Aralık 2021 dergilerine genel bir bakış-3

2021-Yûnus Emre ve Türkçe Yılı”na Vedâ Ederken

2021 yılı Yunus’un adının her fırsatta zikredildiği bir yıl oldu. Yûnus Emre ve Türkçe Yılı ibaresinin havada kalmadığına inanıyorum. Dergilerimizin neredeyse hepsinde Yunus üzerine yazılar yayınlandı. Paneller, sempozyumlar, söyleşiler, şiir akşamları derken Yunus’un sevgi dilini bol bol terennüm etmiş olduk. Gönül ister ki bu iklim devam etsin.

Türk Edebiyatı Dergisi, aralık sayısıyla Yûnus Emre ve Türkçe Yılı’na hakkıyla veda ediyor. Dosyada yer alan yazılardan paylaşımlar yapacağım.

M. Fatih Köksal - Yûnus’u Tebessümle Okumak

“Yûnus’un, okurken tebessüm ettiren mısrâları, ince ve zarif nüktelerle örülmüştür. O, toplumun ahvalini veya tek tek bireyleri eleştirirken daha düz bir söyleyişi tercih eder. Kendisine yönelik nefis muhasebelerinde ve özellikle Tanrı’ya seslenirken de bu nükte dilini kullanır. Şiirlerinde Hallâc-ı Mansûr’a (ö. 922) ve onun “ene’l-Hakk” (Ben Tanrı’yım) dediği için darağacına asılmak suretiyle idam edildikten sonra başının kesilerek yakılması hâdisesine sıkça telmih yapan Yûnus, bir şiirinde şöyle diyor:

Çün Mansûr gördi ol benem didi
Oda yakdılar işitdük anı”

“Melâmet; kınanmalardan, taşlanmalardan, aşağılanma ve horlanmalardan hoşnut olma hâlidir. Âşıklığın, rindliğin gereği de budur. Hem klasik Türk şiirinde hem tekke şiirinde şairlerin yolu, tavrı, tarzı budur. Aşk, dizginleri âşığın elinde olan bir hâl değildir. Kendi irâdesinde olmayan bu vaziyet için âşıkları kınamak da beyhûdedir. Bakınız Yûnus bunu nasıl anlatıyor:

İy beni ‘ayıblayan gel beni ‘ışkdan kurtar
Elüñden gelmez-ise söyleme fâsid haber”

Ziya Avşar - Yûnus Emre’de Dillerin Dili: Kudret Dili

“Yûnus’un kudret dili dediği lisan, sadece bizdeki ses, harf, kelime ve cümlelerden ibâret bir lisan değildir. Kudret dili her şeyin lisanı olan ve daha doğrusu her şeyin o lisan vâsıtasıyla kendisini ifade ettiği bir dildir. Ancak bu dili duyanlar, Yûnus’un işaret ettiği perde ve engelleri aşanlardır. Bu perde ve engelleri aşanlar ise âriflerdir. Yûnus’un bazen ârif bazen âşık dediği bu kişiler, ten hislerini ve akıl kaydını aşmış olan özge tiplerdir. Bunlar ten hisleri yerine can hislerini, aklın yerine de aşkı ikâme eden Hak erleridir.”

“Bu durumda kudret dili, “Maddî manevî her varlığın aynı dille konuşması.” anlamına gelir. O halde bu dil vahdet dilidir. Vahdet dili söz konusu olunca kaz sesi de ona dâhil olur, ağaçtan düşen yaprak sesi de. Gözle göremediğimiz varlıkların dili de ona dâhil olur, gözle görülmeyen varlıkların gözleriyle göremediklerinin dili de. Şu halde kudret dilini duymak ve o dille konuşmak, her şeyin dilini duymak ve her şeyle konuşmak anlamına gelir.”

Leyla İpekçi ile Yunus Emre Üzerine

Leyla İpekçi’nin Yâr Yüreğim Yâr kitabı Yunus diliyle yazılan mektuplardan oluşan bir çalışma. İpekçi’nin tasavvufla tanışmasının en verimli meyvelerinden biri diyebiliriz bu mektuplara. Hasan Özdemir’in sorularını cevaplamış İpekçi. Yunus’a, aşka, muhabbete, Türkçeye dair çok özel notlar var söyleşide.

“Hepimizin içinde bizden konuşan ve bizden susan bir dil vardır. Bir tür gönül dili aslında. Okula gitmesek de okuduğumuz şeyin eğitimini almamış olsak da kalpten kalbe geçerek birbirimize işittirebildiğimiz bir dil... Tabiî öncelikle bu, ana dilimizdedir. Ama onun da içinde rüyâ gördüğümüz, korktuğumuz, hayal kurduğumuz, çile çektiğimiz, yani iç dünyamızın alfabesiyle konuşan bir dil daha vardır ki, ana dilimizin içindeki “ana” dildir bu. İşte bu ümmî gönül dilinde aslında hepimiz bir kişi gibiyizdir. Aynı zamanda medeniyetin de dili olan, içine hiçbir ideolojik perdenin veya kimlik perdelerinin girmediği, derin anlamlarında bu kabukların çoktan soyulduğu ve aslına yaklaştıkça bizi “bir” kılan dildir. Yûnus’un dediği gibi “Bir ben vardır bende benden içeri” mısrâsı bu gönül medeniyetinin dilidir, bahsettiğim “ana” dildir ve her dilde konuşulabilir, anlaşılabilir. İşte bu dildir Yûnusça...”

“Âşık, mâşuka tâbidir. Bugün her şeyin uzmanı var. Bu da gerekli… Mesela günümüzde “Terapistler olmasın!” denilemez. Bunlar çağın gerekleridir ve tabiî olması da gerekiyor. Birini diğerine tercih etmek söz konusu değil. Ama bilgiyi tamamen kuşatabilmek, kişinin nefsini kâmil mertebesine getirip tamamlanmasıyla ilgilidir.”

“Ben, acizâne Yûnusça Mektebi’nin babası tâbir ettiğim Mustafa Tatcı hocamın sohbet ve şerhlerinden hareketle daldım bu dile. Ârifâne bir yöntem bu aynı zamanda.”

Hilal Yiğit - Yûnus Emre’de Ahlâkî Kötülük Ve Mutluluğun Kazanılması Üzerine

“Yûnus Emre, insanın kulluk bilincini ve iyiliği istemesini onun toprak ve sudan yaratılmasıyla yani aslî özelliğinin düzen ve iyilik olması ile açıklar. İnsanın ontolojik mâhiyeti iyiliktir. Aynı zamanda insanda ateş ve hava ile gelen özellikler vardır ki bu onun kötüye meyletmesinin sebebidir. İnsan, hem iyiyi hem de kötüyü isteme ve yapabilme kabiliyeti ile yaratılmıştır. Kötünün varlığı nedeniyle iyi eylemlerinin mâhiyetini idrak eden insan, aynı zamanda söz konusu eylemlerine bir değer ve karşılık bulmuştur.”

“Yûnus Emre’ye göre mutluluğun kazanılması insanın erdem sahibi olmasına bağlıdır. Çünkü fazîletlerin elde edilmesi ile insan, değerli olanın da sahibi olur. Üzüntünün temel sebebi arzu edilen şeylerin kaybedilmesi veya amaçlanan şeylerin elde edilememesinden kaynaklanır ki bütün isteklerin elde edilmesi veya arzu edilen şeylerin hiç kaybedilmeden elde tutulması mümkün değildir. Çünkü bu dünya oluş ve bozuluşların hâkim olduğu bir düzen üzere var edilmiştir ki değişmezlik ve süreklilik ancak akıl âleminin özelliğidir. Yûnus Emre’ye göre “kevn ü fesad” âlemine bağlanıp kalmak ve bu bağlılık neticesinde meydana gelen kalp hastalıkları ve çeşitli erdemsizlikler bir yanılsama ve gaflet halidir.”

Bir Devrin Ve Bir Neslin Öncüsü İbrahim Şinasi Efendi

Muharrem Dayanç’ın rehberliğinde İbrahim Şinasi’nin dünyasına giriyoruz. Edebi kişiliği, eserleri, çalışmaları, Türk Edebiyatı’ndaki yeri gibi birçok konu yer alıyor yazıda. Özellikle öncü kişiliğine vurgu var. Şiiri, naziresi, dillere destan beyiti ile Şinasi’yi daha yakından tanıyoruz.

“On dokuzuncu yüzyılın çok yönlü/yol açıcı aydınlarından birisi olan Şinasi, yeni Türk nesrinin doğuşunu hazırlayan müelliflerin başında gelse de daha çok şair kimliğiyle bilinir. Şairliğinin yanı sıra yayımcılığı, tiyatro ve makale yazarlığı, çevirmenliği, eleştirmenliği, dil uzmanlığı, sözlükçülüğü, edebiyat tarihçiliği, bunlarla birlikte kültür tarihine olan merakını gösteren atasözleriyle ilgili çalışması onu, yeni edebiyatın öncü şahsiyeti yapar.”

