Aralık 2022 dergilerine genel bir bakış-2

Muhit, 36. Sayı

Aralık, Mehmet Âkif’in adını daha çok andığımız aylardan. Hem doğum hem de ölüm tarihi aralıkta Mehmet Âkif’in. Böyle değerlerimizi anmak için bu tür vesileleri değerlendirmek gerek. Özellikle Âkif gibi her şeyiyle örnek olan şahsiyetleri yeni nesillere anlatmak birinci görevlerimizden olmalı.

Muhit dergisi 36. sayısında Mehmet Âkif’e dair yazılarla İstiklâl Marşı şairimizi anıyor. Mustafa Özçelik, Mustafa Özel ve Ali Emre’nin Âkif konulu yazıları şairimizi farklı yönleriyle ele alan yazılardan oluşuyor.

Mehmed Âkif Şiirinin İki Önemli Kavramı: Samimiyet ve Tevazu

Mustafa Özçelik, Mehmet Âkif üzerine en çok çalışma yapan yazarlarımızdan. Mehmed Âkif Şiirinin İki Önemli Kavramı: Samimiyet ve Tevazu isimli yazısında şairin iki özelliğinin şiirlerine yansıyan yönünü örnekler eşliğinde işliyor. Âkif, yazdıklarıyla yaşadıkları çelişmeyen ender şahsiyetlerdendir. Bu yazıda da samimiyetin ve tevazunun onun şiirindeki kullanım şekillerini görüyoruz.

“Mehmed Âkif ’in şiirinde öncelediği ve önemsediği samimiyet ve tevazu kavramları elbette hayatı için de söz konusu olmuştur. Biyografisi, bir ahlâk kahramanının örnek alınması gereken bir hayat hikâyesidir. Bu hikâyede öne çıkan bu iki ahlâkî erdem peşinden hakikatli ve cesaretli bir tutumu da getirmiş ve böylece Âkif, ölü toprağı serpilmiş insan kütlesini ayağa kaldırmış, emperyalist saldırganlığın önüne böyle geçilmiştir. Burada Millî Mücadele sonrasındaki Âkif ’in düşlediği devlet ve cemiyet tasavvurunun başka bir noktaya evrildiğini unutuyor değiliz. Ne var ki önemli olan zafer değil, seferdir. Netice bir yerde takdirdir. Fakat netice farklı oldu diye Âkif ’i verdiği mücadelede başarısız sayamayız. Zira düşüncesi de tezleri de hâlâ önemini korumaktadır. Bu yüzden Safahat başucu kitabımız olmaya devam etmektedir. Yeter ki bu kitabı hem şiir kitabı hem fikir kitabı hem de bu müstesna şairimizin şahsiyet özelliklerini veren bir kitap olarak okuyup anlayabilelim. Bunu yaptığımızda Âkif ’in hâlâ aramızda olduğunu, bizimle konuştuğunu görüp anlamış olacağız.”

Baba ve oğul: Mehmed Âkif ve Emin Âkif

Mehmet Âkif’in olduğu kadar çocuklarının hayatları da her zaman merak konusu olmuştur. Özellikle oğlu Emin Âkif’in fırtınalı yaşamı içimize dokunan detaylarla yürek burkan bir hâlde sürmüştür. Mustafa Özel, Emin Âkif’in anıları eşliğinde baba ve oğulun hayatını konu edinmiş yazısında.

Oğula göre baba, Millî Mücadele’yi “büyük bir gaza” olarak görmekteydi. Yunan Harbi’nin cereyan ettiği yıllarda, kendisi savaşın başından sonuna kadar İslâm şairinin yegâne “can yoldaşı ve yol arkadaşı”ydı. Safahat şairi o zamanlar çok zinde ve pek çevik bir adamdır, oğul ise kanı kaynayan bir çocuk. Ankara’ya doğru yol alırlarken heyecana kapılan çavuş ve arkasından diğerleri, mavzeri ateşlerler. Bir süre ateş etme işi devam eder. Şair bu duruma dayanamaz, şöyle der: “Arkadaşlar boşa attığınız her kurşun bir düşman öldürmeğe kâfi gelir. Bugünse elimizdeki kurşundan sandıklarımızdaki cephanelerden çok düşmanımız var, çok rica ederim ateşe nihayet veriniz.” Silah sesleri hemen kesilir.

Baba ve oğul Konya’dadırlar. Baba şu itirafta bulunur oğluna: “Hayatımda bu kadar zengin olduğumu [hiç] hatırlamıyorum. Cebimde 960 lira param var. Ne yazık ki annen, kardeşlerin İstanbul’da şimdi yoksulluk çekiyorlar. Onlara para gönderebilecek bir vasıta bulamıyorum. Bu yüzden çok üzüntü içindeyim.” Oğul Emin, babanın bu zenginliğinin sebebini, ailesine birkaç aydır para yollayamamış olmasıyla açıklamaktadır.

Emin Âkif ’in yazdıklarını okurken babanın oğlunu Millî Mücadele’nin en çetin, en zor bölgelerine giderken niye yanında götürdüğünü çok düşünmüştüm. Bir baba, oğlunu tehlikenin göbeğine niye götürür? Başına kötü bir şey gelmesinden endişe etmez mi? Baba, savaşın zor şartlarında on iki yaşındaki çocuğuna nasıl bakabilir? Bunlara benzer birçok soru zihnimde döndü dolaştı. Kıymetli okuyucuları bu sorularla baş başa bırakıyorum.

Keşke Senin Gibi Bir Oğlum Olsaydı

Ali Emre, Mehmet Âkif romanını tamamlamak üzere. Gönüllere dokunacak bir eser olacağından hiç kuşkumuz yok. Muhit’in bu sayısında romandan bir bölümü paylaşıyor Ali Emre.

“Emine Şerife Hanım, oğlunun bu kadar hızlı ve arzulu büyüdüğünü görmekten hem ürküyor hem de garip bir sevinç duyuyordu. Haraç mezat aldıkları kap kacağı yerlerine koyup sobayı çevreleyen minderlere çöktükleri bir akşam, yine ne dediyse dinletemedi. Oğlanın pes edeceği yoktu: –

Merhametin avucu zor ve geç dolar, lakin tez ve kolay boşalır. Taşıma suyla da değirmen dönmez. O yüzden, benim bir an önce ekmeğimi elime almam lazım validem. Uzatma. Kalbini kırmak istemem.”

“Halkalı’daki mektep, kelimenin tam anlamıyla berbat bir yere yapılmıştı. Ziraat ve hayvancılığa hiç elverişli olmayan; kıraç, taşlık, kireçli ve kerpiçli bir araziydi burası. Hizmete açılırken bina süslenmiş, uzun nutuklar çekilmiş, girişinde bir düzine koyun kesilmiş lakin günün sonunda her şey, herkes kaderine terk edilmişti. Fakat ne gam! Azimli ve çalışkan insanların, bilgelik ve maharet kabında biriken alın terinin dünyayı değiştireceğine inanan Âkif, orada, yorgunluk nedir bilmeyen iki büyük kahraman görmüştü. Onların ilki baytar miralayı Mehmed Ali Bey, diğeri de ziraat mühendisi İstirati Efendi idi.”

Necip Tosun ile Dünya Romanının Serüveni Üzerine Söyleşi

Necip Tosun, yeni kitabı Dünya Romanının Serüveni’nde okurlarını romanların dünyasına davet ediyor. Titiz çalışmasının bir ürünü olan bu eser, özellikle klâsik olma değeri kazanmış romanları daha yakından tanımak için bir giriş olacaktır. Yunus Karadağ’ın sorularını cevaplamış Necip Tosun.

“Roman serüvenimize baktığımızda Cumhuriyet devrimini idealize eden romanlar, köy romanları, tarihi odak alan romanlar, kadın-aşk konulu romanlar, toplumcu gerçekçi romanlar, postmodern romanlar, bilinç akışı romanları, darbe romanları, devrimci mücadeleyi öne çıkaran romanlar, fantastik romanlar başlıkları altında kümelenebileceğini görürüz.”

“Roman, tarihsel süreç içerisinde hayatı olduğu gibi yansıtan realist romandan edebiyata bir bilim gibi yaklaşan natüralist romana, insan duygularını öne çıkaran romantik romandan ruh çözümlemelerine dayanan psikolojik romana, bireyi savunan romandan toplumsal gerçekleri öne çıkaran toplumcu gerçekçi romana, tarihi olaylardan hız alan tarihi romandan her şeyi rüyaya yaslayan gerçeküstücü akıma, bilinç akışından yeni roman akımına, fantastikten postmodernizme kadar pek çok serüven yaşamıştır.”

“Küresel roman, estetik orijinalliğin bitişi ve yenilikçi, deneysel çıkışların sonu demektir. Herkesin aynı gerekçelerle aynı konuyu, aynı biçimde yazmasının hiçbir anlamı yoktur. Okur hedefi olarak benzer okurları seçmek, tema olaraksa dünyanın sorunlarını yazmak kısa sürede bıkkınlık yaratacaktır. Oysa dünya romanı demek, Rus insanını Rus yazardan, Fransız insanını Fransız yazardan, Türk insanını Türk yazardan okumak demektir. Dünyayı referans alarak bu insanlara baktığınızda çarpıtma ihtimaliniz çok yüksek ve onları hakkıyla gündeme getirme ihtimaliniz düşüktür.”

İnsanı Bitiren Bir Hastalık; Haset

Kıskanma, çekememe gibi anlamları olan haset, bir insanda barınan ve içini oyup bitiren hastalıklardan. İnsanın bünyesine yerleştiği için ve insanı yiyip bitirdiği için haset için rahatlıkla hastalık diyebiliriz. Hayatın her alanında karşımıza haset insanlar çıkabilir. Takdir etme yerine çekememezlik bir bünyeyi sardıysa o kişinin huzurlu olması da düşünülemez.

Muhit, haset konusunu bir dosya şeklinde ele almış. Altını çizdiğim satırları paylaşacağım.

Osman Toprak - Haset Eden Mahrum Kalır

Haset; tasavvuf ehlinin de üzerinde durduğu bir kavramdır. Zira tasavvuf; nefsi terbiye etmeyi, nefisteki zararlı istek ve yönelimleri bertaraf ederek iyi ve yararlı istekleri öne çıkarmayı ve harekete geçirmeyi amaçlar. İnsandaki iyilikleri yok eden bir duygu olan haset, bu bakımdan ıslahı, tamiri elzem olan bir duygudur. Tasavvuf ehline göre haset; kendine nimet verilen kişiden o nimetin gitmesini arzu etmek demektir. Hasedin insana ait hâllerin en kötüsü, şeytanın fiillerinin en güzeli olduğu söylenmiştir. Çekemeyen kişinin en özgün vasfı, bir kişiyi görünce yüzüne karşı iyi davranması, yanından ayrılınca ardından gıybetini etmesi, bela ve sıkıntı geldiği zaman da feryat etmesidir. Haset, atalar sözünde de yerini almış, karşılığını bulmuştur: “Acınmaktansa haset edilmek evladır.”, “Gıpta memduh, haset makduhtur.”, “Hasedin tırnağı uzamaz.”, “Haset eden mahrum kalır.

Burhan Bozgeyik - Haset Ateşi Ümmetin Ocağını Söndürdü

Haset duygusu hem haside (yani haset eden kişiye) hem de haset ettiği kişiye zarar verir. Hasetçi kişinin nazarı isabet eder. Sevgili Peygamberimiz (asm) “Nazar haktır. İnsanı mezara, deveyi kazana sokar.” buyurmuştur. Nazarla ilgili pek çok hadisi şerif vardır. Peygamber Efendimiz ailesine, yakınlarına hem “muavvizeteyn” (sakındıran, koruyan) denilen Felak ve Nas surelerini okumuş hem ümmetine bu surelerin nazara karşı dua niyetiyle okunmasını tavsiye etmişlerdir.

Haset, bir başkasının sahip olduğu maddi veya manevî değerleri kıskanmak, onların elinden çıkmasını istemek manasına gelir. Hasedin temelinde, kaderi tenkit vardır. Kaderi tenkit eden, başını örse vurup kırar. Cenab-ı Hak, imtihan gereği insanlara farklı farklı nimetler ve hasletler ihsan eder. Bu nimetlerin sahiplerini kıskanmak, yani haset etmek, kaderi tenkit etmek demektir.

Mehmet Dinç - Haset Ya Da Başkasının Balını Kendine Zehir Etmek

Sosyal medya, hasedi en fazla tetikleyen mecralardan biri olduğu için sosyal medyada ne paylaşıyoruz ne bakıyoruz dikkat edelim. Ne hasidin kendisi olalım ne de kendimizi hasidin hedefi hâline getirelim. Sosyal medya ve haset üzerine yapılan bir araştırma, insanların sahip olduklarını paylaşanlardan ziyade yaptıklarını paylaşanlara daha çok haset duyduklarını gösteriyor. O hâlde biz de bakan olup hasede bulaşacağımıza, yapan olup hasetten uzak duralım. Kibir hasedin kankasıdır. Kibir hastalığı, haset hastalığı ile beraber gezer. İkisinden de uzak duralım ki biri varsa diğeri de olacak demektir. Ezcümle haset ciddi bir hastalıktır. Çok eskiden beri hep olsa da bugün bulaşma zemini ve imkânı çok daha fazladır. O yüzden haset bize bulaşmasın konusunda daha bir dikkatli olalım ki bu hastalık bize bulaşıp iki cihanın türlü derdine düçar etmesin.

Kâmil Yeşil - Yusuf ’un Kardeşleri ve Kendini Yusuf Görenler

Yusuf olmak için bizi kuyuya atan kardeşler gerek. (Kuyudayız. Bizi kuyuya atacak kardeşten daha çok neyimiz var?) Kardeşlerimizin bizi kuyuya atması için onlarda olmayan bazı melekeler ve becerilere sahip olmamız gerekir. Meleke, beceri uzun süre gizlenemez, kendini mutlaka ortaya koyar. Bu meleke Yusuf ’ta rüya olarak tezahür etti. On bir yıldız, ay ve güneş ona secde ediyordu rüyasında. Rüyayı diğer kardeşleri (on bir yıldız) kıskandılar. Biz neden böyle bir rüya görmüyoruz da Yusuf görüyor, dediler. Cümleyi “Kardeşimiz Yusuf ” diye kursalardı, kurabilselerdi içlerinde haset, kıskançlık damarı kabarmayacaktı. Rüyaya bir üstünlük yüklediler ve o yükledikleri üstünlüğü kıskandılar. Oysa “Babamız bir, hepimiz Yakup’un çocuklarıyız, rüyayı da gören başkası değil, kardeşimiz.” deseler, diyebilseydiler ona düşmanlık etmeyecekler, hatta onunla onur duyacaklardı. Ondaki ahlâk, tutum bizde olursa, biz de onun gibi olursak belki bir gün onun gördüğü rüyaya benzer bir rüyayı biz de görürüz, diye düşüneceklerdi. Böyle düşünmediler. Babalarının ortak oluşuna değil de annelerinin farklı oluşuna takıldılar. Eğer düşünselerdi, bilebilselerdi on bir yıldız, ay ve güneş sadece Yusuf ’a değil, kendilerine de secde etmişti. (Hatta bu secde sadece Yusuf ve Yakup ailesi için değil, bütün Âdemoğlu içindir. Bütün melekler Âdem’in şahsında insanlara secde etmiştir. İnsan olmak haysiyeti bakımından bu üstünlük onlara yetmedi. Hatırlamadılar bile.)

Sibel Eraslan - Kötülüğün Suyundan Diken, İyiliğin Suyundan Gül Biter

Kardeşliği bozan şey nedir hakikaten? Sivri uçlu bir cam gibi kalbimizi kesip kanatan o şey nedir? Daha az sevildiğimizi düşünerek yaklaşmaz mıyız ateşe? Tıpkı Ömer Seyfettin’in Kaşağı adlı hikâyesinde olduğu gibi... Nasıl da hüzünlü bir hikâyedir Kaşağı. Kardeşi Hasan’ı kıskanan Ömer, kaşağıyı kendisi kırdığı hâlde suçu küçük kardeşinin üzerine atar, zavallı Hasan babası tarafından azarlanır, cezalandırılır. Bu süreçte hastalanır ve vefat eder, ağabey Ömer ise koskoca bir vicdan azabıyla baş başa kalmıştır... Çocukluğumuzun en arı duru hikâyelerinden olan Kaşağı’daki Hasan’ın maruz kaldığı şer, bugün hangi yaşta olursak olalım kötülükle her karşılaşmamızda bizi daima çocuksu, deneyimsiz, korunaksız kılacak güçtedir. Bu kaderi şöyle özetleyebiliriz: Kötülük karşısında her zaman çocuk kalacağız. Kötülük bize yaklaştığında bizi her daim hazırlıksız ve hayret içinde bulacak. Kötülüğe hiçbir zaman alışmayacağız. Kötülüğü her gördüğümüzde şaşırmaya, anlam verememeye, ona itiraz etmeye, kabullenmemeye, kendimizi ondan ayırmaya, derhal uzaklaşmaya devam edeceğiz.

Yolculuk Ahlâkı

İbrahim Tenekeci, yolculuk ahlâkından bahsetmiş bu sayı. Yol ve yol arkadaşının da bir ahlâk üzerine inşa edildiğine dair değinilerde bulunuyor Tenekeci.

“Yoldaş olarak bildiğiniz kimi insanların aslında öyle olmadığını öğrenmek, bunu tecrübe etmek, elbette can yakıcıdır. Belki şu: Keşke insanlar sadece bulundukları yeri değil, oraya nasıl, hangi yollarla ve kimlerin yardımıyla geldiklerini de hatırlamış olsalar. Vefa işte buradan başlıyor.”

“Evet, istikamet. Doğru-yanlış olduğuna bakmadan, o an ne söylenmesi gerekiyorsa onu söyleyen insanlardan olamayız. Her yola giremeyiz. İşte o yollardan biri: Kötü niyet üzerine kurulan birçok şeyin fazla vakit geçmeden yıkıldığına şahitlik ettim. Menfaat için bir araya gelenler, yine aynı nedenden dolayı kısa süre içinde birbirlerine düşmüşlerdir.”

Kırmanın Kasırgası ve Kırılmanın Rahmeti

Kırmak ve kırılmak hayatta her zaman yüz yüze geldiğimiz kaçınılmaz hakikatlerden. Kıran varsa bunun karşısında kırılan da vardır. Biri kasırga biri rahmet. Bu benzetmeler Dilara Ayşe Akdeniz’e ait. Konuya bu zaviyeden bakmak da bir inceliktir. İnsan her şeyi yaşıyor çünkü. Önemli olan zahmeti rahmet olarak görmek.

