Aralık 2022 dergilerine genel bir bakış-1

Mahalle Mektebi, Bildiğimiz Gibi

68.  sayısını da büyük bir merak ve heyecanla bekledim Mahalle Mektebi’nin. 2022 yılını da yüz akıyla tamamladı dergi. Yani, Mahalle Mektebi, bildiğimiz gibi.

Kendine özgü duruşunu her sayı pekiştiren dergi, özgün yazılarla düşünce dünyamıza büyük katkılar sunuyor. Dergilerimizin artık öykü ve şiir yoğunluğunu azaltıp düşünce yazılarına yönelmesi gerekiyor. Çünkü dergilerin vermesi gereken bir mesajı varsa bunu en çok da düşünce yazıları ile gerçekleştirebilir. Öykü, şiir, kitap tanıtımının yanında derginin başköşesinde düşünce yazıları da yoğun bir şekilde dergideki yerini almalı artık.

Dergiden yapacağım ilk paylaşım; Hilmi Uçan’ın Alegorik Anlatım/Dostoyevski’nin Hayvanları isimli yazısından olacak. Dostoyevski’nin roman dünyasına girince oradan devşirilecek o kadar büyük hazineler var ki hangisine tutunsak bizi başka bir dünyanın kapısına çıkıyoruz. Dünyayı kuşatan bir genişlikte eserler kaleme alan yazar, imge gücünü yazdığı her kitabında sonuna kadar kullanmış, ortaya çıkan eserler de hak ettiği değeri günümüzde de görmeye devam etmiştir. Uçan, önce havyaların yazı dünyalarındaki yerini örneklerle anlatıyor. Daha sonra sözü Dostoyevski’nin romanlarında geçen hayvanlarına getiriyor.

“Yazınsal bir ürünün değeri, kalıcılığı, ne anlattığı ile değil nasıl anlattığı ile doğru orantılıdır. Sanatsal etkinlikte herkesin bildiği bir gerçekliği herkes gibi dile getirmenin çok fazla bir anlamı yoktur. Sezai Karakoç, Şairin Kuşkusu adlı şiirinde, şairler yaşayamadıklarını yazarlar, ama o yazılacak olanı yaşarlarsa susarlar der. Edebiyat sözün, dilin, kelamın safrasını atarak yine dil ile düşünme/düşündürme/ hissettirme sanatıdır.”

“Dostoyevski de insanda gördüğü birçok zayıflığı ya da gücü köpek, kartal, beygir ve benzeri hayvanlar üzerinden alegorik bir dille anlatır. Dostoyevski’nin önemli bir özelliği insanın dışını, daha çok da içini görmesi, insanı tam içeriden, içinden yakalayıp okuyucuya alegorik bir üslupla sunabilmesidir. Dostoyevski 28 yaşında Sibirya’ya sürgün edilir. 10 yıl kadar sürgünde kalır. Özgür değildir ünlü romancı, esirdir. Ölüler Evinden Anılar adlı kitabı da onun sürgünde geçen hapishane yaşamını anlatan bir romandır. Bir sürgünün anılarıdır aslında bu roman. Konuşmak zordur o dönemde. Konuşursanız, sürgüne gönderilebilirsiniz, öldürülebilirsiniz, işkenceye maruz kalabilirsiniz. Bu nedenle Dostoyevski, romanda alegorik göndermelerle, anıştırmalarla, insan/hayvan karşılaştırmalarıyla adalet, esaret, özgürlük gibi kavramlara vurgu yapar.”

“Sadece köpeği değil, bir de Vaska adında tekesi var Dostoyevski’nin. Bu teke, oğlakken, daha küçücükken hapishaneye getirilmiştir. Mahkûmlar bu tekeye gözleri gibi bakarlar. Herkes onu çok sevmektedir. Aşırı sevgi de bir ifrat halidir. Ergenlik çağında bu tekeyi baytarlar ameliyat etmişler, kısırlaştırmışlardır. Teke iyice semirir. Vaska’yı da da bir sürpriz beklemektedir. Bir gün hapishanedeki binbaşı Vaska’nın kesilmesini ve yemeklere konulmasını emreder. Vaska kesilir. Herkes tarafından sevilmesi onu kurtaramamıştır.”

Fatih Özkafa ile Hat Sanatı Üzerine…

Hat sanatı denince akla ilk gelen isimlerdendir Fatih Özkafa. Mehmet Kahraman ve Ulvi Kubilay Dündar, Özkafa ile bir söyleşi gerçekleştirmiş. Bir sanata gönül vermenin inceliklerini ustasından dinliyoruz.

“Ailemizde ve çevremizde sanatla iştigal eden olmamasına rağmen fıtratım daima sanata meyyal idi. Abim lisedeyken hüsn-i hat dersini seçmişti ve evde zaman zaman meşklerine çalışıyordu. Onu izlemek çok hoşuma giderdi. Bir gün ben de heves edip kalemi ve bıçağı elime aldım. Güya hat kalemi açacağım. Bıçak kalemden kayarak bileğimi kesti. Epey derinden yaralanmış olacağım ki, bileğimde bu yaranın küçük bir izi hâlen duruyor. Yani henüz ilkokul talebesiyken, ileride mesleğim olacağını bilmeksizin hat merakının bende açtığı bir yaranın izini taşımaya başladım. Üniversite talebesi iken de bu sanatla olan bağım resmiyet kazandı. Kültür Bakanlığı’nın Yazma Eserler Kütüphanesi bünyesinde açmış olduğu kursa kaydolup Hüseyin Öksüz hocamdan hüsn-i hat meşk etmeye başladım.”

“Meşk ettiğim bütün yazı nevilerini Allah uzun ömürler versin, Hüseyin Öksüz hocamızdan öğrendim. Kendisi malûmunuz Hâmid Aytaç’dan icâzetli olup yaşayan en kıdemli hat üstadlarındandır. O zaman yeni başlayanlara doğrudan kendisi değil de talebelerinden Tahir Güçlü ders veriyordu. Ben de 1994 senesinde rık’a meşklerine ondan başlayıp belli bir seviyeye gelince Hüseyin hocaya geçtim. Rık’a dersleri bitince sülüs-nesih hatlarını birlikte meşk etmeye başladım.”

“Biz beleşçi ve kısa yoldan köşe dönmeci bir toplumuz. Uzun soluklu işler, kendimizden sonraki nesillere yönelik yatırımlar bize göre değil. Bugün ekip yarın biçmeliyiz biz. Medeniyetmiş sanatmış, o taraklarda bezimiz olmaz. Onlar eskidendi, ecdad yeterince yapmış zaten, şimdi sermayeyi beşe ona katlama devrindeyiz. “Boş işlere” ayıracak paramız yoktur. Dolayısıyla, hızlı bir şekilde köşeyi dönmüş olan sonradan görme zenginlerin bu işlere ilgi duymaları için kaç fırın daha ekmek yemeleri lazım.”

“Hat sanatı, bazılarının zannettiği gibi dar alanda kısa paslaşmalar yapmak zorunda kalacağım sınırlı ve kısıtlı imkânlara sahip olsaydı, sınırları zorlamaya çalışan tabiatıma uygun düşmeyeceği için bu sanatı bir zaman sonra bırakırdım. İnsan, esaslı bir şeyin ucundan tutarsa ya da bir şeyin ucundan esaslı bir şekilde tutarsa o şey onu ömür boyu tatmin edecek bir mecraya sürükler. Hele hele esaslı bir işe dört elle sarıldığında artık o deryada kaybolur. Ben şahsen günde en az 10-12 saat çalışamazsam kendimi suçlu hissederim. Hat sanatına ayıracağınız zamanın pazarlığı yapılmaz. Bu sanat, hattatın hiçbir dakikasını başka bir meşguliyetle geçirmesine razı olmaz.”

Siyah mı Beyaz mı?

Başlığın Beşiktaş’la bir ilgisi yok. Siyahlar ve beyazlar ya da dünya kurulduğundan bu yana insanların üzerine yapışan renklerin yoğun anlamlar barındıran sosyolojik, ideolojik, psikolojik travması diyebiliriz. Hüseyin Hakan bir konuyu derinlemesine ele alıyor. Siyahlar, beyazlar ya da “O öyle demekle olsaydı…” Keyifle okuyorum Hakan’ın yazılarını. Büyük emek var her cümlesinde. Takipteyim.

“İlk insan siyah derili ve kavruk saçlıydı. Yeryüzüne bir cezayla değil, keşif ve türünün devamını sağlamak üzere gönderildi. Kendisini kışkırttığı ileri sürülen eşi ise elmayı yediğinde cezbetmeyi değil, açlığını gidermeyi amaçlamıştı. Eşinin ten rengi hakkında kesin bir delil yok, fakat iki ihtimalde de yeryüzünde siyah insanların doluşacağı gerçeği heyecan vericiydi. Daha heyecan verici olanı ise insanlığın kaynağında siyah tenli bir adamın olacağıydı.”

“Özel mülkiyeti ve kentlerin kökenini kurcalayan siyahlar, toplulukların birleşmesini özgürce ve mutluluk içerisinde yapılmış sözleşmelerle açıkladılar. Rousseau, itici güçleri ve yerlilere çökmeyi değil, kaynak olarak toplum sözleşmesini sundu. Tarihin bir yerinde sakallı bir Alman belirip faiz ve kâr arasında mantıklı bir ilişki kurdu. Kentlerin akışkanlığını sağlayacak ekonomik denge burada gizliydi ve kendisine inanan bürokratlar faiz-kâr zemininde zengin oldu. Hoşgörü ve aklın savunucusu Voltaire, beyazların Avrupalılardan aşağı, maymunlardan üstün olduğunu söyledi. Lütfedip beyazları maymunlardan üstün tutmuştu.”

“Babillilerin asırlar önce bulduğu teoremler aslında Pisagor’undur ve Hinduların hesaplayıp söyledikleri yuvarlak dünya teorisi onu modern tekniklerle yazıya geçiren siyahlara ait. Yıldızları, gece ve gündüzü Avrupalılardan önce hesaplayanlar da Mayalar asla değil. Dolayısıyla olmuş olan ve olacak olanlar yoktur. Olmakta olanların sözü geçerlidir ve bunu da siyahların zekâsına borçluyuz.”

Şehri Koşarak Güzelleştirenler

Peygamberler için biçilen güzel bir sıfat; “Şehri Koşarak Güzelleştirenler.” Emri duyuran, yaşantısı ile kavmine örnek olan, yaşadığı şehrin her köşesinde varlığını hissettiren peygamberler, yaşadıkları dönemde koşarak, yaşayarak, mücadele ederek şehirlerini güzelleştirmiştir. Elif Can, şehre anlam katan peygamberleri anlatıyor yazısında.

“Medeniyeti inşa edebilmenin zemin taşları peygamberler aracılığıyla yeryüzünü mesken olarak görenlere aktarılmıştır. Nebi nişanesi ile doğan, büyüyen ve ölen medeniyetler kendilerinden sonra gelenlere İslam bayrağını taşıma sorumluluğunu yükler. Bu bakımdan resullerin yaşamlarını tefekkür etmek ve günümüz meselelerini nebevi metotlar dâhilinde güzelleştirmek görevi yüreklerimize doğmuştur. Dönem memurlarının bizlere bıraktıkları, günümüze değin içimizde renk almaya, dilden dile aktarılmaya devam ede gelmiştir. Allah’a memur olmanın nişanesi iman iken kulluğun temsili de hakikat için imar ibadetini yerine getirmek, ihya tespihini gönülden çekebilmektir. Bu açıdan dile dökebiliriz ki, kendinin mimarı olan yeryüzünün imar işçisi kılınma yolunda nebevi bir adım atmış olur. Şehre koşarak gelenlerin çağ misali şehri koşarak güzelleştirenlerdir.”

Dalgınlığın Derinliği ve Diğer Meseleler

Abdullah Kasay’ın Dalgınlığın Derinliği ve Diğer Meseleler isimli yazısını; modernizmin ablukaya almaya çalıştığı insan diyerek de okuyabiliriz. Herkes nispetince modernizmden payını alıyor. Önemli olan, bu etkiyi kendi rengine boyayabilmek. Modernizm ve gelenek arasında kalan insanlığın halleri aslında yaşadığımız.

“Modernizmin “ideal toplum” parolasıyla, kendine bağlı argümanlardan hareket ederek ortaya koyduğu çözüm yollarının bir noktada insanı çıkışsız bıraktığı bir zaman diliminde, bu “doğrusal ilerlemeye” karşın “dönüştürme” taraftarı olarak ortaya çıkan postmodernizm, tek tipin, tek merkezin, bütünselliğin karşısına çeşitlilik, parçalılık ve hatta daha yerellik olarak çıkmıştı. Postmodernizmin kesin hatlarının olmayışı, belki de modernizmin başarısını elde ederken kullandığı “geriye dönük sildiği her şeyi”, bu dönüşüm sürecinde yeniden tedavüle sokma çabasını da ortaya çıkarmıştı.”