“Şinasi, edebî hayatı boyunca nazîre türünü iki defa dener. Yine ilginçtir ki Nef’î’nin bir kasîdesine yazdığı yukarıdaki nazîreyi metnin tamamına değil yedi beyitten oluşan bir bölümüne yapar. Aynı vezinle ve mahiyet îtibariyle hemen hemen benzer kelime kadrosuyla yapılmış bu nazîrede şair, kadim bir şiir geleneğini devam ettirir fakat dikkatli bir araştırmacı bu iki şiirin aynı yüzyıl ve bakış açısıyla yazılmadığını fark eder. Çünkü kullanılan kelimelerin anlam dünyası kadar insan zihninde oluşturduğu imajlar da farklıdır. Daha açık söylemek gerekirse iki şair de hayata ve insana kendi zamanlarının/ imkânlarının penceresinden bakarlar.”

Vatan Ve Hürriyet Şairimiz Namık Kemal

Vatan ve hürriyet kavramlarının ender yakıştığı isimlerdendir Namık Kemal. Eserleriyle ve yaşantısı ile bir mücadele insanı olduğunu gösteren Namık Kemal, Tanzimat Dönemi’nin en önemli temsilcilerindedir. Sezai Kurt, doğumunun 181. vefatının 133. senesinde Namık Kemal’i anlatıyor.

“Büyük vatan şairi Namık Kemal’in Türkçenin ilk anayasamıza “resmî dil” olarak girmesine katkısı olduğunu, onun gayretleriyle Türkçenin resmî dil olarak Kânûn-i Esâsî’ye girdiğini bu konuda Abdülhamit’e gerekli uyarılarını yaptığını ve Abdülhamit’in bu tartışmaları duyduğunda Mithat Paşa’yı çağırtarak kendisini şöyle uyardığını tarihî kaynaklar belirtmektedir. “Bilmelidirler Paşa, nasıl Kurân-ı Kerîm’i Arapça tilâvet etmekten vazgeçemezsem, devletimin toprakları üzerinde de Türkçe konuşmalarından ve Türk dilinden başkasını kabul etmem, edemem. Böyle bir maddenin yer alacağı anayasayı bana getirmeyiniz.”

Namık Kemal son derece vatanperver bir insandır, çevresinde Osmanlı’ya ihanet edenlerin niyetini önceden sezer ve bu konuda uyarılarını çekinmeden yapar.”

“Namık Kemal bir toplantı sırasında padişahın değişmesini kasteden “İki defa tekrarlanan bir şeyin üçüncüsü de olur.” anlamında Arapça bir beyit okur. Başına yeni bir dert açılır. Mahkemeye verilir. 6 aya yakın hapisten sonra beraat eder ve Girit’e gönderilecekken isteği üzerine Midilli’ye ikâmete mecbur edilir. Bu gidiş artık İstanbul’a dönmemek üzere bir gidiştir. Hayatının son 12 yılı Midilli, Rodos ve Sakız adalarında geçecektir. Yine bir aralık ayında, 1879’da tahminen 40 yaşında Midilli mutasarrıfı olur. Osmanlı tarihinin haşmet sayfalarına dalar; Cezmi, Celâleddin Harzemşah, Osmanlı Tarihi bu yılların mahsulüdür.”

“Namık Kemal, el attığı her konu ve her temayı bir elektrik akımı geçirircesine alevlendirmiş, hem yakıcı hem sirâyet edici bir hâle koymuştur. Kemal’in, çocukluğu ve gençliği daha önce de belirttiğimiz gibi dedesi Abdüllatif Paşa’nın yanında geçirmiştir. Dolayısıyla dedesiyle beraber imparatorluğun birçok köşesinde bulunmuştur. Türk yurdunda bir boydan bir boya giderken milletin savaş aşkını, yiğitlik ruhunu, çocukluğunun bu ilk millî heyecanlarını çok yakından tanımıştır.”

Türk Edebiyatı’ndan Bir Hikâye

Şule Köklü - Yûnuslar Köyü

“İndiğim minibüs gözden kaybolana kadar köyü üstten seyrettim. Vadiye gömülen evlerin çatıları kavak ve söğütlerin arasından görünüyordu. Hasada bırakılan tarlanın içinden yürüyüp yolu kısalttım. Bir evin bacasından yükselen duman, terk edilmiş hissi veren köye hareket katıyordu. Havada uçan üç beş kuştan başka canlı yoktu sanki.”

“Yûnus’u yolda bekledim, danaları ahıra tıkıp geldi. Köyün alt başındaymış Hüseyin emminin evi. Ardımıza eklenen çocuklarla beraber köyün meydanından geçip tek katlı ahşap bir evin önünde durduk. Yûnus içeriye seslenince, aksakallı bir ihtiyar göründü kapıda. Benim geldiğimi bir çırpıda söyleyerek ihtiyarın elinden tutup kapının önündeki iskemleye oturttu. Yûnus, eliyle gözlerinin üzerine bastırıp Hüseyin emminin âmâ olduğunu ima etti.”

“Öğretmen olarak Hüseyin emmi kadar tanımıyordum Yûnus’u. O anlattı, ben öğrendim…

Okul vaktinden sonra çocuklarla beraber Hüseyin emminin yanında soluğu alıyorduk. Etrafına bağdaş kuran susuyordu. “Haaa!” dedi Hüseyin emmi. “Tapduk Emre, Yûnus’ a kırk yıl odun toplattı mı toplatmadı mı bilmem. Topladığı odun muydu, adam mı onu da bilmem. Bildiğim tek şey Yûnus’un özü Hakka doğruydu.”

Hüseyin emmi konuşurken telefonum cebimde titredi, kulağıma tuttum. Ucundaki anamın sesiydi:

“Oğlum, karın erken doğum yaptı, bir oğlun oldu, sağlığı yerinde. Gözün aydın olsun!” dedi. İçim içime sığmıyordu. Hüseyin emmi ve çocuklar susmuş beni dinliyordu. “Ana!” dedim sevinçle, “Oğlumun kulağına ezan okunsun, adı Yûnus’tur onun.”

Telefonu kapattığımda Hüseyin emmi mırıldanıyordu:

“Bir oğlan daha doğdu, ete kemiğe büründü, Yûnus, diye göründü, El Hâlık El Hâlık.

Türk Edebiyatı’ndan Şiirler

Duvarlar çıkıp geliyor uzaklardan

Aç akbabalar gibi

Kalbi yontan kelimeler biliyorum

Acın çiçek açıyor her baharda

Gözlerime bakma öyle

Taze kırılmış bir aşktan geliyorum

Karanfiller kurutuyorum

Kırık sandıklarda

Yalnız senin için

Yalnızlığıma sığmayan yüzün

Dolanıyor aklımda

Yeni bir yaraya hazır değil bedenim

Hüseyin Çolak

suyu giyinemedim sözün ilk noktasından

semenderler geçti ve seni sevmekler geçti

yoksullardık yoksunlarız hasretimiz özge çıktı

apardılar sevdâmızı kaçak yolcular haylice

zaman bir değirmendir nice dağlar öğütür

hüzünler ağır bastı sözün ilk noktasından

semenderler geçti ve seni sevmekler geçti

seni bir şair sevdi ve kendisinden geçti

İsmail Aykanat

Ben hâlâ bıraktığın yerdeyim

Dilimde Kerkük, Musul türküleri

Kınına sığmayan bir kılıç gibiyim

Bir bir geçiyorum o eski ülkeleri

Kalbimde solmayan vatan çiçekleri büyür

Bütün dönüşleri sanadır yüreğimin

Artık her rüzgar bir habercidir Leylâ’dan

Artık her rüzgar Belkıs’ı çağırır Sabâ’dan

Mehmet Baş

Bir Nokta’dan Sezai Karakoç Özel Sayısı

Bir Nokta Dergisi de Aralık 2021 sayısını Sezai Karakoç’a ayırmış; yazılar, anılar, şiirler hep Sezai Karakoç’a veda ediyor Diriliş ruhunun dinginliği ile. Arşivlenecek bir sayı olmuş muhakkak. Karakoç için kurulan her cümlenin kıymetine paha biçilmez.

Dergide yer alan yazılardan paylaşımlar yapacağım.

Mustafa Özçelik- Yunus’un Çağdaş Bir Yorumcusu Sezai Karakoç

“Yunus Emre hakkında Millî edebiyat döneminden itibaren çok sayıda eser kaleme alınmıştır. Bunlar arasında kıymet taşıyanlar olmakla birlikte aralarında sığ bir ideolojik bakış açısının ürünü olarak yazılanlar da vardır. Yunus’u kendi gerçekliği içinde ele alanlar ise son derece azdır. İşte Karakoç’un Yunus Emresi öncelikle bu açıdan dikkat çeker. Bu kitap, her şeyden önce “Yunusça bir duyarlığın ve titizliğin ürünü”dür. Aradaki gönül bağına rağmen Karakoç, Yunus’u son derece nesnel ölçüler içerisinde onun yetiştiği kültürel ve tarihsel ortam içerisinde resmetmiştir. Böylece fikir hayatımız Yunus Emre hakkında “rehber” sayılabilecek bir kitap kazanmıştır. Bundan olacak rahmetli Cahit Zarifoğlu bu eseri “Yunus Emre üzerine yapılacak çalışmaların sağlıklı formülü” olarak görür. Zarifoğlu bu değerlenmeyi yaparken bir hususa daha dikkat çeker. Ona göre “Akademisyenlerin istif ve kullandıkları batıcı metotlar nedeniyle, yol alamadan, yol aralayamadan üst üste yığdıkları boğazlar, şartlanmışlık, bu kısa eserde aşılmaktadır.”