“Yara almamak ve kazanmak üzerine kurulu bir benlik savaşı veriyoruz. Savaştıkça daha sert sınırlar çekiyor ve esnekliğimizi yitiriyoruz. Oysa Tarkovski’nin o meşhur sözü ne güzel bir işaret bırakıyor bize. “Diyelim ki planlanan her şey gerçekleşti. Şimdilik inanalım onlara. Ve kendi tutkularına bırakalım gülsünler. Çünkü onların tutku dedikleri şey, gerçekte birtakım duygusal enerjiler değildir, aksine kendi ruhları ile dışsal dünya arasındaki çatışmadır sadece. Ve en önemlisi, bırakalım onları, dediklerine inansınlar, kendilerinden hoşnut olsunlar. Çocuklar gibi bırakalım biçare olsunlar, çünkü zayıflık büyük bir şeydir ve dayanıklılık da hiçbir şey.”

“Bir telaşla toparlanıp karşı saldırıya geçmek güçlülük değil, yalnızca bu rahmetin reddidir. Talep ettiğim aynı yerden iki kez ısırılmak yahut bize tokat atana öbür yanağımızı çevirmek değil. Kurban rolünü gönüllü şekilde üstlenmekten bahsetmiyorum. Yalnızca, sanatçı Raphael Montañez Ortiz’in “tahrip sanatı” dediği yerden bakıyorum meseleye. Ortiz’in “tahrip sanatı” adını verdiği şey, ruhsal bir tekâmül aracı aynı zamanda. Ruhta bir tahribat oluşturup iyileşme sürecinde daha sağlam bağlar kurmak ve kararlar almak, kısaca yıkıldıktan sonra daha sağlam yapılmak, tahribattan sonra hayat. Sahte bir bütünlük yerine gerçek bir yıkım. Tahribin yumuşattığı dokunun iyileşmeye ve değişime açık hâle gelişi, bu açıklıktan sızan güzellik.”

Anne Evine Dön

Yitirdiklerimizin farkına varmadan geçiyor zaman. Hayatlar, zamanlar gitti. Evimiz de sadece bir binadan ibaret hale geldi. İçi soğuk ve yalnız, daraltılmış yaşantılar durağı evlerimiz. Berat Demirci, bu kaybımızı Sezai Karakoç’un “Anne gitti ve evler döndü yazlık otellere” şiirinden hareketle ele almış.

“Evler otele dönmedi mi? Herkesin bir odası yoksa bile kendine mahsus bir köşesi var. Sofra bile bir araya getirmiyor haneyi ve hele ayrı bir yemek odası varsa yahut mutfak, yemek odası işini de görüyorsa: Bir nevi ‘kendin pişir kendin ye’ lokantasına dönmüştür ev.”

“Arzular şelale, dünya dar, yeni bir gezegene acilen ihtiyaç var. Kıtlık görenler de var ufukta. Benden duymuş olmayın da düzensiz bir kara delik dolanıp duruyormuş fezada. Bir bakmışsın attaaaa! Dünya dediğin nedir ki, sonsuzda çubuk makarna…”

“Çamaşırlar hep kirli; kirlilerin ayrı bir sepeti var. Sepet ter değil, parfümeri kokuyor.”

Muhit’ten Bir Öykü

Suavi Kemal Yazgıç - “Afrika Hariç Değil”

“Sokak bir büyük kavis şeklinde. Bir tarafta metal bir çit. Diğer tarafta apartmanlar. BİM kamyonu. Ebatlama - Bantlama yazan bir tabela. Apartmanların zemin katlarında boş veya kiralık tabelası asılmış dükkânlar. Balkonda asılı turuncu yolluk. Üç beş ağaç. Park etmiş arabalar. Sahte deri ceketli, kot pantolonlu delikanlı. Kurumayı bekleyen çamaşırlar. İçinde süt güğümü bulunan üç tekerlekli bir araç. Boyası kısmen dökülmüş kırmızı eski bir serçe.”

“Toprak, çamur bir yol. Kenarda üstü tahta parçalarıyla örtülü kırk santimetre genişliğinde bir kanal. Bir internetkafe. Pencereleri tahtalarla kapatılmış, asma kilitlerle korunuyor. Kapısı açık. Bir tabela. Downloading, telefon tamir edilir, müzik, video, application. Duvardaki raflara sıralanmış CD’ler, DVD’ler… İçeride bir tahta sıraya iki adam ilişmiş. İnternetkafenin hemen önüne park etmiş lüks ve devasa bir cip. Cipin yanından bir kadın geçiyor. Hemen yanında saçak altında birtakım tencereler, küçük ocaklar var. Saçak altında dört kişi var. Yoldan pembe gömlekli, motosikletli bir adam geçiyor. Sarı, kapalı bir triportör kullanan adam dirseğini olabildiğince dışarı çıkarmış.”

Muhit’ten Şiirler

Önce pasta keser sonra hep beraber sonra hep

Bir parti dağılırken kapının içimizde bıraktığı sesle

Geceye en çok benzeyen tarafımla kalırdım

Çünkü aralanan bir şüphesin beni alıkoyan bu şehirde

İrkilerek kapanan her şeyde bir korku ayaklanırdı

Bir korku ayaklanıp bir çocuğun kalbini yontardı

Aklımda ezberimde o çok savrulmuş saatlerin kıyameti

Dilimde tamamlanmamış bir öykünün başlangıcı

Dilimde sagular, göç tamtamlarıyla geçerken evinizin önünden

Sana benzeyen sabahların sevinciyle bir çeşmeye eğilirdim

Mehmet Tepe

uçan yürüyen sürünen ve yerinde duran

leylek insan yılan kayın ağacı ve akrabaları

iki kapılı bir ırmakta akıp durdukları için

sormazlarmış birbirlerine nereye gittiklerini

herkes ve her şey didiştiğinin hesabını kesmiş

darasını düşmüş arzunun mihnetin meşakkatin

Mehmet Narlı

yürüdüm akranlarım alkışlıyor durmadan

durmadan sakallarımdan resitaller iniyor

iniyor yeryüzü iniyor taştan atlaslara

bana imkânsızlık her yerden geliyor: boş yok

her rüya fiber baskı çıkıyor: boş yok

yokuş çıka çıka bitmiyor iniş ine ine hayır hayır

gitmiyor başımdaki fırtına gitmiyor yaşımdaki mevsim

gitmiyor: yıllardır doluyor upuzak resim

evet evet şiir söylüyorum aynı yerde

aynı yerde kuşlar uçuyor gökyüzü mavi

dibi derin saatler uzak seyrüseferde

Cafer Keklikçi

Ben bir savaş başlatacaksam

saçlarımı kesiyorum önce

Ben bir savaşa başladığımda

önce ellerini arıyorum yüzünde.

Yunus Karadağ

Vaktin zamandan sıyrılışı neyse odur

Buzun suya dönerken söylediği

Şimdi içeriyi gösteren bir perde kalbim

Annemin eve geri çağıran sesi

Babamın tutulmuş söz gibi oturuşu sofraya

Eskiyor öpüp yükseğe bıraktığım dünya

Çünkü sakladıkça ezilir gülün siması

Ayşegül Baytut

Hece Öykü – Sayı 114

114. sayısı ile 2022’yi tamamlamış oldu Hece Öykü dergisi. Öyküler, öykü üzerine yazılar, söyleşiler, kitap yazıları derken bir yılı daha öyküler eşliğinde tamamlamış olduk.

Bu sayıda üç söyleşi ile öykünün nabzını tutuyor dergi.

Yıldız Ramazanoğlu ile Cam Kenarı Üzerine
 

Yıldız Ramazanoğlu’nun Cam Kenarı kitabı hakkında ilk yazanlardan biriyim. Severek okumuştum tüm öyküleri. Mültecilik kavramına bu kez öykü penceresinden bakıyoruz. Ramazanoğlu, bu kitap bağlamında Rüveyda Durmaz Kılıç’ın sorularını cevaplamış.

“Yazmanın yoluna çıktıktan sonra gül bahçesi olmadığını görüyor insan. Yazmanın okurun pozisyonuyla, bilinmekle anılmakla ilgili tarafını mümkün olduğunca göz ardı etmeli insan. Yazmak arada çıkarıp birilerine göstereceğimiz pul koleksiyonuna benzer bir hobi değildir. Fedakârlık, disiplin, yalnızlık olmadan ortaya bir şey çıkmaz. Bir de sevgi ve merhamet en temel yapı harcı. Dünyaya sıvı gibi yayılmış bir kötülük zincirinin içinden yükselen kırık beyaz kanatlara dikkat çekebilmeli edebiyat ve sanat. Kahramanları nefret nesnesi haline dönüştürmemek lazım. İnsana duyulan nefretin yaratacağı beyhudelik, hiçlik, umutsuzluk ve çürüme yazarın ışığını kapatabilir.”

“Murat ettiğimin ötesinde yorum ve analizlerle genişletildi öyküler. Yeni buldu sanırım. Kitap hakkında yazan kıymetli yazarlara ve ince sorularınız için size teşekkür ederim. Harran Üniversitesi hocalarından Hakan Gülerce, göç, mültecilik, Suriyeli mülteciler, kadınlar, çocuklar, üniversitedeki göçmen öğrenciler üzerine sayısız çalışmalara, etkinliklere imza atan, gençleri de bu alanda harekete geçiren bir akademisyen. Kitap çıkar çıkmaz mültecilik çalışmaları kapsamında öğrencileriyle birlikte topluca okumaları, değerlendirmeleri “bir işe yarama” hissi vermişti. Bunu da anmak isterim.”

Abdullah Harmancı ile Kurmaca Kimden Yana Üzerine

Abdullah Harmancı, sadece öykü yazmıyor. Öyküye kafa da yoruyor. Kurmaca Kimden Yana kitabı bunun bir yansıması. Ali Necip Erdoğan’ın soruları cevaplamış Harmancı. Öykü adına sağlam adımlarla yola çıkmak isteyenler önce Harmancı’nın bu kitabını sonra da bu söyleşiyi mutlaka okumalı.

“Kurmaca ile aramızdaki ilişki bütünüyle bizim egemenliğimizde ilerlemiyor. Kurmaca da bizi yönetiyor. Böyle olmazsa nahoş metinler çıkar ortaya. Bütünüyle bizim kontrolümüzde bir eylem değil bu. Yönetirken yönetiliyoruz da… Kurmaca onun hakkını verenlerden yana. İnsandan yana. Kurmacanın asaletine inananlardan yana. Çünkü edebiyatın biricik kuralı olan masumiyete müdahale ettiğimizde, kurmacanın doğasını maddi amaçlarla veya ideolojik yönelimlerle bozduğumuzda bize direnmesi için fazla zaman geçmez. Derhal tepki gösterir bize. Onu sevmek ve onu anlamak gerek.”

“Bazı dostlar sanki yazarın hayattan beslenmesi meselesini abartıyor. Belki de son zamanlarda bu konu aksadığı için… Hayattan beslenmenin önemini de kimse inkâr edemez. Fakat kendini buna fazla kaptıran bir yazar da tökezlemeye başlar. Anlatım meselesi önemli. Anlatma meselesi kadar. Anlatımı güçlendiren şey ise elbette dünyayı izlemek. Dünya nasıl anlatıyor, sürekli iz üzerinde olmak. Bu konuda şimdilerde sorun yok gibi. Dünyada olup bitenler çok yakından izleniyor. Hatta yazarlarımız kendi ülkelerinin edebiyatını ihmal ediyor. Küçümsüyor. Burun kıvırıyor. Dudak büküyor. Önemsemiyor. Başka âlemleri gözlemekten büyülenmiş gibiler. Ama hayattan beslenmek dediğimiz şeyi de ihmal etmekteler. Kısacası insan doğal bir biçimde hayatın içinde kalmaya çalışmalı. Yaratıcı yazarlık faaliyetinin bitmez paradoksudur bu: Edebiyat, malzemesini insandan alır ama yazmak için insandan uzak kalmaya ihtiyacınız vardır. Hem uzak hem yakın. Ne kitapsız ne kedisiz.”

Birgül Yangın Aslanoğlu ile Debbağ Üzerine

Debbağ, okunma sırasını bekleyen kitaplarımdan. Birgül Yangın Aslanoğlu, Çağlar Sarıtaş’ın sorularını cevaplandırmış.

“Debbağ’daki öyküleri yazmadan önce bir öğrencimle düet bir roman yazmıştık. Roman koku üzerine bir distopya örneğiydi. O dönem koku üzerine çok araştırma yapmıştım. Sonra fark ettiğimde kokular bilinçaltıma öyle yerleşmiş ki anılarımı kokularla kodlamışım. Hayatımda yer alan insanları kokularına göre sınıflandırmışım. Aslında hepimiz öyle değil miyiz? İnsanoğlunun, belki bir saniyelik aldığı bir koku, onu anılarına, yıllar öncesine götü rebilecek kadar etkili. Zamanla insan hafızası, etrafındaki nesneleri, simaları, anılarını unutabilir ama bir koku, seni alıp ışık hızıyla geçmişe götürebilir. Koku duyumuz beynimizin, hafıza ve duyguyu etkileyen kısmında yer alıyor. Düşünebiliyor musunuz, yirmi dört saat boyunca çalışan bir duyu? Diğer duyular ihtiyaç hâlinde devreye giriyor. Debbağ öyküsü de sevdiğim ve sevmediğim kokuların bir bütünü olarak ortaya çıktı ama kimsenin sevmediği bir kokuya âşık olan Sabri ile ironik bir surete büründü. Sonra hemen hemen her öyküde bir koku öne çıktı ben farkında olmadan.”

“Yeşilçam filmlerine çocukluğumdan beri hayranım. Bu hayranlık yıllar sonra yüksek lisans tezime de yansıdı. Türk sinemasında halk kültürü izleri üzerine bir çalışma yaptım. Bu çalışma Geçmişten Günümüze 41 Türk Sinemasında Folklor İzleri adıyla da yayımlandı. Sinemaya olan bu ilgim nedeniyle oluşturduğum karakterleri, anlatma-göster tekniğiyle vermeye çalıştım hep. Öyküleri yazmadan önce karakterle özdeşleşip onun gibi yaşayıp onun gibi konuşmaya çalışıyorum. Gözümde canlanmadan ya da o karakterin ruhuna bürünmeden de yazmaya başlamıyorum. Karakterleri canlı kılan, sizin tabirinizle karakterlerin sinematografik özellikler taşıyıp öykülerde yer etmesi belki bu yüzdendir.”

“Debbağ’daki öyküler bireyin iç dünyasında yaşadığı bunalımları, çıkmazları, toplumdan kaçışı, yalnızlığı, karamsarlığı, çaresizliği anlatıyor genel itibariyle. İstedim ki bu duygu yoğunluğunu yaşayan, hisseden okuyucu son öyküyle biraz ferahlasın. Yaşlı bir kadının hayatını derinden etkileyen bir meseleden kurtularak hayata tutunması umut olsun okurlara. Anne ve babamın memuriyetlerinden ötürü ilkokulu Konya’nın iki farklı köyünde okudum. Bir ova köyünde Konya ağzının kullanımını dinleyerek geçti çocukluğum. Zihnimde de oldukça yer etti bu yerel ağız.”

Öyküde İroni: Kaçak İtiraf

Öyküde ironiyi kaçak itiraf olarak ifade ediyor Ertan Örgen. Kişinin iç sesinin dışa yansıması ya da olmasını istediğini anlatma sorunundan yola çıkan bir geri çekilme de diyebiliriz. Olay merkezli yazılarda ironi, daha çok hayattan beslenir.

“Türk öyküsünün ironiyle yan yana gelişi, gerçekliğin görülmeyişi ve giderek yerleri boşalan inanç ve duygu endişelerinin ifadesi iken kendisine mahsus bir öfke tonu da taşımaktaydı. Başka bir deyişle sinirli bir gülme hâliydi. Boşluğun genişlemesi yani yeni zamanlara kendi tekliflerini iletememe sürecinde, gerçekliğin kaçak bir söyleyişi, itirafı oldu. Artık günümüzde ironi değişen sosyolojinin önceki kabullere dayalı konuşulamaz taraflarını aşarak bir başkası veya anlatıcının kendisi üzerinden yaşanan gerçekliğin dolaylı aktarımıdır. Anlatıcının kısmen eleştirel olması, kısmen absürdü göstermesi; her türlü anlatımı ve görüntüyü alaya alması, aslında tüm bunların çağa ilişkin bir itiraf hâlinde arka planda gözükmesi bence değerlendirdiğimiz öykülerin temel sonuçlardır. Yazarlar, kültürün kısıtlamaları dâhilinde bu probleme kaçak bir bakışla yönelmişlerdir. Çağı anlamanın yolu da buradan geçer. Dolayısıyla onların buradan konuşmaları zamanın kaydı olarak önem taşımaktadır.”

Öykünün Ontolojisi

Ali Necip Erdoğan’la birlikte öykünün hücrelerine doğru bir yolculuğa çıkıyoruz. Hayatın içinde gizli olan öyküyü çıkaracağız. Ucundan tutunca cümlelerin her şey oturacak yerine. Erdoğan’dan öykü dersleri tadında bir yazı.

“Bir hikâyenin var olabilmesi için içinden çıkacağı bir hikâye olması gerekir ve içinden çıktığı hikâyeyle var olması gerekir. Yani onu anlatılabilir kılan şey, kendinden önceki hikayeleri de her yönden kuşatmasıdır. Mantık dizgesi bakımından hiçbir şey içinden çıktığı şeyi kuşatamaz. Matruşka bebeklerinde olduğu gibi, her matruşka bebeğinin içinden daha küçük bir matruşka bebeği çıkar. İçerden çıkan matruşka bebeği, kendisini gizleyen daha büyük matruşka bebeğini kuşatamaz. Fiziksel olarak bu mümkün değildir. Sonuncu matruşka bebeğinin ilk ve en büyük olan matruşka bebeğini hayal etmesi bile imkânsız hale gelebilir. Sadece ona dair bir fikri olabilir; bu fikri hem kendinden, çünkü ona benzemektedir, hem de bir önceki matruşka bebeğinden kaynaklanır. Süreklilik için küçülmek ya da azalmak zorunluluk gibidir. Öyleyse bir hikâye nasıl olur da kendinden önceki hikâyeleri kuşatabilir? Nerede, nasıl ve ne için “olmak” zorunda olduğunu bilen hikâye var olmaya çalışmayacağı için var olamaz, yani var olmak bakımından kendisini var eden hikâyeleri bilmesi onun var olmadığını işaretler, bu da onu bütün hikâyelerin kapsayanı, kuşatanı kılar, bu nedenle var olamaz; yine aynı nedenle bütün hikayeleri kapsayıp kuşattığı için yok da olamaz. Var olamamak ve yok olamamak onu hikâye yapan şeydir.”