“Nitekim geçmişte yapılan bazı genellemelerin kısmi ve taraflı analizler barındırdığı artık halı altına süpürülemeyecek kadar postmodern gerçeklerdir. Örneğin sadece Anglo-Amerikan muhafazakârlığı üzerinden ya da liberal muhafazakârlık üzerinden genel bir sonuca varılmaya çalışılması yahut Kıta Avrupası muhafazakârlığı ya da otoriter muhafazakârlık üzerinden kestirme genelleyici yorumlara ulaşılması, toplumsal pratikler doğrultusunda değişen algılar karşısında kendini “koruyamamaktadır”. Bu açıdan bakıldığında “gelenek” gibi bir kavram ne kadar korunaklı olursa olsun “çeşitlilik” arayışları içerisinde mesela ülkemizde de Euro-İslâm modelinin öngördüğü biçimde yeniden şekillenmektedir.”

Ali Necip Erdoğan ile “Korkuluğun Düşü” Üzerine…

Selver Yavuz, Ali Necip Erdoğan ile ikinci öykü kitabı Korkuluğun Düşü üzerine bir söyleşi gerçekleştirmiş. Henüz okuyamadım Korkuluğun Düşü’nü. Erdoğan’ın öyküye ayırdığı mesaiyi ve ilk kitabı Diğer Şeyler’i göz önüne alınca biliyorum ki bizi çok sıkı öyküler bekliyor.

“Nesneler bizi değiştirir. Dünyada özne merkezli bakış terk edilmekte, yerine nesne merkezli bakış yerleşmekte. Nesne yönelimli ontoloji kavramı üzerinden baktığımızda doğru bakışı yakalamış oluruz. Yani kendimizi, kendimiz üzerinden değil de ilişki içinde olduğumuz nesneler üzerinden tanımlamak. Bu aslında mekânın düzenlenmesiyle başlar ve kullanılan nesnelerle birlikte düşünce dünyamız şekillenir.”

“Kafka’ya benzetmeniz ama Kafka gibi anlaşılmaz olmayıp sade anlatımı vurgulamanız çok etkileyici, teşekkürler. Yazarın en önemli malzemesi dildir. Kurgu ve anlatım dil ile mümkün olur. Bu yüzden dil her şeyden önemlidir. Dili nasıl kullanırsanız kurgunuz ve anlatımınız ona göre şekillenir. Dilin sade oluşu içeriğin zenginliğini ya da sizin dediğiniz gibi kıvrak oluşu anlatımın rahatlığını beraberinde getiriyor. Fakat kişinin kendi dilini sadeleştirmesi oldukça zor. Çünkü sadelik derinlikle ters orantılı gibidir.”

“Eğer bir eserde kültürel ve dini aidiyetler göz ardı ediliyorsa bile yine de yazar göz ardı edişini bu kültürel ve dini aidiyetlere dayandırarak yapıyordur, sadece görünür değildir. Yani bundan kaçış yok.”

Yunus Emre Altuntaş ile “Keşif Bedeli” Üzerine…

Ben de Yunus Emre Altuntaş ile yeni şiir kitabı Keşif Bedeli merkezli bir söyleşi gerçekleştirdim. Dostluğuna, duruşuna, olaylara mümince bakışına sonuna kadar şahitlik edeceğim bir isim Altuntaş. Yazdığı şiirlerde de bu hassasiyetleri sonuna kadar gözetiyor. Sözünün özü olan şiirler yazıyor Altuntaş.

“Bizim nesil, İkinci Yeni ile birlikte Sezai Karakoç, Cahit Zarifoğlu, İsmet Özel çizgisini takip ederek şiirini kurmuştur. Dolayısıyla da bu şairlerin önceliği ne idiyse bize miras kaldı. Özellikle Sezai Karakoç’un şiir poetikası şiirimizin yöneliminde belirleyicidir. Burada aslolan şiiri bir amaç değil, araç olarak görme yaklaşımıdır. Karakoç’un şiirleri ekseriyetle dünya görüşünün ifade aracı olarak belirir. Bunu poetik eserlerinde açıkça belirtir. Kısmen Zarifoğlu ve Özel’de de bu durumu görebilirsiniz. Bizim şiirimizin bu isimlerden farkı imgenin ve coşkunun tonunu azaltan, konuşma diline yaklaşan yönüyle dikkat çekmesidir. Burada düşünen şiir tanımlaması yapılabilir.”

“2000’li yıllardan sonra iletişim olanakları o denli arttı ki bu imkâna sahip olan herkes adeta birer dünya vatandaşı haline geldi. İnternet denilen fenomen hemen herkesin cebine kadar girdi. Son 20 yılda yetişen nesle baktığınızda dünyanın dört bir yanından haberdar olduğunu görürsünüz. Londra, Pekin, New York veya Tahran’daki bir olaydan anında bilgi sahibi olabiliyoruz. Sosyal medya uygulamaları dünyanın dört bir yanında yaşayan ülkesi, ırkı, inancı, geleneği farklı insanları aynı çatı altında buluşturuyor. Hatta öyleleri var ki gününün her saatini takipçileriyle paylaşıyor. Bu da ister istemez yabancılığı ortadan kaldırıyor. Küreselleşmenin amaçlarından biri de bu zaten…”

“Yunus denilince benim için dünyalar durur. Yunus’a olan hayranlığım, sevgim, bağlılığım bu dünyanın çok ötesinde. Yunus bizim Pirimiz, bizim kaynağımızdır. Anakronizme düşmeyeceğimi bilsem modern Türk şiirini Yunusla başlatırım. “Çıktım Erik Dalına” şiirine bir bakın. Modern şiiri tanımlayan tüm özellikler burada mevcut. İmge dersen var, asonans var, ironi var, alegori var… Yunus şiirlerinin bütününde bariz şekilde coşku, ses akışı, ahenk, çağrışım ne ararsan var.”

Nesibe Şahin ile “Mor Zambak Sokağı” Üzerine…

Nesibe Şahin ile Selver Yavuz bir söyleşi gerçekleştirmiş. Şahin’in Beyaz Bulut Yayınları arasından çıkan Mor Zambak Sokağı kitabının ele alındığı söyleşide çocuk edebiyatı üzerine de tespitler var.

“Ben bir edebi metin okurken şaşırmayı çok seviyorum. Yazar pozisyonunda olunca da sevdiğimi ikram ediyorum okuyucuya. Merak etsin ve şaşırsın. Hatta dönsün, bir daha okusun. O sebeple bazen kurguya ortadan başlamayı, okuru heyecanlandırmayı, en sonunda da şaşırtıp metni tekrar baştan okutmayı çok seviyorum. Elbette bir eser sonsuz ihtimalle kurgulanabilir. Ben sevdiğimi yaptım diyebilirim.”

“Çocuk edebiyatı eserlerinde mizahın zekâdan uzak olmamasını çok önemsiyorum ben. Yani yerinde, anlamlı ve muhatabının zekâ ve anlayışını küçümsemeyen bir mizah anlayışını önemsiyorum. Kendim okurken ve yazarken buna dikkat ediyorum en azından. Ben bunu becerebilmişsem, ne mutlu bana, derim.”

Emine Esra Erdem ile “Seramik, Hayat ve Kökler” Üzerine…

Emine Esra Erdem, bir seramik sanatçısı. İlhamını yaşadığı topraklardan alıyor. Yani kendi toprağının sesi bir sanatçı. Doğanın çağrısına kulak veren, renklerin dünyasında kendine bir yol açan genç bir sanatçı Erdem. Abdullah Kasay, Erdem ile seramikten yola çıkarak geniş soluklu bir söyleşi gerçekleştirmiş.

“Bizler, yeni nesil olarak doğaya karşı çok bilgisiz ve hamız. Aslında Anadolu’da uzun yıllardır anlatılan, yaşatılan bir takvim var. Adına doğanın takvimi diyor, büyüklerimiz. Bu sözlü geleneğe uygun olarak bir yaşam sürülüyor. Aslında doğa takvimi, köyün görmüş geçirmişlerinin yani köyün belleği bildiğimiz insanların kadim bilgisi. Doğanın ve büyüklerimizin aktardığı kadim bilgi, gözlemler sonucu elde edilen tecrübelerin ışığında uzun yıllar bizden önce burada olan insanlara yol yordam gösterdi. Misal, denizciler rotalarını doğa takvimine uygun olarak belirlediler; tarımla uğraşanlar ve köylerde yaşayan insanlar da hangi ürünü ne zaman ekeceğini, zemherinin başlangıcını ve bitişini, bağ budama vaktini yahut cemrelerin düşüş vakitlerini bildiler. Bu yönüyle Anadolu çok zengin bir kültüre ve de coğrafyaya sahip...”

“Gördüğüm canlılar, sohbetinden nasiplendiğim çobanlar ve köylülerden dinlediğim hikâyeler içimde bir yeri titreştiriyor. Dolaylı olarak doğayla temasımın bendeki dışavurumu, ürettiğim nesnelerde ve çizdiğim desenlerde yaşayan bir hikâyeye dönüşüveriyor. Şükür ki görebilen gözlerimize ve hissedebilen yüreklerimize...”

“Seramik sanatı, geçmişten günümüze birçok farklı sanat disiplininin de birlikteliğiyle oluşan, çok yönlü bir sanat dalı olmuştur. Mimari, resim, heykel gibi birçok disiplinle yolculuk etmektedir. Ve hatta kimya, psikoloji, antropoloji, tıp alanında kendisine ifade alanı bulmuştur. Bu açıdan birçok disiplinle el ele yürüyen bir sanat dalı olmuştur. Seramik malzemesi olarak kullanılan sırın ve sır altı boyaların hazırlanması için kimya bilgisi gerekmekte ve üretmenin özünde psikolojimizi destekleyen, güçlendiren bir yanı vardır.”

Mahalle Mektebi’nden Öyküler

Sadık Yalsızuçanlar - Kalbin Krizi

“Batan günün kızıl ateşi pencereden duvardaki aynaya yansıyor, odayı kan rengi bir tülle sarıyordu. Odanın üç duvarı kitaplıktı. Çıplak olanında dedemlerden yadigâr, yaldızlı oyma cevizden çerçevesi olan bir ayna, üstünde ebruyla çevrelenmiş, Kazasker’in bir Hiç hattının kopyası, annemle babamın siyah beyaz nişan fotoğrafı, yanında dayımın hapishanede çekilmiş fotoğrafı vardı. İleti yazıyordum. Birden göğsümde ağrı belirdi, sıkıştırmaya başladı. Çok geçmeden sol kolum karıncalanır gibi oldu ve uyuştu. Göğsümdeki ağrı o kadar şiddetlendi ki, terliyor, soluk almakta zorlanıyordum. Masadaki telefona uzanıp karımı aradım. Kızımla birlikte telaşla geldiler.”

Çok hastalandım, defalarca ameliyat oldum. Milyonlarca ilaç kullandım. Bütün bunların kalbe yüklediği derin kriz patladı, ameliyat oldum. Bir yıl sonra tekrar kriz geçirdim. Tekrar tekrar… Şimdi yine yaşıyordum bunu. “Kalbiniz bunca acıya iyi dayanmış, bu krizler normal” demişti doktor. Bunu kırık kalp sendromunu, Şeyh Gâlib’in, “yine kalp kayığım kırılıp kenara düştü, dayanır mı şişedir bu, taşlık yola düştü…” şiirini okumadan önce yaşamıştım. Şimdi birçok şey biliyorum ama yaşadıklarımı anlamlandırmak için bilgiden başka bir şeye ihtiyaç duyduğumu hissediyorum. O şeyi bana dedem hal diliyle söylemişti. Onu anlamam kırkaltı yıl sürdü. Bir gün dedem, “oğlum” demişti, “boşuna çırpınma, ayrılığa ulaşabilseydik, ona kendi acısını tattırırdık.”

Fatma Nur Uysal Pınar - Onun Yerine

“Kendimi bildim bileli ablamın ablası gibiydim. Şoför Necati kalbini kırsa, teselliyi bende arardı. Ferdi dinleyip omuzumda ağlar, omuzumu salya sümük yapınca elinde peçete, perdenin ardından Necati’yi gözlerdi. Necati bilseydi keşke bunları. Onun aklı liseli kızlarla on beş otuz seansında izledikleri filmlerdeydi. Sinema bileti bulup bulamamayı dert ettiği kadar ablamın kendine olan aşkını dert etseydi iki dünya saadeti yaşayacaktı. Ablamın ona olan sevgisi hem bu dünyaya hem öbürüne yeterdi. Her yüzüne güleni kendine âşık sanan ablam, tam da böyle bir zamanda göz göze gelmişti Necati’yle. Âşık olmaya çoktan meyilli ablamı, bir tebessümüyle bağlayıvermişti kendine. Necati geçti gitti de ablam, takılı kaldı o gözlerde. Necati de Necati. Silkinip kendime geleyim, demedi.”

“Arada bir annemin annesi olmuşluğum da var. Annemin de ablası olabilirdim oysa. Ama annem, kendine anne isterdi. Ablalarından ne hayır görmüştü sonuçta. Anneannem varken benden niçin annelik beklerdi anlayamazdım. Hasta ve yaşlı annesine bakmayan sanki o değilmiş gibi sitem ederdi ablalarına. Bir de onlardan belli etmese bile medet umardı. Başımızda erkek yoktu ya herkes bize el pençe divan durmalıydı.”