Zarifoğlu’nun dikkat çektiği bu husus son derece önemlidir. Zira Yunus, pek çok araştırmacı tarafından çağından, yetiştiği kültür ortamından soyutlanarak ele alınmış ve ortaya sahih bir Yunus portresi çıkarılamamıştır. Karakoç, bu yüzden eserine önce Yunus’un yaşadığı çağ ve yetiştiği kültürel ortamın değerlendirilmesiyle başlar ve böylece Yunus’u tarihsel bir çerçeveye oturtur.”

“Karakoç’un kitabında üzerinde özellikle durduğu bir konu da Yunus’un şiirlerinin dünyasıdır. Ona göre Yunus Emre’nin şiirleri tüm olarak “İslam’ın duyuş, düşünce ve inanç âlemini çizer. Bu şiirlerde İslâm’ın temel prensiplerini, İslam büyüklerini, onların mucizelerini, vaadlerini, insanın bu açıdan geçmişini ve bu açıdan geleceğini bulmak mümkün”hale gelir. Fakat, Yunus bunu yaparken asla bir şair olduğunu unutmaz. Böyle olduğu için de onun şiirleri kuru, didaktik manzumeler olmaktan çıkar ve gerçek birer sanat şaheserine dönüşür. Bu şiirlerin çağlar boyunca yaşamalarının bir önemli sebebi de budur.”

Nurettin Durman - Sezai Karakoç Şiiri Açık Sözlü Bir Şiirdir

“Hayatımızda şiiri tutunacak bir imkân olarak almak gerektiğini düşünüyorum. Hayatı kuran etkilerin içinde var olmuş olan şiir, bir atardamar olarak yerini muhafaza eder. Sezai Karakoç şiiri hayata açıkça sirayet eden bir ağırlığın içinde yer alır. Açık sözlü bir şiirdir. Kendini saklamaz. Adeta ben buradayım diye seslenir. Duyurur, kendini gösterir. Zaten dikkat edilirse Karakoç şiiri günümüze gelinceye kadar hep böyle yapmıştır. Kendini bir mecburiyet halinde ortaya koymuş ve mecburen görülmüştür. Çünkü görülmese olmazdı ve hayatın şiir tarafı eksik kalırdı. Sezai Karakoç ne doğulu ne de batılı bir şairdir o bir bütünü kapsayan evrensel bir şairdir.”

Mürsel Sönmez – Mağlup Görünür ve Fakat Her Zaman Galiptir

“Sezai Karakoç, hiç kuşkusuz, Cumhuriyet Dönemi Türk Şiiri’nin en önemli isimlerinden biridir. Şiirin hayat akışı içinde etkin rol oynadığı medeniyetimizin kimlik ve karakterini koruduğunu da gösteren şiir duyarlılığı, varlığını ve yaşadığını Karakoç gibi şairlerle göstermiştir. Kültürel damarlar nasıl bir kopukluk ya da zayıflamaya uğrarsa uğrasın, şiir, köklerinden aldığı güçle hayatiyetini korumuştur. Şiirin “zuhur” yeri olan kimi şairler “müstağrip” sapmalara uğramış ve şiirin aslî cevherinden uzaklaşmış bile olsalar, şiir biçim ve öz olarak kimi değişimlere de uğrasa, memleket ruhu ve muhayyilesinden beslenen şairler var olagelmiştir. Bu da, hâlâ kimlik ve karakterimizin, duygu ve düşüncelerimizin “şiirsel hakikat” mihverinde dönmekte olduğunun bir kanıtıdır. Çağdaş Türk Şiiri andığımız duyarlıkları taşımayı sürdürüyorsa, bunda Sezai Karakoç’un katkısı başat bir katkıdır.”

Resul Tamgüç – Yaman Halimiz

“Fikir meydanları darağaçlarının gölgesi ile sessizleşirken, kimsesizleşirken kafamızın içinde binlerce sorular dolaşırken o kulağımıza ‘Diriliş Muştusu’nu üfledi. Sorularımız cevaplandı, istikametimiz, yöntemimiz belirginleşti. Her meselenin çözümünde ufuk noktası oldu, olmaya da devam edecektir.”

Halit Yıldırım – Şairin Ölümü ve Düşündürdükleri

“Her şairi bir yerlere yamamayı hüner bildiğimiz için İkinci Yenici ettik gitti onun şiir anlayışını. Oysa Cemal Süreya’nın onun için dediği gibi Sezai Karakoç ile onlar yan yana akan, birbirine kavuşamayan iki ırmaktan başkası değildi. Fikirlerini modernist bir anlayışla ortüştürmeye kalktık moderniteye karşı mücadele verdiği halde.”

Ahmet Ali Yıldız – Diriliş ve Klas Duruş

“Sezai Bey ağırlıklı olarak şiir, hikâye, deneme, çeviri ürünleri ortaya koyarken Nuri Bey önceliği denemeye vermiş, oyun, şiir ve çeviri çalışmaları ile de edebi alanda dev birer kadro gibi çalışmışlardır. Malum olduğu üzere Sezai Bey farklı yazı türleri yanında bir siyasi parti bile kurup vefatına dek başkanlığını da yapmış bu minvalde külliyatına konuşmalarını da eklemiştir.”

Gökçe Kayaoğlu – Yağmurdan Sonra Büyürmüş Başak

“Islandığı yağmurlarda büyümediğini, üşüdüğünü, yaşayacak bir şeyi kalmadığını buna rağmen yaşadığını haykıran biri var burada. Bize düşen görev yağmurdan sonra güneşin açtığını, her karanlığın bir aydınlığa çıktığını, sabrın meyveleri olgunlaştırdığını, yağmurun başağı büyüttüğünü hatırlatmak değil unutturmamaktır.”

Bir Nokta’dan Şiirler

Dedim ki Monna Rosa bir resital

Dedim ki Sezai Bey

Bir güzelleme ustası olarak

Kalbini muntazam tutmuş

Âleme bir ses güzelliği

Bir nida ölmezliği

Bir tarihi simge armağan etmiştir…

Dedim ki Sezai Bey

Birçok ırmağın suyunu buluşturan

Aşkı bünyesinde coşturan

Çağın bilge şairidir.

Dedim ki daha ne olsun

Çağın gözü aydın olsun

Bu şiirim Sezai Beye

Bir güzelleme olsun…

Nurettin Durman

Biz,

Seninle dirilişe ant içmiş çocuklar gibiydik Sezai Bey

Öğrenirken sözün de hesabının olacağını ve duruşun

Savrulmadıysak albenisiyle şeytan ve çocuklarının

Gül alıp gül verdiğin, aşkla âleme sunduğun

Nefesin yetti bize, ağabey.

Süleyman Çelik

Huzurun huyu mu değişti görmeyeli

Aysın sen oysa sıcaktan sonraki ilk ay

Alınyazımda buzlanma mı var ki

Kayıp duruyor hatırama kahırlar

Açık kalan yarım ayın kapısından

Önce babam girdi ardından ustam

Şarkıyı yanlış söyleyince rüzgâr

Serin tepem yırtıldı

Şehzade başıma kadar

Hüseyin Burak Us

bir sonbahar sabahı

dökülmüş yaprakları seyre dalar

herkesin göremediklerini görür

çaresizce donuklaşan gözlerle

suskunluğun anlattıklarını

hiçbir sözcük anlatamaz bilirdi

sanki uzaktan bir çocuk sesi

bir bulut

bir kanat

bir ses

çağırır gibi

Adnan Berber

Bir masal değil Hızır’la Kırk Saat

O, kutlu Kur’an’ın kalbinde mevcut

Kaderin üstünde söylenecek söz var mı?

Vuslata erdi yalnız adam, şimdi pek mesut

Sevgili

Ey sevgili

En sevgili

Ona ver rahmetinden bir vücut

Eyyüp Azlal

Yediiklim ve Sezai Karakoç

Yediiklim Dergisi neredeyse her sayısında Sezai Karakoç’un adını anan ender dergilerdendi. Dergide mutlaka Karakoç ile ilgili değini, alıntı, müstakil yazı mutlaka yer alırdı. Bu anlamda vefasını hiç eksik etmedi Yediiklim. Şimdi de 380. sayısında İstanbul Üniversitesinde düzenlenen Sezai Karakoç Paneli’ndeki konuşmaları sayfalarına taşıyarak anıyor Karakoç’u. Altını çizdiğim satırları paylaşacağım.