“Hikâye, kendinden önceki hikâyenin içinden çıktığı gibi kendisinin içinden de bir hikâye hatta hikâyeler çıkacaktır. Süreç, hikâyeler arasındaki bu bağdan, içinden çıkılamaz ve kavranamaz bir ağ oluşturacaktır. Bir hikâye içinden çıktığı hikâyeyi (kapsadığı halde) göremediği gibi kendi içinden çıkacak hikâyeyi (potansiyeli) de öngöremeyecek hale gelir.”

Hece Öykü’den Öyküler

Müzeyyen Çelik - Bayburtlu Sosyalist Nizamullah Yoldaş

“Bekçi yakaladı beni. Kahvede arkadaşlarla okey oynayıp sohbet ediyorduk. Sigara dumanından göz gözü görmüyordu. Zift gibi çaylar içiyor, büyük ülke meselelerini hallediyorduk. Gece yarısı olmadan eve geçeyim Diye ayrıldım kahveden. Bizim evin olduğu sokağa girmeme az kalmıştı ki karanlığı kurşun gibi delen acı bi düdük sesiyle irkildim. O dönemler düdük sesi insanı irkilten bir şeydi.”

“Özel mülkiyete karşı devrim ne demek lan? Siz anamın, atamın evine mi çökeceksiniz? Ne demekmiş bu? Abi bırak beni, ne olur… Dediysem de soluğu karakolda aldım. Zaten başıma gelecekleri az çok biliyordum. Kitabın yasaklı olduğu belliydi. Nerden buldun dediler, ne anladın dediler, sen vatan haini misin, topraklarımızı komünistlere peşkeş mi çekeceksin, dediler dediler dövdüler. Kitabı bir öğretmenimden aldığımı ve kahvede toplanıp bu kitapları okuyup anlamaya çalıştığımızı da söyledim. Dayağı yedikçe döküldüm. Esasında ne ben gerçekten anlamıştım o kitabı ve öğretmenimin anlattıklarını ne de onlar anlamışlardı. Karambole dayak yiyordum ama mimlenmiştim bi kere.”

“Bayburt’ta öyle miydi ya? Babası vardiyalı çalışır üç kuruş maaş alır şükrederdi. Anası milletin tarlasına çapaya, meyve sebze toplamaya gider, akşama kadar güneşin alnında gevrer üç kuruş yevmiye alırdı. Elleri patlamış halde ertesi gün yine giderdi aynı işe. Buna rağmen boğazlarından geçen bulgurdan, makarnadan, madımaktan, fasulye kızartmasından öteye çok gitmezdi. Kurbanda zar zor bir hayvan keserlerse et görürlerdi. Sağ sol kavgaları çıkınca hayat hepten pahalanmıştı. Bu kötü düzeni de devrim düzeltecekti ama biz neredeydik şimdi? Ne olacak? Soruları kafasında dönüp duruyor kederine keder ekliyordu. Altına işeyen arkadaşı kaçıp Türkiye sınırında askere teslim olalım bizi kaçırdılar deriz diyordu. Yol iz bilmeden nasıl gidecektik ki?”

Zübeyde Andıç -Ana Dilinde Yalnızlık Çekenlere Türkçe Ağıt

“Bir vardım, bir yoktum. Cenaze evinde ağlayamayan insanlar kadar huzursuzdum. İnsan kaynakları bölümünde insanın hâlinden anlamayanlarla çalışmak, çok zor geliyor bana. Her seferinde daha önemli işleri olduğunu söyleyip bütün raporları bana yazdıran kadından sıkıldım. Aslında aynı işi yapıyoruz onunla ama onun masasında direktör yazıyor. Bütün gün öğretilmiş bir gülümsemeyle dolaşıyor. Geçtiği yerlerde vanilyalı ağır bir koku bırakıyor. Masasında oturduğu zamanlarda alışveriş sitelerinden markalı kıyafet kombinleri yapıyor.”

“Alışveriş merkezinin genzimi yakan kokusundan ve tüketme sarhoşluğu ile dükkândan dükkâna savrulan kalabalığından sıyrılıp merhametini yitirmiş şehrin, adı bilmem kaç kere değiştirilmiş sokaklarında hesapsızca yürümeye başladım. Rüzgâr, parke taşları arasına sıkışmış çınar ağaçlarının yapraklarını önüme sererken temizlik işçileri arkamda kalan yaprakları süpürüp sonbaharın izlerini siliyordu şehirden.”

“Belki şehre bir şair gelir, onun hüzünlü bakışlarına dizeler takılır da bir düş gerçek olurdu yeniden. Mevsim değişir, bahar sonu olurdu da söyleşirdik en bildiğimiz yerden. Aldığım ayakkabının marifetini görmek istercesine koşmaya başladım.”

Nadir Aşçı – Mercedes

“Çocukken de böyleydi. Hoş, her ne kadar İslâm hukukuna göre artık çocuk değilse de medeni hukuka göre hâlâ çocuk. Çocukluktan çıkmasına daha iki yaş var. Küçükken de böyleydi diyeyim o zaman. Az çektirmezdi Neriman’a. Hep yaka silkelerdi Neriman. “Kız Rukiye bu oğlan deli edecek beni bir gün, yakında gelirsin Bakırköy’de beni ziyarete.” Biraz safçaydı Necmettin. Saflık dediysem her şeye inanan, kandırılması kolay olan saflık… Hastalık olan saflık değil yani. Doğum sırasında oksijensiz mi kaldı acaba diye soranlara “Kız öyle saf değil benim Necmettin, aklı ermiyor değil, çok iyi niyetli.” derdi Neriman hep. Babası kılıklı herife hiç çekmemişti. Gerçi Neriman da öyle değildir ama gen haritasının hangi izbe köşesinden kaptıysa o saflıkla ömür boyu gidecek belki Necmettin.”

“Çok dedim Neriman’a, boşanın bir an evvel de herkes yoluna baksın diye. Necmi olacak o adam ne yaparsa yapsın, sen kendi dengini bulursun da, bulduğun adam şu çocukcağıza yarım yamalak da olsa babalık eder. Yarım baba, sıfır babadan iyidir. Dinletemedim. Kimseye muhtaç olmadan kendim büyütürüm ben onu diye diretti.”

“Yıldızın yerinde olmadığını, arabanın yanına gitmesinin saniyesinde anlamış tabi Menderes. Etekleri tutuşmuş fakat heyecandan değil sinirden. Nasıl olduysa kamera kayıtları gelmiş aklına o an. Bir koşu beyaz eşyacıda almış soluğu. Oturup izlemişler görüntüleri. Bir ileri iki geri sardırarak şıp diye bulmuşlar Necmettin’i. Bu Cengiz uyanık çocuk. Kamera kayıtlarından da haberi var, Necmettin’in yaşının ceza hukuku ile bağından da… Necmettin’in saflığı da cabası. Tabi bunlar benim tahminim. Resmî polis tutanaklarında böyle bir şey yok.”

Selvigül Kandoğmuş Şahin - Yalancı Dünya Gibi Yalancısın

“Sitenin yeşil, serin bahçesinde, çardağın güllerle sarmalanmış gölgeliklerinde, tüm bahçeyi saran leylak kokuları, hanımeli ve yasemin kokusunun sarhoşluğuyla sormuştum soruları. Bahçenin kalın gövdeli ağaçlarına yaslanmış, çaylarımızı yudumlarken yanımıza gelmiş, sessizce oturmuştu. Aslında özel bir konuyu konuşuyorduk bunu anlamalıydı, ama öylece oturup kaldı yanımızda. Ben de ayıp olmasın diye ona sorular soruyor, muhabbete dâhil etmeye çalışıyordum. Halinde bir gariplik vardı ama bir türlü bu garipliği anlayamıyorduk.”

“Ertesi gün, bizim çay içtiğimiz aynı saatte baktım çardağa Zarife geliyor. Çantamdan hemen şalını çıkardım. “Bak, şalın kalmış” dedim. Çok sevindi mavi gözleri ışıl ışıl yanıyordu. Sevinçliydi. “Neşen yerinde maşallah” dedim. Genelde ikindi vakti çıkardık çardağa. Yaz sıcağı bu saatte serin bir yele bırakıyordu kendini. Bahçenin çiçeklerinin eşsiz rayihası ile oturmak büyük bir keyfe dönüşüyordu.”

“Hiçbir şey göründüğü gibi değildi işte. Hayat herkese ayrı bir hikâye yaşatıyordu. Zarife’nin dramatik gizemli hikâyesini tam çözmüşken. C Blokların önünde kalabalık birikiyor. Siren sesleriyle ambulanslar geliyordu. Olağanüstü bir durum vardı sitede. Siteler mahalleler, sokaklar gibi değildir. Sokaklarda karşı komşun nefes alsa, bakkala gitse, oğlunu dövse, kocası ile kavga etse görürsün, duyarsın. Ekmeğini paylaşırsın, derdini paylaşırsın. Ama sitelerde ancak olağanüstü bir durum olduğunda insanları görürsün dışarda. Ölümler olduğunda, düğün zamanlarında…”

Ayşe Atila - Necdet’in Şiirdeki Yeri

“Gece erkenden yattı. Şalgam hararet yapmış olmalı ki bir ara su içmeye uyandı. Lavaboya gitti. Aynaya baktı uzun uzun. Bir şiirde yerin var mı lan Necdet diye sordu kendine. Yok. Odun musun sen? Bu soruyu kendine sorduğu için aptal gibi hissetti sonra. Tekrar yatağa döndüğünde Nihan’a baktı. Sokak lambasının ışığı vuruyordu yüzüne. Bu kadın uyurken ne kadar da sahici dedi. Sahici çünkü ağır ağır horluyor. Burnunda et var. Bir ara vidyoya çekeyim sabah izletirim diye düşündü. Al bak, şiir gibi kadınsın diyeyim dedi. Ama vazgeçti.”

Geçen bizim Süleyman da dert yandı bana. Benim içinden çıkamadığım çemberden daha beter bir çember onunki. Onun karısı evde değilmiş genel olarak. Yani şöyle, karısı var ama hep annesinde, orada buradaymış. Süleyman’ı da sürüklüyormuş gittiği yere peşi sıra. Ben niye evlendim abi, diyor bana. Bunu baştan söylese ev açmazdık diyor. Boşu boşuna kiraydı, faturaydı ödemezdim diyor. Ne diyeceğimi bilemedim. Evlilik sendromu diye bir şey varmış, ilk yıllar böyle halat çekme oyunu gibiymiş, dedim. Kendi söküğünü dikemeyen terzi gibiydim bunu söylerken. Neyse ki duymadı beni.”

Hüseyin Hakan - Endişeli Bilgeler Çağı

“Hiç de kaba olmayan parmakların marifeti gibiydi. Odanın perdesi, düzgün dilimlenen elmaları andırıyordu. Yatay, birbirine paralel, her bir parçanın arasına sabırla eşit aralıklar bırakılmış. Işığın bir kısmını dışarıda bırakıyor, büyük bir kısmını içeriye sızdırıyordu. Bu duruma öfkelendim. Sonra yersiz yere öfkelendiğim için kendime kızdım. Aklım karma karışıktı. Beni nereden vuracağımı şaşırmıştım. Elma dilimleri de işin bahanesiydi, arasından sızan dışarısı da.”

“Yakınlardaki bir eczaneye seğirttim. Maskesini gözlerine kadar çeken hanımefendiden reçetemdeki şeyi istedim. Maskeden taştığı kadarıyla güzel bulduğum hanımefendi seke seke yürüyüp alt çekmecelerden birisini çekti, nadiren dokunduğu bir şeyi alır gibi özenle çıkarıp yine seke seke yanıma vardı. “İstediğiniz ilaç bu.” dedi. Nasıl kullanmam gerektiğini sordum, maskesini indirip yüzünün geri kalanıyla bir şeyler tarif etti. Gözüme bir garip gelen, az önceki güzelliğinden eser kalmayan suratına daldım. Slavoj Žižek’in kitabını düşündüm. Yamuk Bakmak. Baktım. Bilinmeyenle, görülmeyenle başa çıkmak mecburiyetini dayatan salgın iyice yayılmıştı. Reşit bir delikanlıydı artık. Gözler iyi güzel, kaşlar kalem gibiydi de, işte. İlacı alıp güzellikler diledim. Seğirttiğim kapıdan bu kez sürünerek çıktım.”

“Kâğıdı katlayıp iç cebime yerleştirirken huzursuz kalabalığı süzdüm. Metne sadık kalmadığım yetmezmiş gibi olmadık laflar etmiştim. Çoluk çocuk ne hisseder, ön sıradakiler burnumdan getirir mi diye düşünmeden, yani düşünemeden anlatıp durmuştum. Yerime geçtiğimde tüm gözlerin üzerime dikildiğinden emindim. Tiksinç bir nesneye bakıyorlardı. Benden sonra iki kişi daha çıktı. Tıpkı benim gibi herhangi bir vasfı olmayan, gönderdikleri bildiri ilgi çektiği için programa dahil edilip en sona, herkes dağıldıktan sonra kalan bir avuç insana konuşsunlar diye çağrılan kişilerdi onlar da. Akışı ve huzuru bozmadan konuştular. Gezegenimizin başında bir musibetin dolaştığını, bununla mücadele etmek için hep birlikte mücadele edeceğimizi, gerekirse sahillerde çer çöp toplayıp bir bardak daha az su içeceğimizi falan söylediler. Gayretlerinden dolayı yetkili makamların gıyabında hazirûna da teşekkürü borç bildiler. Alkışlar, kapanış konuşması, gösterişli bir ödül töreni, nefret dolu bir anons, kucağıma fırlatılan plaket, kuytu köşesine yerleştiğim aile fotoğrafı ve son.”

Fatma Nur Uysal Pınar -Ruhun Kuzey Cephesi

“Açık vermişti. Hep açık vermemek için uğraştığı hâlde hem de. Artıları bir yana eksileri bir yana koyunca eksiler galip geliyor ve bunu içine sindiremiyordu. Onca koşuşturmanın sonunda payına düşen eksilerle dolu bir karneydi. İlkokulu düşündü birinci, ortaokul, lise, üniversite hep birinci… Onca birinciliğe bu eksiler fazla değil miydi? Hayatında bir yer, kalbinde bir yer, ruhunda bir yer güneş görmeyen ev gibiydi. Kuzey cepheler sevilmezdi, istenmezdi. Ama insan ömrünün, ama insan gönlünün, ama insan ruhunun bir yanını nasıl kabullenmezdi?”

“Koşarak geçtiği hayatın içinden ayağı hiç takılmayacak sandı. Annesi istemeyince tökezletmezdi hiçbir şey onu. Annesi istemeyince neden yerle bir olsundu ki bu kabulleniş sersemliği? Alan razıydı veren razı. Yokuş dediği başına varana kadardı, yol dediği yürümeye koyulduğu an. Taşmış, toprakmış nesineydi? Fırtına, kar, tipi bu koşuşturmanın neresindeydi? Ferda Hanım koş, dedi koştu. Koşmaktan yaşamaya fırsat bulamadığı yarım yamalak geçmişini, şimdi sorgulasa ne olurdu sorgulamasa ne? Ömür, dur durak bilmedikten sonra, başıboş kalmaktı bu, bilinmezin kuytusunda. Yaşanılanlar yok sayılmadıktan sonra öyle dımdızlak kalmaktı bu, hayatın ortasında. Tam ortasında.”

“Beş yıl sonra kucağında çocukla kapıma niye geldin, demedi Ferda Hanım. Rıza yok mu? dedi. Annesinin soğukkanlı olması panikletti onu ama belli etmemeye çalıştı. Rıza yoktu. Can damarlarından birine neşter vurup gitmişti. Ehh be Ferda Hanım bir kere de anlatmadan sen anla, diyebildi. Açık vermişti. Hep açık vermemek için uğraştığı hâlde hem de. Artıları bir yana eksileri bir yana koyunca eksiler galip geliyor ve bunu içine sindiremiyordu. Onca koşuşturmanın sonunda payına düşen… Zamanla arası iyiydi. Zamanın yönetilince yola gelebileceğine olan inancını kaybetmedi. Sadece Rıza’ya olan güvenini kaybetti. Beş yıl önce bu evden hiç çıkmamış gibi Ferda’yı kucağına alıp odasına geçti.”

Züleyha Merve Kurt - Yalnız Bir Ramazan Akşamı

“Akşam vakitlerinde çıt çıkmıyor sokaklardan. Geceleri çatal kaşık sesleri duyuyorum. Sabah ezanları daha erken kavuşuyor semaya… Kabristanın yakınındaki camiden Kur’an sesleri yükseliyor… En önemlisi bambaşka bir huzur iklimi var burada. Anlıyorum ki Ramazan ayı gelmiş. Mübarek olsun.

Bu bensiz geçireceğin ilk Ramazan ayı. Tam 30 yıl her sene beraber kavuştuk on bir ayın sultanına. Birlikte tuttuk orucumuzu, birlikte kurduk soframızı, birlikte yaptık iftarımızı…Şimdi tek başına, nasıl yapıyorsun merak ediyorum. Çay demlemeyi bile bilmeyen sen ne hazırlar da getirirsin sofraya? Ah Mehmet Bey, başlama gene hatun diyeceksin biliyorum ama inan seni düşünüyorum. Hava serin, geceleri üstünü açma ne olursun. Gözlüğünü koyduğun yeri genelde hatırlayamazsın ama hep koridordaki şifonyerin üzerine bırakırsın, oralara iyice bak olur mu?”

“Günlerimiz, aylarımız, yıllarımız hem mesrur hem mahzun geçip giderken Rabbimizin yazgısının tecelli ettiği gün geldi çattı. Ayrı düştük. Şimdi bu mübarek ayda birbirimizden çok farklı dünyalardayız. Ama biliyor musun Mehmet Bey tüm okudukların, hediye ettiklerin hep ulaşıyor bana. Allah senden razı olsun.

Duydum, musallada hakkını helal ettin sen bana. Şimdi sıra bende, nice hakkım varsa hepsi helali hoş olsun sana.”

Türk Edebiyatı’ndan Sevinç Çokum Dosyası

Çok isabetli bir dosya konusu ile 2022’yi noktaladı Türk Edebiyatı dergisi. Yaşayan değerlerimizin kıymetini bilmek gerek. Onların verdiği her eser, bizim yolumuzu aydınlatan bir rehberdir. Sevinç Çokum, uçsuz bucaksız bir coğrafyanın sesi olan yazarlarımızdan. Yazdığı eserler ile hem ülkemizin yaşadığı olaylara yaptığı şahitliği dile getirmiştir hem de Türk dünyasının sesi olmuştur. Dergide yer alan Sevinç Çokum dosyasında birbirinden değerli kalem, Çokum’u romanları eşliğinde ele almış. Bir de yazarla yapılan söyleşi var dergide.