“Kısacık saçlarım, babamın deri ceketi, makyajsız yüzümle vitrinlerden birinde kendime denk geliyorum. Satış elemanları giydiriyor beni. Mor pileli etek, pembe gömlek. Transparan. İçimi gösterir bu rahat edemem, diyemiyorum. Dudaklarım kımıldamıyor. Elime cırtlak yeşil bir çanta tutuşturuyorlar.”

“Karanlıkla aram iyiydi hep, akşam olmuştu ama korkmuyordum. Karanlığı içinde taşıyana gece ne yapsın. Vitrinde uyuyakalmışım, iyi olmuştu, zaman geçmiş. Mağazanın kapısından çıkarken kimse nereye gidiyorsun, demedi. Bekçi falan yoktu ortalarda. Kilitlememişler de kapıyı. Elimi kolumu sallaya sallaya çıktım, mahalleye yöneldim. Kolumda çırtlak yeşil çanta, çiğ yeşil de diyor annem buna.”

Hatice Cenkış Becerik - Dökme Kurşun

“Kor ateşin üzerine yerleştirilmiş bir ızgara var. Üzerindeki isli kepçenin içinde yavaş yavaş erimeyi bekliyor. Kaç yıldır buradaydı, otuz mu kırk mı? Kah isli kepçesinde, kah bakır tasta, hiçbir yerde değilse o sarıp sarmaladığı küçük çuha torbasındaydı.”

“Kimlerin başında dönmemişti ki, ceylan gözlü genç kızlar, fidan gibi delikanlılar, yeni gelinler, cennet meyvesi çocuklar… Hepsinin yüzünde endişeyle yeis sarmaş dolaş. Ama ille de anaları, kaynanaları teskin edilmek isterlerdi. Onlara göre evlatlarının, gelinlerinin güzellikleri, hünerleri, başarıya ulaşmış işleri, ocakları nazarla kol kolaydı. O kem gözlü komşu, haris arkadaş, açık arayan akrabalar… Ocağının ortasına, soyunun devamına, yuvasının huzuruna dikilmiş gözler her yerdeydi. Hanife kadın “Gözün aydın, hiçbir şeyciği kalmadı kızının. Bundan sonra güzel kızımızın gözünde it dirseği de kalmayacak, halsizliği de. Hem bak oğlunun işleri açılıyor. Görmüyor musun yol olmuş çizgileri, kısmeti açılıyor,” deyiverse hayırsız oğlu başaracağına inanıp gayrete gelecek, vitamin eksikliğinden gergin halsiz kızı, ay parçası bir güzele dönüşüverecekti.”

Hatice İbiş – Azizim

“Sen çok erken gittin be Azizim. Hiç hesap edilmemiş bir zamanda, elleri avuçlarıma sığmayan beş yavruyla koyup gittin beni. Gittiğin günün sabahı saçlarıma aklar düştü. Ağlayamadım. Dondum kaldım. Baktım öyle uzaklara. Gözlerim kilitlendi kırpamadım. Ağla dediler; boşalt yüreğindeki acıyı. Sesinle salla dünyayı dediler. Sarstılar. Korktular. Aklımı yitirdim sandılar. Bir de analarına bir şey olursa ne eder bu yavrucaklar diye acıdılar.”

“Oluyor da. İnsana toprağı cennetmiş Azizim. Senin yattığın yer vatan bana. Nasıl koyar giderim seni bir başına. Gerçi sen beni bırakıp gittin amma! Kuruyan toprağına su vermek için minik adımlarla geliyorum her gün yanına. Çiçekler ektim bağrına; en sevdiğin sardunya. Her rengi var ama mor olanlar bir başka. Oturup mezarının mermer duvarına mezar taşını okşayıp seninle sohbet etmek var ya tüm dünya nimetlerine bedel Azizim.”

Mahalle Mektebi’nden Şiirler

Aynanın karşısına geçip sesini düzeltince

bükümlü diller gibi ortasından kırılır sesin

artık ölü şarkılardan ve karşılıksız aşklardan

alınmış bir yüz görümlüğü gibisin

Mustafa Köneceoğlu

Dur sana hikâyenin tamamını anlatayım

O metal çıkrık ilk pamuğa değdiğinde saçılan

Endişelerin toplamıdır şıvgın

Buharı adam edip demire vurduran

Sahrap gidişlerin korkutan sesi işitildiğinde

Taze dalları devirip yol açan habire

İşte odur cesetleri kabrinde titreten

Size medeniyet getiriyoruz dediklerinde

Anla ki yüz bin ölü yüz milyon üç yüz

Prangalı deniz yolcuları istiflenmiş alelusul

Üç güne bir tayın suya tirit bayat ekmek

Arpa kurusu dudakları ıslatmaya bol irin

Demir ökçeli kırmızı ceketli sarı tenli

Uzak denizlerden gelmiş ölümdür dedikleri

Yunus Emre Altuntaş

gece yarısı vurulmuş bir geyiğin alnı

saatin koskaca üzerine gelişi sabaha doğru

şimdi sorulmuş olması gereken şeyler:

bel ağrıları mesela, ansızın kalbe yakın olan yerde

şiddetli rüzgar var dışarıda, şiddetli baş ağrıları

babamın yüzümde bana benzemeyen bakışları

benim babama benzemeyen gülüşüm

geçilecek denilen basamakları geçiyoruz

varıyor toprağın en uzak tarafına yağmur

Zeki Altın

Ürperirler duyunca saatlerse seslenen

Hem mesai hem ölüm, insanlarla beslenen

Ekmek için endişe, sevmek için sevgili

Ölmek için memleket; koynumda nefeslenen

Samed Cengiz

Hece’de Masal Dosyası

Kasım ayında çocuk ve öykü dosyası ile başlayan seri Hece dergisinde masal dosyası ile devam ediyor. 2023’te bu dosyaların devamı gelecek görünüyor.

Masalın Evreni, Çocuğun Dünyası

Masallar kültürümüzün baş ögelerinden. Masal okumanın yaşı olmaz ama masallar en çok da çocuklara yakışıyor. Hem okuyucu olarak hem de masal kahramanı olarak çocuklar imgesiyle, kurgusuyla masalların değişmez bir parçasıdır. Masalın Evreni, Çocuğun Dünyası dosyasının editörü Bilal Can. Oldukça özenle hazırlanmış dosya. Arşivlik bir çalışma olmuş. Yeni masal kitabı çıkmış biri olarak ben de bu dosyada yer almak isterdim. Demek ki nasip değilmiş. Altını çizdiğim satırları paylaşacağım.

Bilal Can’ın Sunuş Yazısından

“Çocuklar; yaşadıkları çağın tanığı iken geleceğin de mimarları olarak bugünden yarına aktarılacak unsurları devralacak en temiz aktarıcılardır. Bu aktarıcılara, bugünden, dünden iyi şeyler aktararak, geleceği daha iyi hale getirmek, tükenişi ve erimeyi durdurmak, iyiye ve güzele dair rüyalar üretebilmek ve beklenen bir hayatı hayal etmek ancak çocuklar üzerinden mümkün olmaktadır.

İyiliği ve güzelliği, erdemi ve adaleti hayal etmek; çocuklar üzerinden çeşitli aktarım biçimleri üzerinden oluşabilmektedir. Çocukların hayal dünyasına bu hasletleri yerleştirebilmek için de masal, sadece bir aracı konumundadır.”

Eyyüp Akyüz - Evden Ayrılamayan Çocukların Masalı

“Evden ayrılamayan çocuklarımız var artık. Evet, fiziksel olarak her an gözümüzün önündeler. Ellerine telefon, tablet tutuşturmanın da televizyon yahut bilgisayar karşısında olmalarının da bir sakıncası yok diye düşünüyoruz. Dışarı salmıyoruz evlatlarımızı çünkü dışarısı tehlike dolu. Peki, içerideki tehlikenin farkında mıyız? Hedonizm, pragmatizm, egoizm pompalayan çizgi filmler ve yok ederek ayakta kalmak, sürekli kazanmak üzerine kurgulanmış sanal oyunların, çocuklarımızın psikolojisine etkilerini düşünüyor muyuz? Bedenen bir yerde olmak, orada olmak için yeterli midir? Art niyetli çizgi filmlerin ve oyunların istilasına uğramış çocuklar hâlâ evde midir? Ruhen orada olmayan ama fiziksel olarak da evden ayrılamayan çocukları masal diyarına yolcu etmek güzel bir alternatif olarak durmuyor mu önümüzde? Son bir soruyla bitirelim: Hayal gücünü harekete geçiren, empati yeteneğini geliştiren, yılmadan mücadele etmeyi aşılayan, akıl ve iyilik sayesinde her şeye erişilebileceğine inandıran, birlik olmaya ve yardımlaşmaya teşvik eden masallara dönmenin vakti gelmedi mi?”

Tuba Yavuz - Anadolu Masallarında Bir Tutum Olarak Aile, Anne Ve Kadın

“Anadolu masalları genellikle kadın masal anlatıcıları tarafından dillendirilir, kuşaktan kuşağa aktarılırdı. Okuru hayal dünyasına hazırlayan döşeme bölümünde tekerlemeleri, sonundaki dua kısımlarıyla Anadolu masalları, kadim kültürün ortak değerlerini ve yaşam algısını göstermesi bakımından mühimdir.

Masallarda temel amaç öğretmek olduğundan şahıs kadrosu, mekânlar, zaman ve tüm olaylar didaktik bir tavrın etrafındadır. Aslında kadim kültürümüzde masal sadece çocuklar için ya da çocuklara mahsus değildir. İyiyi, güzeli anlatmanın; haklıyla haksızın mücadelesini göstermenin yoludur. Güzellik, doğruluk, çalışkanlık, inanç, sabır gibi özellikler masallarda yüceltilir. Bu vasıfları bir kahramana yükleyerek aktarmak halk masallarının en belirgin yapısıdır. Bu bağlamda didaktiklik öne çıksa bile toplumun o dönemdeki temel meselelerini, mücadelelerini, kaygılarını taşıması bakımından da önemlidir halk masalları. Bu açıdan masallar tümel ahlaka seslenir, ulusaldan çıkarak evrensel değerlere uzanan yapısıyla kapsayıcıdır denebilir.”

Ethem Erdoğan - Kurucu Metinlerin Eğitsel Yönüne Dair

“Masal, destan ve halk hikâyelerinin hem birey hem toplum açısından eğitim değerine değinmeye çalıştık ancak önemini bazı işlevler üzerinden bu kısımda ele alacağım. Bir milletin millet olma vasıflarının oluşması ve gelişmesi toplumsal ilişkilere bağlıdır. İletişim bu ilişki ağlarını canlı tutar. İletişimin toplumsal işlevlerinin, eski Türk toplumlarında masal destan ve halk hikâyeleri gibi metinler üzerinden kurulduğu, hatta iletişimin diğer işlevlerinin (Psikolojik, Araç, Oyun, Benliğin Geliştirilmesi, Haberdar Etme İşlevi vb.) benzer şekil ve amaçla kullanıldığı açıktır. Toplu halde yaşamanın zorladığı davranışlar bu işlevlerle iç içedir. Mesela çatışma ve ayakta kalma, yok olma gibi durumlar karşısında birlikte hareket edilmesi olmazsa olmazdır. İş birliği, rollerin dağılımı ve bu rollerin gereklerinin yerine getirilmesine bağlıdır. Bu gereklilik belirlenmiş kurallara bağlıdır. Belirlenme eylemi ve kural oluşturma yöntemleri masal ve destanlardan tevarüs edilir örneğin.”

Tuba Dere - Masal Dünyasının Çocuk Kahramanı: Keloğlan, Keleş Oğlan

“Keloğlan, yüzyıllar boyu kendi adıyla anılan bir masal kolunun ana karakteridir, başında saç olmadığından bu adı almıştır. Türk kültürüne ait bir masal tiplemesi olarak bilinir. Geçmişten günümüze kadar, Türk dünyasının farklı coğrafyalarında Keçel, Keçeloğlan, Tazoğlan, Çınıbek, Taşza Bala, Tastarakay gibi türlü adlarla karşımıza çıkar. Ancak Doğu ve Batı’nın farklı uluslarının masallarında da akrabalarına rastlanır. Söz gelimi Alman masallarındaki Grindkopf ya da Aptal Hans tiplemesiyle Keloğlan arasında benzerlikler bulunur. Yalnızca masalların kahramanı değildir Keloğlan, masallarla motif ilişkisi bulunan destan, türkü, atasözü, köy seyirlik oyunu gibi diğer halk edebiyatı türlerinin içinde de onu görebiliriz. Mesela Köroğlu Destanı’nda Köroğlu’nun atını kaçırarak padişahın kızını elde eder. Gerçek Keloğlan tiplemesinin yanı sıra masalların bir kısmında, destan ve hikâyelerde düzmece Keloğlan tiplemesine de rastlanır, Keloğlan olmayan bazı kişiler ‘Keloğlan kılığına’ girer.”

“Bir masal tipi olarak Keloğlan idealize bir karakter değildir, olağanüstü gücü ve yetenekleri yoktur. Yalnız haksızlık ve kötülüğe karşı derinlerden gelen bir öfkesi vardır. Yeri geldiğinde kötülük yapmaktan çekinmez; düşmanlarına, onların kullandıkları silahla, hile ve kurnazlıkla karşılık verir; bu yönüyle bir anti-karakter sayılabilir. Törelere bağlı, üstün nitelikli, mitik masal tiplemelerinin aksine anlatılarda daha gerçekçi bir varlık gösterir.”