Mahmut Ak- Üstat Sezai Karakoç Paneli Açılış Konuşması

20. yüzyıl Türk şiir, edebiyat ve tefekkürünün en mühim ve tesirli kalemlerinden olan Sezai Karakoç'un tam adı Muhammed Sezai Karakoç'tur. Nüfus cüzdanında adı Ahmet Sezai olarak kayıtlıdır. Birinci Dünya Savaşı'nda Kafkas cephesinde Ruslara karşı çarpışan, bir süre esaret hayatı da yasayan Yasin Efendi ile aslen Kırşehir'den gelme olan, Madenli bir aileye mensup Emine Hanım'ın oğlu olarak 22 Ocak 1933'te Diyarbakır, Ergani'de doğmuştur. Ailesi Levendoğulları diye anılırdı. Sezai Karakoç'un yorumuna göre bu sülale adı, atalarının sipahi olduklarını gösterir. Soyadı Kanunu çıktığında şairin amcası aile için Leventoğlu soy ismini almak istemişse de nüfus memuru buna itiraz etmiş, amca da kendisine uzatılan listeden Karakoç kelimesini seçmiştir.

Sezai Karakoç, üniversitede felsefe okumak istemiş hatta İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Felsefe Bölümüne kayıt da yaptırmıştır (Babası ise ilahiyat okumasını tavsiye etmektedir). Fakat Karakoç, burs imkânı dolayısıyla Ankara üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi'ne kaydolmuş, 1955'te bu okulun Maliye Şubesi'nden mezun olmuştur. 1956-59 arasında Maliye Müfettiş Muavini, 1959-1965 yılları arasında da Gelirler Genel Müdürlüğü Kontrolörlüğü görevlerinde bulunmuştur. 1965'te memurluktan istifa eder. Ve bu tarihten sonra Sezai Karakoç'un bir manada profesyonel edebiyat hayatı başlar. 1971-1973 arasında Maliye Bakanlığı'nda yeniden kısa süreli bir görev alacaktır. 1973’ten sonra Karakoç’un devlet vazifeleri tamamen son bulur.

Sezai Karakoç günümüze kadar uzanan fikir ve sanat hayatı içerisinde bazı sevimsiz muamelelere de maruz kalır. Ekim 1967'de, İslâm'ın Dirilişi isimli eseri lâikliğe aykırı bulunduğu için toplatılır. Bu kararın ardından yazar mahkemeye çağrılır. Tutuklama kararı çıkmaz ama Yazılar isimli kitabı da piyasadan toplatılır. Fakat Türk milleti, diline, kültürüne, edebiyatına ve irfana bu kadar hizmet eden bu değerli şahsiyete karşı vefasız davranmamıştır.

Durmuş Günay — Sezai Karakoç, Diriliş ve Medeniyet

Üstad Sezai Karakoç'un yazı ve düşünce hayatına başladığı dönemlerde bütün eğitim sistemimizi kuşatan pozitivist zihniyet, insan aklını ve ruhunu çerçeveleyip adeta bir demir kafese sokmaya çabalıyordu. Şöyle ki: Yalnız duyu verileri ile algılanabilir dünyayı kavramakla sınırlı pozitivist tasavvur, insan zihnini algılanabilir dünyanın cenderesine mahkûm etmiştir.

Sezai Karakoç, şiirinin ve tefekkürünün gücüyle, pozitivist cendereyi parçalamak istercesine, soyutu, metafizik olanı öyle dile getirir ki, adeta somut bir nesne gibi dile getirilene dokunulur sanki. Bu durum kitaplarının adlarından bile görülebilir. Kitaplarından bazılarının adları şöyledir:

Şiir varoluşunu, çağımızda, Sezai Karakoç'ta bulmuştur sanki. Bu yargıyı Sezai Karakoç'un şu ifadesine dayandırıyoruz: "şiir yazma bende bir kaderdir. Adeta ben ondan kaçmışımdır. O da beni hep gelip yakalamasını bilmiştir”. Şiir de kendini ortaya koyacak ve yaşatacak ruhlara konuk olmaktadır.

Sezai Karakoç bir dava adamıdır, cemiyet içindedir ve idealisttir. Dava adamı ülkesine, idealine, milletine ve medeniyetinin dirilişine adanmıştır. O hep davasını yaşar. O'nun davası, İslâm medeniyetinin dirilişi, ülkemizin geleceğinin güvence altına alınması, İslâm milletinin onurlu ve özgür yaşamasıdır. İslâm dünyasının dirilişinin ardından, diriliş, insanlığın dirilişine genişleyecektir.

Ali Şükrü Çoruk – Gelenek ve Sezai Karakoç Şiiri

Sezai Karakoç'a göre şairin görevi zaman içinde oluşan ve adına gelenek denilen birikimden faydalanmayı bilmek, daha da önemlisi göstereceği başarıyla geleneğe eklemlenebilmektir. Geleneği ilgili dönemlerin şiirini, şairlerini her yönüyle taklit etmek olarak gören anlayışa karşı çıkan Sezai Karakoç'un nazarında bir şairin ilk etapta yapması gereken şey geleneği yakından tanımaya, anlamaya çalışmaktır.

Sezai Karakoç, kendisine kadar olan dönemde şiirimizde uzun yıllar ihmal edilen, hatta hiç ele alınmayan dinî ve tasavvufi konuları özüne sadık kalarak yeni formlar ve şekiller kullanarak modern şiire taşımış, başka bir deyişle sanatın "Diriliş" boyutunda büyük ölçüde başarılı olmuş bir şairimizdir. Bununla beraber sanatta "güzel" ve "fayda" prensiplerini birlikte düşünen Sezai Karakoç'un yazdığı şiirlerin kolay anlaşılır bir şiir olmadığını, geniş bir kültürel altyapı ve yorumlama kabiliyeti gerektirdiğini yeri gelmişken belirtelim.

Ahmet Murat – Sezai Karakoç ve İslam Klasikleri

Sezai Karakoç'un tasavvufla intisap düzeyinde bir ilişkisinin olduğuna dair elimizde bir bilgi yok. Buna mukabil tasavvufa Yüksek hürmeti olduğunu gösteren birçok ifadesi bulunuyor. Ona göre tasavvufun kaynağı Kur'an ve sünnettir. Tasavvuf, büyük (nefsle mücahede) ve küçük olmak üzere iki cihadı birleştirir, gönlü mekâna mahkumiyetten kurtarır, ruha makamları aştırır ve onu Hz. Nuh'un gemisinin ulaştığı Cudi Dağı’na oturtur. Diriliş'te yayınladığı ama kitaplaşmamış hatıraları içinde, Darende’ye yaptığı ve Nakşibendi şeyhi Osman Hulusi Efendi ile tanıştığı ziyarette, hem onu hem de çevresindeki dervişleri büyük bir sevgiyle anar. Ortamı şöyle anlatır: "Sanki ebedi bir yazı, cennetten bir zamanı yaşadık. Kelimelerle ifade edilemeyen, sükût içinde açmış çiçeklerle bezeli bu manevî havayı akşama kadar teneffüs ettik." Bu ifadeler. Tasavvuf ehline karşı belirgin bir sevgi ve takdirin izlerini taşır.

Özetle, Sezai Karakoç'un, İslâm klasikleriyle ilişkisinde, tartışmalardan kaçınan, ortak paydayı dikkate alan, böylece üzerinde zaten uzlaşıldığını kabul ettiği geleneksel sünni kabule uygun bir seçmecilik gösterdiği; dikkatini teorik ve spekülatif olandan ziyade ahlâkî ve manevi olana yönelttiği, böylece doktrinel anlamda gelenekçi bir pozisyonu tercih ettiği söylenebilir. Edebi klasiklerle ilişkisinde ise, klasikleri uyarlayan, yeniden yazan, onların yapılarını kurcalayan bir ataklık gösterdiği söylenebilir. Yani doktrinel açıdan ne kadar gelenekçi ise edebi açıdan o kadar yenilikçidir. Böylece onun çağına söylediği söz ortaya çıkar: Hakikat bellidir, bunun bugüne tercümesinin yapılması gerekir.

Zaman Kavramı Üzerine

Hayatımızın merkezindedir zaman. Yaşadığımız, yaşamadığımız, boş olan, dopdolu olan bir zaman var elimizde. Belki zaman üzerinde çok fazla düşünmesek de bizi bu çemberin içine aldığı muhakkak. Fatma Kaya, zaman üzerine yazmış. Ömür ve zaman kavramları birlikte ele alınmış yazıda.

Zaman kavramının etimolojisine yönelik "mütevazı” bir açıklama yapmak gerekirse, zaman kavramı Arapça "zeman" kelimesinden dilimize "zaman” olarak geçmiştir. İngilizce de hem "time" hem de "tense” sözcükleriyle karşılanmaktadır. "Tense" daha çok gramer bağlamında kullanılırken "time" fiziksel zaman anlamında kullanılmaktadır. Bu ayrım Almancada da bulunmaktadır. Nitekim "tempus” gramer bağlamında kullanılırken "zeit" genel anlamda nesnel zaman anlamına gelmektedir. Antik Yunan dünyasında ise "khronos" her iki anlamı da kapsamaktadır. Yani hem gramer bağlamında hem de fiziksel zaman anlamında kullanılmaktadır.