Dosyadan altını çizdiğim satırları paylaşacağım.

İsa Kocakaplan -Roman Yanlışı Yalanı Görür ve Gösterir

“Yüzünü Sıyır Karanlığından, Sevinç Çokum’un toplumdaki çeşitli katmanlar yoluyla ülkenin bürokratik, siyasi ve toplumsal hayatını kaplayan karanlıkları aydınlatma çabasını öne çıkaran son romanı. Siyasi şubenin etkili istihbarat memuru Eşref Köklüce ve ailesi merkez alınarak Türkiye’nin 1990’lı yıllarından itibaren içine sürüklendiği bunalımların çözümlenmesi, romana sosyal bir içerik de kazandırıyor.”

“Birinci bölümde okuyucu Eşref Bey ve ailesini, Yetkin’i, Atalay’ı Fındıkzade’de oturdukları mahalleyi ve mahalle hayatını tanır. Eşref Bey’in gizli görevleri ve sevgilisini (Fulya Enginova), karısı Sedef Hanım ile aralarındaki mesafenin açılmasını, aile hayatını, sadece ailenin devamını sürdürme güdüsüne bağlı bir birlikteliğe indirgenmesini öğrenir. Kumsal-Yetkin aşkının filizlenmesi, Eşref Bey’in oğlu Yetkin’in sosyoloji son sınıf öğrencisi olduğu ve arkadaşı Kumsal vasıtasıyla tiyatroya ilgisinin artması da bu bölümün konusudur.”

“Sevinç Çokum şiirli anlatımı, derinlemesine psikolojik çözümlemeleri, değişik bakış açılarını kullanarak olayları ve kahramanları bazen pilot kameradan, bazen de iyice yaklaşarak, derinlemesine anlatmayı başaran bir sanatçıdır. Yetkin’in vurulmasından itibaren devreye onun yakınındaki kişilerin bakış açıları da girer. Olay değişik bakışlarla karanlığından sıyrılmaya çalışılır. Yüzünü Sıyır Karanlığından romanı başka bir yazarın kaleminde tezli, ideolojik bir metin olabilirdi. Sevinç Çokum’un kahramanlarını ötekileştirmeyen bakış açısı, kutuplaşmadan hazzetmeyen mizacı ve zihinde tatlı bir rüya tesiri yaparak âdeta eriyip hücrelerimize sinen üslubu, berrak ama derinlikli Türkçesi, ele alınan karşıt düşünce ve kahramanlarla dolu bir konuyu, kutuplaşma aracı olmaktan çıkarıp, hayranlıkla okunan bir sanat eseri hâline dönüştürür. Romanda yer alan her türlü olayın ve sahnenin üstünde bir yerlerde, romancının mizacından esere yayılan sevgi duygusu esîrî bir katman olarak daima hissedilir.”

Erol Ülgen-Sevinç Çokum’un Son Romanı Üzerine Bir Değerlendirme

“Çokum’un, “Bir romanı pekâlâ şahıslar götürebilir.” dediği bu romanın asli kahramanları Yetkin ve Kumsal’dır. Her ikisi de entelektüeldir. Romanda çok sayıda tali kahraman vardır. Bu kahramanlar içimizden birileridir. Her zaman rastlanabilir tiplerdir. Yetkin, doktora düzeyinde eğitimi olan, sosyalist düşünceye sahip, sosyolog, akademisyen ve roman yazarı, aynı zamanda anlatıcıdır. Babasının Kumoş diye seslendiği Kumsal Sitare, tiyatro oyuncusudur. Argo dile, güçlü duygulara, delikanlı görünüme sahip bir kızdır. Kendi ufkunda dolanan bir serseri martı gibidir. Romanın akışında belirleyici rol oynayan Tatar gözlü, rüya anası Meserret’tir.”

“Sevinç Çokum’un, hikâye ve romanlarında mekâna çok önem verdiği görülür. O, daha önce yazdığı Bizim Diyar ve Hilâl Görününce’deki mekânları görmeden, ancak yazılı ve sözlü kaynaklardan faydalanarak yazar. Yazarın, bir okuyucusunun yaşadıkları üzerinden kurguladığı Çırpıntılar adlı romanında mekân, hiç gitmediği Avustralya’dır. Yazar, bu romanından sonra mekânı görmeden yazmamaya karar verir.”

Meral Demiryürek -Sevinç Çokum’un Yüzünü Sıyır Karanlığından Romanı Üzerine

“Çağdaş Türk edebiyatının duayen isimlerinden Sevinç Çokum (d. 1943), yayımlanan ilk hikâye kitabı Eğik Ağaçlar (ilk baskı: 1972) dikkate alınarak hesaplandığında, tam 50 yıldır hikâye ve romanlarıyla siyasal, sosyal, tarihsel ve beşerî bağlamda Türk toplumunun nabzını tutan bir yazardır. Onun mütevazı kişiliği ve eserleri ancak farklı bir bakış açısıyla ve dikkatle bakan gözlere bir anlam ifade etmektedir. Gerek yaşadığı dönemlerin siyasal ve sosyal çalkantıları, gerek Kırım ve Balkan coğrafyaları özelinde tarihsel olayları ve gerekse insana dair bireysel buhranları kendine has, estetikten ödün vermeyen üslubuyla anlatan yazar, yeniliğe dair dengeyi dışta değil -yapı dâhil olmak üzere- içte arayan bir anlayışa sahiptir. Bu sebeple eserlerinde tekrara düşmez. Şatafattan uzak hayatı gibi yazdıkları da biçim ve içerik olarak güzeli önceleyen zarif bir çizgi içindedir. Türk edebiyatında klasikleşen eserleri arasında Hilal Görününce, Rozalya Ana, Arada Kalmış Tebessüm, Deli Zamanlar, Lacivert Taşı ve Tren Burdan Geçmiyor sayılabilir. Eğik Ağaçlar (sonradan Bir Eski Sokak Sesi) başta olmak üzere Evlerinin Önü, Gece Kuşu Uzun Öter, Al Çiçeğin Moru ve Beyaz Bir Kıyı ise Sevinç Çokum’un hikâyeciliğinin özgün ve devamlı gelişen örneklerindendir. Romanın “topluma tutulan ayna” olma vasfı onu cazip bir tür hâline getirirken romancılara da önemli bir misyon yükler. Romancı edebî kimliğinden ödün vermeden tarih, felsefe, psikoloji başta olmak üzere birçok bilim alanında bilgi sahibi olmalı, kendine özgü düşünce ve görüşler geliştirebilmelidir. Nitekim Sevinç Çokum, ortaya koyduğu “abukizm” (ters doğru) felsefesiyle klasik anlayış ve teknikleri kırmaya çalışır. Bugün yazma çalışmalarını aktif bir biçimde sürdüren yazarın en yeni çalışması Yüzünü Sıyır Karanlığından (2021) adını taşımaktadır.”

İmdat Avşar-Yüzünü Karanlıktan Sıyıran Kelimeler

“Sevinç Çokum’un Yüzünü Sıyır Karanlığından adlı son romanı, sahnenin arkasındaki alacakaranlık fonunda okuyucuya 90’lı yılların Türkiye panoramasını sunuyor. 90’lı yılların Türkiye’si; etnik terörün zirve yaptığı, faili meçhul cinayetlerin kol gezdiği, istihbarat örgütlerinin birbirine girdiği, derin ideolojik-siyasi açmazlarla buhrana sürüklenen, hükûmetlerin askerî muhtıralarla devrildiği, 1994’te başlayan ve 2001 yılına dek süren âdeta ülkenin çöküşüne ve iflasına neden olan ekonomik krizlerin yaşandığı, 1999 yılında bütün ülkeyi kökten sarsan Marmara Depremi’nin yaşandığı, köylerin boşaldığı ve nüfusun büyük problemlerle birlikte kentlere akın ettiği sancılar içindeki bir ülkedir. Sevinç Çokum’un son romanının arka planında bu manzaranın sisi, gölgesi, karanlığı; sahnede ise bu durumun ülke ve insanlar üzerindeki etkileri anlatılıyor. Romanda öyle sahneler var ki bu sahneler o yıllar içinden geçmiş okuyucuların zihninde 90’lı yıllardaki bazı gerçek hadiselerin birer izdüşümü olduğu etkisini uyandırıyor. Bu hadiselerden bazılarının izlerini, söz konusu romanın sayfaları arasında bulmak mümkün hâle geliyor.”

“Romanda en çok dikkati çeken ve ısrarla üzerinde durmak istediğim konu Sevinç Çokum’un tahkiye dili. Onun dili, önceki romanlarından da aşina olduğumuz sade, sade olduğu kadar zengin ve okuyucunun zihninde yeni anlamlar inşa ederek akan bir ırmak gibi. Bütün yazarların yedi ana konu etrafında yazdıklarını ancak onları farklı kılanın dil ve üslup olduğunu ifade eden görüşler var. Sevinç Çokum’un dili de bu özgün yapısıyla okuyucuya hadiseleri, duyguları yaşatan, gösteren bir dil. Yazarlar, şairler yaratıcı bir gerilimden beslenirler, böylece okuyucudaki etkiyi artırmak için mitler, efsaneler de üretirler, yepyeni kelimeler de… Ve böylece bu ter ü taze kelimelerle, onlara yükledikleri yeni anlamlarla söz dünyamızı zenginleştirirler. Sevinç Çokum’un geçmişten bugüne dek ısrarla ve başarıyla edebî dilimize yerleştirmek istediği/ yerleştirdiği kelimeler üzerinde özellikle durmak gerektiğine inanıyorum.”

Nihan Nilay Çelik - Al Çiçeğin Moru: Görmekten Bakmaya Bir Zaman Yolculuğu

“Sevinç Çokum’un, “Al Çiçeğin Moru” adlı metni de bu geçişlerin üzerine ustalıkla kurgulanmış bir zaman anlatısıdır. Çokum, anlatımında ben anlatıcının sesini kullanır. Anlatıcı/yazarın bu seçimi, belleğin derinliklerine yapacağı yolculukta hareket imkânını genişleteceği için oldukça anlamlıdır. Söz konusu seçimin doğal bir sonucu olarak anlatıcı/yazar öykünün ilk satırlarından itibaren şimdiden geçmişe uzanır. Hikâyesine yaşadığı şehir İstanbul ile duygusal bağlarının nasıl değişip dönüştüğünü anlatarak başlar. Anlatıcı/yazar, mekânların belleğimizde bıraktığı izlerin yaşanmışlıklarla ilişkisini, hâlâ İstanbul’da yaşasa da şu an bulunduğu yeri tam olarak benimseyemediğini anlatarak hissettirir. Artık yaşamayı seçtiği bu bölge onun hayatını anlamlı kılan, her köşesinde hatıraları olan İstanbul’dan oldukça uzaktır.”

“Çokum’un anlatısında zaman, salt süreyi ölçmekten sorumlu takvimdeki bir nokta değildir. Zaman, bazen çağın gerekliliklerini getirip “yaşamak” diye önümüze koymanın ta kendisidir. Yine zaman, hem insanın hem mekânların belleğini yapılandırıp bugününü kurduğu için toplumu ve bireyleri değiştiren güçlü bir mekanizmadır. Mavi mozaikli apartmanda oturan arkadaşının emekli olduktan sonra içe kapanık kendi hâlinde sürdürdüğü yaşamını değiştirmesinden, birlikte içtikleri çaylardan çağrışımla tüketim alışkanlıklarından toplumsal sağlığa bir dönemi derinden etkileyen Çernobil faciasına kadar uzanan bellek sıçrayışları zamanın metindeki bu işlevlerini somutlar.”

Sevinç Çokum ile Söyleşi

Saâdet Örmeci bir söyleşi gerçekleştirmiş Sevinç Çokum ile. Söyleşinin merkezinde Yüzünü Sıyır Karanlığından romanı var. Satır aralarında yazarın roman sanatına kattığı değerle ilgili notlara da ulaşıyoruz.

“Aslında ben çelişkiler yumağı olarak bakıyorum hayata. Ve onun iki ayrı cephesini ışık ve karanlıkla belirliyorum. Tabii bu romanı olayların iç yüzü ve bireyin iç dünyası olarak da iki yönde yorumlayabiliriz. Karanlık denince hep olumsuz ve kötücül bir tabloyla birlikte, çözümsüz belirsiz gizlenmiş şeyler akla gelir. Nitekim roman akıllarda sorular bırakan cinayetlerin karanlığı ile çevrilidir. Bir fotoğraf düşünün oradaki insan yüzünün yarısı aydınlık yarısı karanlıktadır bunun gibi.”

“Romanın kahramanı Yetkin Köklüce sosyal bilimler dalında araştırmalar yapan, bir akademisyendir. Emniyetten siyasi şube görevlisi olan babası Eşref Köklüce ile aralarında zaman içerisinde gelişen fikir ayrılıkları vardır. Yetkin sosyalisttir, baba ise belirli bir siyasi görüş belirtmeyen, mesleğine bağlı zaman zaman haşin ve sert mizaçlı, aile ilişkileri düzgün görünse de özellikle oğluyla bazen yakın bazen uzak biridir. Ayrıca yaşadığı gerilimlerin sonucu yaklaştığı bir sevgilisi vardır. Eşref Bey bir yanıyla Franz Kafka’nın “Babama Mektuplar” kitabında anlattığına benzer bir babadır. Oğlunu sürekli kendi istediği çizgide büyük başarılarla görmek arzusundadır. Başkalarıyla karşılaştırmak, Yetkin’i küçümseyerek harekete geçirmek gibi bir tavrı vardır. Böyle babalara toplumumuzda sık rastlarız. Öteden beri bazı halk sözlerini benimsemiş insanlardır bunlar, bilirsiniz “Dayak cennetten çıkmadır, çocuğunu dövmeyen dizini döver ya da eti senin kemiği benim hocam...” gibi sözler pek yaygındır. Dayak sahnesi, Eşref Bey’in oğlunu kayışla dövmesi elbette unutulacak, hafifsenecek bir olay değildir.”

“Romanın dilini kısıtlayamazsınız; çünkü kelimelerle yazıyorsunuz ve kelimelerle meramınızı anlatacak, kelimelerle düşündürecek, kelimelerle hüner göstereceksiniz. Roman çağrışımdır, rüyadır, düştür. Evet aynada siz varsınız ama içinizi anlatmadan var olamazsınız. Roman belli kıstaslara göre uygulanan bir ürün değildir. Dünyanın ve hayatın yöneticilerin söylemlerinden başka bir şey olduğunu bilmeli romancı... Yetkin benim roman kahramanımdır, onu kendisi gibi şekillendirdim, buna karşılık roman konusundaki düşünceleri benim anlayışımı da bir bakıma yansıtıyor diyebilirim.”

Cumhuriyet’in Devletçi Milyonerleri

Bilal Kas, Atatürk Devri Türk Romanında Edebiyat ve İktisat Münasebeti: Cumhuriyet’in Devletçi Milyonerleri isimli yazısında roman ve iktisat kavramlarını ele almış. Cumhuriyet’ten sonra ortaya çıkan milyonerlerin romanlara yansıyan yüzünü, dönemin iktisadi hareketlerinin romanlara ne denli yansıdığının analizi var yazıda.

“Türkçülük faaliyetlerinin edebiyattaki temsili, siyasetteki temsilinde olduğu gibi kültürün her alanında ve tabii olarak iktisadi hayatı da içine alarak varlığını Atatürk Devri’ne bırakır ve siyasi iktidar, iktisadi hayattaki kalkınma faaliyetlerinin ve inkılap kazanımlarının dillendirilmesinin ve yeni tip insanın yaratılmasının amaçlandığı “inkılap edebiyatı”nın oluşması için çaba gösterir. Siyasi iktidarın sanata müdahalelerinden etkilenen yazarlar olduğu gibi bu tesir dairesinin dışında kalarak devrin iktisadi ve sosyal yapısını eserine yansıtarak döneminin bir tür aynası olan romancılar da olmuştur.”

“Atatürk Devri, iktisadi hayattan toplumun tümünü ilgilendiren ve kültürün her alanında hissedilen kalkınma uygulamalarına doğru genişlemiştir ve devrin romancıları farklı zaviyelerden bu kalkınma çabalarını müşahede etmiş, eserlerine belli ölçülerde aksettirmiştir.”

“Yakup Kadri Karaosmanoğlu, inkılapların ve devletçilik anlayışının savunucusu ve fırkaya yakınlığıyla bilinen devrin tanınan yazarlarındandır. Ankara romanında asli kişi Selma Hanım ve eşleri üzerinden devrin iktisadi hayatı anlatılırken devletçilik siyasetinin ne denli bir yozlaşma içine sürüklendiği realist müşahedelerle yansıtılır. Selma Hanım’ın ikinci eşi Millî Mücadele’nin Binbaşı Hakkı’sı Ankara’nın pırıltılı ve şaşaalı hayatı karşısında çözülerek ahlaki bir yozluğun içine savrulmuş, bir şirketin idaresinde Emekli Miralay Hakkı’ya dönüşmüştür. Hakkı Bey, halkın emeğini çalarak kendini zengin etmiş, devletçiliği ve inkılapları canı gönülden savunan kimi fırka sevdalılarına ihanet etmiştir.”

“Genelde erkek yazarların erkek roman kişileriyle devletçilikle kalkınmaya can verdikleri söylenebilir. İktisadi meselelere doğrudan ya da şuurlu bir toplumcu ya da siyasi tavırla yaklaşan Atatürk Devri’nin ilk kadın romancısı Suat Derviş’tir. Bu Roman Olan Şeylerin Romanıdır başlıklı eseriyle planlı ekonominin yolunda gitmeyen taraflarını sıralayan Suat Derviş, Baba Oğul romanının asli kişisi Feriha’nın ilk aşkı Necati’yi devletçi kalkınmanın idealist bir uygulayıcısı olarak verir.”

Orta Asya’dan Anadolu’ya Türk Musikisi

Orta Asya’dan Anadolu uzanan ve aynı tınıları taşıyan bir sesimizin olduğu muhakkak. Kader ve tarih birliğinden değil bu benzerlik, gönül birlikteliğinin de bir yansıması. Zeki Yılmaz, büyük coğrafyada kendine yer bulan müziğimizin izini sürüyor.

“Asya kırsalında veya dağlık bölgelerinde yaşayan insanlar, toplum olmaya başladıklarında ilkel olan sazlar da çoğalmaya başladı. Bu vurgulu ve nefesli aletler zaman içerisinde çok sevildi. Uygulamayı yapanlar bu aletleri geliştirmeye çalıştılar, bunda da oldukça büyük başarılar elde ettiler.”