Yücel Feyzioğlu ile Söyleşi

Günümüzün masal dedelerindendir Yücel Feyzioğlu. Ömrünü masallara ve çocuklara adamış bir isimdir. Sadece Türkiye’den değil Türk dünyasından derlediği masalları ile çocukların kalbine masal kuşları gönderen isimlerden olan Feyzioğlu, masallar üzerine Şeyma Subaşı’nın sorularını cevaplamış.

“Masallarımız dünya masal kültürü arasında en zenginlerinden biridir. Bir örnek: 163 dilde bütün dünya çocuklarına okutulan Grimm Kardeş masallarının hepsi 263, Andersen masallarının toplamı 156 adettir. Sadece benim derleyip üstünde çalışarak yayımladığım masal sayısı 648’dir. Üstelik bu sayı büyük hazineye açılmış küçücük bir penceredir. Bizim daha üstün olduğumuzu anlatmaz bu. Kültür coğrafyamız o kadar büyüktür ki, o kültürü Türkiye sınırıyla sınırlamak mümkün değil, doğru da değil. -Anadolu’dan Yakutistan’a, Urallardan Toroslara, Altaylardan Uygurlara kadar uzanan Rusya ve Çin tarafından işgal edilmiş koca bir coğrafya. O coğrafyaya baktığınızda sınırsız bir çeşni ve renk hazinesiyle karşılaşıyoruz. Bu müthiş bir zenginliktir.”

“Masalların “değerler eğitimi” konusundaki en iyi örneği Muammer Karaman’ın 423 sayfalık başarıyla savunulmuş yüksek lisans tezinde anlatıldı, uzun bir konudur. Kitabın adı: Yücel Feyzioğlu’nun Eserlerinin Türkçe Eğitimi ve Değerler Eğitimi Açısından İncelenmesi’dir. Okudukça Muammer Karaman’ın çarpıcı sonuçlara ulaştığını gördüm. Bir dergi boyutuna aktarmak çok zor. Ancak istenirse oradan bir bölüm yayınlanabilir. Masalların psikolojik etkisi bakımından ise görüşlerinin hepsine katılmamakla birlikte Prof. Bruno Bettelheim’ın Masalın Büyüsü kitabını, benim de Masallar Bize Ne Anlatır? adlı kitabımı önerebilirim.”

Ne Yazsam?.. Ne Yazsam…

Yazacak konu bulamamak üzerine yazmış Mehmet Solak. Bu aslında yazı işiyle uğraşanların sık sık başına gelen bir durum. Solak, dergiler bağlamında ele alıyor konuyu.

“Yazan insanlar için önemli bir sorun konu bulamamak. En azından benim için. Kendimi kimlikli yazar görmediğim için olsa gerek. Çünkü yazarlık, adı sanı belli bir kimlikli meslek artık günümüzde. Hele güncel politika yazarlığı… Gerçi sanatçı yazarların durumu da diğerlerinden pek farklı değil. Özellikle gazetelerde periyodik yazan sanatçıları düşündüğümüzde.”

“Dergiler bu işin neresinde, derseniz. Tam odağında. Zira oluşan olumsuz ortamın müsebbibi, maalesef, dergiler. Fakat, bu olumsuz ortamdan çıkışın merkezi de dergiler aynı zamanda. Çıkışı da çıkmayışı da merak uyandırmayan dergiler değil elbette. İster dosya hazırlasın, güncel sosyo-kültürel konuları servis etme amacı gütmeyen dosyalar ama, ister salt ürün yayımlasın sanat ortamını ve sanatçıyı besleyen, canlandıran hatta coşturan dergiler.”

İrfan Çevik Portresi

Mehmet Aycı bu sayı İrfan Çevik portresi ile Hece’de.

“O kadar arızalı dünyada arıza çıkaracak her şeye mesafeli… İnsana karın, fırtınanın, aşırı sıcakların, uğultulu ormanların korkusunu değil de inceden yağan, üşütmeyen, bereketli bir yağmurun güvenini ve sıcaklığını veriyor.”

“Okumaktan gözünüz yılan tuğla gibi bir kitabı o sizin adınıza okuyabilir, kitaba dair beklediğinizi düşündüğü her bilgiyi her ayrıntıyı size anlatabilir ve bundan gram yüksünmez.”

“İrfan Çevik bu…

Şair”

Osman Özbahçe ile Eleştiri, Şiir ve Yeni Kitaplar Üzerine...

Osman Özbahçe ile bir söyleşi gerçekleştirmiş Vasfettin Yağız. Özellikle eleştiri konusunda keskin çizgileri olan bir yazardır Osman Özbahçe. Onun edebiyat adına söyledikleri geniş perspektifli bir bakışın açılımları olarak okunabilir. Çünkü o, sorunları sıralarken aynı zamanda çözüm yollarını da gösteren bir yazar.

“Güzellik karşısında insan çaresizdir. Şiir, müzik, resim, roman, hikâye insanın bulabildiği, tutunabildiği çarelerdir. Güzelliği hak ettiği biçimde ortaya koyabilen eserler kaybolmayan eserlerdir. Çürüme buna ulaşamayanlar için geçerlidir. Ben edebiyatsız edebiyat kavramlaştırmasında birbirine zıt iki içeriği de kullandım. Yani, edebiyat yapıyoruz diyorsunuz ama yapay, klişe metinler üretiyorsunuz, bu edebiyat değil anlamında.”

“Bizim kuşak ustasız büyüdü. Etrafına örgülenerek şiiri öğrenebileceğimiz dergileri bile kendimiz çıkardık. Kendi okulumuzu kendimiz kurduk. Bizim ustalarımız da, üstatlarımız da kitaplardı. Aslında genç şair ilk başta etkidir. Etkilenerek öğrenir. Etkiyi aştığı nokta kendisi olmaya başladığı noktadır. Kendisi olmaya başladığı noktaya kadar genç şair bir öğrenme sürecidir. Kimden öğreneceksiniz? Sizden öncekilerden. Mevcut durumdan. Bunun başka yolu yok.”

“Şiirin de düzyazının da geleneksel kuralları ve sınırları var. Modern şiir, şiirin kurallarına karşı çıkarak doğmuş bir şiirdir. Modern şiire gelinceye değin vezin, kafiye, mısra, müzik, yani kulağa hitap, edebi sanatlar şiirin temel değerleridir. Modern şiir bu değerlerin hiçbirini inkâr etmemiştir.”

Yazarlar Neden Yazar?

Neden yazılır sorusu her zaman sorulagelmiştir. Her şeyin olduğu gibi yazmanın da bir sebebi vardır. Cevabı kişiden kişiden kişiye değişen bir açılıma sahip bu sorusunun cevabı üzerine yazmış Hayrettin Durmuş.

George Orwell Burma’da yaşadığı zamanlar başından geçen ilginç olayların kendisinin yazar olmasına önemli katkılar sağladığını anlatır ve ‘Geçmişimle ilgili tüm bilgileri veriyorum, çünkü bir yazarın dürtülerinin ilk gelişimine dair bir şeyler bilinmeden değerlendirilebileceğine inanmıyorum.’ der.”

“Halide Edip Adıvar’ın kitapları, Ömer Seyfettin’in hikâyeleri, Yakup Kadri’nin romanları, Mehmet Akif ’in, Nazım Hikmet’in şiirleri biraz da Kurtuluş Savaşını gelecek kuşaklara aktarma endişesi taşımıyor mu? Tarihin öyle bir anı olur ki kendinizi yazmaya mecbur hissedersiniz.”

Hece’den Şiirler

bugün gelecek olsaydı

- bir ikinci sefer –

Hz. Musa, Hz. İsa

ya da son peygamber,

iki cihan serveri Hz. Muhammed,

nasıl olurdu?

araba kullanmasını bilir miydi, mesela?

marka seçer miydi?

pahalı giysiler içinde,

ipek kravatlı,

hız düşkünü bir nebi...

aklınız alıyor mu bunu?

bir de uçaktan inerken canlandırın

gözünüzde onlardan birini:

flaşlar patlıyor, çığlıklar, gözyaşları...

birbirini çiğniyorlar

dünyanın her yerinden

haber yağmasına koşan gazeteciler…

Cahit Koytak

bir kubur asılıdır duvarda

ama cinayet bu silahla işlenmeyecektir.

bülbül çemenden gelmiş olsa da

közler körelse de cezveler ocağa sürülmemiştir

çünkü kahve henüz Yemen’dedir

tütünse daha ulaşmamıştır Paris’e bile

İstanbul güzel ama kapıkulları pek haindir.

Faruk Uysal

tadını alıyorum kelimelerin yepyeni bir kavgada

tarlada çiftçi denizde balıkçı fabrikada işçi tabloda ressam

ben kalsam her şey ben kalsam umutlarım da kalacak

ben kalsam sevgili okur sen de kalacaksın değil mi

devam edeceksin bu şiire seveceksin kendi gözlerini

kendi ellerini bulacaksın denizlerin dibinde

hayallerim benim hayallerim hayallerine akacak

şaşıracak kendi kendine sessizlik vay günün birinde

Cafer Keklikçi

Dokununca düşen son yaprak gibi

Kederli mevsim geçişlerine bırakma beni

Eylülün de bir hatırı var elbet, geç kalmasın

Tükenmiş baharlarda vurgun yemesin serçeler

Bak hiç görmediğim bahçelerin

Son baharı da geçti

Şimdi gelen hazandır

Hüzündür gelen, geç de olsa

Hüseyin Bektaş

Kalbini en güzel ben kırdım

İnsan hep eskinin ezberi.

Demirden yakamoz

Suçlama kendini

Yanan denizler için..

Ayşe Çelikkaya

Ah sultanım çok oldu gideli ben

aştım geldim bin yıl ötesinden

hayyam’ı mansur’u sühreverd’i tanıdım

bilmezsiniz ölümü öldürüp huzurda

ben değildim anlatan tüm o meseller

dostun bana ettiğinden.

Yarın için

yok bir bahanem

ah sultanım tenden çıkalı bu can

çok oldu siz görmediniz

size ulaşan bunca söz bunca hece

yârin ayama üflediğinden.

Yunus Emre Altuntaş

Kır gezmeleri düşü saklıyorum ben

İçinde az sonranın elimden tutma görüntüsü olan

Bütün huzurlu şarkılar dilimde

Dünyanın bitmeyen kederlerini geride bırakarak

Dönüp dönüp az sonraya sarılarak zihnimde

Geziyorum şehrin kalabalıklaşmaya alışkın yerlerinde

Yavuz Balı

Hangi toru attıysak hepsini yırttı yalan

Elimizde kalemle hicranı ayıklarız

Gündüze mecalimiz biraz kalsın diyerek

Geceleri rüyada mısralar sayıklarız

Yollarda iki hece çok çırpındı kalbimiz

Bir kardeşlik ağacı gölgesinde duralım

Yanında bir muhabbet çeşmesi var gördün mü?

Kanıp sonra gayretle aşk iline varalım

Aziz Kağan Güneş

say ki damarlarındaki atlara güvenen bir oyundayız

güveli ve naftalinsiz kıyafetlere yatırmışız eldeki son sarılmayı

kirpiklerinin sicimine bağlanışım boşuna değil, bunu da yadırgama istersen

gazi yokuşundan aşağı saçların iniyor, saçlarının bin bir hâli iniyor

al bu şarkılar senin için diyorsun, dilin ne de çabuk eskiyor

şarkılarda trenler ıslanıyor uzun uzun, şarkılarda güftesiz camlar kırılıyor

kedi yavruları çizdirir buluyorum kendimi ekmek artıklarına

bir bakmışım piyona çalan piyonlar sessiz ve rüyasız ölüyor

Sinan Davulcu

Ruhsatsız; Sayı:1

“Şimdilik elimiz belimizde, işaret parmağımız tetiği, başparmağımız horozu okşuyor. Usta nişancılar değiliz. Iskalamada ustayız. Konu şiir olunca on ikiden vuracağımızı düşünüyoruz.

Dinozorların sonunun geldiği bilgisi çoktandır bizde. Bizler gerçeği saklamayan insanlarız. Bunun için de dergimize ‘Dinozorlar giremez!’ diyoruz.”

Seviyorum bu heyecanı. Bir derginin ilk sayı heyecanı çok özel ve farklıdır. Umut vardır, gözü karalık ve yeni şeyler söyleyecek olmanın tarifsiz mutluluğu vardır bu heyecanda. İki Aylık Edebiyat ve Fikir dergisi Ruhsatsız, 2022’nin sonunda yıl:1 Sayı:1 diyerek çıktı.  M. Burak Çelik yönetiminde çıkıyor dergi. Çelik’i ve dergide yer alan isimleri daha önceden farklı dergilerdeki çalışmalarından tanıdığım için Ruhsatsız için ben de gönül rahatlığıyla umut vadediyor diyebilirim.

Dergilerde şiir ve öyküleri görmek artık olağan hale geldi çünkü bu ikili dergilerin olmazsa olmazı. Bir derginin “fikir” başlığı altında toplanan yazıları o dergiyi daha özel yapıyor. Ruhsatsız, bu anlamda benim beklentilerimi de boşa çıkarmadı. Yeni sayılarında da bu havanın yoğunlaşarak devamını diliyorum.