Zaman geçtikçe ömrümüz tükenmektedir. Akrep ve yelkovan arasındaki akışı durdurmaya gücümüz yetmemektedir. Her ne kadar zamanın akışını durdurmaya gücümüz yetmese de onu düzenlemek bizim elimizdedir. Dakikaların nabzını tutmak geçmiş ve gelecek arasındaki sıkışıklığımızı düzenlemek vaktin ziyan olmasını engellemek için gereklidir. "İki günü eşit olan ziyandadır," ziyanda olmamak için zamanın kıymetini bilmemiz elzemdir. "Vakit kılıç gibidir, sen onu kesmezsen o seni keser" deyişinde belirtildiği üzere aslında her anından sorumlu olan insanlar için de en ufak bir zaman diliminin dahi boş geçirilmemesi gereklidir Zaman hiçbirimiz için durmayacaktır. Geçmiş tarih, gelecek ise sırlarla doludur. Nitekim salih bir insan her an kendi iç âleminden haberdar olup ona göre zamanını harcamalıdır. Zaman israfı yerine koyulamayacak bir israftır. Bizlere düşen lüzumsuz işleri terk edip zamanı bereketli kullanmaktır.

Cahit Zarifoğlu’ndan Okuyucularla

Cahit Zarifoğlu’nun okurlara verdiği cevaplar sadece bir mektuba verilen cevap değildir, aynı zamanda şiir üzerine söylenmiş özgün poetik metinlerdir. Bu mektuplar kitap haline geldi. Özellikle gençler için yol gösterici metinlerden oluşan bu kitap hakkında Yunus Berk Üstün yazmış.

"Şiir öğrenilmez, böyle düşünürüm. Ama şiirin araçları öğrenilebilir." der, Zarifoğlu. Yazının devamında "Bu dildir ya da şiir zevkidir." diye devam eder. Şairlik doğuştan gelen bir yetenektir. Hayal dünyasının genişliği ve o hayal dünyasının aktarımı ise o yetenekte başrolü sahiplenir. Çok defa şiir okuyarak dili öğrenebilir ve belli bir zevke sahip olabilirsiniz. Ali Haydar Haksal hocadan da duymuştum. "Büyük eserleri okuyun. Büyük eserleri okudukça zayıf eserleri okuyamazsınız." demişti. Bir zevk bir kalite edinimi mümkündür. Peki, o edinim sayesinde siz şiiri yazabilir misiniz? Yazsanız bile o sizin şiiriniz mi olur yoksa Yahya Kemal'in vesaire hangi şahıstan etkilendiyseniz onun şiiri mi olur? Ben "şiir öğrenilmez." derken bunun kastedildiğini düşünürüm. Şiir yazmanın öğrenilemeyeceği, en azından kendi şiiriniz olmayacağını anlarım.

Şiiri illa dini motiflerle yazacağım diye tutturmayın. İslâm her şeyi kapsıyor ise illa namaz kelimesinin şiirde geçmesi gerekir mi? Şiiri o algıyla yazın. Konusu farklı olabilir. Zarifoğlu'nu okurken öğrendiğim ve işime oldukça yarayan bir konu oldu bu. Bir farkındalığa ulaşmama daha sebebiyet verdi ki o da İslâm dininin her şeyi kapsadığıdır.

Yediiklim’den Bir Hikâye

Mukadder Uçar Beyoğlu – Sanrılı Mektup

“Ne kadar çok üzüldüğümü gülümseyerek söyleyeceğim sana. O zamanlar bana ne kadar çok acı verdiğini düşündüğümü, ah ettiğimi söyleyip şakalaşacağız belki de. "Acıttın." diyeceğim çocuk gibi. Kapında sadık bir köpek gibi akşamdan sabaha kadar diz çöküp beklemeyi hayal ettiğimi, beni eşiğinden geçirmen İçin insanüstü bir yakarışla kendimi yerden yere vurmayı planladığımı anlatacağım. Azarlanmanın, hırpalanmanın, aymazlığın. Reddedilmenin bir bakıma gerçeği söylemenin, dibe vurmanın aslında ne büyük bir fırsat olduğuna kanaat getireceğiz belki de. Sonra da aradan geçen bunca zamanın iyileştirici yönünü vurgulayacaksın. Bense sana içten içe güleceğim. Bilmediklerin karşısında zamanı en kuvvetli ilâç olarak görmene hoşgörüyle boyun eğeceğim.”

“Kendinden bahsedildiğini duyar gibi oldu. Sahile bakan binalardan birinin zemin katında pencerenin önüne dikilmiş, gelen geçenin siluetinden arta kalan boşluğa dalmıştı, Buraya her geldiğinde bekleme salonuna bu şekilde sırtını dönüyordu. Bunu neden yapıyordu, biliyordu. Diğerleri gibi, herkes gibi, oturup sırasının gelmesini beklemek, hele hele diğerleriyle kaşla, gözle. Sözle iletişime geçmek istemiyordu. Çünkü bu oturma alanı kuyu gibiydi, içinde durdukça boğuluyordu. Emin olamadığı ya da dalgınlıktan sıyrılamadığı için mi bilinmez, arkasına bakmadı. Buradan limana yaklaşan yük gemilerini ve geceden açılmış tek tük balıkçı teknelerini de görebilirdi ama onlara da bakmıyordu. Boşluktu onu çevreleyen. Randevu saati gelince doldurmaya çalışacağı boşluk…”

“Bir esinti yaladı elini. Usulca boynunu büktü ve açtı parmaklarını. Kâğıt önce üstünde durduğu kayaya düştü. Sonra bir rüzgâr aldı onu yerinden, sürükledi ve suya götürdü. Cılız dalgaların üstünde bir İleri iki geri yüzdü mektup. Esinti, emanetini gün batımının tersine doğru ittikçe bakışlarını kalabalığa çevirdi. Sahilde akan insan selinin arasına karıştı.”

Yediiklim’den Şiirler

Sözün başladığı yerdeyim sabah duruluğunda

Bize kalmış nasıl başladıysa nasıl biteceği bilinmez

Devirler gelir geçer zaman bir yenisine hazır

Biz bugünün sahibiyiz önce kendine sonra zamana

Sağır uğultular geçmişte kaldı şimdi duru bir yolculukta

Gün değmemiş bir el sadeliğinde ve güneşe çıkılan ân

Utangaç ve masum bakışların saflığında

Göğün ağır sesini toprak yutmaya hazır

Toprak ile sudan buhar ve buğu ve bulut

Gün günü doğurur gün güne gebe

Gece günü örter gün perdeleri çözer

Gül göğerir bülbül şakır bir damla kan sızar parmaktan

Acı acıyı yoğurur can yanar ten solur ruh diri kalır

Ölüm bu dünyanın acı hüznü gurbetin son demi

Hayat bitmez burası ötenin devamı

Ali Haydar Haksal

Ey gölgesine sığınmış korkular

Kaç kurtar kendini bu savaştan

Bak her yer kanıyor her yerde kan

Alınmasın öç açılmasın silâh

Dudaklarda kururken intikam

Kalbine göç etsin Allah

Ama bilmiyor, bilmiyorlar onlar

Ortak atemeden para çekerken

Ortaklığımız bozulursa diye

Elleriyle işlediği günah

Bir gün çıkarsa karşılarına

Düşünüyorlar kara kara

Uğurcan Güler

Kanatlar toplanacaktır

İncitmeden kuş seslerini

Ve bir dağın denize aşkını kullanarak

Su yollarını tıkayanlar

Yerilecektir, silinecektir tarihten

Biraz daha yemin gerekli, dik bir yamaç ve derin kuyular

Ey şafağa doğru akan sonsuz özlem

Açlık ve susuzluktan daha yakıcı

Bıçak yarası gibi ince bir sızı

Bunca hasret yetmez miydi

Güneş batarken rüzgarın çoğalttığı

Ki gölgelidir yolda kalan sular

Ki kara çalınmıştır yüzlerine

Balçıklar da aklanacaktır

Mühürlü bir toprağa uzanarak

Bayram sabahı gibi bir sevinçle

Vuslat yaşanacaktır

Ayşe Altıntaş

Kabul olmayan dualar nerde birikir

Nerde soluklanır çiçeklerine kırgın balkon sahipleri

Zorla güzelliğin olduğu coğrafyalarda

Neden otobüs seferleri hep tehirlidir

Pirinç tanesine isimler sığdırmak delice, ve

Müzede ölümüne beklemek üzerine eğilenleri

Bir sakat arabası tıkansa bir rampada

Yahut kesilse körün parmak uçları

Fatih Mehmet Özcan

Şiar Sayı: 37

37. sayısına ulaştı Şiar Dergisi, “Edebi şiar edinenler baştacıdır” sözünden ödün vermeden. Şiir, deneme, öykü ve daha da önemlisi kuram ve poetik yazıları ile yoluna devam ediyor Şiar.

Dergiden yapacağım ilk paylaşım Hüseyin Karaca’ya ait, Yunus Emre konulu bir yazı. Şiar, Yunus yılını Karaca’nın yazısı ile yolcu ediyor. Yunus’un asırları aşan mesajlarına yer veriyor Karaca. Günümüz şairleri ile Yunus’u buluşturuyor yazısında.

