Ayasofya ile ilgili tarihi efsaneler

 

Ayasofya tarih boyunca İstanbul denildiğinde ilk akla gelen kentsel imgelerinden biri olmuştur. Bu büyük mabed İstanbul’la özdeşleşmiştir. Tarihi ve mimari özellikleri bakımından önemli bir yere sahip olan Ayasofya inşa edildiği dönemden itibaren Hristiyan Bizans sözlü kültür geleneği içinde teşekkül eden pek çok efsaneye konu olmuştur.  İstanbul’un fethiyle birlikte Müslüman Türkler tarafından Türk sözlü kültür geleneği içerisinde de Ayasofya etrafında, pek çok efsane teşekkül ettirilmiştir.

25 Aralık 537’de açılışından, 29 Mayıs 1453’te İstanbul’un Fatih Sultan Mehmet tarafından fethedilmesine kadar 915 sene 5 ay 5 gün “Patrik Katedrali” olan, Türkler tarafından “Kızılelma” olarak tanımlanan ve İstanbul’un fethinin en önemli sembolü sayılan Ayasofya’nın halkın muhayyilesinde efsaneler vasıtasıyla nasıl “Büyük Fetih Camii”ne dönüştürüldüğü gösterilmeye çalışılacaktır.

Efsanelerin tanımı, özellikleri, tasnifi ve işlevleri

İnsanoğlunun en önemli vasıflarından biri “anlatma” ve anlatılanı “dinleme”dir. Halk anlatıları, insanoğlunun bu en temel vasıflarından birinin ifadesi olarak insanlığın var oluşuyla birlikte ortaya çıkmıştır. Temel ögesi söz olan halk anlatılarından biri de efsanelerdir. Efsaneler; insanoğlunun yaşayışından, toplumunun tamamını etkileyen ve derinden sarsan tarihî hadiselerden kaynaklanır. Yaşadıklarını ya da duyduklarını anlatma ihtiyacı hisseden insanoğlu yaşanan hadiseyi anlatırken, kendi his ve hayal dünyasına uygun olarak anlatıyı zenginleştirir. Bu zenginleştirme kişilerin hayat şartlarıyla, inançlarıyla, hayata bakış açılarıyla, tecrübeleriyle, yaşları ve eğitimleriyle, cinsiyet ve ruh hâlleriyle doğrudan ilişkilidir.

Efsanelerin bu özelliği bazen aynı yer, tarihî olay ya da şahıs hakkında farklı milletlerin farklı bakış açıları ve ideallerini yansıtan çeşitli efsanelerin teşekkülüne zemin hazırlayabilmektedir.

Böylece efsanelerin milletler arasındaki mücadeleye yer veren, bu mücadele ve ideallerden beslenen anlatılar olduğu sonucuna varılır ki bu da efsaneleri milletlerin millî kimliklerinin korunması, toplumsal hafızasının canlı tutulması açısından son derece önemli kalmaktadır.

Efsanelerin tanımı ve özellikleri

Efsanelerin tanımı, teşekkülü ve işlevleri üzerine çalışmalar yapan halk bilimcilere göre; efsane üzerine yapılan tanımlarda öne çıkarılan özellikler şöyle sıralanabilir: Efsanelerde dört ana unsur yer alır. Buna göre efsaneler:

a) Şahıs, yer ve olaylar hakkında anlatılırlar.

 b) Anlatılanların inandırıcılık özelliği vardır.

c) Genellikle şahıs ve olaylarda tabiatüstü olma özelliği görülür.

d) Efsanelerin belirli bir şekli yoktur; kısa ve konuşma diline yer veren anlatılardır. (1)

Efsanelerin en önemli özelliği, içerisinde hayalî ve fantastik köklerden kaynaklanan olağanüstü pek çok motif barındırmalarına rağmen “inanılır” olmalarıdır. Yani efsaneyi anlatan da efsaneyi dinleyen de anlatının gerçekten olduğuna inanır.