Dergiden yapacağım ilk paylaşım; Kadir Tepe’nin Aynı Şampuanla Yıkanmak: “Kadrolaşmak, Koro-laşmaktır!” isimli yazıdan olacak. Tepe de Ruhsatsız’ın ekibinde yer alan bir isim. Şiirlerini takip ettiğim, özgün sesini şiirlerinde kullanmayı başaran bir isim Tepe. Bu yazı da bir nevi derginin manifestosu gibi. Neler yapılacağının ya da nerede duracaklarının, edebiyat dünyasına nereden baktıklarının bir yol haritası gibi. Ben katılıyor muyum tüm fikirlere, katılmıyorum. Bazı hassas dengelerin gözetilmesi gerektiğine inanırım her zaman. Bu; çetelerle ilgili bir durum değil. Ya da kadro ile ilgili. Anlatım tarzının sınırları zorlaması ile ilintileyebiliriz bu hassasiyeti.

“Özgünlük bir devrimcinin sıktığı yumruktur. Eğer ortaya konulan metine “şiir” denilebiliyorsa kelime kimyagerinin sıkılan o yumruğun etrafında birtakım tabuları birleştirip çete başlığını yürütmesi gerekir. Yani karşı tabureye oturup racon kesen, bayrağı elinde taşımak isteyen şiirin iddia sahibi olabilmesi kaçınılmaz bir durumdur.”

“Önemli bir konuya da değinecek olursak insan, şiirinin sesini başka şairleri taklit etme aşamasından geçerek bulur. Özellikle belirtmek gerekirse taklit, –yalnız– kalarak aşılır. Velhasıl özenmek, şiirin yolunda ilk basamaktır lakin bu durum süreklilik göstermemelidir. Copy-paste’lik devamlılığa maruz kalırsa müteşairlik o kişiyi (kıyafeti) dolabının içerisine zorla tıkar.”

İlhami Çiçek’e Dair

Erken göçenler kervanının en afili yolcularındandır İlhami Çiçek. Genç yaşta aramızdan ayrılan ve adından hâlâ şair olarak söz ettiren bir söz etkisine sahip olan Çiçek’in şairliğine şahitlik etmek onu anlayanlar için büyük bir bahtiyarlıktır. Burak Demirtaş, İlhami Çiçek şiiri üzerine yazmış. Kendi dünyasındaki şairi anlatırken Demirtaş, aynı zamanda Çiçek’ de içten bir selam gönderiyor.

“İlhami Çiçek, Türk şiirinin aceleci şairler kulübünden. Bu kulübün diğer önemli üyelerinden bazıları, Arkadaş Zekai Özger (ben ona turkish rimbaud diyorum) ve Orhan Veli olarak söylenebilir. 29 yıl süren (1954 – 1983) kısa ama “yoğun” bir hayat İlhami Çiçek’inki. Bu kısacık hayatında “Şiir, bir yoğunlaştırmadır. Sözcükler dönüşür, içe doğru sokulgan bir yapı kazanır onda. Yaşam şiirde yoğunlaşmış olarak vardır” diyebilmiş olmasını, İlhami Çiçek’in yaşamında şiirin yoğunlaşmış olarak var olduğunu düşünerek açıklayabiliriz belki.”

“Benim satranç tahtamda İlhami Çiçek vezirdir. Şiir sahasında bazen ileriye bazen geriye hareket eder, yerinde durmaz. Olduğu yerde sıkışmaz, gerektiğinde çapraz, gerektiğinde yatay, gerektiğinde dikey ilerler. Gelenekle kurduğu ilişki, saplantılı değil, inanılmaz derecede sağlıklıdır kanımca. Onun değerini bilir ama kaide olarak görmez, ona sırtını yaslar ama gözleri ileriye bakar her zaman. Ondan beslenir ama algılarını onunla sınırlamaz, çağına tanıklığı bir sorumluluk olarak görür ve bu sorumluluğu hakkıyla yerine getirir.”

Tomris Uyar Öykülerindeki Diyalog Tekniği

Ümit Köksal, Tomris Uyar öykülerini diyalog tekniği açısından ele almış. Yazıda da vurguluyor Köksal; Uyar, edebiyat dünyamızda tam olarak anlaşılamamış bir yazardır. Bunda, edebiyatının önüne geçen magazin vari olayların etkisi büyüktür. Tomris Uyar’a dair çok önemli bir yakınlığı olmayanlar, eğer bu yazıyı okurlarsa mutlaka onun bir öyküsünü okumak isteyeceklerdir.

“Dönemini öyküde ısrar eden ve roman denemeyen nadir yazarlarındandır. Romanları unutamıyorum diyorum ama sadece belirli sahnelerini, karakterlerini hatırlıyorum. Ama öyküde öyle değil, unutamadığım öykülerin tamamını hatırlıyorum diyerek öyküde ısrar etme nedenini açıklar. İstisna olarak Güzel Yazı Defteri diğer kitaplarına nazaran novella formuna yakındır. İki kez Sait Faik ödülü verilen tek isimdir.”

“Anlatı türlerinin hemen hepsinde kullanılan, öne çıkan anlatım tekniklerinden biri olan diyalog (dialog), iki ya da daha çok kişinin bir konu üzerinde karşılıklı konuşmasıdır. Anlatıda geçen kahramanların psiko-sosyal konumlarının açıklanmasına yarar sağlayıp metnin muhtemel ağırlığını hafifleten diyalog tekniğinde anlatıcı dışarıda kalır ve okur doğrudan doğruya anlatı karakterlerinin konuşmalarını takip eder. Karakterler arası çatışmalar veya karakterlerin birbirleri hakkındaki düşünceleri bu teknik yardımıyla kavranabilir. Gösterme yönteminin önemli bir boyutunu oluşturan diyaloglar, duygusal ve düşünsel atmosferin gerçekçi bir zemine kayışında rol oynar. Diyaloglar, hikâyenin içinden çekildiği ân kurgu, bütünüyle sekteye uğrar; geriye anlamsız birkaç yığın cümle kalır.”

Gazete ve Entelektüel

Yasin Taçar, gazeteleri ve daha da özelde köşe yazılarını entelektüel kavramından hareketle ele almış. Halen çıkan gazeteleri ve içindeki yazıları düşününce dijital çağda yapılanın büyük bir cesaret olduğu muhakkak. Aslında önemli olan, verilen emeğin karşılığını bulup bulmadığı…

“Gazeteler, haber alma aracı. Burada bir beis yok. Benim bu yazıyı yazma amacım, köşe yazılarının muhtevaları üzerine birkaç kelam etme arzum. Bugün elimize rastgele bir gazete aldığımızda, içindeki tüm köşe yazılarını okumaya kalksak, bir yerden sonra hep aynı şeyleri okuduğumuz düşüncesine kapılırız. Üstelik yazılar iç ve dış siyaset ekseninde dönüp durmaktadır. Bir gazetenin içinde siyasi yazı olmasından daha doğal bir şey elbette olamaz ancak bu durumda bütün köşe yazarlarının “gazeteci” olması gerekirdi. Kavramların anlam karmaşası yaşadığı gibi insanların kendilerini tanımlarken kurdukları cümleler de anlam karmaşası yaşamakta.”

“Gazeteci çoğu zaman (hiçbir zaman herkes için yargıda bulunamayız, istisnalar her zaman vardır) samimidir, daha doğrusu samimi gelir çünkü onun fikirlerinde arzular, istekler, önyargılar vardır. Bulunduğu tabelayla aynı arzuları taşır. O yüzden de samimi gelir, çok sevilir. Aynı arzuları taşıyan insanlar gazeteciyi baş üstünde taşır. Davasının neferi olarak görür. Entelektüel ise samimi gelmez, kibirli gelir. Çünkü entelektüel işe onun arzularını, duygularını yıkarak başlar. Entelektüel için kişinin de toplumun da duyguları, önyargıları önce yüzleşmek için vardır. Entelektüel için hiçbir şey mutlak doğru olarak kabul edilmez. Entelektüel bir şeyi mutlak kabul etmek için en azından bir migren atağı geçirmek, uykusuz kalmak, iyi bazen ise kötü kitaplar okumak, sevilmemeyi ve linç edilmeyi göze almak zorundadır.”

Ruhsatsız’dan Öyküler

Kadir Daniş- Pirzola Hasreti

“Burhan Daver küçükken dört defa pirzola yemişti. Annesi pilav ve çorba yapmış, herkese ikişer kalem pirzola kızartmıştı. İkinci pirzola yiyişlerinde Burhan’ın kardeşi uyuyordu. Burhan kendi pirzolalarını yedikten sonra pilavının kalanıyla oynayarak düşünmüş taşınmış, sonunda elini ahşap sofranın üstünde el değmemiş güzelliğiyle, şeker uykusundan uyanmış genç kız gibi sereserpe yatan tavaya, üçüncü pirzolaya uzatmıştı. Ama annesi ona pirzola vermemişti, “Buhran,” demişti televizyona bakmaya devam ederken ve evet hep yanlış söylerdi oğlunun ismini, “onlar kardeşinin.” Annesi “kardeşin” derken, ismini doğru söylediği diğer oğlunu, “onlar” derkense pirzolaları kastediyordu. Onları ona ayırmıştı. Akşam uykusundan uyanınca yiyecekti.”

“İçini derin bir keder kapladı. Evren boşunaydı. Beşeriyet boşunaydı. Her gün adliyede pirzoladan tat alan yahut pirzola yese tat alacak ve yemek için uğraşan insanlardan nefret etmeye başladı. Kendini önce içkiye verdi, nafile. Sonra Allah’a verdi, yok, olmadı. O lezzet yoktu. Ama kendisini Allah’a vermek ona mutluluğun kapısını açtı, çünkü hayatında ilk kez —Daver ailesi hariç— başkalarını da düşünmeye başladı. YOKSUL ÇOCUKLARA PİRZOLA YEDİRME KURUMU adlı bir dernek kurdu ve en büyük eğlence olarak kendine pirzola yiyen çocukları şefkatle izlemeyi seçti. Çocuklar pirzolalara yumulurken kendisi güleç yüzünü eline, dirseğini de masaya yaslıyordu. Ara sıra basın mensupları fotoğraf çekiyordu.”

M. Fatih Kutlubay - Bıçağın Söze Değme Sesi

“Halil’i bodrumdaki ışıksız nezarethaneye indirmişlerdi o gece. Ben ne zaman ağzımı açmaya çalışsam bir kilidin ağırlığıyla geri çekiliyordu kelimeler. Söz Kale’den Bakırcılar’a giden o Arnavut kaldırımında kalmıştı. Karaciğerine sarı ışık sokulan adam, şemsiyeli minarenin tam altındayken davranmıştı belinden çektiği bıçağa. Metalin kayışa sürtme sesi. Bir anlık bir titreşim olmuş gelmiş durmuştu Halil’in kulaklarında. Bir göz açımında adamın elindeki bıçak Halil’de, adam ise yerdeydi. Gecenin karanlığında neye niyet neye kısmet bir yazgı yola çıkmış. Adam o gün evinden çıkarken belki bir cürüm işlemeye azmetmişti ama ya Halil? Nereden bilsindi kahveden çıkıp dostuyla evlerinin yolunu tutmuşken sinsi bir adımın belinden çıkardığı yazgıyı. Benden tarafa davranmıştı adam. Üstümde başımda bir varsıllık alameti de yoktu ya. Neyi hesap etmişti de sürmüştü bıçağı gecenin içine? Benim böğrümden tarafa. İsmail’i kurtarmaya bir koç inmemişti o an. Halil’in çevikliği yetişmişti. Ama anlatamadım bunları. Yazılı beyanım yetmedi mahkemeyi inandırmaya. Halil’in kastını tartarken yargılayanlar, onu Adana’daki zindan misafirliğine yolladılar. Dilimden kelimeler çekildi o gece. Geri de gelmediler.”

Ruhsatsız’dan Şiirler

Bu evlerde şu tüylü ve huylu ışıklarda

Halk yaşarmış soyguncuların yaralarında

Sanal hoşgörü kanalize öngörü ve harap sosyolojik avuntular

Geçici körlük gibi bir hayat bahşedilmiş bana

Ne zaman geçeceği söylenmemiş sorun da orada

Atlardan bahsedince kıkırdar eşek çobanı

Şenlenir birden bir lokmaya mahcup bir hırka içindeki adamlar

Al işte yine şakaya vuruyorum fakirliği

Kimseye vuramıyorum belli ki

Ben de humora giriyorum gülmece yani Türkçesi

Deliye vuruyorum kendimi

Ama vurdurmuyorum

Yüzüme sizin gibi

M. Burak Çelik

İlk başta kapıya güzel ve taze bir “merhaba” asılır

“Bismillah” demeli anahtarı çevirmeye başlayınca

Sessizlikler ve melekler daimî misafi rimiz

Hevesle korumuşlar tüm odaları

Onlara da selam, unutur muyuz onları

Coşkuyla selam, eyy kirli bulaşıklar

Makineler sizi sevemez

Sıcak su ve deterjandan yapılma bir şefk atle

Seveyim biraz kirinizi

Okşayayım dün akşamdan kalan izlerimi

Enes Talha Tüfekçi

O talihli ruhlar o kırılgan

Ve mütereddit ruhlar

Yani o ipi kırık tufacılar

Seni nasıl anlasınlar şimdi.

