Atiyi karanlık görmek…

“Âtiyi karanlık görerek azmi bırakmak...
Alçak bir ölüm varsa, emînim, budur ancak.
Dünyâda inanmam, hani görsem de gözümle.
İmânı olan kimse gebermez bu ölümle:
Ey dipdiri meyyit, 'İki el bir baş içindir.'
Davransana... Eller de senin, baş da senindir!
His yok, hareket yok, acı yok... Leş mi kesildin?
Hayret veriyorsun bana... Sen böyle değildin.”

Mehmet Akif Ersoy 

Korona günlerinde hayat

Artık tehditler bölgesel olmaktan çok küresel düzeyde insanlığı tedirgin etmeye başladı. Koronavirüs (covid-19) salgını ile bu tehdidin en ileri düzeyini yaşıyoruz bugünlerde. Bir nevi biyolojik savaşım veriliyor. Bütün dünyada hayat durma noktasına geldi nerdeyse… Tüm toplu programalar iptal ediliyor, spor müsabakaları yapılmıyor, kültür-sanat programları iptal ediliyor, işyerleri kapatılıyor, okullar tatil ediliyor, marketler stok amaçlı boşaltılıyor, yetkililer evden çıkmama uyarısında bulunuyor…

Ve dahi birçok ülke OHAL-sokağa çıkma yasağı ilan etti. Öyle ki “Koronadan Önce (KÖ) ve Koronadan Sonra (KS)” ayırımları bile yapılmaya başlandı. Yani hiçbir şey eskisi gibi olmayacakmış!...

Velhasıl tarih bir kırılma anı yaşıyor! Geçmişte Dünya Savaşlarında bile hayat bu kadar etkilenmemişti. Ve hiç bu kadar korku pompalanmamıştı. Anlaşılan bütün bu yaşananlarla birlikte insanlık kendi kendini yok ediyor adeta. Bu olağanüstü bir durum.

Tabii ‘Bütün bu yaşananlar neden?’ diye sormadan edemiyor insan. Dünya bir hesaplaşma içinde mi? Yeni bir komplo ile mi karşı karşıyayız? Bu bir global darbe mi yoksa? Uzun metrajlı bir filmin replikleri mi? Bir tuzak mı? Nedir bu?... Bütün ihtimalleri düşünmeden edemiyor insan.

Yoksa! Kendi ellerimizle yaptıklarımız yüzünden mi başımıza geliyor bütün bunlar? Evet, evet öyle galiba!

Bütün bu yaşananlar planlı bir süreç… Ve bizler de bu sürecin içinde yer alıyoruz. Olup bitenleri tefekkür etme ve yine de tedbiri elden bırakmama durumundayız.

Zaman olup bitenlerin rengini ortaya çıkaracaktır elbette!

Her yer karanlık…

Korona bir tarafa(!) lakin yaşadığımız bir gerçek var ki o da; hızla gelişen-ilerleyen bir dünyada yaşıyor olduğumuz. Öyle ki an anı tutmuyor. Bugün yaşadıklarımızı yarın geri getirme şansımız yok. Hızla akıp giden zamanın esiriyiz bir bakıma. Çünkü milyonlarca canlı-cansız varlık evrensel sahnedeki vazifesini ifa edip vakti gelince usulce kenara çekiliyor. Bu sahnede is bırakanlar silinip giderken, iz bırakanlar kalıcılaşıyor haliyle. İşte bu süre zarfında iz bırakan o eserlerdir bizi geleceğe taşıyacak olan.

Evet, bugün yaşananlarla dün yaşananlar aynı değil. Hele koronadan sonra hiç değil! Sürekli değişim hali yaşıyoruz. Tabii bu değişim hep pozitif olarak yansımıyor hayata. Doğrudur, bilim ilerliyor, teknoloji gelişiyor, yaşam konforu artıyor, insan her geçen gün daha çok imkana kavuşuyor ancak bu durum her zaman için karanlıkları ortadan kaldırmaya yetmiyor. Nitekim yetmedi de!

Müspet veya menfi bütün bu olup bitenlerin asli ögesi insandır. Yani yeryüzünün ‘halifesi’ olan insan! Veya Esfel-i Safilin (aşağıların aşağısı) olan insan! Sahi hangisi bugün hâkim? Veya hangi tarafa daha yakınız?

Manzara ortada! Her şey apaçık meydanda!

İnsanı yaşatmayan, ihya etmeyen, huzura kavuşturmayan bu gelişim-değişimin öteden beri pek de muteber bir makama oturmadığı görülüyordu aslına. Ancak kimse kral çıplak diyemedi! Kimi yutkundu, kimi görmemezlikten geldi. Zaman hızla ilerledi ve aysberg görüntü.

Zaman hızla ilerlese de bu gerçeklerden kaçınılamazdı. İnsanın bir kere gözü kararmış ise ve de gerilemeye başlamışsa karanlık da kaçınılmaz demektir. Nitekim ışıklar sönükleşti, karanlıklar çöktü ve bizler de inlerimize usulce çekildik.

İşte tam da böyle kaotik, belirsiz, karmaşık, karamsar… bir dönemde yaşıyoruz. Bir taraftan gelişen teknoloji ile birlikte dün hayal bile edemediklerimizi bugün yaşar duruma gelmişken, öte taraftan bütün ahlaki ilkeler yerle bir olmuş, insan onuru yok edilmiş, hak-hukuk-adalet tanınmaz hale gelmiş ve en önemlisi insan adeta kasaplaşmış durumda! En ilkel çağlarda bile yapılmayan fenalıklarla karşı karşıya gelmiştir bugün insanlık. Artık göz gözü göremez vaziyette her tarafa karanlıklar hâkim olmaya başlamıştır. İşte buna bir dur ihtarı çekiliyor bugünlerde. Dur, ne oluyoruz ey insanlık!