Efsanelerdeki dinî ya da tarihî gerçeklikler, yüz yıllar içerisinde halk muhayyilesinin eklediği hayalî ve fantastik unsurlar vasıtasıyla olağanüstülüklere dönüştürülür. Bu sebeple efsaneler; inanç unsurları barındırmalarına rağmen “kutsal metin” değildirler, tarihî gerçeklikleri barındırmalarına rağmen bir “tarih” değildirler, kökenlerinde bu gerçeklikler olmasına rağmen de “mutlak gerçek” değildirler.

Diğer halk anlatılarında da olduğu gibi efsanelerin teşekkül zamanı, efsanelerde anlatılan hadiselerin yaşanma zamanı ve efsanenin çeşitli kültür ortamlarında icra zamanı aynı olmayabilir. Toplumu derinden etkileyen tarihî bir hadise olup bittikten çok sonraları bile yaşanan hadise ile ilgili halk muhayyilesi toplumun bakış açısını yansıtan efsaneler teşekkül ettirebilir ve teşekkül eden bu efsaneler çok farklı zaman, mekân ve kişiler tarafından anlatılabilir.

Efsanelerin üslûbuna baktığımızda; anlatıcının, hadiseyi anlatırken efsanenin inandırıcılık vasfını ön planda tutmaya çalıştığı, bunun için de efsanenin içeriğine uygun maddî ya da manevî unsurlardan faydalandığı, yaşanan olayla, zaman, mekân ve şahıslarla ilgili bilgilere yer vermekle birlikte anlatıyı ayrıntılara boğmadan sade bir üslûpla ve sembolik bir dille anlattığı görülür. Efsanelerde kullanılan bu sembolik dil, az sözle çok anlamlar ifade edilebilmesine de imkân vermektedir.

Efsanelerin tasnifi ve işlevleri

Halk bilimcilerin üzerinde durdukları diğer bir konu da efsanelerin nasıl sınıflandırılacağıdır. Halk bilimciler tarafından ortaya konan en genel sınıflandırma, efsanelerin temalarına göre;

 1. Tarihî Efsaneler,

 2. Mistik Efsaneler,

 3. Etiyolojik Efsaneler”(2)  şeklindedir.

Diğer anonim halk edebiyatı türlerinde olduğu gibi efsanelerin de belli başlı işlevleri vardır. Efsanelerin ne gibi işlevlerinin olduğunu bilmemiz hiç şüphesiz, vermek istedikleri mesajları daha iyi anlamamıza yarayacaktır.

Toplumsal başarılar, felaketler, idealler kısacası toplumsal hayatın tüm kazanımları efsaneler vasıtasıyla kuşaktan kuşağa aktarılar, gelecek nesillere ulaştırılır. Anonim halk edebiyatı türlerinden olan efsanelerin milletler üzerindeki en önemli işlevlerinden biri insanın kendisiyle, ailesiyle, toplumla, din ve Allah’la ilgili olan düşüncelerinin oluşup sistemleştirilmesindeki etkisi, kültürün sahiplenilmesini sağlayıcı fonksiyonudur.(3)

İnsanlar kendi kültürlerine ait tarihî olaylar, şahıslar ya da yerlerle ilgili anlatılan bir efsaneyi dinlerken bahsi geçen tarihî olay, şahıs ya da yerle bir bağ, bir bütünlük kurar. Böylece de bağlı bulundukları milletin toplumsal hafızasını edinmiş olurlar. Efsaneye konu olan tarihî olay, şahıs ya da yer sıradan olmaktan çıkar ve “kutsiyet” kazanır. Böylece milletlerin toplumsal hafızası nesilden nesle nakledilen efsaneler vasıtasıyla canlı tutulmuş olur.