Nerden bilsin o binlerce pazarlıktan

Eli boş dönen rikkat sahibi ruhlar

Nedir derinlik, kemkümsüz hayat ne.

Ne demek savruluvermesi

Çiğnenen bir pankartın

Ya terk edilivermesi ne demek

Döviz Büroları ve Gecelik Faiz ve Korumalı Mevduat

Ve Bilançolarla bir halkın – kim bilecek!

Eray Sarıçam

Kesik başlı kuşlar toplanıyor ellerimi uzatt ığım kentlerden

Sanki hesabı tutulmamış asırların yeminini vermiş gibi.

Ansızın tertemiz bir ölüm çıkarıyorlar yıllanmış lanetlerden

Haydi! Sen de kendi çağında yüreğini ortaya koy dermiş gibi

Anlatın tüm gönülsüz savaşlarımı, tesirsiz menkıbelerimi

Her sözümü hemen ardından doğrultun kılıçtan kanatlarınızla

Kavgamı bir tütsünün ucunda gezdirin, yıkın kitabelerimi

Anlatın; “Bir el gördü mü canhıraş dirilip dağdan inerdi hızla.”

Hasan Hüseyin Çaçan

Çünkü uzun zamandır bağırmamışsındır.

Elindeki tüm sesli harfl erin yerli yerinde olduğundan emin olmak için.

Çünkü yalnızsındır ve bir yankı için yanıp tutuşuyorsundur.

Gotik bir katedralin yüksekliğini hesaplamak için.

İtalyan bir bisikletçiye tezahürat etmek için.

Huysuz bir fareyi kışkışlamak için.

Seni tiyatronun ta öteki ucundan duysunlar diye.

Seni derenin ağzından duysunlar diye.

Ağa takılan balıklar duysun diye seni.

Boğazına kadar suya batt ığında, can simidi istemek için.

Dipsiz bir kuyunun derinliğini hesaplamak için.

Doğum gününe kurtları davet etmek için.

Bağırmanın ne kadar zor olduğunu millet anlasın diye.

Çünkü bazıları bağıramazlar.

Vahşi hayat ismini öğrensin diye.

Harkaitz Cano (Türkçe Söyleyen: Abdullah Enis Savaş)

Cins’te Beşir Ayvazoğlu Söyleşisi

Cins dergisi aralık sayısına “Gidenler Hatıraların Tarihidir” başlığı ile giriş yaptı. Bir yılın sonu. Gelenler ve gidenler ile ilerliyor derginin sayfaları. Aralık ayında dünyaya gelen ve aramızdan ayrılan isimler sayfa sayfa yâd ediliyor.

Dergide Beşir Ayvazoğlu ile yapılan bir söyleşi yer alıyor. Ayvazoğlu demek, disiplinin ve çalışmanın bir bünyede vücut bulmuş halidir. Özellikle biyografi çalışmaları ile edebiyat tarihine ölümsüz eserler armağan etmeye devam ediyor Ayvazoğlu. Lise yıllarından başlayan yazma ve araştırma coşkusunun hiç dinmeden devam etmesi hepimiz için büyük bir kazanç. Gençler için de önemli notlar var satır aralarında. Söyleşi soruları Ali Oturaklı’dan. 

“Modern biyografi yazarlığında yazarlar pek sınır tanımıyor. Eskiler, öyle fazla teferruata, özel hayata falan girmezlerdi kesinlikle. Eski biyografilerde “nerede doğdu?”, “nerede okudu?”, “hocaları kimlerdi?”, “ne yazdılar?”, “ne zaman öldü?” vesaire gibi sorularla tercüme-i hal diyebileceğimiz bilgiler yer alırdı. Ama modern biyografi yazarı yatak odasına bile giriyor artık. Bildiğiniz üzere Avrupa’da, neredeyse hayatının günü gününe anlatıldığı figürlerin biyografileri var. Roman kadar okunuyor neredeyse bu biyografiler.”

“Peyami Safa çalışırken mesela herkesin bilmediği bir bilgiye ulaşmıştım. Doktoru rahmetli Ayhan Songar’la konuşarak bahsettim bu bilgiden, fakat isim vermedim. Belki de yaşıyordu o ismini vermediğim kişi, belki de o yaşamasa bile çocukları yaşıyordu. İsmini zikretmedim. İşte böyle bir etik sınır koymak zorundadır biyografi yazarı. Ama böyle şeyler hiç kale almayan yazarlar da var.”

“Ben kendimi bileli günde on saatten aşağı çalışmadım. Ki on saat de azdır aslında. Mesela on sekiz saat çalıştığınızda, çalışmadığınız zamanlarda bile zihniniz o konularda ilgili çalışmaya devam ediyor. Uyurken, yemek yerken, her anınızda o uğraştığınız meselelerle meşgul oluyor zihniniz. Dolayısıyla neredeyse 24 saat çalışıyorsunuz. Ama zaman içerisinde bu bir hayat tarzı haline dönüşüyor, bir üretime dönüşüyor. Çok çalışmak gerekiyor, az çalışarak hiçbir yere varılmaz.”

Hüseyin Atlansoy’dan Hayata Dair Mevsimlik Notlar

Hayata şairane bakan isimlerdendir Hüseyin Atlansoy. Sadece şiir yazarken değil yaşarken de şair olanlardan. Kesitler, hayatın bir fotoğrafı gibi, şiirin bir dizesi ya da unutulmanın diğer bir adı.

“Benim hatıralar haritam bir bakıma mevsim şeridini kış mevsimi ile başlattı. 21 Aralık 1970 yılına kadar geçen çocukluğum uzun bir ilkbaharın dağlarda, ormanların yamacında şenlik içinde çizilmiş haritasıydı. Sonra en uzun gece denilen, üstüne şiirler kitaplar yazılan gün geldi. Bu tarihte babam, bahçesinde serum şişelerinin dizildiği tek odalı bir evde emanetini sahibine teslim etti. Allah rahmetinde dinlendirsin.”

“Kaderin kâğıdın içinde saklı olduğunu sananlar yanılıyor. Kader kalemin içindedir. Kalemin hakkını vermek, kendisine kalem emanet edilenin, zorunluluğu kaderine tutunmasını gösterir. Cumhurun yani çoğunluğun ölürken bile yazmaları içinde yazarak ölmeyi de taşıyor ise bir değer ifade edebilir. İslam coğrafyasında ölene kadar yazan Eflatun’un ölümcül etkilerini silmek için İbnü’l-Arabî’yi beklemek gerekmiştir.”

Günler Çözüldükçe

Ömer Erdem, Sezai Karakoç okumalarına devam ediyor. Bu günlüklere Karakoç’u anlama ve anlamlandırma günlükleri diyebiliriz. Hem de birinci ağızdan. Karakoç’un şiir dünyasının gizemli noktalarına dokunuyoruz.

“Fert olarak kendi şiirini ve düşüncesini yaşıyordu sessizce. Çokça şairler, yazarlar kendi şiirlerine, yazdıklarına dönüp dolaşıp atıf yaparlar. Şu şiiri şurada ben yazmıştım. Bir şiirimde şunu söylemek istemiştim. Karakoç elbette ne yazdığının farkındaydı ama bunun salt şiir sanatı içinde değerlendirilip okunmasına da itiraz ediyordu. Dava için şiir yazdığını ifade ederken de dava bayrağını ele alıp sokağa çıkmıyordu. O davanın çok katmanlı, almaşık, tarihi kültürel perspektif dediği uzamda okunmasını öneriyordu. Düz yazı, hikâyeler, piyesler dâhil bu bağlamın içindedir ama Sezai Karakoç’u asıl kuran modern bilincin dışavurumuydu. Karakoç, çağdaşlarından sadece yaşama pratiği ile değil modern bilinci inşa edişiyle de ayrışıyordu. Bu ayrışma, ona modern şiirin en seçkin örneklerini verme imkânı sundu. “Büyüyüp de çocuk kalma” tehlikesiydi bu. Sadece biyolojik değil duyumsal gerginlik de üretiyor ve yeni insanı etkiliyordu.”

Dil Devrimi mi Din Devrimi mi?

Bu başlık bana ait. Savaş Ş. Barkçin’in Türkonot yazısını okuyunca zihnimde oluşan çağrımın bir yansıması oldu bu başlık. Dil devriminin etkilerini ele alıyor yazısında Barkçin. Konuya yaklaştığı hassasiyet, oldukça ağır bir bakış açısı Dil devrimi ile değiştirilen sözcüklerin özellikle tevhîd dilinin kavramları üzerinde yoğunlaşmasına dikkat çekiyor. “Asıl mesele tevhid dilindeki aslî kavramların yerine Batılı karşılıkların ikâme edilmesidir.”  Nereden tutarsak tutalım bu devrim, bir milletin, ümmetin köklerine yapılan ağır bir darbedir.

“Osmanlı bu konuda da bizden daha usturupluydu. Batılı bir kelimeyi alırken o kelimenin kökeni hangi dilde ise o dildeki köklerin anlamını inceler, öğrenir, sonra aynı anlama gelen Arapça bir kök bulup o Batılı kavrama uygun bir kelime üretirlerdi. Meselâ “entelektüel” karşılığı olarak “münevver,” “kültür” karşılığı olarak “hars,” “civilisation” karşılığı olarak “medeniyet” kelimelerini bulmuşlardı. Çünkü kendileştirme sentezin en önemli boyutudur. Bir kavramı tutarlı ve anlamlı bir şekilde kendileştirmediğin sürece o üstünde yama gibi durur. Hamuruna katılmaz, cevherine karışmaz. Seni yeni bir sen yapmaz. Sadece başkasının taşıyıcısı yapar. Bu da seni değerli ve özgün kılmaz.”

“Bizim bugünkü meselemiz Tanzimat’tan sonra söz dağarcığımızdaki Batılı kelime sayısının artması değildir. Asıl mesele tevhid dilindeki aslî kavramların yerine Batılı karşılıkların ikâme edilmesidir. Mesele aslî kavramlarımızı kendi elimizle tasfiye etmemizdir. İçinde müminlik alâmetleri, anlamları, çağrışımları taşıyan tevhid kavramları yerine onlara yakın gördüğümüz Batılı kavramları kullanmaya başlamaktır. Böyle yapa yapa bir süre sonra Batı’dan alınan kavramlar tevhid kavramlarının yerine geçti. İnsanların sadece dilleri ile zihinleri arasındaki bağ kopmadı, aynı zamanda dilleri ile kalpleri arasındaki bağ da koptu. Çünkü yaban bir kavram devreye girince onun anlamı kendi kavramımızın barındırdığı anlamı öteledi, dışladı, tasfiye etti.”

Eve Dön! Her Şey Affedildi

Güven Adıgüzel, Van Edebiyat Mahfili üzerine kaleme aldığı yazısı ile Cins’te. Güzel işler yapmak için yola çıkmanın zamanı ve mekânı yoktur sözünün vücut bulmuş halidir bu mahfil. Benim de davetlisi olduğum Van Edebiyat Mahfili, yüreğinin sesine kulak veren dostların şehrin sınırlarını aşan bir gönül hareketi. Samimiyet ilk sırada olduğu için de böylesine işlere imza atmaya devam ediyorlar.

Güven Adıgüzel de Van programının ardından kendinde kalan izlenimlerini paylaşıyor okurlarla.

“14 Kasım 2021 tarihinde Van’da edebiyat severler tarafından Edebiyat Mahfili kuruldu. Ve o günden sonra, bir daha hiçbir şey eskisi gibi olmadı. Fazla mı iddialı? Belki. Ama kelimelerden müteşekkil bir koza örmeyi düşünmenin iddiasız bir tarafı olabilir mi? Eskisi gibi olmayan şey’in birkaç yüz kişinin hayatıyla ilgili olduğu muhakkak. Yola çıkmak için gayet akıl çelici bir gerekçe. Aklıma Mişima’nın dünyayı değiştireceğini düşündüğü o yüz kişilik özel eğitimli ordusu geliyor hemen. İdealist bir ölüm masalına ya da Fuji Dağı’nın karlı tepelerine bakan şehrin mahlasına doğru ilerliyor değilim. Birkaç yüz kişinin varlığının yani kendi dünyalarına suhuletle ikna olmalarının gerçek bir anlamı var. Edebiyat bize burada yardım edebilir.”

“Bir dağın kalbinden seslenircesine dışarıyı seyrediyorum. Evet rüzgâr, yılkının ilk günlerini hatırlatır gibi esiyor. Van’dayım. Yakamda bozguna uğramış bir çiçek. Solgun elbette, belaya gücenmiş halde, dalından hikâyelerle. Yerim yurduma el olduğundan beri, bu gidişler tam bana göre aslında. Bu rüzgârlar da öyle.”

Namık Kemal Bizim Neyimiz Olur?

Hakan Arslanbenzer, “Namık Kemal Bizim Neyimiz Olur?” sorusunun cevabını veriyor yazısında. Namık Kemal, hem döneminde hem de günümüzde tam olarak anlaşılamamış bir yazar, şair. Onu anlamlandırma çalışmaları belli noktalara yöneltildiği için ne kadar anlatılsa da eksik bir nokta hep aklıyor. Arslanbenzer de Namık Kemal’in ve arkadaşlarının neden tam olarak anlaşılamadığının cevabını veriyor.

