve saf yün halı ile kaplanan, dolayısıyla doğal bir hava sirkülasyonuna sahip olan mermer, bu şekilde zarar mı görüyor yoksa aksine korunuyor mu sormak istiyoruz. Müze ziyaretinde malum insanların ayakkabıları kontrol edilmiyor. Binlerce insan muhtelif ayakkabı tabanlarıyla, üstelik dışarıdaki tozları, çamurları da taşıyarak içeri giriyor. Her yere ayak basıyor. O zaman zarar görmeyen mermerler, doğal yünle kaplandığında, ayakkabılar dışarıda kapıda bırakıldığında, yumuşak, temiz ayaklarla basıldığında mı zarar görmüş oluyor?

Asıl verilmek istenen mesaj

Ayrıca, mekanın kilise düzeninde olduğunu hayal edersek, o zaman zeminin ahşap sıralarla örtüleceğini, sert ahşap ayakların değerli mermerlerin üzerine yerleşeceğini düşündüğümüzde konunun sanat tarihi boyutunu biraz aştığını anlıyoruz. Biz mantık yürütüyoruz ama sanat tarihçimiz aciz insan mantığını bir kenara bırakıp bir yerde işin esasına geliyor:

Stanford Üniversitesi sanat tarihçilerinden Bissera Pentcheva ve Fabio Barry, Ayasofya’da yapılan âyinlerin mimariyle ilişkisini, mum ışığının ve sesin mozaikler ve mermer dekorasyon üzerindeki etkisini irdelemenin yanı sıra, Bizans kiliselerinin mermer zemini ve su motifi üzerinde de duruyor. Bizans’ın mermer zeminleri bütün diğer bileşenlerle ve mekânda insan varlığıyla, hareketliliğiyle birleşince, yapının tarihi, mitolojisi, ikonografyası büyük bir hayal gücünü tetikleyerek hayat bulur.

Buradan ne anlıyoruz? Sözü uzatmayalım; Ayasofya’nın ambiyansı cami olmaya uygun değildir! Keşke bütün o sanat tarihine ilişkin “teknik” konulardan önce bunu söylemiş olsaydı. Bu yaklaşımın 6. yüzyıla dayanan bir mabedin ruhaniyetini hakkıyla kavrayabileceğini düşünmek zordur. Konunun kültürel, tarihi, siyasi, felsefi, teolojik boyutları vardır. Bunların hepsini kavrayan bir yaklaşım sergileyebilmek için bilgi ve hikmetin bir araya gelmesi gerekir. Tanpınar’ın deyişiyle Osmanlı bir terkiptir. Batılılar bu terkibe Pax Ottomana demişler. Bize göre insanlığın ulaştığı son kuşatıcı yaklaşım buradadır.

Batı ülkelerinin hakimiyet alanlarıyla Osmanlı’yı hiç karşılaştırmasınlar. Bırakalım dünyayı, Avrupa’daki Osmanlı şehirlerinin hali ortadadır. Budin, Selanik, Atina... Sanat tarihçilerimiz biraz da Osmanlı eserlerinin akıbetine baksınlar. Osmanlı mirasına sahip çıkanlar, hiç merak etmeyin mozaiğin ne anlama geldiğini bilir. Tarih boyunca olduğu gibi, farklı kimliklere ve eserlerine gereken hassasiyeti fazlasıyla gösterir.

YORUM EKLE
YORUMLAR
Mustafa Coşkun
Mustafa Coşkun - 2 hafta Önce

Yazar Kemal bey,döktürmüş yine. Sanki karşılıklı konuşuyormuş gibi, şiirsel bir anlatımla yazmış.Hos,bilgilendirici ve güncel bir yazı olmuş.