Ayrıca insanların zihinlerini, davranış biçimlerini, geleceğe yönelik düşüncelerini en az tarih ve masal kadar etkileyen bir kültür unsuru olarak karşımıza çıkan efsanelerde başarılması çok zor bir meselenin nasıl bir fevkaladelikle başarıldığının izahı vardır. Efsanelerde insan iradesinin dayanıklılığı, azmi, gücü ön plana çıkmakta; doğru davranış, iyi ahlak ve insanı kazanmaya yönelik niyet belirleyici olmaktadır. Buradan efsanenin; insanın maddî dünyası kadar manevî dünyasının da gelişmesini hedeflediği gözlemlenebilir.(4) Özetle efsanelerde bir milletin duygu, düşünce ve emellerini bulabiliriz.

Ayasofya’yı yaptıran Safiye Banu (5)

Yazıcıoğlu Ahmed Bîcan Efendi‘nin 1453’te yazdığı, “Dürr-i Meknûn” adlı eserinde geçen bir efsane şöyledir : “Anın hikâyeti bu ki ol padişahın bir kızı var idi. Adı Safiye Bânu idi. Padişah anı Rumeli’nde Kuş yaylağına gönderdi. Ol kız dahi varıp dağ yakınında bir şehir bünyad etdiler. Adını Sofya kodular. Ol kız orda vefat eyledi. Onun bî-had malı kaldı. Vasiyet eyledi, bu malıyla bir mescid yapalar. Padişahın gönlüne dahi bu bitmişdi. Pes ol yıkılan direğin taşını, kumunu, kirecini ayırıp, yerini açıp, mermerlerin bütün kalanını ve direkleri cem’ etdiler; yerini kazdılar. Bir ulu havuz etdiler. Andan yeryüzüne çıkınca yapdılar. Andan yukarısını yapmağa başladılar. Mihrabını Kudüs’e etdiler. Ol zamanda kıble Kudüs’e idi. Ol acâib yeşil ve somaki mermerleri ve direkleri Edincik’den Süleyman peygamberin (a.s.) yaptığı saraydan getirdiler.”(6)

İstanbul ve Ayasofya efsanelerinin oluşumu ve devamlılığı açısından oldukça önemli olan, Yazıcıoğlu Ahmed Bîcan Efendi‘nin 1453’te yazdığı, Dürr-i Meknûn adlı eserinde geçen bu efsane kendi mantığı içinde “Ayasofya”nın ilk kurucusunu ve adının kökenini açıklamaktadır. Buna göre Safiye Banu “Sofya” şehrini kurduğu gibi İstanbul’daki Ayasofya’yı da yaptırmış, bu mabet bundan dolayı “Ayasofya” olarak adlandırılmıştır.

Görüldüğü gibi efsanede Ayasofya’nın kuruluşu, 532-537 yılları arasında Bizans İmparatoru I. Justinianus tarafından inşa edilmesi, tarihî gerçekliğinin dışına çıkılarak efsanevî bir kişiliğe bağlanır.

Efsaneye göre Ayasofya’yı yaptıran kişi çok varlıklı bir padişah kızı olan Safiye Banu’dur. Safiye Banu “Sofya” şehrini kurduğu gibi İstanbul’daki Ayasofya’yı da yaptırmıştır. Efsane Ayasofya’nın inşasını Bizans geleneklerinden kopararak Türk geleneğine yakınlaştırması bakımından oldukça önemlidir. Anadolu Türk efsanelerinde de bir padişahın ya da babanın vefat eden kızı adına bir ibadethane yaptırması motifine rastlanmaktadır.(7)

Hızır’ın Ayasofya’nın inşasında kullanılan malzemeyi vermesi

“…Bu Vezendon kralın yıldız gibi temiz bir kızı Makedonya şehrinden Sofya şehrinde doğdu. Babasının İstanbul’u yaptığını duyup iki bin milyon hazine mallarını Sirem ve Semendire arabalarına yükleyip İstanbul’da Ayasofya Kilisesi’ne başladığında Hz. Hızır gelip “Mühimmat ve levazımâtlarını benden alın ve şu sanatlı resim üzerine temel koyun” diye Hz. Hızır öğretmesiyle Ayasofya’nın yapımına başladılar.