“Önceleri düdük, sonrasında vurmalı aletler hâlinde olan müzik aletleri, zaman içerisinde telli, üflemeli şekillerinin bir bir ortaya çıkmasıyla şekillendi ve yayıldı. İnsanlar bu aletlerle daha bir mutlu ve üstün olduklarını keşfettiler. Savaş ve av sırasında elde ettikleri aletlerden çıkardıkları seslerin çok daha etkili bir ortam ile korku ve sevinç nedeni olduğunu anladılar.”

“Her toplum kendine özgü duygu ve düşünceler içerisinde müziğini ifade için konuştuğu dil/lisan gereği, sesini ve sazlarını ayarlamıştır. Bunun neticesinde, değişik ifade şekli olsa da neticede beş sesli (Penta) Asya’ya özgü seslerle müziğini icra etmeyi sürdürmüştür. Günümüzde Asya’da yaşayan Türk toplumlarında ve diğer pek çok ülkede (Hint, Japon vs.) bu gelenek sürmekte ise de Batı ile uyumlu çalışmalarla da geleneksel kültürlerinden sapmadan müziklerini icra etmektedirler.”

Kelebek Etkisi

Yazının oluşum aşamasından okuyucuya ulaşması ve onda bir etki meydana getirmesi Hüseyin Özbay’ın nazarında bir kelebek etkisinden başka bir şey değil. Yazılanlara ve bunların tesir gücüne baktığımızda bu etkinin ne kadar yerinde olduğunu anlıyoruz.

“Nasıl Türkçe cümlede her öge yerinde çakılı durmuyor da alabildiğine devinebiliyorsa, dünyada da her şey yer değiştiriyor, her an bir şey bir yerden kopuyor, su bir biçimde yolunu buluyor. Türkçe cümle “aksiyomatik üslup”a ne kadar da yakın, burada. Bir kelimenin yerinden oynaması anlam dünyasında fırtına koparıyor ve dilimizin kelebek etkisini alabildiğine hissettiriyor.”

“Yazmak zihnimizin de aynasını gösterir. Sözün, yazının ondurucu terapik gücü de en çok buradan kaynaklanır diye düşünüyorum. Sanki bir “zihin ultrasyonu”, “kalp ultrasyonu” gibidir bu ayna. Gösterir ama değiştirerek, alalayarak, örtüleyerek yapar bunu. Aslında değiştiren “ayna” değildir, diye sanılır. Biyolojik, fizik ve psikolojik değişimlerimizi ayna oluşturmaz da onu yalnızca gösterir, diye bilinir. Böyle anlayanlar için yazı aynası, “fail” değil, “meful”dür.”

“Bir söz doğuyor, çoğalıyor ve binlerce okuyucuya ulaşıyor. Bu da sözün kelebek etkisidir. Kelebek etkisi ve edebiyatın kaderi… Benim aynam da budur işte. Ama yarın “aynı ben”i belki de göstermeyecek başka aynalarım.”

Türk Edebiyatı’ndan Hikâyeler

Yıldırım Türk – Yolda Kalanlar

“Yazının, yazgın olduğunu düşünürdün. Kitaplarla dolu bir hayatı, dergilerle adımlamak, şiirlerle taçlandırmaktı hayalin. Okudukça yeni pencereler açılır ruhunda, çorak dünyan yeşerirdi. Lise yıllarında popüler kitaplarla başlayan okuma tutkun üniversite yıllarında edebî eserlere doğru akmaya başlamıştı. Şiirlerin yavaş yavaş yer bulurdu edebiyat dergilerinde. Mürekkep kokusunu almış, yazının kanatlarından tutunmuştun bir kere. Hiç uyanmak istemezdin bu rüyadan. Edebiyata gönül vermiş arkadaşlarınla toplanır, mevsimlik çıkarmaya çalıştığınız derginin yeni sayısı etrafında saatlerce konuşurdunuz. Zamanın nasıl geçtiğini anlamazdın. Adının görünmesi, şair olarak tanınman hoşuna giderdi. İnsanlar daha farklı bakarlardı sanki.”

“Hayatını devam ettirebilmek için yeşerecek bir parça toprak arayıp duruyorsun. Avare avare dolaşıyorsun sokaklarda. İşsizlik insan zihnini bağlayan bir ilmek. Uygun bir iş için üniversitede asistanlıktan başlayıp bakanlıklarda uzmanlık, polislik, memurluk ve ücretli öğretmenliğe kadar başvurmadık yer bırakmıyorsun. Tuttuğun yer elinde kalıyor. Mürekkebi henüz kurumayan diploman, ses vermeyen resmî kapılarda boş kâğıda dönüşüveriyor. Her yıl senin gibi yüzlerce kişi umutlarla kapılara yığılıyor, umutsuzluk katlandıkça sistem kördüğüm oluyor. Denize ulaşamayan sular çabuk mu bulanıyor? Her engelle karşılaştığında, her yol ağzına geldiğinde biraz daha bocalıyor, biraz daha umudunu yitiriyorsun. Sonra ne iş olsa yaparım diye hazırlamaya başlıyorsun kendini. İçinde derin bir yara…”

“Gece yarısı el ayak çekilince gönlünde ince bir sızı beliriyor. Kalemi eline alıp yazmaya, üstündeki külleri savurup atmaya çalışıyorsun. Aklında türlü düşünceler… İstediğin gibi olmuyor. Biraz daha cebelleşiyorsun. Kâğıda dökülenler karanlık kuyuya atılan taş oluyor. Düşündüğünle yazdığın çok farklı… Makasın ağzı gittikçe açılıyor. Kendini veremiyorsun yaptığın işe. Kafan gövdene yük oluyor. Mesele dilinden kalbine inmiyor, belirsiz bir sıkıntı yüreğine çöküyor. Masa başından kalkıyorsun. Şiirler yarım kalıyor zihninde.”

Ayşe Tüfekçi – Ceza

“Dışarı çıktığı ilk anda ayak tabanlarının karıncalandığını hissetti Ekrem. Arkasında kalan büyük demir kapının ardındaki asfaltla şu altındaki asfalt aynı idi. Aynı günün mamulü idi bunlar, kendi gözleriyle görmüştü. Bir müddet yürüyemedi. Dikilip durdu öylece. Başını sağ yanına çevirdiğinde daima tepesini gördüğü çam ağacının gövdesi ile karşılaştı. Tanıdık biri ile karşılaşmış gibi ona doğru yöneldi. Yirmi yılın yirmi yılını da dört duvar arasında geçirmemişti, dışarıya yabancı sayılmazdı. Hapishane sevkiydi, hastaneydi, dışarıya çıkmışlığı çoktu. Lakin iki kolundaki jandarma eri eksikliği onu iyiden iyiye afallatmıştı. Böyle oluyormuş demek, gözetlenmemek. Bir adım öteye kıpırdamamak için kolundan zapt edilmemek… Ağacın gövdesine tutundu.”

“İnsanın sesi yaşlanmıyormuş demek. Çünkü Ekrem bu sesin on üç, on dört yaşlarında dükkânın önünden geçerken ona baka baka kıkırdayan Gülsüm’e ait olduğuna yemin edebilirdi. Dönüp de onu gördüğünde ilk bakışta kıyafetlerindeki renksizlik dikkatini çekti. Bahar çiçekleri bezeli elbiseler giyen kız, ne olmuştu da kahverengi bir eteğin üstüne bej renk bir manto giyer olmuştu?”

“Rüzgârın bir vuruşuyla tepesindeki ceviz ağacının dalları savruldu. Ekrem titreyip boynunu içine çekti, kollarını önünde kavuşturup montuna sarındı. Boynunu daha da içine çekti ta ki yok olsun hiç var olmamış gibi. Az ilerisinde yeni bir hayat başlıyordu.”

Ayşe Ünüvar - Kantaron Sarısı Cümleler

“Hatmi çiçeklerini yere serdi yağmur! Kantaronları ve papatyaları da… Ağaçların karaltısına sığınan kim varsa çıktı. O orada kaldı. Papatyaların bükük boyunlarını hatırladı. Hatmilerin gem almaz başlarını ve renklerini; Pembenin her tonu. Açık-koyu-şeker… Pembe en sevdiği renk. Kız rengi pembe! Küçükken sevmezdi hiç. Olanlar oldu sonra. Her şeyin pembesini sever oldu… Yağmurun yağdığına sevinen, pembelere komşu bir evde doğmuştu.

Sakız sardunyaların beyazı da kırmızısı da olacak ama illaki sarı sardunya olacak! Sarının olgunluğu, dinginliği, ferahlığı, huzuru dolduracak kalp bahçesini… Salıncak demiri sarıya boyanacak. Bahçe kapısı da. Kümesin penceresi, köpeğin kulübesi de… Sarı dantelli havlu verecek misafire kapı açan eller. Bir delik iki dolgu da olsa kantaron sarısı örülecek çaydanlık örtüsü… Çiçeklerin dikildiği tenekeler sarıya boyanırken aşılı dallara koyu sarı naylonlar sarılacak… Sarı çiçekli çay bardaklarının içinde yüzecek sarı saplı çay kaşıkları…

Türk Edebiyatı’ndan Şiirler

Çeşmeye koşuyor susuz bir deniz

Vardığı durakta ne çeşme ne iz

-Tatlar karışıyor uyandığında.

Bedenin sazlıktan alınan bir dal

Ezgisine sığınıyor her masal:

-Sesler karışıyor uyandığında

Mehmet Aycı

Sen söz konusu olduğunda

Takvimler bir asır sonrasına

Ya da sorulara dökerdi yapraklarını

Ama yaşamayı onca sevmene rağmen

Cevaplar ulaşmazdı kulağına

Adın ülkende kazındığında

Zamandan bağımsızdın

Evlilik denen sözleşmeden de

Uzakların yapayalnız ışıltısıydı gölgen

Meçhul diyardan bir çeviri şiir gibi anıldın

Nazım Payam

Annedir dünyada

Sınırsız vatan

Ay ve yıldız gibidir her dilin

Resminde harfleri

Çocuksuz nasıl varsın baba

Annenin yanına

Mustafa Ruhi Şirin

Karabatak’ta Sezai Karakoç ve Dirilten Şiir Dosyası

65. sayısında Sezai Karakoç ve Dirilten Şiir Dosyası ile okurlarının karşısında Karabatak dergisi. Dosyada yer alan yazılardan altını çizdiğim satırları paylaşacağım.

Hasan Akay-Modern Türk Şiirinin Efendisi!

Sezai Karakoç, gerçek ve metaforik anlamıyla bir armağandır. Fuzûlî’nin Hadîkatü’s-Süedâ adlı eserinden hârikulade bir metinlerarasılık manevrasıyla yeniden ürettiği metne verdiği bu başlığa (Armağan başlığına) yüklediği “mânâ”nın, onun hakkında da geçerli olduğunu düşünüyorum. Bu yeniden üretilen, söz yerindeyse diriltilen bu eser ve bu başlık, şairin gönlünce ürettiği bir Fuzûlî armağanı, bir Fuzûlî’ye armağan olduğu kadar, dünyanın lirik bir şairinden günümüz insanı için devşirerek sunduğu bir üstün idrak armağanıdır. Aynı zamanda, Fuzülî’nin “armağan” idrakinin, bugünün dili ve beyinleri için yeniden formatlanmış, tazelenmiş, diriliş aşısıyla takviye edilmiş hususî bir “armağan”ıdır.

Karakoç şiirde, duyarlık ve düşüncede bir “devrim”dir; ama “karşı devrim” değil, “bize mahsus bir devrim”dir… O yüzden “benim devrimimiz”, “bizim devrimimiz” diyor bir şiirinde. Yaptığı fütûhâtın da farkındadır. Buradaki devrimin diğerlerinden farkı, sadece sesi ileten bir “Telefon Farkı” vs. değildir; “üstüninsanların hazırlayageldikleri” huzuru ileten bir hususî telefon ediş farkıdır. Eşyayı âdeta bir “mesaj güvercini”ne dönüştürme farkıdır. Nesneleri öz diliyle konuşturma farkıdır.

Yılmaz Daşcıoğlu-Sezai Karakoç Şiirinin Gücü ve Etkisi

Sezai Karakoç şiirinin zengin ve tunç kafiyelerle, düzenli-düzensiz tekrarlarla oluşturulan kendine özgü ses ahengi, derece derece artırılan, eksiltilen temposu ile yukarıda değinilen imge çeşitliliğinin bir araya gelmesi ve bunların arkasındaki insan ve dünya görüşü onu sadece kuşağı içerisinde değil, modern Türk şiiri içinde de ayrıcalıklı bir yere sahip kılmaktadır. Üstelik 1960’lardan beri Türk şiirinin güçlü bir damarının kurucusu olmak bakımından da Türk edebiyatında her zaman bu özel yeri pekiştiren şair ve düşünür Karakoç’un etkisinin ve rolünün zaman içerisinde daha çok anlaşılacağı açıktır.

Hüseyin Akın -Dünyamıza Geç Giren Kitap: İslâm Toplumunun Ekonomik Strüktürü

Sezai Karakoç 1967 yılında 34 yaşında iken “İslâm Toplumunun Ekonomik Strüktürü” adlı eseri yazmıştı. 60 sayfadan ibaret bu dev eserde üstat İslâm ekonomisi adıyla yazılan eserlerin büyük bir kısmının aslında İslâm ekonomisi tarihi olduğunun altını çizmekte. Bu gerçekliğin altını çizerken bir taraftan da İslâm düşüncesine ait altın dönemlerde yazılmış olan klasik ekonomi kitaplarının bugüne getirilemediğinin yarattığı boşluğa da dikkat çekmekte. Sanki batı iktisat teorilerinin dışında başka bir kaynak ya da tecrübe yokmuş gibi batı tecrübelerini doğuya dayatma gibi bir durum ortaya çıkacaktır. 70’li ve 80’li yıllarda sokağa taşacak boyuta gelmiş olan sosyalizm ve kapitalizmle verdikleri kavgada bir üçüncü sistemi yanlarına yaklaştırmak şöyle dursun ismini bile anmıyorlardı. İsmet Bozdağ’ın 1983 yılında yayınlanan kitabı “Üçüncü Çözüm” dünyanın sosyalizm ve kapitalizme mahkûm olmadığını, İslâmiyet’in de bir sosyoekonomik modeli bulunduğunu ifade etmesi bakımından yeni bir çıkıştı.

Vahdettin Oktay Beyazlı -Karakoç’un İdeal Genci Taha

İdeal bir diriliş eri olan Taha’ya dikkat ettiğimiz zaman onun akıl, gönül ve ruh birlikteliğini sağladığına hükmedebiliriz. Sezai Karakoç’un şiirsel öznelerindeki amentü inancı dikkate değerdir. O inancın son ve önemli parçası olan basübadelmevtin yani öldükten sonraki dirilmenin etkili örneğidir Taha. Karakoç literatüründe, mutlak hakikatin peşinden koşan ve sonra da ona ulaşan bir neferdir. Bir insan olarak doğan Taha, hayrı ve şerri yaşar. Öldükten sonra, surun üflenmesiyle dirildiği vakit, dünyada peşinden koştuğu hakikati bulur ve bu sefer de onu yaşar. Karakoç’un inancı, insanın mutlak hakikati muhakkak bulacağı yönündedir. Diriliş Partisi’nin “Ana ilkemiz hakikattir.” ilkesi bile bunun göstergesidir.

Eray Sarıçam-Bizim Kuşak Sezai Karakoç’u Neden ve Nasıl Iskaladı?

Karakoç’un muhalif olmalıyım diye bir derdi, bir takıntısı, bir kızıl elması da yoktu. Çünkü böyle bir hedef en nihayet yapıntı bir şey olacaktı. Tıpkı, “Şair muhalif olmalı,” kalıbı gibi… Ama bu düşünce organik olmadığı için altını kimse dolduramadı. Kime, neye, niye muhalif? Siyasi iktidara mı, onun aygıtlarına mı, onu destekleyenlere mi, onun sunduğu hayata mı, ön ayak olduğu teknik’e mi, din anlayışına mı vs. Şair muhalif olmalı kalıbı bu yüzden toptancıdır, yapıntıdır, organik değildir. Peki, Karakoç ne yaptı? Karakoç kendine başka bir galaksi kurdu. Hemen devletin yanında ama devletten tamamen bağımsız. Ayrı bir galaksi olduğu için yanındaki galaksinin genel geçer tartışma ve kalıplarına prim vermedi. Ama her iki galaksi de birbirlerine “mecbur”du. Birbirlerinin uyduları gibi. Çünkü Karakoç devletten tamamen bağımsız olmasına rağmen devlete düşmanlık etmedi. Aksine devleti onarmaya çalıştı. Bundan dolayı Karakoç birçokları için sadece, “AKP Genel Başkanı Tayyip Erdoğan’ın şiirlerini okuduğu, Diriliş şairi denen…” biriydi. Çünkü ömrünce, şiirleriyle ve fikirleriyle “Türkçe şiirin” doğasında yer yoktu ona. Türk şiirinin ta kendisiydi Karakoç. Belki de bütün bir Avrupa şiirinin zirvesi olan İkinci Yeni’nin Cemal Süreya ile kurucusu ve son temsilcisiydi. Kurucusu olduğu İkinci Yeni sayesinde artık tam anlamıyla “mektep” ile ilişiğini kesmişti Türk şiiri. Bu yüzden Karakoç’tan sonra şiir yazan her şair (Evet her şair.) Türkçesini biraz da ona borçludur.

Yasaklanan Medeniyet yahut “Mûsıkî İnkılâbı”!

Bir zamanlar yasakları her alanda yaşamış bir ülkesiyiz ne yazık ki! Hem de kendi değerlerini yasaklayacak kadar ileri giderek yapılan yasaklara şahit olan bir milletiz. Öyle zamanlar yaşadık ki “bizim” dediğimiz ne varsa büyük bir yıkım halinde tek tek yasaklarla halkın nazarında yok sayılma yarışına girişildi. D. Mehmet Doğan, yine inkılâb adı altında musikimize yapılan darbeyi kaynaklarla ele alıyor.

“Hiçbir sömürge ülkesinde görülmemiş bir şey Türkiye’de yapılmıştır. Bilen varsa bilgilendirsin: “Filan sömürge ülkesinde o ülkenin müziği yasaklandı!” Müstakil, bağımsız bir ülkede köklü ve yaygın musıkinin yasaklanması gibi bir şey zaten sözkonusu olamaz!

Her toplumun musikisi vardır, basittir, zayıftır veya bize öyle gelebilir; fakat bu hor görülme sebebi değildir. O basitlik içinde de güçlü bir ifade imkânı yakalanmış olabilir. Eğer toplum o mûsıkiyi benimsiyor, icra ediyor ve dinliyorsa, buna en azından saygı duymak gerekir.”