“Namık Kemal ve dönemi kendinden öncekini unutturarak yeni bir düşünce alanı yaratmayı denedi. Art arda birçok kuşağı da etkilediler. Ne var ki anlam kaymaları oldu. Kuşaklar arası anlam kaymaları olması doğaldır diyebiliriz; ama Besalet-i Osmaniyye ve Hamiyet-i İnsaniyye şiirinin adının Hürriyet Kasidesi olarak değiştirilmesi örneğinde görüldüğü gibi, anlam kayması kadar anlam kaybı da söz konusu. Besalet yiğitlik, hamiyet onur demek. Osmanlı’nın yiğitliği ve insanlık onuru diye güncelleştirebileceğimiz başlık, özgürlük destanına nasıl dönüşmüş olabilir?” 

“Meşrutiyet’le kısmen çağdaş sayılırız ama Tanzimat başka bir dünya ve Kemal de o dünyada bizi bekliyor. Kendimizi onunla irtibat kuracak kadar yetiştirebilirsek onunla ve dönemiyle ilişkimizdeki paradoksu unutuluşa terk etme kolaycılığına sığınmadan çözme şansı elde edebiliriz. Belki o zaman besaleti hürriyete, şanı kolonyalizme tercüme etmek zorunda da kalmayız.”

Kesintisiz Bağlantılar Çağında Hayat

Kesintisiz ve bağlantı kavramlarının yan yana gelmesiyle oluşan çağrışıma artık yaşadığımız zamanda herkes aşina. Kuşatılmışlık hissimiz bağlantılarla belirleniyor ve sınırlanıyor. İster istemez bu çarkın içine giriyoruz hepimiz. Çünkü önemli olan kesintisiz bağlantının döngüsünde yer almak. Ahmet Melih Karauğuz, Kesintisiz Bağlantılar Çağında Hayat yazısında deveran eden yaşantımızın bize kalan yanını yazmış.

“Kesintisiz bağlantılar çağındayız. Birbirine bağlı nesneler, birbirine bağlı ülkeler, birbiriyle bağlantıda insanlar. Bu çağda, bağlantılarda oluşacak ufacık bir hasar, yıllarca sürecek gerilimlerin, depresyonların ve resesyonların sebebi olabiliyor. Oluşan anlık kopuşlarla artık dünya, bir an öncekine göre farklılaşıyor, dönüşüyor ve bu değişim bazen geri dönülmez adımların atılmasına sebebiyet veriyor.”

“Kesintisiz bağlantılar çağından çıkış zordur. Zor olduğu kadar da imkânsızdır. Çünkü bütün yollar akışa çıkar ve akışa kapılan bir kişi bir zaman sonra akıştan çıkışı sağlayacak olan yolu bulamaz. Kesintisiz bağlantılar çağından çıkmak için bağlantılardan kopmak gerekir. Ancak kopartılan her bağlantı, kişinin derin varoluş krizlerine girmesine, anlam arayışı yaşamasına sebep olacaktır. Günün sonundaysa her arayış yolunda akışa yönlendiren işaretçiler vardır. Akış, bugünün insanını çepeçevre saran yeni gerçekliktir. Bu gerçekliği reddetmek için yeni bir gerçeklik inşa etmek gerekir. Ancak o gerçekliğin inşa için gerekli olanlar nerededir? Belki de akıştan çıkmanın tek yolu, yeni gerçekliği inşa etme arayışı olacaktır, kim bilir?”

Feridun M. Emecan ile Tarihe ve Hayata Dair Söyleşi

 Ali Yalçın Çakır, Feridun M. Emecan ile bir söyleşi gerçekleştirmiş. Tarih, hayat, kendi olmak üzerine ufuk açıcı bu söyleşiden altını çizdiğim satırları paylaşacağım.

“Modern anlamda tarih; toplumu anlamaya yarayan en önemli disiplin. Bu disiplin tüm bilimlerin en üstünde. Tarihi, yani insanın geçmişi olmadan geleceği de olmaz. Tarih toplumların geçmişidir. Önümüzü görmemiz anlamında yegâne fenerdir. Bunu bilerek hareket etmek lazım. Ayrıca tarih hiçbir zaman tekerrür de etmez. Siz tarihi anlayıp ona göre geleceğinizi şekillendirirsiniz.”

“Tarihe büyük anlamlar yüklemek için değil, içimde bir merak olduğu için bunca yıldır tarihin peşindeyim. Tarihe çok ideolojik veya muhafazakâr bir yapı çerçevesinde bakmadım. Benim amacım, Osmanlı tarihine ait olan unsurları bir şekilde ortaya koymaktı. Bu epey ciddi boşlukları olan bir tarihin aydınlatılması yönünde bir yapı taşı oluşturmaktı.”

“Küçük bir okuma tavsiyesinde daha bulunmak istiyorum. Tarih Hırsızlığı diye bir kitap var. Bu kitabın mutlaka okunması gerekiyor. Batılılar bu kitabı da kendilerini eleştirmek üzere yazmışlar. Kendi görüşleri çerçevesinde ortaya çıkardıkları eserlerden biri bu. Yani bugün şarkiyatçılık ve Batı’ya karşı eleştiriler de var. Tabii yine dediğim gibi, Batı kafasıyla yazılmış olan çalışmalar.”

Taş Deyip Geçmemek Gerek

Mustafa Ulusoy, derenin içindeki taşlardan hareketle hayatı ve karşımıza çıkan zorlukları yorumluyor. Aşılacak zorluklar da var, azim de var. Yeter ki inancını yitirmesin insan.

“Dere yatağındaki taşların üç işlevi dikkatimi çekmişti. Birinci işlevi, suyun akışına engel teşkil ederek suyu saflaştırmak, çer çöpten temizlemekti. Su taşlara çarpıyor, köpürüyor, damlalara ayrılıyor, bu şekilde nefes alıyor, saflaşıyordu. Ayrıca suyun içindeki çer çöp taşların arasına sıkışıyor, taşlar çer çöp için filtre işlevi görüyordu.”

“Taşların akışa engel olarak ikinci işlevi suyun akış hızını yavaşlatarak, suya sükûnet ve denge sağlamaktı. Taşsız dereler, ırmaklar, nehirler karşılarında bir engel olmayacağı için çağıl çağıl akacak, hızını alamayacak, yavaşlaması gereken yerde yavaşlamayacak, kendini tutamayacak, önüne geleni savup savuracak, denizlere son hızla akıp düzeni bozacaktı.”

“Taşların üçüncü işlevi ise suyun akışına engel oluşturarak, suyu dalgalandırıyor, estetik bir görünüm kazandırıyor ve dereye bir mükemmellik katıyordu. Su, taşlara çarpa çarpa şekilden şekile giriyor, donuk, cansız, âtıl, yeksenak, sıradan olmaktan kurtuluyor; halden hale geçiyor, her anı birbirine benzemeyen bir varoluşa yükseliyordu.”

“Ben bir terapistim. Bana insanlar dertlerini çözmek için gelirler. Benden akıl alırlar. O günü unutamam. Benim taşlardan ve dereden aldığım akıl, dostça bir kucaklaşma gibiydi. O dostça kucaklaşma anını bilmem kaç terapi seansımıza konu oldu.”

Cins’ten Bir Hikâye

Mustafa Çiftci - Bir Melek Dükkânda Bir Melek Evde

“Osman askere gidene kadar babasıyla beraber sobacılık yapardı. Sobalar evvelden küçük imalathanelerde üretilirdi. Osman ile babasının çalıştığı atölye daha eskiden Artin isimli bir Ermeni ustaya aitmiş. Usta ile Osman’ın babası pekiyi ahbapmış. Artin Usta ölmeden evvel dükkânın anahtarını Osman’ın babasına vermiş. “Hurşit Efendi aha sana iş, aha sana kurulu tezgâh. Sen bu işe devam edersen buradan yedi sülalen ekmek yer. Bu memleketin soğuk havası bitmez. Soğuk hava her daim soba ister. Yap sobanı, sat sobanı keyfine bak. Senden tek ricam sobanın markasını değiştirme. Sobaların adı ‘Melek’ benim rahmetli anamın adıydı. Öylece kalsın. Dükkânın tapusunu da hallet, eve noter getir, ben imzayı basarım. Ondan sonra iş sendedir. Haydi, göreyim seni, oğlun Osman’ı da yanına al. Baba oğul Melek sobalarını büyütün.” Hurşit Usta yattığı yerde Ermeni Usta’yı kucaklamış. “Hemen tapu işini halledek.” demiş.”

“Osman asker dönüşü yine babasıyla çalışmış. Askerdeyken Melek ismini kendine haram etmiş. Askerlik dönüşü, akrabası olan bir kız ile nişanlamışlar. Düğün hazırlıkları yapılırken nişanlısı demiş ki kızımız olursa adı Melek olsun. Hem sizin dükkânın adıyla da uyumludur ne dersin? Osman oturduğu yerden kalkamamış. “Anlaşıldı bu Melek’ten kurtuluş yok. Olsun gülüm olsun bir Melek dükkânda bir Melek de evimizde bulunsun.” demiş.”

Yediiklim, Sayı: 393

Yediiklim dergisi 2022’yi 393. sayısı ile kapattı. 2023’te nasipse 400. sayısına ulaşacak dergi. Edebiyat dünyamızda bir tarih şeridi gibi neler yaptığını gözden geçireceğimiz dopdolu sayılarla düşünce ve gönül dünyamıza konuk olmaya devam ediyor dergi. Daim olsun.

Fetih Mektuplarındaki Devlet Dili

Dergiden yapacağım ilk paylaşım Osman Bayraktar’ın Fetih Mektuplarındaki Devlet Dili yazısından olacak. Osmanlı’nın fetihleri ve gönderdiği mektuplar işleniyor yazıda.

“Devletler arası ilişkilerde yerleşik diplomatlarla temsil edilme geleneği 1400'lü yıllarda İtalya'daki şehir devletleri arasında başlamıştır. Dönemin büyük devletlerinden Fransa ve İngiltere bu usule 16. Yüzyılda, Osmanlı Devleti 18. yüzyılda geçmiştir. Bundan önceki zamanlarda en güçlü diplomasi araçları elçiler ve elçilerle gönderilen mektuplardır.”

“Hükümdarların bir yeri fethettikleri zaman bunu çevre devletlere bildirmeleri yaygın bir gelenektir. Abbasi halifesi Mu’tasım Billah, yirmi yıldan fazla bir süre kargaşaya sebep olan ve neredeyse devletin varlığını tehlikeye sokan Bebek'in yakalanıp idam edilmesine civar devletlere fetihnamelerle duyurmuştur. Sultan Alparslan, Buhara'nın fethi dolayısıyla gönderdiği fetihname'nin Türk ve Tacik herkese duyurulmasını emretmiştir.”

“Kesin bir kalıbı olmamakla birlikte fetihnamelerin, bugünden baktığımızda devlet dili olarak vasıflandırabileceğimiz ortak özellikleri bulunmaktadır. Devlet adamlarının yaptıkları yazışmalar Münşeat Mecmuaları adı altında bir araya toplanmıştır. Büyüneyay Yayınları, yakın zamanda, İstanbul'un fethinden sonra dönemin İslam hükümdarlarına gönderilen fetih mektuplarını yayımladı. Ahmet Ateş'in Münşeat-ı Selatîn'inden alarak hazırladığı kitapta Mısır ve İran hükümdarları ile Mekke valisine gönderilen ve onlardan gelen cevapları içeren yedi mektup yer almaktadır. Söz konusu mektuplar yukarıda bahsettiğimiz devlet dilinin yansıtması açısından çok güzel örneklerdir.”

Şarkıyı Kes, Şiiri Bitirme: Ahmet Murat Şiirinin Değişenleri

Mehmet Yılmaz, Ahmet Murat’ın Şarkıyı Kes kitabı üzerine yazmış.

“Daha önce yayımlanan dört şiir kitabında mistik duyusu modern hayatın içinden yeni görünümlerle veren Ahmet Murat, beşinci şiir kitabı Şarkıyı Kes isimli eserinde ilk dört kitabındaki üslup ve şiir kişiliğinden izler taşısa da farklı bir şiir üslubuyla okurun karşısına çıkıyor. Tasavvufi meseleleri, metafizik ve mistik duyusu modern şiir içinde de var edebilir miyiz sorusuna, elbette edebiliriz cevabını rahatlıkla verdiren başarılı örneklerden sonra, şairin sosyal medyanın mekanik dilini bazı şiirlerinde yansıtmaya çalıştığı söylenebilir. Bot Hesabın Resti başlıklı eserinde bunun örneğini görmek mümkündür.”