...Tophane Kasabası ensesinde Galatasaray’ı adıyla anılan ve bilinen padişah sarayının altında Eski İstanbul adıyla muttasıf demir madeni odur ki bütün dünyada Eski İstanbul demiri diye meşhur olmuştur, ama yerinden bir ferdin haberi yoktur. Tâ Vezendon adlı kralın zamanında Hz. Hızır Ayasofya mutemedi iken onun işaretiyle bulunup Ayasofya’nın bütün demir araç ve gereçleri, Tavukpazarı’ndaki Dikilitaş’ın bendleri bütün anılan Eski İstanbul demirindendir”(8)

Tarihî gerçeklere baktığımızda; Ayasofya’nın yapımı için muazzam bir malzemeye ihtiyacı doğmuş ve İmparator bunun için emri altındaki tüm memleketlerden inşaat malzemesi getirtmiştir.(9)

Efsanede Evliya Çelebi, Ayasofya’nın yapımı için kullanılacak olan malzemeyi ve Ayasofya’yı dünyanın en önemli mimarî yapılarından biri hâline getiren planını Hızır’ın verdiğini belirtir. Bu efsane Ayasofya gibi yüce bir mabedin yapımında gerekli olan malzemenin temini gibi çetin bir konuda Türk milletinin muhayyilesinin nasıl işlediğini, bu çetin meseleye halkın nasıl çözüm bulduğunu göstermektedir. Buna göre Ayasofya’nın yapımına Hızır’ın rehberliğiyle başlanır ve bütün demir ihtiyacı da yine Hızır’ın işaret ettiği bir demir madeninden karşılanır. Görüldüğü gibi efsane kendi kurgusu içinde Ayasofya için gerekli malzemenin, demirinin ve Ayasofya’nın planının Hızır tarafından, ilahî bir yolla temin edildiğini vurgulayarak Bizans geleneğinden beri süregelen olağanüstü motifleri Türk geleneğine adapte etmiş, korumuş ve zenginleştirerek intikal ettirmiştir.

Peygamberin mucizevî tükürüğüyle ayakta duran kubbe

Bu efsane; Ayasofya’ya Türk ve Müslüman bir kimlik kazandırma gayreti ile teşekkül ettirilen en önemli efsanelerden biridir. “…Muhammed Mustafâ dünyâya geldikde medâyinde Nûflirevânı âdilün takı kisrâsı / yani köşkinün kubbesi zelzeleden aflağı geçdi / Ve dahi ateflperestlerin / odları Acem vilâyetinde süyindi / Ve Ayasofya’nın dahi kubbesi çatladı / Herkil ol kubbeyi tekrar yapdı her yapdukça gerü yıkıldı âhir-ülemr âciz ü / ferr ü mânde oldılar / Ve dahi ol zamanda ruhbanlar ittifakla Herkil’e varub / (dediler kim) dediler kim Arab diyarında bir peygamber vücûda gelmişdir Muhammed adlu anun / Dünyâya gelmesiyle bu kubbe yıkılmışdır dediler gerü derman andan olur dediler Herkil / dahi durmayub ağır elçi tedârük edüb armağanları ile Hazret-i Muhammed’e gönderdi / elçi dahi nâme ile varub ahvâli i’lâm etdi / Server Muhammed Mustafâ aleyhis-selâma / henüz peygamberlik gelmiş idi i ol mahalde Hazret-i Enbiyâ dahi ağzı yarından alub / bir gökçek tafla sürdi ve dahi ol taşı alub ol gelen elçiye virdi / dedi kim bu taşı kubbeye koyasız elçi dahi ol taşı alub Herkil’e götürdi / Herkil dahi ol taşı alub üstâdı binalara virüb kubbeye kodılar andan / kubbeyi tamâm yapdılar ayruk yıkılmadı /şimdiki zamanda dahi aşikâredir sonradan / yapıldugı ma’lûmdır / Kostantin Alâniyye şehri tamâm ta’mir ve termim ettügünden / sonra adını Kostantin Alâniyye komuş idi.”(10)