Değilse bugün oluk oluk akan insan kanını nasıl izah edebiliriz? Hayvanlardan daha değersiz vaziyette muamele gören ve vahşi hayata terkedilen toplumların durumunu nasıl açıklayabiliriz? Çocukların yüreğinde patlayan bombaların anlamı ne ola ki? Can ne kadar da tatlıymış be? Ucu bize dokundu ya! Bir panik! Bir panik! Yahu nedir bu koşuşturma? Nereye bu gidiş?

Bugünlerde bir türküye de söz olan ‘her şey karanlık’ olmuş durumda adeta. İyilerin de gözü körleşmiş vaziyette! Böyle bir durumda ‘Nerede insanlık?’ diye haykırası geliyor insanın. Ama her şeye rağmen ‘batsın bu dünya, bitsin bu rüya’ demek insanın içinden gelmiyor. Çünkü her ne kadar dünya çıkmaz bir sokağa doğru sürüklenmek isteniyor olsa da bize düşen doğru istikamet üzere yola devam etmektir. İnsanlığın doğru yolu bulması adına kılavuz olmamız gerekiyor. Bu bir mesuliyettir. Korona mı? İşte: “Çaresiz biz sizi biraz korku, biraz açlık, biraz da mallardan, canlardan ve ürünlerden eksiltme ile imtihan edeceğiz. Müjdele o sabredenleri!” (Bakara 155)

Ve ilahi buyruk bizi uyarıyor: “Gevşemeyin, üzülmeyin; eğer iman etmiş iseniz en üstün olan sizsiniz.” (Al-i İmran 139)

Evet her şeye rağmen ümitvar olmak durumundayız ve bunun için gayret sarfetmeliyiz…

Leş kesilmek…

Tabi bütün bu yaşanan iç karartıcı durumlar, karamsarlıklar ve de umutsuzluk halleri sadece bugüne has manzaralar değildir. Dün de benzer tablolar vardı. Ve daha beterleri de yaşanmıştı. Muhtemeldir ki gelecekte de olacaktır.  Ancak derdimiz bu değil!.. Peki? Pekisi şu: Bütün bu yaşananlar karşısında asıl mesele bunlara verdiğimiz tepkide yatıyor. –Koronadan bahsetmiyoruz bu arada.- Bu olumsuzlukların ortadan kaldırılması veya iyileştirilmesi için gösterdiğimiz çabadır önemli olan.

Merhum Akif bugünleri görürcesine haykırıyor:

“İki el bir baş içindir.
Davransana... Eller de senin, baş da senindir!”

Evet, öteden beri leş kesilip erken davranmadığımız içindir belki bu bütün başımıza gelenler. Dün yaşadıklarımızdan yeteri düzeyde ders almadık.

Çünkü yaşadığımız dünya kendi ellerimizle oluşturduğumuzdan ibarettir. Ne ektiysek onu biçiyoruz.  O nedenle yine Akif’in ifadesiyle ‘leş kesilmemek’ adına hem düşüncede hem de aksiyonda yeniliğe, yenilenmeye ve de şahlanışa ihtiyacımız vardır. İnsanlık adına atiyi karanlık görmeden, azmi elden bırakmadan ayağa kalkmak gerekiyor. Korona mı? O da gelip geçecektir elbet!...

Bu nedenle sadece bir noktaya kilitlenmeden, -dünyayı koronadan da ibaret görmeden- perdeyi kaldırmalıyız. Bireysel çıkarlar çerçevesinde değil, evrensel değerler uğrunda gayret sarf etmemiz gerekiyor. Fotoğrafın bütününü gözlemlemekten geri durmamalıyız. Dikkat!... Bir noktaya odaklaştırıyorlar zihnimizi. Bu yaşanan ilüzyonik bir durum olabilir. Oyuna gelmemek gerekir.

O halde ey meyyit! Kalk ve doğrul! Titre ve kendine gel! Tefekkür et ve hatırla! Korkuya kapılma, cahil cesareti de gösterme! Aslına dön ve kendine gel!

Bedenine ruh katarak haykır ama unutma:

“Ey dipdiri meyyit, 'İki el bir baş içindir.'
Davransana... Eller de senin, baş da senindir!
His yok, hareket yok, acı yok... Leş mi kesildin?
Hayret veriyorsun bana... Sen böyle değildin.”

Akif’in 1900’lü yılların başında haykırdığı bu dizeler sanki bu günler için söylenmiş.  Aradan bir asırdan fazla zaman geçmiş olsa da, çağ her ne kadar modernleşmiş, ilerlemiş görünse, korona her tarafta kol gezse de insanlık aynı yerde tekrar edip duruyor. Tarih ‘tekerrür’ halini yaşıyor. Bu durum aşikâr ortada…

Unutma! Değişen zaman ve mekandır sadece.

Not:

Dürüst olup doğru konuşmak-yazmak gerekirse; bu yazının gövdesi Koronadan Önce (KÖ)  yazıldı. Ancak Koronadan Sonra (KS) yayınlama durumu söz konusu olunca giriş kısmı ilave edildi, içinden bir bölüm çıkarıldı ve yazının içine birkaç korona kelimesi monte edildi. Böylece bir yazının Koronadan Önce (KÖ) ve Koronadan Sonraki (KS) hali ortaya çıktı.

YORUM EKLE