“Şarkıyı Kes, bölümlere ayrılmamış yirmi altı şiirden oluşuyor. Kitabın giriş şiiri olan Yazma ve Lanet, sanatçının zihninde yaşadığı hayatla, gerçek hayat arasındaki farklılığa dikkat çekiyor. Sanatçı, bir birey olarak gerçekliği sıradan insandan başka algıladığı için ister istemez toplum ve dış gerçeklikle uyum sağlama noktasında sorunlar yaşayan bir kişidir. Sorun yaşamasının temelinde, kendini günlük hayatın akışına bırakamaması yer alır. Hayatı sorgulayan, sahip olduğu derin ve incelikli gözlem gücüyle sıradan bakışların fark etmediklerini gören sanatçı doğal olarak sorgulayan bir düşünce dünyasına sahip olacaktır. Ahmet Murat bunu lanet kelimesi ile hissettiriyor. Lanetlenmiş olan uzaklaştırılmıştır.”

Eyyüp Akyüz Şiiri

Yediiklim’in bu sayısında Eyyüp Akyüz dosyası bekliyor okurları. Akyüz’ün edebî çalışmaları, kitapları üzerine detaylı yazılar var. Onu en iyi anlatacak isimlerden olan Mehmet Özger, Akyüz’ün şiiri üzerine yazmış. 

“Eyyüp Akyüz’ün Hece Yayınları’ndan çıkan ilk kitabı Biri Beni Onarsın 2016 yılında, ikinci şiir kitabı Eskiden Buralar ise Muhit Yayınları’ndan 2021'de yayımlandı. Yukarıdaki belirlemeye göre Akyüz şiirlerine bakıldığı zaman, şairin şiiri aktüel hayatın içinden çıkardığı görülecektir. Aktüel hayat ibaresi bizi yanıltmamalıdır. Çünkü aktüel hayat kimi zaman popüler ve geçici olana yaslanır. Oysa Akyüz, şiirini hareket halindeki yaşamın içinden çekip çıkarırken insanın ve toplumun derin yapısındaki çıkmazlara, kaçınılmaz olanlara, tereddütlere, ölüme ve yaşama, trajedilere; toplamda, insanın dünyadaki varoluş hallerine yaslanır. Bu bağlamda Akyüz şiiri olabildiğince insan kokar.”

“Şair, özellikle ikinci kitabıyla birlikte metafizik bir söyleme doğru kaymaya başlar. Bu söylem, Akyüz şiirinde tam oturmadı ancak muhtemeldir ki bundan sonraki şiirlerinde daha sık bu söyleme başvurabilir. Çünkü her geçen gün toplum olarak kendi kavramlarımıza yabancılaşıyoruz. Şair, kendinde aynı zamanda bir uyarma vazifesi hissederse bu alana yönelme ihtimali daha da artacaktır. İkinci kitabın “Şifa” adlı şiiri Peygamber efendimize yazılmış bir naat niteliği taşır, son dörtlükte şöyle der şair: “cahiliye devrinin kapanmasıdır seni anmak/ kara kıştan ilk yaza yürünen o çimenli yol/ iblis başını çevirip baksa küfründen vazgeçer/ tek bir sözün perişan ömrümü hizaya çeker”

Şair Yazar Eyyüp Akyüz’le Söyleşi

Ayşe Altıntaş da bir söyleşi gerçekleştirmiş Eyyüp Akyüz ile. Masala, şiire, yazmaya ve okumaya dair notlar var söyleşide.

“İnanan insan her şeye tefekkürle bakar. Başta kendisi olmak üzere bütün kainat tefekkür içindir. Çünkü Her şey Allah'ın birer ayetidir. Bunun için de bakmayı ve görmeyi öğrenmek gerek. Olmaktan sonra en büyük mesele görmektir belki de. Delinin Biri kitabıma “Göz” hikâyesi ile başladım bu yüzden. “Bay Göz” diye bir masal yazdım sonra. İnsan, dünyaya gözlerini açar açmaz bakmayı öğrenmeli. Anne babanın, öğretmenlerin en büyük vazifelerinden biri de bu olsa gerek: Nasıl bakılacağını göstermek.”

“Eğlenmek... Eğlenmeye kim neden karşı çıksın? Eğlencesiz olur mu? Eğlenmeye gelmedik mi dünyaya? Dünyaya eğlenmeye gelmek... Kişisel gelişimciler, serotonin tüccarları yaşam koçları hep aynı şeyi söylüyor: Eğlen! Televizyon programlarının da sosyal medya fenomenlerinin de komedyenlerin de yaptığı şey eğlendirmek değil mi? Peki, ne demektir eğlenmek? Eğlenmek kelimesinin lügat manasına baktığımızda: “hoşça vakit geçirmek, birinin kusuruyla alay etmek, bir yerde durup beklemek ve oyalanmak” gibi anlamları olduğunu görürüz.”

“Masallara gelirsek... Masalların temel işlevlerinden biri, çocukları iyi insan olmaya teşvik etmek değil mi? Bugün çocuk edebiyatında eğlendirmek için yazılmış metinler görüyoruz en çok. Merkezde bilgelik, erdem, hikmet yok. Bazı yazarlar baharat niyetine bunlardan bir tutam serpiştirmeyi ihmal etmiyor tabi. Ancak çoğu yazar, çocukları sabah evinden alıp dağda bayırda, çarşıda pazarda gezdiriyor ve fakat onların ruhlarına, zihinlerine, gönüllerine hiçbir şey katmadan, yalnızca eğlendirerek akşam evine bırakıyor. Postmodern edebiyat dediğimiz şey tam olarak bu zaten. Kaç asırdır süren masal geleneğimizi postmodern edebiyata kurban vermek üzereyiz. Çocuklar elbette eğlenmek ister, eğlendirelim de. Ama eğlencenin dozunu kaçırmadan. Ancak modern pedagoji dininin(!) kutsal öğretisine binaen ortaya çıkan yeni yaklaşımda çocuk ve eğlencenin merkeze konması, bilgeliğin hayatın Çok Ötesinde konuşlanmasına neden oldu. Amaçsız, gelişigüzel yaşayan bir kuşakla karşı karşıyayız.”

Yediiklim'den Öyküler

Osman Koca- Saysan

“Kafam dağınık, duygularım karmakarışık.. Soğuman hava bile dindiremiyor içimdeki betimi meçhul sıcaklığı.. Hava aşk kokuyor.. “Yanlış anlaşılır” diyor, Büşra; “ben gelmesem.” “Evet, haklısın” deyip tam sırtlamış, evden çıkaracakken; apar topar omzundan çıkardığı şalla, garibin sırtını kapatıyor gömgök kız. Acildeki kalabalığın şaşkın bakışlarını aldırmaksızın dalıyorum odaya. Anlayışlı bayan. Recep'i muayene ettikten sonra önündeki saman kağıdı karalıyor.”

“Anlatı tekniği basit.. Geriye dönüş... O döne dursun geçmişe, aklım köşe başında dikili Büşra’da... Halen orada mıdır? Kim bilir belki Sinem de yanındadır? Niçin olmasın? Vaaz ve nasihatte dede. Küllü dırdırın haber.. Emsile, bina, maksud okuyanlar bilir ancak, bu arabinin ne anlama geldiğini.. Başkaca da kurtuluş, çıkar yol yok. Bakıp fersiz gözlerine: “Rüstem dede, namusum ve şerefim üzerine sizi temin ederim ki.. Oh be, iyi ki de ettim!

Sanki.. Bir düş gördüm, bunlar fısıldandı kulağıma.. Oturup yazmak istedim Gazali'yi ihya etmek istercesine.. Rüyalar, hüccet değil ne de olsa..  Say ki.. Söz, düşlensin; yazı, uyansın.. Ve birileri çıkıp pek haklı olarak tüm bu öykümsülere.. Hepsi hikaye desin.. Saysan..”

Eyüp Taşçı - Sahne: Eyes Wide Shut

“Rüyadan uyanmak istiyordu ama göz kapakları tamamen kapalıydı, uyanamıyordu. Bir benzetme gibi değil gerçekten göz kapakları birbirine tamamen yapışmıştı. Bu daha da korkuttu Hüseyin'i elini gözüne getirdi bir etiket gibi ayırdı çapaklarla yapışmış göz kapaklarını. İçinden ‘eyvah!’ dedi Herpetik Keratit atağı yine.”

“Kapı çaldı bu vakitte ve bu dumanlı kafa ve ruh haliyle en son isteyeceği şeydi, kargocu gelmiş dedi içinden kapıya yöneldi kapıyı açtı karşısında duran görevli mahkeme tebliğini uzattı. Dava karara bağlanmıştı. Hüseyin aylardır beklediği kararın bu rüyadan sonrasına denk gelmesini anlam veremedi vermek istemedi. Hemen zarfı açtı ve kararı okudu. Tüm atılı suçlardan beraat etmiş ve dava neticelenmişti.”

Ayşe Hicret Aydoğan-İpek Şal

“Ormanı izliyorum. Ağaçlar, dallarını birbirlerine gererek devrilmemek için gayret ediyor. Sevgi böylesi günler için gerek işte. Şiddetini artırıyor yağmur. Bereket değil bu, incitmeye ant içmiş.

Verandaya su birikiyor, ayaklarıma dokunmaya çalışıyor. İnce bir şala sarılmışım. Yola çıkmadan önce, bir örtü ya da ona ne diyorsunuz, al yanına, serin olur oralar, dediği sarı renk, ipekten bir şal. Boynumda yumuşak bir el dolaşıyor sanki.”

“Bir şeye de sen karar ver diyor, boğazıma diziliyor lokmalar. Çatı katına bakıyorum. Ağacın dalında asılı lambanın loş ışığı gözümü alıyor. Nereye bakıyorsun, hangi şarkıyı açayım. Sana bakıyorum, diyorum. Hala içimden çıkamıyor kelimeler. Korkuyorum, sarhoşun mektubu okunmaz derler. Çatı katı, onun kokusu, sıcaklığı, sırtında gezinen parmaklarım. Bakışlarından alev çıkıyor. Köpek huzurlu huzurlu yatıyordu taşların üzerinde, ayaklanmaya başlıyor. Ona bakıyor, katıla katıla gülmeye başlıyor o, birden asılıyor yüzü, sağa sola saçılan yaratıcı küfürlerini toplamaya çalışıyorum, gücüm yetmiyor, nefes nefeseyim.”

“Anahtar parmaklarımın arasından kaç defa kayıyor, ellerim ıslak ama başarıyorum. İyi arıyorum, anlatmam lazım. Uyuyormuş, rahatsız ettim. Gelip alayım, diyor. Bekleyemem. Maruz kaldığım durumu seninle paylaşmaktan utanç duyuyorum. Kendimden de utanıyorum. Birkaç gündür bana yuva olan bu orman, iştahla avını bekleyen korkunç bir canlıya dönüştü. Bir başına bir kadınsın, sakın dönme o şekilde, diyor. Kadınlık bir başınalık zaten.”

Yediiklim’den Şiirler

O gelince,

Süresiz izne çıkarıyorum geceyi

Yağmurları toplayıp içime basıyorum

Gül kokuyor kalbime bastığı yerler

O gelince

Bülbüller konuyor rüyalarıma

Bir aslan, heybetini ayaklarıma seriyor
Azalıyorum azalıyorum, azaldıkça büyüklüğünde

Gökler elimde bir kalbe dönüşüyor

O gelince
Erdal Çakır

Geçen zaman geçip gitti

Gelecek öylece duruyor önümüzde

Kısalan ve uzayan

Günün hesabı tutulmaz nedense

Gece ışığı çok derinlerde

Şeb-i yelda'da ay yarım hüzün

Yarım kalan şarkımı yutkundum

Derdin çoksa bu geceye ayır

Bu da yetmez bilirim

Sessiz kal ki gece bitmesin
Ali Haydar Haksal

Aynı kelimeyi tekrar ettikçe bin bir yıldızla dolan gözün aydınlığı

Anlamasan da içinden huzurun sızdığı dildir bu

Korkunun insandan korktuğu şiddetli zamandan

Tanımadığına şefkatle sevmenin mekânıdır bu

Yavrusunu kendi etiyle besleyen kuşun yaralı merhameti

Bir ağacın yapraklarını söküp tekrar diken ısrarın sabrıdır bu
Mehmet Yılmaz

Akşama ayıkladım kuşattım ateşimi geceden

Yüzümü böldüm aynalardan göğün kanatlarını

Varmayın üzerine bir kuş konacak kalbime

Ah yarim

Asıl olsa sinemdeki kuş sesleri acıtmıyor

Kır şu fısıltıyı gök yarılsın kabzasından
Ahmet Karpınar

Gece avcı ile avın üzerine çöktü

Bunu hiç kimse fark etmedi

Karanlığı çoğaltıyordu o sırada tuzaklar

Işık olmanın tadına varamıyordu ay

Vakitsiz bir çürümenin izini sürerken

Olgunlaşan geceyi parlatıyordu yıldızlar

Kendi ışığına tapınan, yenilgi bilmez bilekleriyle

Saatleri kurup avını bekliyordu avcılar
Ayşe Altıntaş

Ben günümü gün ediyorum,

Yatağına uzanmış oğlumun uykusunu

Bölüyor diye öfkeleniyorum

Leylak kokularına, çocuk cıvıltılarına

Bununla yetinmiyorum,

Aydınlığı medeniyet gördüğümden beridir

Kabahati ölende buluyor

Şehre aydınlık vereni umursamıyor

Alıştırılmış üçüncü dünya manzarasına

Yadırgayarak bakıyorum

M.Huzeyfe Erdemir

YORUM EKLE

banner19

banner36