“Şairin evreni dildir... Eğer derdiniz, o bunu aldı, bunu sattı ise yani piyasa ya da siyasa ise bunlar o evrenin, şairin evreninin gerçekliği değildir. Şairin gerçekliği şu dizede: “Ballar balını buldum, kovanım yağma olsun” Bu, söylem ve yaklaşım da tacirin, siyasetin gerçekliğine uygun değil. Bu insan tipi kovanım yağma olsun demez. Bu, onun niyetine uygun bir söylem değil çünkü. Onun iştiyakı, motivasyonu, cihanın mülkünü kaftan kafa tutmak üzerine...”

“Yunus Emre’de bana göre, özellikle günümüz bağlamında önemle altını çizmemiz gereken nokta; ayrıksı basar gerek dediği nokta... Yani anahtar bu dize. Ya da bu dizeden hareket edebiliriz; ondan estetik bağlamda çıkarımlar yaparken. Çünkü modern çağın, özellikle yeni iletişim teknolojilerinin kuşattığı günümüz yaşamının insanda meydana getirdiği belki de en büyük hasar, bu ayrıksı başarı, meselelere, olaylara farklı bakabilme imkanını ortadan kaldırması oldu; diyebiliriz. Büyük bir aynılaşma, görme biçimlerinin tektipleşmesi, derinlikten yoksun yüzeysel bir algı söz konusu. Özellikle internet çağında, bir anlamda tükettiğimiz teknoloji tarafından biçimlendiriliyoruz da. Neyi beğenmemiz, neye nasıl tepki vermemiz gerektiği, adeta biz farkında olmadan bize dayatılıyor ve estetik algılarımız dönüştürülüyor doğal olarak. Böyle olunca da muhayyile dediğimiz, sanatçının bir meseleye bakışındaki özgeliği, biricikliği belirleyen o melekeden bahsedemez oluyoruz. Bu da düş ve düşünce bağının ortadan kalktığına işaret ediyor. Dolayısıyla, çağın dayattığı bu bakış daralmasına karşın bir muhayyile geliştirebilmek, düş ile düşünce arasında yeniden bir bağ tesis edebilmek önemli bir mesele ve günümüz şairinin belki de en büyük sınavı.”

Yazar Eser İlişkisi

Yazarı eseriyle değerlendirmek gerekir mi yoksa yazılanlara bir edebî eser gözüyle bakarak iki kavramı birbirinden farklı mı değerlendirmek gerekir? Bu konu her zaman tartışılmıştır ve gündemdeki yeri her zaman tazedir. Mehmet Akif Demirelli, Mustafa Kutlu ve “Sır” bağlamında ele alıyor konuyu.

“Türk İslâm medeniyetinde camiler, birer madde olmasına karşın taşıdığı anlamla içerisinde dinamik bir potansiyel barındırırlar. Hegel de bu noktada “nesneleşmiş ruh” kavramını ortaya atarak, bir maddenin taşıdığı anlamla derin bir ruha sahip olabileceğini vurgulayarak Jung’a benzer bir açıklama yapmıştır. Jung kuramını bu yönüyle diğer psikanalistlere göre daha mistik bir temele de oturtarak felsefe ile disiplinler arası bir temas kurmuştur. Jung’a göre birey içerisinde bulunduğu toplumla uyumlu gözükmek için personalarla(maske) hareket eder. Ancak bu personalar bir yandan kişinin dış dünyayla temasını sağlıyorken diğer taraftan kendisine yabancılaşmasına da sebep olabilirler, böylece de birey patolojik anlamda buhran yaşayabilir.”

“Mustafa Kutlu’nun Sır isimli hikâye kitabı kendisine yabancılaşan insanları konu edinmektedir. Kutlu, eserinde doğuştan getirdikleri fıtrata aykırı davranarak aslında kolektif anlamdaki kodlarını unutan, unuttukları için de gaflete düşen ve bu gafletin içerisinde sürüklenirken yaşadıkları yabancılaşmayı normalleştiren insanları işliyor. Örneğin; İslâm Medeniyeti’ne göre kişi müslüman doğar. Yaş aldıkça fıtratına aykırı davranması doğuştan getirdiği temiz tarafına sadık kalmaması ile açıklanır. Yine iman etmeyen bir kimsenin doğru davranışlar sergilemesi doğuştan getirdiği bu pak fıtratın kodlarıyla ilişkilendirilir.”

Mürit hikâyesi Mustafa Kutlu’nun kişinin kendisine yabancılaşma meselesini en derinden ele aldığı hikâye diyebiliriz. Eserde efendisinin rüyada bir testi su istemesi istemesiyle kendisine görünmesi sonucu yollara düşen bir mürit konu edinmektedir. Mürit burada bizatihi Mustafa Kutlu’nun kendisidir. Ancak Jung’un kuramından yola çıkarsak müritin şahsında temsil ettiği değerler amentüsü ve akidesini yani kadim medeniyet öğretilerini kolektif bilinçdışı olarak değerlendirebiliriz. Çünkü mürit temas ettiği insanlara kadim öğretileri hissettiren ve görmelerini sağlayan bir potansiyele sahip. Bu Mustafa Kutlu tarafından hikâyede işlenen bir kurgu aslında. Hikâyede insanların, şehrin ve hatta şeyhin bile kendisine yabancılaştığı bir portre çiziyor yazar. Mesela testide kerametli su olarak yorumlayacağımız bir sıvı mevcut. Suyu burada bir sembol olarak yorumlayabiliriz. Kolektif alanda su bir sembol ve hikâyede suyu içen kişi çocukluğuna özüne kadar gidiyor. Temizleniyor ve arınıyor. Yazarın suya atfettiği değer sembolik anlamda öze dönüşü sağlayacak değerlerle rabıta kurmak aslında. Özetle hikâyedeki mürit yazarın kendisidir ve yabancılaşma karşısında duyduğu öfke, şaşkınlık ve üzüntü duygularını yansıtmaktadır.  

İlk Eserler Söyleşisi

Meşguliyet Çağı, Hatip Çiçek’in ilk kitabı. Gelenekten beslenen bir sesi var Çiçek’in. Özgün sesiyle birleştirdiği üslubu, şiirini de yerli bir duruşa çekiyor. Vahdettin Oktay Beyazlı ve Kuddusi Demir’in sorularını cevaplamış Çiçek. Söyleşiden önce kitap hakkında bir yazı yer alıyor dergide. Bu, söyleşiye hazırlık anlamında oldukça isabetli bir tercih olmuş. Şairin şiirine ve kitabına bir giriş mahiyeti taşıyor bu yazı.

Söyleşiden altını çizdiğim satırları paylaşacağım.

“Şiir yazıyor olmanın değil de hayatın bizatihi insan için bir yara olduğunu düşünüyorum. Şiir sadece yarayı işaret eder. Şairin bu durumdan besleniyor olabileceğini söyleyebiliriz. Her insan aslında benzer şeyler yaşar; ancak farklı olan tesir ve tahribat boyutudur. Şairlere has olan hissedişin tahrip gücü oldukça yüksektir. Şiir, kapanmaz bir yara açmıyor; ancak her defasında hayatın ağır aksaklığını ve işlerin ‘tıkırında’ gitmeyen yönlerini görmemizi sağlayarak görmezden gelmemize mâni olmuş oluyor.”

“Delilik imgesi, şiirde peşimi bırakmayan imgelerden en göze çarpanı doğrusu. Deliliğe tanım biçmek benim için çok kolay görünmüyor; ancak deliliğin ne olmadığından yola çıkarak delilik hakkında bir fikir edinebiliriz. Modern hayat, insanı, insan olma vasfından koparmak ve bahşedilmiş olan zırhlarından uzaklaştırmak için tüm unsurlarıyla saldırı halinde. Özellikle iki şeyin yokluğuyla ortaya çıkan hasarı çok önemsiyorum hayal kurma yetisi ve hayret etme duygusu.”

“Şiir yazmaya yeni başladığım zamanlarda yazmak eylemi şimdi olduğu kadar yorucu değildi. Yazmayı istiyor olmak, yazmama yetiyordu. Ancak belirli bir aşamadan sonra şiir yazma sürecim daha sancılı bir hale dönüştü. Yaşadıklarımın ve yaşananların beni bir şiire götürmesini bekliyorum. Duygusal ve zihinsel yoğunluk üstesinden gelemeyeceğim boyuta erişince oturup şiire başlamam gerektiğini kendime telkin ediyorum. Aklıma gelen bir mısra ya da kelime olunca not alıp şiiri yazarken onlardan faydalanıyorum. Her ortamda şiir yazabilmek gibi bir yetim yok maalesef. Şiir yazmak için özellikle gece saatlerini ve sessizliği tercih ediyorum.”

Şiar’dan Öyküler

Kuddusi Demir - Zemzem’in Taşları (Alageyik Destanı)

“Zemzeme yanıyor. Zemzeme dönüyor. Odanın ortasında dört dönüyor. Elleri saçlarında, elleri yüzünü sarmalıyor. Elleri semâya doğru. Bildiklerini dua niyetine okuyor. Bildiklerini bilmiyor. Bilmek istemiyor, sormak istemiyor Zemzeme.”

“Taşları sevmek kolay.