“Evet “alaturka” çökertilmiştir de yerine ne konulmuştur? Avrupa’nın çok sesli klasik mûsikisi mi? Türkiye’de popüler musıki dahi Türk mûsikisinden uzaklaşmış, arabeskten popa doğru bir yelpazede piyasa müziği yaygınlaşmıştır. Milletin kulakları zehirlenmiş, kendi sesini de duyamaz hâle gelmiştir. Bu kibir dolu yazı tam bir alçaklık numunesidir. Kendi bilgin yok, fikrin yok, hassasiyetin yok. Bir yerlerden aldığın emirle racon kesiyorsun. Alçaklığın bu nev’ine az rastlanılır. Hani Zübük kağnı gölgesinde oturur da kendini aslan sanırmış. Zübük dahi bu yazardan daha şereflidir!”

“1924’te Ankara’da Musıki Muallim Mektebi kurulur. Amaç, orta dereceli okullar için batı tarzı öğreticiler yetiştirmektir. 1925’te tekkelerin kapatılması Türk müziğine büyük bir darbe vurur. Bilhassa Mevleviliğin mûsıki ilgisi düşünülürse, bunun ne kadar büyük bir yıkım olduğu anlaşılabilir. 1926’da Darülelhan belediyeye bağlanır ve Şark Mûsıkisi Şubesi kapatılır. Böylece Türk musikisinin öğretimi resmî olarak menedilir. Ancak bir icra heyeti kurulacak fakat eğitim-öğretim faaliyeti yapmayacaktır. Böylece “irtica musıkısi”nin öğretilmesi yasaklanmıştır.”

Yılmaz Daşcıoğlu ile Söyleşi

Serhat Demirel,Yılmaz Daşcıoğlu ile bir söyleşi gerçekleştirmiş. Yılmaz Hoca’nın hayatına dair notların yanında; şiir ve edebiyatın konuşulduğu bu söyleşiden paylaşımlar yapacağım.

“Şiir konusunda o yıllarda Faruk Nafiz’in, Necip Fazıl’ın, Arif Nihat Asya’nın şiirlerini okuduğumu ve etkilendiğimi söylemeliyim. Özellikle Necip Fazıl’ın beni çok etkilediğini belirtmeliyim. O dönemlerde ayrıca sosyal, popüler kitlesi de fazlaydı rahmetli Necip Fazıl’ın. Dolayısıyla MTTB diye bir derneğin Yalvaç şubesine gidip geliyorum ve oradaki panoya da Necip Fazıl’dan ikilikler, kıtalar yazarlardı, asarlardı. Bir gün ben kendi yazdığım dörtlüğü oraya astım. Necip Fazıl’a ait olduğunu zannetti insanlar. Ben biraz da belki bunu test etmek için yapmıştım. Sonradan ben yazdım dedimse de inanmak istemediler. O zaman ispatlayın dedim, Çile orada.”

“Orhan Hoca için birkaç deneme yazdım, yayımlandı. Hoca kırgın şekilde emekli olduktan sonra uzun zaman geçti. 2011 yılıydı yanlış hatırlamıyorsam, o dönemin rektörü de sağ olsun destekledi. Hem Osman Hoca için hem de Orhan Hoca için dersliklere isimler verdik. Bir de başka şehirlerdeki öğrencilerinden bir kısmını davet ederek bir jübile yaptık. Dolayısıyla bir bakıma Sakarya Hoca’ya iadeiitibar da yapmış oldu. Hoca’nın hem bir bilim insanı olarak hem kültür adamı olarak portresinden belki bahsetmek gerekebilir. Erzurum’da ömrünün epeyce kısmını, 30 senesini orada geçiriyor. Bu bir hizmet ve ideal işi aynı zamanda, onu da söyleyelim. Hep söylendiği gibi İstanbullu bir beyefendi olarak saygın bir yere sahip Erzurum’da. İkincisi İstanbul’un biraz önce söylediğimiz güvensizlik telkin eden dönemini değil, önceki dönemini temsil ediyor.” 

“Çatışmaların olduğu dönemde, Boşnakların katledildiği dönemde, 90’ların başında gerekse oraya gittiğimde birkaç tane de şiir yazdım. Bosna şiirlerim vardır benim. Açıkçası Bosna bir Türk açısından buradan bakınca çok karmaşık duygular uyandıran bir memlekettir. Birincisi Türkler vasıtasıyla Müslüman olmuş bir grup var orada. Sanki bizim evladımız, akrabamız gibi hissediyorsunuz. Atalarımızın etkisiyle veya fetihler yoluyla Müslüman olmuş bir grup. Ondan bir sorumluluk hissediyorsunuz. Sonra Boşnaklar hakikaten bize çok misafirperver davrandılar. Nereye gittiysek güler yüzlü davrandılar. Bizim gittiğimiz yıllarda daha savaşın izleri devam ediyordu, ondan doğan bir kırgınlık, kızgınlık, bir mağduriyet psikolojisi yaygındı. Ama ben iyilikle hatırlıyorum.”

“Genel bir şey söylemek gerekirse bugünün şiiri, önce İkinci Yeni ve sonra da 80 kuşağında oluşan poetik düzlem üzerinde devam ediyor gibi geliyor bana. Yani şiir bugün de bir bakıma İkinci Yeni’nin oluşturduğu zeminde ama bugüne daha çok hitap eden aşama belki 80 kuşağının getirdiği aşama. Dolayısıyla imgenin öne çıktığı söyleyiş arayışlarının öne çıktığı bir şiirdir, dersek yanlış olmaz. Ayrı ayrı damarlardan akan lirizmi, metinlerarası teknikleri şiirin asal yapı elemanı gibi görenler olduğu gibi, toplumsalı, öykülemeyi benimseyenlerin de ciddi bir görünürlük oluşturduğunu söyleyebilirim. Elbette bunları çok düzenli olmayan izlenimler üzerinden söylüyorum ama pekâlâ dikkatimden kaçmış, görmemiş olduğum farklı şiirler ve farklı yayınlar olabilir. Ama bu sözlerin kesin bir yargı değeri kazanması için zamana ihtiyaç var.”

Güldane Ersoy Projektör’de

Güldane Ersoy ile yeni kitabı Süper Değil Gerçek Kahramanlar üzerine bir söyleşi yapılmış. Kitaba dair notları yazarından dinliyoruz.

“Hem kitabın isminden hem de kelime olarak düşündüğümüzde süper: Normalüstü, fevkalade gibi anlamlar taşıyor. Yani bir taraftan aşırılık gibi bir manada da verebiliriz ve aşırılık her ne şekilde olursa olsun bize zarar veren bir olgu. Ben kahramanlıktaki fevkaladeliği, aşırılığı dahi insanı kibre boğacağından ötürü tehlikeli bir durum olarak görüyorum. Kaldı ki bu konu üzerine işlenen filmlerde bile süper kahramanlar insanüstü, tanrısal bir varlık olarak gösteriliyor. Yani normal hiçbir insanın fiziksel ya da ruhsal anlamda fevkaladelik niteliği taşıyan özellikleri kaldıramayacağının farkındalar. Ancak bizi bu farkındalıktan uzak tutarak filmleri izlerken kendimizi kahramanın yerine koyup tanrısal bir varlıkmışız gibi hissetmemizi sağlıyorlar. Zaten var olan kibir duygumuzu zirveye çıkarıp maalesef inancımıza, ahlakımıza, insanlığımıza büyük zararlar vererek, süper kahramanlar gibi yükselmemiz gerekirken tam tersi olarak bizi aşağıların aşağısına çekiyorlar. Dilerim anlatmaya çalıştıklarım, bu tarzdaki filmleri izleyen herkeste ufak da olsa bir farkındalık oluşturur.” 

“Bugüne kadar yaşadıklarımdan öğrendiğim en önemli bilgi, insan bir şeyi gerçekten seviyorsa ona ulaşma yolunda önüne çıkan hiçbir engel kendisini durduramazmış. Özellikle Dönmeyenler ve Süper Değil Gerçek Kahramanlar’ı yazarken öyle büyük sorunlarla karşılaştım ki sadece bunları bile yazsam ortaya uzun bir kitap çıkardı. Önüme çıkan bu engeller başta umudumu kırsa da bir süre sonra yazma sevdası ağır bastı ve haydi Bismillah diyerek kararlı bir şekilde yola devam edebildim, elhamdülillah. Ancak bu engeller sırasında ailem ve dostlarımın -özellikle atölyedeki dostlarımındestek ve dualarını anmadan geçemem. En büyük motivasyon kaynağım onlar oldu. Çalışırken öyle ilgi çekici bir yöntemim yok. Bol misafirli, bir bebek ve iki çocukla gürültüsü hiç eksik olmayan güzel yuvamda yazmak biraz zor olsa da elime geçen her fırsatta hemen telefonumu kapıp çalışmaya başlıyorum. Şu an en rahat kullanabildiğim araç cep telefonu olduğu için Word dosyasını indirdim ve bu şekilde yazmaya devam ediyorum. Ayrıca yazdığım eserin konusuna uygun enstrümantal müzikler dinlemek de motivasyonumu arttırıyor. Her yazara naçizane öneririm.”

Karabatak’tan Öyküler

Şükran Koyuncu – Düşbâz

“Hayal kurmayı ne kadar ilerlettiğimi bilemezsiniz. Bir düşüm, binlerce lira eder oldu. Durduğu yerde değerleniyor. Sanrılarımın önünde uçsuz bucaksız bir kalabalık… Sanırsın ekmek kuyruğu. Benim hayallerim elle tutulur, gözle görülür. Üstelik yasemen esanslı. Bulunmaz böylesi. Bak, nasıl da üstüne sinmiş. Ah Efsuncuğum, burada kimse beni hayra alamet görmez. Bakma sen hakşinas durduklarına. Uykuları dişlerinin arasında sıkışmış bu insanların hayal deyince akıllarına hep müstehcen şeyler geliyor. Böyle hayalsizlik görmedim.”

“Bak yine aklım sarpa sarıyor. Yörüngesinden çıkmak istiyor. Duvarlara boylu boyunca sessiz harfli hayallerimi çiziyorum. Yankısız, tütsülenmiş hayallerle yetinmemi bekliyorlar. Çocukluğumu yeniden yaşamak gibi olmayacak şeyler umuyor, hayıflanıyorum. Geride bıraktıklarımı görmek umuduyla uzaklara dalıyor gözlerim. Zembereği boşalmış zihnim şimdi bir aşiyan. İsterim ki çocukluğum kuşlar gibi gökyüzünde salınsın. Bir hayalden ötekine göçsün. İklimleri hep sıcak kalsın. Ancak yorgun bakışlarımın ardındaki deniz karanlık. Pırıl pırıl bir gökyüzü düşledikçe daha derine yüzüyor, batıyorum. Soluğum kesildiği hâlde kanatlanıp uçmak gibi utangaç ve marazlı istekler zincirleniyor sol göğsümün altında.”

Yavuz Işık-Kırk Belikli Doru At

“Her cuma gecesi karşı tepede kendi hâline terk edilmiş çiftliğin içindeki ahırdan sabaha kadar bir ışık sızar, gündüzün oradan yeleleri örülmüş vaziyette çıkan yorga bir at, köyün meydanından binicisi olmadan geçerdi; sahibinin kulağına fısıldadığı ismiyle “Gelin atı”.

Köylünün gözü daha çok atın kırk belikli örülen yelesinde, uçlarına bağlı mavi boncuklarda, bir de sağrılarındaydı -değme yarış atından daha bakımlı ve semizdi-. Bir de Gülsüm vardı, saçlarını tarayıp ören annesinin ve Halil’in dışında kimsenin bilmediği kırk belikli. Gönüllerine ateş düşeli böyleydi. Yaz kış metruk ahırda barınan doru at, dışarılarda özgürce dolaşır, bir tek köyün delikanlısı Halil İbrahim’i yanına yaklaştırıp sırtına bindirirdi.”

“Köy, sırtını kuzey rüzgârlarına yaslamış bir tepenin güney yamacındaydı; sağında ve solunda düz sırtlı iki tepeye, karşısında ise eteklerine kadar devam eden çayırlıkların bulunduğu, çok zaman karla kaplı, sadece doruğunda kayalıklar olan bir dağa bakıyordu. Dört bir tarafında kışın beyazdan, yazınsa dağın tepesi hariç yeşilden başka renk yoktu. Yeşilliği ancak değişik renklerdeki çiçekler, özellikle gelincik tarlaları kırıyordu. Vadilerin arasından gelen derecikler köyün altındaki suyla birleşerek akıp gidiyordu.”

“Kışın ansızın kapıyı çaldığı bir cuma sabahı gün ağarana kadar devam eden kar, ona eşlik eden fırtına ne pencere ne baca ne de kapı bırakmıştı dışarı çıkacak. Kapı önleri adam boyu kapanmış, köylüler dışarı zor çıkmışlardı. Kar, düz yerlerde diz boyunu çoktan geçmiş, tipi azalsa da hâlâ devam ediyordu. Gözü kesenler, ancak öğlene doğru aynı izleri takip ederek köy kahvesine gidebilmişti.”

Karabatak’tan Şiirler

taşımak onun işidir omuzlarında geleceğin defteri

elinde kılıcı ahududunun elinde ovanın pamuğu

Karakoç, rüyamıza gel ve yık tezgâhını ısırgan otunun

bu tiradı söylemek sana düşer yanan derilere dair

tutku mu ancak bir meczubun kazanında kıvama gelir

sihirbazlara düşer yılanlarıyla şairin karşısına çıkmak

yaşlılık canavarını sütte boğacak kırk gün bahar yağsın

Karakoç, rüyamıza gel ve gölümüzü bir ceylanla mayala

dökülecek deniz bulamaz sonra sesinin karıştığı ırmak

A.Ali Ural

Kaygınızın çinili rüzgârı fakat büyüledi kargımı ben dondum

Öyle kalakaldım ekmeksiz kokusuz ve sessiz elimde gülle

Loş bir tarladaydım elimde gül mızrak oldu elimde

Loş tarlada bir elimde kargım soğudu diğer elim boş ekmek ve kitap nerede

Kokmaz bu saatte kitabın sayfaları ışık vurmadan kemiklerine

Duyulmaz ekmeğin çıtırtısı narlar dallarda yorgun ben kimseyim

Bu saat bir başka işler dünya dönmekten başka bir şey bilmez

Karanlık durup dururken yeşerir ekmekler doğar sayfalardan

Mürekkep şehre bulaşır bir tek ses olmaya çağırarak herkesi

Kitabın o sayfası açılır ışık vurur bakar yüz açılır loşlukları suyun

Ahmet Akarsu

Gece yürüyüşlerinde atlanan her şey rüyalara sarılı

Işıkları söndürmeden önce pencereler,

Işıkları sönmeden çerçevelere sarılı

Ölülerin sandıklarını daha derine gömseler

Daha derinlere salyasını akıtsa köpekler

Görmeseler açık gözleriyle

Çünkü dünyaya inadına inanmakta

İnadına her şeyi gördüğünü sanmakta

İnadına toprağı yukarı atan rütbeler, elmaslar inadına

İnadına petrol ve fosfor

Mahkeme duvarları, zindanda tuluatlar

Geçici olan ne varsa geçmekte

Geçici olan ne var hevesten başka

Gitmek için kapıda beklemekte

Âdem Yazıcı

biliyor tabii karnaval yalnızlığıyla birey

ilk günün çırağı değildir ustası karşısında

sığınacak bir delik arayan karın tokluğuna

birey dediğin her dakika her gün bir ömür

incinme kırılma ve sükut-ı hayal denilen

ruhları kurutan yükler taşır göz içlerinde

ne ağlar şöyle küçük tuz gölleri falan

ne güler bir sel gibi katıla katıla

Mehmet Narlı

Bir yerde adımız anılıyorsa, nasıl anılacağını öğrettiğimizden küçüklerimize

Bu bir saygıdır edeptir dediğimiz büyüklüğümüz

Ardında daha neler neler var

Sakın edepsizlik kibir ukalalık veya beklenti diye anlamayın

Olsa da olur olmasa da olur, söze dökecek olursak

Olmazsa mutlak küstüğümüzü zaman zaman belirtmemiz şaşırtmasın sizi

Olduğunda her yerde adınızı ne güzel andığımız da

Alışveriş olarak görülmesin İki iki içtiğimiz çayımız tatlı cezadır

Tatlı tatlı eğitiriz büyüklüğümüzü her fırsatta her yerde her zamanda bilmeyen

küçüklerimize

Uyarılar, sizi sevdiğimizden,

Eğittiğimiz, önemsediğimizden sizi

Yoksa kibirden, ukalalıktan değil

Serserilikten hiç değil,

Hiçbir şey beklemediğimizden

Sık sık unutuyoruz derviş olduğumuzu

Ömer Yalçınova

yaşamaklar, felsefeler ve tarihin anlam kaybı

masada herkes tamam, isa’nın son akşam yemeği

insan işinde çok para var diyorlar, köleliğe hayır

terk edilmiş evlerin tanrım neden kimsesi yok

hâlbuki içten ısıtmalı odalar, çocukluğun kısmi zamanlı neşesi

çift güllü yasinler, adı güzel kendi güzel sesi üzgün Muhammed

gözle görülemeyecek uzaklar var görmek değil rüyanın gereği

dünyanın sonunda bir şey yok: geldim, gördüm, paydos

Cengizhan Konuş

İnsan dursuz duraksız

Sevebilir gökçe’anım

Toplum dursuz duraksız sevebilir.

Bir şeylerin sağlaması yapılır böylece

Tazelenir böylece anlamın tarihi

Firavun günler tazelenir.

Ben ol tazelenen günlerde

Usul usul değil alelacele deprettim dudaklarımı

Senin merhametinle deprettim dudaklarımı.

Ben ol merhameti

Yurdum bildim hep

Bildim bir şu kadar yıl sonra

Yurdu olması ne demekmiş

Evden kaçmaya bile

Cesareti olmayan çocukların

Eray Sarıçam

varlığa görülmeyen sûretlerle bakmak

bir ölü soğukluğunu çarpar deriye

nasılsa soğuk bir isle dağlandı suratın

sel yangın felaketler ve yıkımlarla

kartpostalları yakıp düşürünce kolyeyi

yamadığın yıldızları at rüzgârların peşine

yaşamak, tılsımlı bir mahkemesi hayatın

Ömer Berkay Ayla

Ay Vakti, Sayı 201

İnsanlar da mevsimler gibi. Hatta insanlık değerleri de değişiyor geçen zamanla birlikte. Ay Vakti dergisi 201. sayının giriş yazısında manifesto gibi seslenişleri ile aralıyor her sayı derginin sayfalarını. Bu sayıda da yaşadığımız savrulmaları; “Bir bakıma insanın sonbaharı” diye özetliyor. Ne çok şey kaybediyoruz hem de göz göre göre. Eksiliyoruz farkına bile varmadan.