Türkçe pek çok yazma ve basma eserde kaydedilmiş olan bu efsanede, Hz. Muhammed’in yardımı olmasaydı Ayasofya’nın yıkılan kubbesi asla tamir edilemezdi; bundan dolayı Ayasofya, Türk ve Müslüman bir mabettir, mesajı verilmektedir.

Bu efsanenin günümüz insanları tarafından yaygın bir şekilde bilinmesi, Türk milletinin nezdinde Ayasofya’nın konumu ve kimliği hususunda çok önemli ipuçları vermektedir

Eyüp Sultan’ın Ayasofya’da namaz kılması

Bu efsane, İstanbul’un Araplar tarafından kuşatılması ile ilgili tarihî bir zemin üzerine bina edilmiştir. “Hicretün sene-i 52 yılında Ebû Eyyûb-ı Ensârî rahmetu’ilâhi aleyh geldi elli bin kişiyle bilesince Abdullah ibn Abbâs ve Abdullah ibn Zeyd befl yüz pâre gemiyle gelüp Kostantin şehrini hisar idüp altı ay egirdüp ceng itdiler.

… Gelün eydelüm kim murâdunuz Ayasofya içinde iki rek’at namaz kılmakdur diyelüm. Bolay ki rızâ vireler. Bâri Kostantin içinde iki rek’at namaz klmış olalum didiler. Böyle didüklerine bâ’is budur kim Hazret-i Resûl’den aleyhi’-s-selâm buyurmışdı kim Ayasofya içinde iki rek’at namaz kılan cennetlikdür dimişdür kim anun içün Eyyûb-ı Ensârî bu sözi kâfirlere didi.”(11)

Efsaneye göre; Hicret’in 52. yılında Ebû Eyyûb-ı Ensârî İstanbul kuşatmasına katılır, kuşatma altı ay sürmesine rağmen şehir fethedilemez. Fakat Hazret-i Resûl’den; “Ayasofya içinde iki rekât namaz kılan cennetliktir!” müjdesini alan Peygamber’in sahabesi, İmparatorla anlaşma yaparak Ayasofya’da namaz kılmak için izin alırlar ve bu müjdeye nail olurlar.

Efsanenin kendi mantığı içinde; Peygamber’in bu müjdesine inanan ve bunu gerçekleştirmek için her türlü fedakârlığı yapan Ebû Eyyûb-ı Ensârî ve diğer sahabiler Ayasofya’da namaz kılmakla bu mabedi manen camiye çevirmiş olmaktadırlar.

Hızır’ın Ayasofya’yı kıbleye çevirmesi

“Fatih Sultan Mehmet İstanbul’u fethettikten hemen sonra, şükür secdesine kapanmak ve Ayasofya’yı camiye çevirmek için atını sürmüş. Fatih, Ayasofya’ya tam girecekken Hızır Aleyhisselam’ın Ayasofya’nın, “Terler Direk” ya da “Dilek Sütunu” da denilen sütununa parmağını sokarak Ayasofya’yı kıbleye doğru çevirdiğini görmüş. O sırada Ayasofya’ya girmekte olan Fatih’i gören Hızır, görünmemek için Ayasofya’nın kıblesini tam olarak kıbleye çeviremeden bir anda ortadan kaybolmuş. Bundan dolayı Ayasofya’nın yönü küçük bir açıyla kıbleye dönük değilmiş.”(12)

Bu efsanede; Ayasofya’nın yönünün Kâbe’ye çevrilmesi anlatılmaktadır. Efsanenin kurgusu içinde Ayasofya artık bir kilise değil, inanan tüm Müslümanların gönül rahatlığıyla namaz kılabilecekleri Büyük Fetih Camii’dir.