Taşları insanlardan çok seviyor. İnsanlardan çok taşları dinliyor. Kalbine değiyor taşlar. “Kalbim uçmuyor, taşlar uçuyor,” diyor. “Uçan taşlarımı yakalasınlar.” Taşları uçtukça insanlar gülüyor. Ne çok gülüyor insanlar. Oysa Zemzeme, bir kez gülse öleceğinden korkuyor. Bir gülücük öldürür mü insanı? Öleceğini biliyor Zemzeme. Gülmüyor. Birini bekliyor. Odanın içinde birini bekliyor. “Gelince bulamaz!” diyor. Yemiyor, içmiyor, uyumuyor.”

“Merhamet eteğine konmuş.

Efendi Bey’le evleneli ilk kez o sabah açıyor gözlerini. Efendi Bey’in taş duvarları var. Efendi Bey’in konakları, geyik sürüleri var. Kapıda atları eyerli, yağız atları. Efendi Bey, tüysüz. Efendi Bey susuz. Efendi Bey efendi. Efendi Bey’in kulağına masallar kaçmış. Destanlar dinlemiş. Peri masalları dinlemiş. Alkarıları beslemiş Efendi Bey’i. Alageyikler ürkütmüş yazgısını.”

Özay Erdem – Misafir Odası

“Çalışma odasındaki ampulden bir süredir cızırtılar geliyordu. Krize yakalanmış gibi üst üste yanıp sönüyor ardından sakinleşip aydınlatmaya devam ediyordu. Neredeyse her yarım saatte bir tekrarlanıyordu bu döngü. Fakat o akşam dördüncü defa gelen krizi atlatamadı ve ebediyen sönen ampul, üzerinde çalıştığı çeviriyi yarılayan Nadir Bey’i karanlıklar içinde bıraktı. Genç çevirmen soğukkanlı davranarak bu durumu erken bir paydos zili olarak algıladı. Sorumluluğunu yerine getirmenin kıvancıyla çalışma masasından kalktı. Mutfakta çayını karıştırırken yarın yenisini alıp değiştiririm diye düşündü. Bu kadarını yapabilirdi Nadir Bey.”

“Misafir odasına taşınalı iki hafta geçmişti ve Asaf hâlâ köyden dönmemişti. Bir sabah markete gidecekken kapı önünde çocuklarla karşılaştı Nadir Bey. Yine Hacivat ve Karagöz gibi atışıyorlardı ve montunu ilikleyen anneleri ikisine de laf dinletemiyordu. Bir an yüzlerine dikkatlice baktı genç çevirmen, şimdiye kadar sadece bir sesti onun için bu çocuklar. Kızın gamzesi vardı ve kıvırcık saçlarıyla çok sevimliydi. Oğlanın ise sivri burunlu yüzünden yaramazlık akıyordu. Bir sonraki karşılaşmaları ertesi gün fırına giderken oldu. Yolun karşısından bisikletleriyle geçerken gördü Nadir Bey onları. Bir an el sallamak istedi ama kendini tutmayı başardı. Sonra keşke caddede binmeseler deyip endişelendi.”

“Yeniden eve giren Nadir Bey kilerden tornavidayı ve ışıldağı aldı. Şalteri indirip duyu sökerek kablolarını tekrar bağladı. Sanki daha önce defalarca bu işi yapmış birinin tavrı vardı üzerinde. Ardından ampulü takıp düğmeye basınca çalışma odası bir ay önceki gibi aydınlandı. Kendisine bir çay doldurup taşıdığı masanın başına geçti. Çalışmaya başladı. Biraz sonra dayanamayıp mutfaktan radyosunu getirip açtı.

Hiç tanımadığı insanlar tarafından terk edilmişti Nadir Bey, kalbi kırılmıştı.”

Zeynep Odabaş - Duvar

“Annem duvarın ötesine geçmek yok, demişti. Merakım bu sözle katmerlenince duvarın üstünde buldum bir gün kendimi. Bütün cesaretimi toplayıp duvarın üstüne çıktım. Üçe kadar saydım ve toprağın üstüne atladım. İncir ağacının geniş yaprakları ve çürümüş incir kokusu karşıladı beni. Altında durmamalı incir ağaçlarının, neden diye sormak gelmezken aklıma adımlarım hızlı ve telaşlı. Arkadaşım Fatmaların bahçesiydi bu duvarın ardı. Annem duvarın ötesine geçmek yok, demekle kalmamış; Fatma’yla oynamak da yok, diye kulağıma fısıldamıştı. Bana sorsanız Fatma’nın tek kabahati biraz yalancı olmasıydı. Ona bakarsanız otelleri vardı, lüks arabaları.”

“Her varlık farklı özellikleri olan birer duvar örgüsüne sahip olurken benliğinde de yaşanmışlığın özünü taşımaktadır. Duvarlar yaşantılarımızın bekçisidirler. Ancak, böyle olmalarına rağmen birbirine zıt anlamlandırmaların etkisinde kalırlar. Örneğin duvarlar, insanları sevdikleriyle bir arada tutarak koruyup gözetirken sevginin ve mutluluğun simgesi olmaktadırlar. Halklar arasına örüldüklerinde ise yönetim erkinin psikolojik stratejileriyle nefret ve üzüntünün simgesi haline gelebilmektedirler.

Annem giriyor odaya, sarılıyor bana. Şükrediyor Allah’a. Ağlayarak anlatıyor başıma gelenleri. Duvardan atlayıp hızlıca koşarken araba bana çarpıp kaçmış. Fatmalar beni hastaneye getirmiş. Kan kaybım varmış, abisi bana kan vermiş.”

Şiar’dan Şiirler

şekersiz unsuz kekler ve imgesiz şiirler

vazoda naylon çiçek belgeselde kelebek

iskeletten sevgili lekesi çıkmaz acı

güvenli sitelerde çocuklar da tüp bebek

lanetlesin koronuz filtresiz fotoları

bol reklam çok kısaltma nursuz camekânlarda

ölü evinde def var muhayyile kan revan

kelimeyi kaybettik muktedir sayılarda

Hümeyra Yargıcı

Şunlara, şunlara ve şunlara like

Aman bunları da kaçırmadan RT’le

Şu odadaki story’lere emojik gülümse

Sonra kankalarıma kalp kalp kalp

Gördün mü bak nasıl da aydı günüm

İki dakikada geliverdim kendime

Dedim ya sevgili tanrıcığım,

Benim senin en bağlı

Ve en bağımlı takipçin

Zevkle izleyenin bayıla bayıla

İnanmazsan bunun için hatta

Klavyemin tuşları üzerine ant içerim

Erol Yılmaz

Yıl İsa’dan sonra Covid-19, öyle mi

Hayır bura zamansız kayıp ikibinyirmi

Yaşamak hiç kimsenin umrunda değil

Sakın ha inanmayın şair yalan söyledi

Aynı gözle bakmıyoruz gül yüzlü çocuklara

Çocuklar bu dünyanın küpeli çiçekleri

Yusuf’un düştüğüdür aşktır kuyu değildir

Kuyu Yakup’un gözlerinde bela çiçeği

Hasan Nalçacı

dünya hep bir aldanış Adem’in Havva’da unutuşu

suya düşen bir damla şiir biraz eylül sonu

kim çoğalttı onu şairden b/aşka

acıyı kalaylayıp aşına katık eden şair

her ah içimde gizli kat ara söz öldürücü güzellik

yer kayar altımdan adımım ağır aksak

katlanılacak son şey belki yalnızlık

eksik bir neşe başlamamış rüyada

kör eden hülya ve başlangıcı yok bu denklemin

Vahdettin Oktay Beyazlı

Baharı ıskalamış bir son kadar Eylül’üm

Kendinden kaçışına sığınıyorum abdalın

İshakpaşa’nın kâkülündeki sarımtırak kesif

Tebessüm şimdi tebdil-i kıyafet eşgalimde

Bazı izler vardır yoktur yarası

Bazı izler vardır yarası silinmez

Rüküş diyorlar annemin basmalı entarisine

Parmak basamıyoruz sosyolojik yaralara bu nedenle

Mecazı kurutup yağmura asıyorlar

Modern dervişin hırkasına sığmıyor imge

Keşkeler birikiyor avlusunda kursağımın

Ölü itibarlar yurdudur dünya

Geleneğe ait ne varsa konsantre içecek!