“Sadece bir mevsim adı değildir sonbahar; flu bir imge, derin bir çağrışımdır aynı zamanda.
Modern çağ, insana vadeli yaşam kredisi dayatıyor artık.
Benim kurallarıma göre yaşayacaksın! diyor.
Bütün kapitalist alegoriler, zihin haritalarımıza özenle yerleştiriliyor.
Ne yiyeceğimize, nasıl giyineceğimize, kiminle dostluk kuracağımıza ve nereye gitmemiz gerektiğine karar veren bir mekanizma var artık! Ve belki de en önemlisi, “senin düşünmene gerek yok, ben senin yerine de düşünürüm” diyen yapay zekânın hayata ikame edilmesiyle başlayan pasif yaşam serüvenimiz… Bir bakıma insanın sonbaharı…”

Feridüddin Attâr

Prof. Dr. Mustafa Kara, Feridüddin Attâr hakkında yazmış. Mutlaka tanınması gereken isimlerden olan Attar’ı maalesef sadece isim olarak bilerek, detaylandırmadan geçiştiriyoruz. Kara’nın bu yazısı önemli noktalara temas ediyor.

“Doğu’da ve Batı’da kabul gören, zevkle ve hayranlıkla okunan dünya klasikleri listesinin değişmeyen isimlerinden biri de Feridüddin Attâr’dır. Farsça yazan şairlerin en büyüklerinden, tasavvufî düşünceyi anlatan ariflerin en meşhurlarından, mesnevi edebiyatının en güçlü ediblerinden biri de odur. Mevlânâ’nın hayatını okuyup da onun ismiyle karşılaşmayan bir kişi bulmak mümkün değildir. Çünkü Celaleddin-i Rûmî, onu üstad olarak kabul etmiş, eserlerini okuyup hazmetmiş, yer yer taklit etmiş, daha da ileri giderek “Hallac’ın nurunun onda tecelli” ettiğini ifade etmiştir.”

“Feridüddin Attâr’ın bütün eserleri manzumdur, sadece Tezkiretü’l-Evliya mensurdur, nesirdir. Şehadetinden bir yıl önce tamamlanan bu kitap, Sülemî’nin açtığı “tabakâtü’s-sûfiye” yazma geleneğinin altın halkalarından birini meydana getirmiştir.”

Düşünce Geleneğimiz ve Sezai Karakoç

Necip Asım, Düşünce Geleneğimiz ve Sezai Karakoç yazısına bu sayıda da devam ediyor.

“Karakoç Ölmeyen Medeniyet, Ölümsüzlük Medeniyeti, Hakikat Medeniyeti olarak tanımladığı İslâm medeniyetinin dirilişini tarihi arka planı doğrultusunda nasıl yeniden var olabileceğinin ipuçlarına da eserlerinde değinmiştir. Münevverler, aydınlar toplumun önderleridir, toplumlara yol gösterirler. Toplum, münevverlerinin tuttuğu ışığın aydınlığında yol alır. Bu anlamda Üstat Sezai Karakoç eserlerinde yaptığı analizlerde tarihi süreçte gerek Batı’da ve gerekse İslâm coğrafyasında yetişen münevverlerin bakış açılarına yer vermiş, isimlerini zikretmiş, kimi düşünürlere ise eleştiriler yöneltmiştir. Bu eleştiriler aynı zamanda fikri saldırılar karşısında bir karşı duruş, savunma ve hücumdur, fikri akınları durdurma ve hak ve hakikati haykırmadır. Karakoç’un eserlerinde yer verdiği münevverler İslâm düşünce geleneğinin pınarlarıdır. O pınarlardan beslenen fikir tarlamız gelecekte medeniyet meyvelerinin yeniden var olup olgunlaşmasına yardım edecektir.”

Doç. Dr. Salih Uçak ile Söyleşi

Ali Yaşar Bolat ve Ferhat Öksüz, edebi çalışmaları, eserleri ve Ay Vakti merkezli bir söyleşi gerçekleştirmişler Salih Uçak ile. Çalışmalarını benim de büyük bir ilgi ile takip ettiğim bir yazar Salih Uçak. Özellikle ufuk açıcı yönlendirmeleriyle de ön planda olan bir isim.

“Lisanstan itibaren pek çok edebiyat ve düşünce dergisini takip ediyorum. Okurken burs ve harçlıklarımın bir kısmı dergilere gitmiştir. Pek çok dergi daima gündemimde olmuştur. Yukarıda da bahsettiğim gibi Ay Vakti’yle yazma bağlamındaki tanışmam 2007’de başladı. Sosyal medya bu kadar gelişmediği için, mail ve telefonla başlayan bir süreç. Şeref Abi ile yüz yüze tanışıklık yok henüz. Yayımlamak istediğim yazılar olunca mail gönderiyorum Şeref Abi de dönüş yapıyordu. Maille başlayan yazma serüveni, 2018 Aralık’ta yükü omuzlamaya kadar çıktı. Ay Vakti’nde yazmaya başlayınca başka dergi aramadım artık. Çünkü benim açımdan Ay Vakti’ni kıymetli kılan bazı özellikler vardı: kimliği, aidiyeti, mektep olması, kendi yağında kavrulması, mütevazılığı vs... Uzaktan başlayan samimi ve sıcak musahiplik daha sonra yüz yüze – ilk yüz yüze tanışma 2013- oldu. 2017’de yurtdışından İstanbul’a dönünce de Şeref Abi’nin teveccühüyle dergi mutfağına girdik. Şükür ki tanışmışız Ay Vakti ile… Edebi anlamda diri olmanın başka yolu yok. Özellikle taşrada iseniz bu çok daha kıymetli. Dergi hem edebi gündemin içinde tutuyor hem de gündeme yön vermenizi sağlıyor. Şeref Akbaba Abi ve Selami Şimşek hocamla çalışmak büyük bir şans.”

“Sanatın bir “değer” olarak kabul edilmesi için bana göre ilk kıstas “etik ve estetik”tir. Sanat eserinin başat amacı “güzellik” olmalıdır. Lakin bugün “şöhret” için sanatı kullanmak isteyenler var. Her ne kadar sanat kendini korusa da zaman zaman şu algı ortaya çıkıyor: “Sanat yozlaştı.” Eğer bu yargı, bilinçli olarak kullanıldıysa kastedilen amacın dışına çıkmadır. Şayet değilse sanat yozlaşmaz, yozlaşamaz, ama onunla uğraşan insan pekâlâ yozlaşabilir. Bugün şahit olduğumuz manzarada bu var.”

Rasim Özdenören, ‘Gül Yetiştiren Adam’ın ta Kendisiydi

Fahri Tuna, Rasim Özdenören portresi ile Ay Vakti’nde.

“Maraş’tan sadece şair değil, öykü yazarı da çıkabileceğini ortaya koyan adamdı.
Müslüman entelektüeldi.
Müslümanca düşündü, Türkçe yazdı, bir ömür.
Naif adam; naifliği sanat, naifliği meslek, naifliği hayat edinmiş adamdı! İçine uzun, içine derin, içine genişti. Bunu ancak onu okuyanlar ve onunla yaşayanlar bilebilir.”

“Maraş’ın yaylalarından, dağlarından ve sokaklarından getirdiği, her sabah farklı bir krize teşne, karmakarışık bir başkentte bile, Hacı Bayram-ı Veli’nin gönlünün dibinden emzirdiği, beslediği, sahihleştirdiği bir sözü ve sesi vardı. Bin yıllık bir ses, bin yıllık bir söz, bin yıllık bir özdü o.”

Susuz Pınar

“Özdeki cevhere varmak…” Aslında insanın dünya hayatındaki en büyük gayesi bu olmalı. Tüm çabası cevheri çıkarmaya gayret etmek. Zaten ondan sonra gerisi gelecektir.

İbrahim Özgün, pınar serinliğinde bir anlatımla bizi cevheri bulmaya çağırıyor.

“Gaye; özdeki cevhere varmak.
Var olmak; gereğince zamanda yaşamaktır. Yazıda soluklanmak; Sınırlıdan sınırsızlığa edilen yolculukta kelimelerle hayat bulmaktır.”

“Kişiyi kurtaracak ruh ve fikir hayatın içinde yoğrularak ebedi mutluluğun kanatlarına tutunmakla mümkün olacaktır.”

“İtaat sanatlarında saklı gerçeği gereğince dikkate almak, kalbe ve başarılara kapılar aralamaktır. Özdeki cevhere varmak; kana kana içilen susuz pınarın yanına varmaktır.”

Ay Vakti’nden Hikâyeler

Nurşah Karaca - Adı Yakup Olanın Kaderi Beklemek Mi?

“Susmak iyi geldi.
Taşıyamayacağım kadar kelimeyi boşaltıvermek pencereden… İyi geldi.
Dilime dolandıkça göğsümde yük olan kelimeler, pencereden boşalttıkça kuş olup uçuverdi. Sığırcık, kırlangıç, İshak kuşu, serçe… Gök kızıla çalarken incecik kanatlarıyla süzülüverdiler önümden.”

“O biraz sarı, biraz paslı dolmuşa binişini de hatırlamıyorum. Sanki birdenbire kayboluverdin önümden. Sanki kuş olup uçtun, rüzgâr olup estin, bir nehirdin de aktın gittin ve ben o çeşmenin başında günlerce seni bekledim.”

“İşte o an zayıf, çelimsiz, biçare Yakup’un içinden koca bir Yakup çıkıyor. Öyle genişliyor ki yüreğim bütün Yusufları içime koyuyorum. İçimde kuyu, içimde saray, içimde zindan… İçimde yedi yeşil, yedi kuru başak var. Mevsimler dönüyor değirmen gibi. İncecik parmaklarım kemikleşiyor; boyum uzuyor, sesim çatallanıyor, bıyıklarım yeni yeni terlemeye başlıyor. Yine de vazgeçmiyorum beklemekten. Ben, pencere, gömlek ve kuşlar… Vazgeçmiyoruz. Kuşlar ara ara gelip pencerenin önüne konuyor. Öpüyorlar bekleyen gözlerimden. Sonra pencerem, öpülmüş gözlerime baka baka bir şiir söylüyor.”

Hatıce Ceritoğlu - Hakkı Bey’in Odası

“Biz Hakkı Bey’le aynı apartmanda otururuz. O, benim bir üst katımda yaşar yıllardır. O da ben de yalnızız. Evlendi mi evlenmedi mi bilmem, ha ben mi? Ben evlenmedim canım.”

Bu beyaz dolabın içinde muhtemelen kıyafetleri, üstünde her an kıyafetlerini derleyip toplayıp içine sığdıracak, arkasına bakmadan yollara çıkacak lacivert bavulu durur. Yanda da tekvando madalyaları sarkar Hakkı Bey’in; dolabın üstünden. ‘Abi, sen gençken tekvando mu vardı?’ derim sırıtarak.

“Boşluğun kenarlarından birine hizalı bir masa vardır. Solda, ilerde. O da beyaz, marketin aktüel ürünlerinden almış. Bir hasırdan örme sepet masanın üstünde, içinde market kekleri. Limonlu. Gelenlere anında ikram etmek için.”

Ay Vakti’nden Şiirler

geçmeliydim sesinden sessiz harflerle incitmeden uyandırmadan geceyi

dumanları dağlara sarılmadan götürmeliydim gözlerim ve saçlarımla

özlemi bir gelin gibi süsleyip bütün gün çiçekleriyle tanıştırmalıydım

gitmeliydim okyanuslara bir ırmak gibi başını taştan taşa vura vura

tren gibi göçmen kuşlar gibi biletli yolcular gibi gideceğim yeri bilmeliydim

hüznü yere düşmüş ekmek gibi öpmeli ve başımın üstüne koymalıydım

Selami Şimşek

Dudaklarımı ısırıyorum, kan yürüyor perşembeleri

Yanaklarına bir çocuğun, sen geçerken

Bir salıncak içimde, eteklerinde nar çiçekleri

Uykusunu bölüyorum gecenin içinde akıyorken

-kara nehirlerin sonbaharı, bir bir ayırıyor beni

Bırakıp harfleri yer altı sularının karanlığına

Harflerin fısıltısını duyuyorum perşembeleri

Ali Yaşar Bolat

kafamız almıyor artık bu kadar yalanı ve talanı

sesimiz titreyip duruyor demir perdeler arasında

mavi kelebekler dolaşıyor günbegün yaşlı avlularımızda

ve artemis çiçekleri açıyor bir türlü kapanmayan yaralarımızda

oysa yıllar sonra kalbimiz atmayı unutuyor

bin bir toplu mezarın

uçsuz bucaksız uçurumunda.

Ferhat Öksüz

Düşünür ruhun aynası gözlerin

Balyalanmış bulutlardan geçerek

Kırkikindi yağmurlarını kuşanan bu vakit

Tazecik umutlar taşır rüzgârın atı

Şiir yürekli dahi, gök ekinlerinden geçer

Tutar mı aklın, Altay dağlarının sisini

Peşrev çeker, Hintli gezgin

Sih tapınaklarında yanan mum

İçten içe öldürür pervane dönüşlerini

Dönüşler, mütemadiyen öteler

Recep Garip

Taş eriyor, kum saati sokağın

Yabana atmıyor helezonları

Bir ebemkuşağı, bir aksiseda

Ve denizaşırı ses dalgaları

Salâdan arta kalan

Su değirmenleri çalışmıyor artık

Şimendifer dönmüyor gittiği yerden

Yabayla savrulan tığ misali

Aminler, gözyaşı ve de hüzünler

Duadan arta kalan

Şeref Akbaba

Bir Nokta, Sayı: 251

251. sayısı ile 2022’yi nihayete erdirdi Bir Nokta dergisi. Mevsim kış. Durağanlığın had safhada olduğu mevsimdeyiz. Umutlar yine bahara kaldı.

Mürsel Sönmez’in Giriş yazısından.

“Bir yerlerde birileri “tanrıcılık” oynayarak insanlığa deli gömlekleri giydirme planları peşinde koşarken, birileri - mevsimlerin ve tarihin en karanlık noktasında bile hep var olan o birileri, açık alınlı, berrak inançlı, kavî yürekliler- de iyi ve doğru bir cümlenin tüm olumsuzluklara karşın insan ve hayatın özdoğasına, “varlığı zorunlu olana”, onun doğruları ve yasalarına yaslanması için alınteri dökerler. “Ağu ile pişmiş aşı / Bal ile yağ ede bir söz” diyen Yunus, “Derman ararım derdime / Derdim bana derman imiş” diyen Mısrî Niyâzî ile buluşup “Cümle şair dost bahçesi bülbülü”nün dilinde dilleniyorlar. “Aşksızlara benim sözüm benzer kaya yankısına” diyor ya Yunus, tam da öyle bir durumla karşılaşıyoruz bu çağ karmaşasında. Sözün kerameti arkasındaki gönülden geliyor ve eller ise “gönülden gizli iş” yapmıyor. Ve biz iki yüz elli birinci sayımızla soyut ve somut anlamda kışı göğüslüyor, bahar tohumunu sînemize hakkediyoruz. Ârif bir zâtın şu sözü de çınlayıp duruyor kulaklarımızda: Evlat! Bu kadar söz söyleyeceğine bir sîne hakketseydi ya!”

Sezai Karakoç ile Bir Gece Yürüyüşü

Temel Hazıroğlu, Sezai Karakoç ile yaptığı bir gece yürüyüşünü anılar eşliğinde anlatıyor. Geçmişe dair birçok detay var yazıda. Üstad’ın kıymetli tespitleri de yazının satır aralarında sunuluyor.

“Bugün 20 Ocak 2012, Cuma. Soğuk bir kış günü. Üstat Sezai Karakoç’u ziyaret etmek üzere Cağaloğlu Derin Han’daki Diriliş Yayınlarına gittim. Yayınevinde hem üstat hem de arkadaşımız Halil İbrahim Bey vardı. Halil İbrahim sağ olsun tam evlat gibi her gün hem yayınevine hem de partiye geliyor. Bir müddet sonra yine sık sık yayınevine gelen arkadaşımız Muhittin Bey geldi. Çay içtik, sohbet ettik.”

“Bizim arabayla beraber yola çıktık, Vatan Caddesi yuvarlağından Akdeniz Caddesi’ne ve oradan da yukarı doğru çıkıp Fatih Camii kuzey kapısındaki Fatih Çayevi adlı kahvenin önüne geldik ve arabayı uygun bir yere park ettik. Bu kahve daha önceleri ara sıra uğradığım ve daha çok eski Fatih Akıncılarının gittiği bir kahve idi. Kahve, Anadolu’daki mahalle kahvelerinden biri gibi sade ve temizdi. Etrafa baktık, dış masalar doluydu. Biz de içeriye girip boş olan iki masadan duvar kenarında olanına gittik. Üstat pardösüsü ile kaşkolünü ben ise montumu çıkardım ve bunları hemen bitişikteki askılığa koyduk ve masaya oturduk. Üçer bardak çay içtik ve üstat ile bayağı sıcak, geniş ve derin muhabbet ettik. Hem sohbet ediyor hem de etrafı inceliyorduk. Üstat adeta bir sosyolog gibi kahvedeki adamları gözlemliyordu.”

“Bu arada üstat, Necip Fazıl ile ilgili bir anısını gündeme getirdi. Necip Fazıl’ın gazete çıkarmak istemesini ve bunun için kendisini çağırması anlattı. Kendisinin buna itiraz edip, Necip Fazıl’a, ‘Yorulursun, senin için çok zor olur.’ demesini ilave etti.”

Körler Diyarı’nda Camsız Gözlük Satıcılığı

Hasanali Yıldırım, edebiyat dünyamızın hallerine sık sık bol ironili yazılarla göndermeler yapıyor. Körlük, günümüz edebiyat dünyasını en iyi özetleyen sıfatlardan. Kendinden başkasını görmeyen, dünyaya kapalı bir hayat sürenlerin sayısı her gün biraz daha çoğalıyor. Sonuç; kendinin de görünmediğini fark edemeyen bakar körlerle birlikte yaşamaya devam ediyoruz.

“Edebiyatın memleketimizdeki evsafına bakınca hem şair ve yazarlarımızın hem de okurlarımızın kemmiyetini takdir etmemek büyük haksızlık. Bu minvalde ne kadar alkışlansak veya kendimizi takdire boğsak az: Şükür, memleketin köşe-bucağı şair ve yazar kaynıyor; geri kalanlarımız da en azından edebiyatperver. Bu minvalde dünyada eşimiz-menendimiz gösterilemez.” 