Efsanenin en önemli işlevini, Ayasofya’nın Türk ve Müslümanlar nezdinde kabullenilip benimsenmesi oluşturmaktadır. Ayrıca efsanede Fatih’in takva sahibi bir padişah olduğu vurgulanarak Padişah yüceltilmektedir.

Ayasofya’nın birbirine zincirli minareleri

“Fatih, Ayasofya’yı camiye çevirir ve Ayasofya’ya minare yapılmasına karar verir. Ayasofya’nın şanına yakışır şekilde bütün etrafına yüzlerce minare yapılmasını ister. Âlimler bunun yanlış olacağını; gösterişe, riyaya kaçacağını söylerler. Neticede buraya dört tane minare yapılır. Rivayete göre, Hızır’ın “Terler Direk”e dokunmasından kaynaklanan kaymadan dolayı Ayasofya’nın terazisi şaşmıştır. Fatih; “Öyleyse Ayasofya’nın terazisini tekrar dengeleyecek şekilde minareleri yapın.” diye emir verir. Bunun üzerine dört minare de Ayasofya’yı dengede tutacak şekilde birbirine zincirlenerek inşa edilir. Söylenenlere göre, bu minarelerden birisi bile yıkılırsa bütün mabet yıkılırmış. Fatih, Ayasofya’nın sonsuza kadar cami olarak kalması için böyle bir denge ile minareleri yaptırmış. Hatta gelecekte bir zarar gelip Ayasofya yıkılırsa Ayasofya’nın tamamını aynı şekilde yapmak için gereken Osmanlı sikkesini de bu minarelerden birinin temeline koydurmuş.”(13)

Efsane Ayasofya’ya minarelerin eklenmesi ile ilgili gerçeklere dayanmaktadır. Ayasofya’nın tarihine baktığımızda minarelerinin dördünün farklı zamanlarda farklı padişahlar tarafından yaptırıldığı görülecektir. Fakat efsaneye göre dört minare de Fatih’in emriyle onun zamanında yaptırılır. Bu, efsanenin hayalî unsurunu oluşturmaktadır. Efsanede ayrıca Hızır’ın Ayasofya’yı kıbleye çevirmesi efsanesine de yer verilmiş ve bu hadiseden dolayı Ayasofya’nın dengesini kaybettiği vurgulanmıştır. Aslında bu efsane dört minarenin birbirine zincirlenmesi ve birinin yıkılması ile mabedin yıkılacağı fikrine zemin hazırlamıştır.

Kanaatimize göre efsane Ayasofya’nın müzeye çevrilmesi esnasında minarelerinin yıkılması ile ilgili fikirlere karşı geliştirilmiştir.

Fatih’in minarelerin temeline hazine koydurması da Ayasofya’ya ne kadar çok değer verdiğini ve bu mabedin kendi eseri olarak sonsuza dek ayakta kalmasını arzuladığını göstermektedir. Efsane kendi kurgusu içinde Ayasofya’nın kiliseye ya da müzeye çevrilmemesi gerektiğini vurgulamaktadır. İstanbul fethedilmiş, Ayasofya camiye çevrilmiş ve minareler eklenerek bu yüce mabed artık Türk ve Müslüman bir kimliğe bürünmüştür.

Dünyadaki pek az mabed Ayasofya gibi tarihî, dinî, siyasî ve sosyal bir kültürel alana sahiptir. Bundan dolayı hakkında Bizans ve Osmanlı dönemlerinde pek çok efsane teşekkül etmiştir. Ayasofya efsanelerinin işlevlerine bakıldığında tarihî süreç içerisinde insanların Ayasofya’ya yükledikleri anlamlar bakımından farklı işlevlerinin olduğu görülmektedir.