“Körleştirilmiş bir cemiyette sanatkâr, her nasılsa bir şekilde gözü kısmen veya tamamen açılan ve çakma gözlüklü körlere lâf anlatmaya sıvanan ama boşa kürek çekmeye mahkûm bir gayretkeş hükmünde. Sussa tekrar körleşecek; konuşsa kellesi gidecek. En azından gözleri.”

“Bırakalım başkalarının gözlerini açmaya gayreti, gözünüz açıldığı hâlde Körler Diyarı’nda camsız gözlükle yaşamaya devam ederseniz ya riyanın anaforuna kapılırsınız yahut tekrar kapanır göz kapaklarınız. Körler Diyarı’nda yaşıyorsanız ve gözünüz az-buçuk açılmışsa evvelâ açıkgözlükten vazgeçmelisiniz; sonra da gördüklerinizi başkalarına göstermekten.

Bu diyarda bir tek görmek isteyenler görür.”

Modern Dünyanın Bunalımından Ateizme

Ne kadar kolay söylüyorlar değil mi gençler ateist olduklarını. Anlamsızlık denizinde bocaladıklarının farkına varamadan her şeyi reddederek bunalım edebiyatının kurbanı olduklarının farkına bile varamadan yitip gidiyorlar. Mehmet Kurtoğlu, Modern Dünyanın Bunalımından Ateizme isimli yazsında işliyor bu konuyu.

“Bugün dünyayı tehdit eden Haç-Hilal, Doğu-Batı Savaşı değil, egemen güçlerin insanlığa ve tanrıya açtığı savaştır. Yeryüzünden tanrıyı sürmek isteyen bu güçler, kendilerini tanrı yerine koyarak insanlığı tehdit etmektedir. İnsanın genetiğiyle oynadıkları yetmiyormuş gibi de zihin ve inanç dünyasıyla oynuyorlar. Düşünebiliyor musunuz insanlık kitlesel olarak ateizm ve deizme kapılmış gidiyor.”

“Bence inançsızlık bir furya olarak egemen güçler tarafından topluma empoze edilmektedir. Bu zihniyet dünyayı kaosa, insanı çürümeye sürüklemektedir. Çünkü Dostoyevski’nin dediği gibi Tanrısız bir dünya kaostur. Tanrı yoksa tanrıyı icat etmek gerekir. Oysa egemen güçler tanrıyı öldürmek için her yolu deniyor. Genetikle oynuyor, kopya insanlar yaratıyor, sanal cennetler vaat ediyor. Hayali paralarla insanları zenginleştiriyor. Başı ve sonu belli olan bir dünya cennetinde insan ne kadar umursamaz olabilir ki? Bütün dini ve ahlaki değer yargıları sorgulanıyor. Çift cinsiyetli insanlar Hint dininde olduğu gibi makbul, Yunun mitolojisinde olduğu gibi insanlığın ilki görülüyor.”

Kalemin Kıblesi

Yazmak bir sorumluluktur. Kalemin gittiği yere değil hakikatin işaret ettiği noktaya göre hareket etmeli cümleler. Selvigül Şahin, bunu “Kalemin Kıblesi” olarak ifade ediyor. Çok doğru bir tanımlama. Kıblesi Hak olan kalemin yanlış cümleler kurması düşünülemez.

“Yazar, şair, düşünür, her kim olursa olsun yazıyla iştigal ediyorsa, artık kalemi eline almıyor. Klavyenin tuşları yazarın kalemi olmuş durumda. Ama yazarın yüreğinden, yazarın içsel seslenişinin derin tınısını, düşünce dünyasından süzülen her duyguyu aktarıyor o kalem artık. Yazarın yürek teriyle dökülen yazın dünyası, görüşleri, yazma serüveni beyaz ekrana tane tane dökülüyor… Yazarın kalemi derken, onun elinde var olan müşahhas bir şekilde gördüğümüz kalem değil de onun düşünce dünyası, yazarlığının muhtevası, ortaya koyduğu eserler ilk olarak aklımıza geliyor.”

“Her daim, yazı sancılarının ayyuka çıktığında seni sarmalayan bu düşünce, sana kalemi bahşedene, yazdırana, sana hayat bahşedip yaşatana ve sana nice nimetler verene karşı haddini bilmekti aslında… Kulluğunu hissedip, o şuurla yaşamaktı… O şuurla yazmaktı.”

Bir Nokta’dan Hikâyeler

Birdenbire Yaşamalı

“Bugün birdenbire uyandım ve birdenbire evden çıkıp, hızla durağa gittim. Birdenbire gelen otobüse binip, birdenbire işe gittim. Gördüm. Hayatımızın nasıl da uçup gittiğini. Bizler de bir yaprağın ağacından ayrılması gibi ya da kışın yazı kovalaması gibiyiz. Yağmurun yağıp geçmesi gibi birdenbire olup bitiyor her şey. Baksan çok bekliyoruz, dinlesen geç kaldığını sanıyorsun; fakat öyle değil. Değil işte.”

“Çoğumuz cep telefonlarına bakıyor. Çoğumuz suratları yere düşmüş duruyor. Yayık gibi dur kalk dur kalk ilerleyen otobüste kimileri fısır fısır konuşuyor. Kimileri de susmuş bekliyor. Benden başka kimse kuşları aramıyor, hiç kimse gökyüzündeki çarşafı görmüyor. Herkes bir an önce gitme telaşında. Birdenbire bindikleri araçlarla işe varma telaşındalar.”

“Yetişmenin sahte huzuru ile kaplanan bedenimle birlikte işyerine giriş yaptım. Şimdi başka şeyler için acele etmeli ve başka şeyler için birdenbire saatleri tüketmeliyiz. Sonra birdenbire eve gidip, az kalan zamanda birdenbire uyumalıyız. Çünkü yarın da birdenbire yaşamalıyız.”

Ahmet Yılmaz – Ölüler Üşümez

“O sene şehrin semalarına çöken karabulutlar, camilerin ayakkabılıklarındaki kırk iki numaralı ayakkabılara dadanan hırsızlar, binaların çatılarını gagalarıyla delen büyük martılar, bet sesleriyle sabah sabah işe gidenlerin yüreğini tırmalayan kuzgunlar; parklar ve bahçelerde, deniz kenarında boylu boyunca uzanan kayalıkların kuytularında merhamet bekleyen evsizler ve berduşlar, kuduz köpekler, dişini gösterip havlayan ama ısırmayan uyuz köpekler, yatak odalarına sızan akrepler, yankesiciler, yeni moda teşhirciler, tacizciler hiçbir çocuğu ve yetişkini güpegündüz peşine takıldığı kadınları gözünü kırpmadan öldüren meçhul katil kadar ürkütmüyordu.”

“İç hastalıkları uzmanı Dr. Müjdat Bey otomobilini Yalı Mahallesi’nde bir dükkânın önüne gelişigüzel park etmiş, yeni açtığı muayenehanesine yetişme telaşıyla adımlarını hızlandırmışken arkasından birinin seslendiğini güç bela işitmişti.”

“Buz gibi bir sessizlik odaya çöktü. Dedektif ve yardımcısı göz göze geldiler. Yoksa… O günün gecesi biri şehrin en kalabalık alışveriş mağazasında diğeri piknikçi ailelerin her hafta sonu mangal yaktığı orman parkında olmak üzere iki kadın daha başsız katilin kurbanı olmuştu.”

“Bagajda el yordamıyla bulduğu battaniyeyi üstüne atar. Kaldırıma çöker. Gece soğuktur. Yıldızlar ağaçta meyveler gibi ışıl ışıldır. Dünyanın uğultusu toplanmış, küçücük insanın omuzlarına abanmıştır. Ölüler üşümez. Ölüler cevap vermez. Dost bile olsa.”

Bir Nokta’dan Şiirler

bir uykuya kaçtım bir uykusuzluğa

kâbuslardan kapı aradım rüyalara

uykusuzluktan kapı aradım sana

ördüğün duvarlara çarpa çarpa

içimden bağırmayı öğrendim

kimsenin duymadığı çığlıklarımla

yeni kapılar aradım

yeni ördüğün duvarlara çarpmak için

eceli gelen güne özendim

asfaltın altında unutulmuş köklere

Suavi Kemal Yazgıç

ey gülüşü gizemli güzel

resmî târih ne söylerse söylesin

umrumda değil

ben sana çağ yangını

sen bana ihtilâlsin

Bünyamin Durali

gidip de dönmeyen bir gemi

o çok ince hastalık

sebepli sebepsiz düşmelerin boşluğa

iyi gelir yine de müzmin yalnızlığa

kalabalıkların hınzır uğultusu

bazen uzak, bazen yakın

ve eksik ezgileri ilkyazın

bazen unutulursun solgun yapraklarca

bazen ünlenir adın

can evin vurulur tam on ikiden

neşe de keder de bizdendir geceleri

düğün ve cenaze

kalbimizde işleyen bir saat

Ercan Ata

Beşinci Mevsim, 22. Yumruk

Her sayı yüreklere inen ağır darbe gibi, yumruk yumruk yükselen bir çığlık, tüm mevsimlerden azade yeni bir mevsim gibi Beşinci Mevsim. Bu heyecanı o kadar iyi biliyorum ki, zaten içimizi onaran ve bizi işi şeyler düşünmeye sevk eden de içimizdeki bu bitmek bilmeyen dalgalanma.

Beşinci Mevsim dergisi 22. sayısına ulaştı. Genç bir heyecan var derginin tüm sayfalarında. Bu heyecan devam ettiği müddetçe indirilecek daha çok yumruk var, inanıyorum.

Hayat Bir Çizgiden İbaret

Doğumla ölüm arasındaki hayatı ifade eden o kadar güzel benzetmeler var ki. Uzun ince bir yol, iki kapılı bir han, hayat çizgisi ve daha fazlası… Nefise Yücer, doğumla ölüm arasındaki insanı anlatmış. Yaşamak kolay da önemli olan hayırla yaşamak.

“İnsan dünyaya içindeki iyilik ve kötülüklerle gelir. Her ne kadar bir insana dünyaya masum geliyor desek de ederinde masumiyetini bir yerde kaybeder. Evet, bir insana yas tutmak gerekir, çünkü dünyaya gelmek hakikaten acı bir lokmadır!”

“Karanlıklardan aydınlığa çıkmalı insan, bazen ne kadar ıstırap çekse de alacak bir nefese dahî halimiz kalmadığında bile. Çünkü o en karanlık zamanlarda bile nefes alabiliyorsak ölüm bizim için bir andan ibarettir. Yaşayabildiği kadar doyasıya yaşamayı bilmeli insan, ölüm vakti geldiğinde de onu hayatın armağanı olarak karşılayabilmek için dünyada değerli işler yapmalı insan!”

Hak Aşıklarının Sümman'ı

Habip Genç, Âşık Sümmani hakkında yazmış. Bir türkü eşliğinde okunacak bir yazı.

“Kelime manası ile sümman, hangi bir olayın sonu, sona ait olan manasına gelir.Sümmani de son,sonuncu demektir.Aşık Sümmani,hak aşıklarının sonuncusudur.Erzurum Narmanlı olup asıl adı Hüseyin’dir.”

“Hüseyin olarak uyuyan zat, aşık Sümmani olarak uyanmıştır. Sonrasında bağlama çalmayı öğrenmiş, aşıklık geleneğine dahil olmuştur. Bu genç yaşta manası derin sözler söylemesi Narman ahalisini hayrete düşürmüştür.Birçok atışmaya dahil olmuş hemen hemen bütün atışmaları kazanmıştır.”

“Günümüzde pop,rock gibi birçok türdeki şarkıların sözlerinde manadan, sanattan zerre pay yokken dinleyeni, takip edeni haddinden fazla. Buna mukabil kültürümüzün, geleneğimizin en önemli parçalarından türkü, hak ettiği yerde değil. Aşık sümmani’nin bir tek türküsünün zekatı günümüz sanat (!) ve sanatçılarına (!) yeter de artar bile...”

Sandıklamak mı Sandukalamak mı

Rabia Kaçmaz, “sandık” kelimesinden hareketle saklamak, biriktirmek, değer bilmek gibi kavramlara yoğunlaşan bir yazı kaleme almış.

“Sandık, Arapça kökenli sundūka “derleme, bir araya koyma” kelimesinden gelmektedir. İlk kullanımı, sandūk, Atebet-ül Hakayık kaynağında gerçekleşmiş olsa da öncesinde sözlü olarak kullanımı yaygındır.”

“Doğa, mekân, zaman ve atomlar… Hepsi birer bütündür; geçmişte, şu anda ve gelecekte; aynı anda, üst üste. Başı ve sonu tabir edilemezler. Varlıkları ve yoklukları aynı şeydir. İnsan ile ilintili. Her şey bizle ilgili gibi, değil midir zaten? Tüm her şey nasıl oluyor da tek başına olan tek bir şeyle ilgili olabiliyor? Şiirler, öyküler, melodiler, duygular, bağıran ve susan, iyi ve kötü, her şey ve hiçbir şey, insanla, onunla, seninle, benimle ilgili. Bu düşünce ağır, bu düşünce görünmez bir otorite.”

“Sandıklamak, yoğun bir süreçtir. Olağan ve dinamik. Doğanın, zamanın, mekânın ve atomların bütünleşmeye yönelik hareketinden doğan varoluşsal hikâyeler, içinde bireyleşme yönelimleriyle taşıdıkları bazı yükler, olaylar vardır. Bu yüklerin hepsi insan bedeniyle taşınmayabilir; çeşitli nesnelere bağlanırlar. Çünkü insan özü, sahip olduğu, hissettiği her duygu durumunun devamlılığını ister, gerçekliğinin devam edebilmesi açısından. Bu sebeple de nesnelerle bağlantı kurar. Onlara çeşitli anlamlar yükler, onlarla yaşar ve olayların düğüm noktalarına sabitler. Sonra da o düğüm noktaları açılmasınlar diye de özel yerlerde, güvenli sandıklarda, devasa bir özveri ile saklanırlar. Hatta, bu sandıklama işi, bireyin ömrü nefes aldıkça da devam eder. Çoğalır, çoğalır ve büyür.”

Beşinci Mevsim’den Öyküler

Tuğba Poyraz Kemani- Kuş Gibi

“Kadıköy’de balıkçılar çarşısının sağında kalan Arnavut kaldırımlı dar sokaktaki sahafta, antika sayılacak bir dekor bavulunda onlarcasının arasında eski bir fotoğrafım. Bütün fotoğraflar, geçmişte ne kadar mutlu bir anda çekilmiş olsalar da an itibarıyla hüzün kokuyorlar. Tutulamayan zamanın fotoğrafa sinen kokusu; rutubetle, yılların verdiği eskimişlikle karışık değişik bir koku. Tarif etmesi zor. Hepimizin hikayesi hem çok başka hem aynı.”

“Fotoğrafım çekildiğinde henüz dünyalar başıma yıkılmadığından, kameraya öyle içten, öyle masum bakıyorum ki, bana bakanlar da benim gibi tebessüm ediyor. Mutluluğum bulaşıyor insanlara. Elimdeki kır çiçeklerinin burcu burcu kokusu yayılıyor dükkâna. Mis kokuyu içine çekenler gayriihtiyari bir kez daha bakıyorlar dönüp bana. “Ah ne kadar güzel bir gelinmiş” diyorlar. Gözlerinin içi gülen o gelinin, çok mutlu bir ömür yaşadığını sanıyorlar. Gözlerinin içi gülen o gelinin hayattaki son karesine baktıklarını bilmiyorlar.”

“Eve gelene kadar hıçkıra hıçkıra ağladım. Kaç tane modelin içinden, nasıl olsun diye karar verebilmek için günlerce düşündüğüm, özel tasarım diktirdiğim gelinliğimin şaşaalı duvağını ellerimle parçaladım. Sabahleyin kuaförümün özene bezene tam istediğim gibi yaptığı gelin makyajım gözyaşlarımla aktı. Darmadağın, perişan, allak bullaktım. Anneme sarıldım son defa. Odama kapandım.”

Elif Kesikoğlu - Kızım Uykudayken Ölemiyorum

“Kadın yaşlı adama birkaç yudum su içirdi.

Sonra hapını verdi ağzına ve biraz daha su. Yine vakit geldi demek. Ne çabuk akşam oldu. Pembe mi bu hap. Annem ne çok severdi pembe rengi. Uyku yalnızca uykuyu düşünmeyi ister. Bense başımı yastığa koyduğumda tavandaki gölgelerden canavarlar çıkarırdım. Dolabın arkasından ateş püsküren ejderhayla bakışırdım Annemin hırçın dalgalara dönüşerek odamın duvarlarına çarpan inlemelerini dinlerdim.”

“Adam yarı açık gözleriyle tavandaki canavarları seçebiliyordu. Ejderha...

Gemi gelmedi. Ben büyüdüm. Baba oldum ve kızımı hep ben uyuttum. Gözlerini kapatırken korkmasın, başını yastığa koyduğunda uykudan başka bir şey düşünmesin istedim. Neyse ki annesi karanlık bir gecede değil de parlak bir Temmuz öğlesinde öldü. Ve kızım çok öncesinde büyümüştü. Artık ben de ölebilirim. Ama hep geceleri geçiyor kahrolası gemiler penceremin önünden. Kızım uykudayken ölemiyorum.”

Beşinci Mevsim’den Şiirler

biraz

Ortadoğu kaldı çocukluğum

yeni çağa

küfürler saçarak başladım

alçak bir kahkahanın ortasında

gömleğinin üst cebinde

peygamber taşıyan bir kurtarıcı aradım

bilmedim

bana neden

yaşımdan büyük bir gitmek kaldı

çelik fabrika halatları arasında

elleri solmuş babamdan.

Burhan Temel

Ruhumuzu asacak bir ağaç buluruz elbet

İçimizden dökülen her yaprak bir fetret.

Onlar

Taşa ruhundan üfledi

Titizlikle işledi, gözlerimizi süsledi

Biz ise

Göğe bir kılıç gibi çektik apartmanları.

Yunus Emre Öksüz

Annen çileklerden reçel yapıyor

Kabuklarında yeni allar

Atlasında yeni yaralar.

Kapılar kilitli kalınca taşlar insan olmak istiyor

Herkes herkese zorunlu bir yuva.

Yakup Diker

Erkenden bıraktı ellerim gül yaprağını

Yaşamın seyrine daldım işte

Tutunsam dalına, bırakmasam oysa

Kalabilir miydim yamacında

Erkenden bıraktı ellerim gül yaprağını

Erkenden soldum yaşamın seyrinde…

Hatice Özmen

YORUM EKLE
YORUMLAR
Selami Şimşek
Selami Şimşek - 1 ay Önce

Kıymetli üstadım, ne yazsak, ne desek az gelir, Rabbim kelamına, kalemine bereket ihsan eylesin. Hayirlı uzun ömürler versin.

banner19

banner36