İstanbul’un fethiyle beraber bir yandan Türk müellifler, yapmış oldukları tercümelerle Bizans patrialarında bulunan Ayasofya efsanelerini Müslüman Türk kültürüne uyumlu hâle getirerek muhafaza etmiş, bir yandan da bu efsanelere Türk halk muhayyilesi yeni efsaneler ekleyerek Ayasofya efsanelerini zenginleştirmiştir. Böylece Bizans’tan miras alınan, imparatorluk projesinin en önemi simgesi Ayasofya; sadece mimarî, dinî ve sosyal bakımlardan değil aynı zamanda toplumsal hafızanın ürünü olan efsaneleri bakımından da korunarak ihya edilmiştir.

İstanbul’un fethinden günümüze kadar Türkler tarafından teşekkül ettirilerek anlatılagelen Ayasofya efsanelerinin en önemli işlevi; Ayasofya’nın “Büyük Fetih Camii”ne çevrilmesine paralel olarak Bizans geleneklerinden devralınan efsanelerde yer alan Ayasofya ile ilgili imparatorluk ideolojisini, inanç ve pratikleri yerelleştirerek Türkleştirmek ve İslâmlaştırmaktır.

Sonuç olarak denilebilir ki Türk milletinin ortak şuurundan kaynaklanan, toplumsal hafızanın ürünü olan Ayasofya Türk efsaneleri; Müslüman Türkler tarafından pek çok anlamlar yüklenen bu yüce mabedin “tapu sicili” olma özelliğini göstermektedir.

Ayasofya artık bir kilise değil, inanan tüm Müslümanların gönül rahatlığıyla namaz kılabilecekleri Büyük Fetih Camii’dir.

02/07/2020 tarihinde yani 86 yıl sonra Ayasofya Camii ibadete açılmış, Cuma namazı kılmak için hazırlıklar yapılarak 24/07/2020 tarihinde ilk Cuma namazı kılınmıştır.

Dipnot:

1 Saim Sakaoğlu, Anadolu Türk Efsanelerinde Taş Kesilme Motifi ve Bu Efsanelerin Tip Kataloğu

2 Linda Dégh, “Günümüz Bağlamında Efsane Üzerine Teorik Bir Düşünme ve Efsanenin Tanımı”, Halk Biliminde Kuramlar ve Yaklaşımlar 2.

3 Abdulkadir Emeksiz, “Efsanelerin İstanbul’u, Fetih ve Fatih”, 2005–2006 Fatih Sempozyumları I-II Tebliğler, 

4 Refik Turan, “Efsanelerle İstanbul’un Fethi”, Tarihi Kültürü ve Sanatıyla Eyüp Sultan Sempozyumu VII. 

5 Makalede geçen efsane adları, derleme yaptığımız kaynaklarda olmamasına rağmen tarafımızdan eklenmiştir.

6 Ahmed Bican Yazıcıoğlu, Dürr-i Meknun Saklı inciler, (çevrimyazı ve notlar: Necdet Sakaoğlu)

7 Daha geniş bilgi için bk. Ferhat Aslan, Ayasofya Efsaneleri Tespit- inceleme.

8 Evliya Çelebi b. Derviş Muhammed Zilli, Günümüz Türkçesiyle Evliya Çelebi Seyahatnamesi.

 9 Konu ile ilgili ayrıntılı bilgi için bk. Ferhat Aslan, Ayasofya Efsaneleri Tespit-inceleme.

10 Yusuf Bin Abdullah, Bizans Söylenceleriyle Osmanlı Tarihi (Târîh-i Âli Osmân).

11 Anonim Osmanlı Kroniği (1299–1512), (hzl. Necdet Öztürk), Türk Dünyası Araştırmaları Vakfı.

12 Türkan Yoldaş.

13 İsmail Şekerci.

YORUM EKLE

banner26