Cihat Barış

Başımı ellerimin arasından kurtardım

Tüm bağlarını yok saydım hayatın

İncele incele değil, bir gün birdenbire

Hem bana mı kalmış incelik

Senin sustuğun yerde

Gitmiyorum artık projelerle kurulmuş yerlere

Planlarla mahvolmuş bir hayat benimki

Kalmaktan sıkıldığım bütün şehirlerden sürdüm kalbimi -keçileri otlağa salar gibi

Varsa yoksa ruhum

Onu da başsız omuzlara vurdum

Seda Şaffak

İyi gelen ne varsa sağ cebimde

Çıkarıp çıkarıp kokluyorum

Ruhumdaki evin camları şarkı söylüyor yağmurla

Çayı sıcak, kahvesi ömürlük hatırlı

Kuşlar inip kalkarken dallarına ruhumdaki bahçelerin

Göğe tırmanan sarmaşıklar büyütüyorum

Ruhumdaki evin sütunlarına sırça

Deprem riski insanlara duvarlar örüyorum

Tüm sarsıntıları atıp derinlere

Yorulmuş sesimi soyuyorum göğsümden

Nilüfer Zontul Aktaş

Karaköy Camii İhya Oluyor

Şehir ve Kültür Dergisi sadece şehirleri tanıtan bir şehir şehir rehberi değil. Ülke gündemine sessiz kalmayan, yerli ve milli duruşu her zaman sayfalarına taşıyan duyarlı bir dergi. Elbette bundaki en önemli rol Mehmet Kamil Berse’ye ait. Kendi toprağının sesine kulak veren bir hassasiyeti daima canlı tutuyor Berse. 89. sayının kapağını süsleyen Karaköy Camii de bu hassas bakışın ve duruşun bir yansıması. Duymak, duyurmak ve sahip çıkmak gerek.

“O dönemdeki gazete haberlerinden öğrendiğimiz kadarıyla, Karaköy Camii’nin yıkılacağı duyulunca halk arasında büyük bir tepki doğar ve bu tepkiyi dindirmek adına binanın taşlarının numaralandırılarak camisi bulunmayan Kınalıada’ya taşınacağı ilân edilir. 1958 yılında bir bahar sabahı Karaköy Meydanı’na ulaşan yıkım ekipleri, mermer süslemeli, ahşap minareli bu fevkanî camiyi yerinden sökecek, içindeki Venedik işi avizeyi, minber ve mihrabı da çevredeki camilere dağıtarak (ortadan kaybolduğu sonradan anlaşılmış) yapıyı yerinden sökeceklerdi. Koparılan parçalar, Karaköy Limanı’na yanaşan mavnalara yüklenerek Kınalıada’ya götürülür. Ancak yolculuk sırasında gemi battı, mavnalara yüklenen parçalar Boğaz’ın sularına karıştı. Bu hikâyenin aslında maksatlı olarak uydurulduğu rivayet edilir.”

“Karaköy Camii; Alaattin masallarındaki soğan kubbeli sarayların mimari tarzını andıran caminin minaresi de aynı üslûpta, benzerine pek rastlanmayan bir görünümdeydi. Sekizgen gövdesi, tıpkı cami gibi tamamen mermerle kaplı minarenin, Arap üslûbunda sevimli bir de şerefesi vardı. Bu cami Karaköy Meydanı'na öyle yakışıyordu ki; uzaklardan görünen Galata Kulesi'yle de bölgenin Batı üslûbundaki mimari yapısıyla da tam bir uyum içindeydi. Eski kartpostallarda ve siyah-beyaz fotoğraflarda da bunu görmek mümkün.”

Gelelim bugüne. Konu ile ilgili Vakıflar Bölge Müdürlüğü yetkilisi Avni Köse Bey’in bize aktardığı son bilgiler şöyle:

Karaköy Camii’nin restitüsyon – restorasyon projeleri İBB başkanlığınca AGS Mimarlık Restorasyon İnşaat Sanayi Ticaret Anonim Şirketi’ne yaptırılmış ve kurulca onaylanarak inşaata hazır hale getirilmiştir.

Şu an, 100 ada ve anılan 8 adet parseldeki vakıf taşınmazın cami yapımı için Vakıflar Genel Müdürlüğünce İBB Başkanlığına tahsis edilecektir… Şu andaki İBB yönetiminin cami inşasını yapıp yapmayacağı bilinmemektedir...”

İstanbul’umuzun bu nadide mimari eserinin tekraren şehrimize kazandırılmasını bütün İstanbullular olarak heyecanla bekliyoruz. Kurumlar yapmaz ise milletimiz bu camiyi yapacaktır…

Şehirler, Kültürlerin Objektif Sunumudur

Şehir ve kültür birbirini tamamlayan iki kavram. Şehir, kültür ile varlığını sürdürür. Kültürü olan şehirler yarınlara kalacak eserler ortaya koyar. Ersin Nazif Gürdoğan ikilinin birbiriyle olan münasebeti hakkında yazmış.

“Batılılaşma, modernleşme ve çağdaşlaşma adına seküler hayat kot giyeceklerle, kolalı içeceklerle, televizyon dizileriyle, akıllı makinalarla Disneyland’den, Hollywood’dan bütün dünyaya ihraç ediliyor. Dünyanın her yanında kutsal ve seküler değerlerin, farklı kültürlerin çatışması, hayatın bütün alanlarında hızını hiç yitirmeden olanca şiddetiyle sürüyor. Bütün ülkelerde aydınlıkla karanlığın, iyimserlikle kötümserliğin, doğrulukla yanlışlığın yarışması gibi, değişik kültürlerin uzun soluklu sıcak ve soğuk savaşları, her alanda kıran kırana devam ediyor. Dünyada ülkeler arasındaki uzaklık ve yakınlık, merkez ve çevre, gece ve gündüz farkını ortadan kaldıran küreselleşmeye, başka bir deyişle sınırsızlaşmaya uyum sağlama kültürler, ülkeler, kurumlar ve kuruluşlar için, çok büyük önem kazanıyor. Ürünlerde ve hizmetlerde kusursuzluk arayışı, giderek hızlanan küresel pazarlarda, sağlam yer tutmanın “olmazsa olmaz” şartı haline geliyor. Artık ister ürün, ister hizmet, ister bilgi üretilsin, dünya tek pazara dönüşüyor. Küresel kuruluşlar ürünlerinin ve hizmetlerinin, istenildiği, satıldığı ülkelere önem vermek ve yatırım yapmak zorunda kalıyor.”

Haşim, Paris ve Kadınlar

Türk Edebiyatı’nın en farklı kişiliklerinden biridir Haşim. Şiirimize getirdiği yenilik ve modern şiirimize yaptığı katkı yadsınamaz. Şairliği bu denli güçlü olan Haşim’in sosyal hayatı oldukça muallaktadır. Farklı düşünür, farklı ve olukça sessiz yaşar. Bakış açısı çok özgündür. Mehmet Kurtoğlu, Haşim’in gözünden Paris’e ve kadınlara bakıyor. Elbette ortaya çıkan sonuç yine Haşimce.

“Haşim Paris’e iki defa gitmiştir; birincisi 1924 ikincisi 1928’dir. İlk gidişinde Paris’te üç ay kalan Haşim, ikinci gidişinde iki ay kaldıktan sonra Viyana’ya uğramıştır. Bir Seyahatin Notları’nda “seyahate çıkan adamın” ruh halini anlatan Haşim, vapurlarının ilk olarak Napoli’de durduğunu ve burada yaklaşık beş saat kaldığını yazar. İtalya’nın bir Avrupa ülkesi olduğunu ancak havası, ziyası, nebatı, cinsi ve insan tipiyle Afrika’ya benzediğini belirtir. Napoli’nin dağları, ovalarının sayısız bahçelerinin yeşilliği ve şehrin beyazlığının üzerinde duran Haşim, buradan ayrılırken bir burukluk hisseder. Paris’e girerken otomobilde, birinci seyahatini yapan yol arkadaşına “Paris’i nasıl bulduğunu” sorar, arkadaşı “Fena! Çirkin! Dönmek kabil olsa şimdi deneceğim. Hiç düşündüğüme benzemiyor” diye cevaplar.”

“Paris Kadını” başlıklı yazısında, Paris kadınlarının pek güzel olmadığını ancak sevimli olduklarını söyler ve ardından dışarıdan Paris’e gelen güneyli ve ecnebi kadınların güzel olduğunu belirtir. Paris’te mide bulandırıcı bir çirkinliğe rastlamadığını söyleyen Haşim’in aslında bu ifadesi oldukça sıkıntılıdır. Eğer XVI. Luis’e bakarsak, kadının çirkini olmaz, kadını kiriyle, pasağıyla, soylusu, soysuzuyla güzeldir. Haşim’in çirkin kadını mide bulandırıcı görmesi onun sıkıntılı bilinçaltından kaynaklanır. Parisli kadının sevimliğinin gayet sade giyinmesinden, vakarlı, cazibeli, saffetinden, konuşmasından ve bilhassa anlatılmaz işve ve edasından kaynaklandığını söyleyen Haşim, “bunlar, bütün dünyanın en güzel kadınlarına Parisli kadının cesaretle meydan okuyabilmesi için kâfidir” diye yazar.

“Haşim, Paris’in aile kontrolündeki çocukları için iyi bir eğitim yeri ancak dışarıdan gelen ve kontrolsüz olanlar için bir rezalet ve fuhuş merkezi olduğunu söyler. Haşim, Paris’te bulunduğu sırada Fransızların, Afrikalılar için Hayvanat bahçesi civarında bir cami yapıldığını söyleyen Haşim, camiyi ziyarete gittiğinde gördüklerinden yüzünün hayâ ve hicaptan kızardığını belirtir. Paris’te Fransızların sadakası olarak yapılan bu caminin kapılarının ancak saat ondan sonra gece ziyaretçilere açıldığını, imam ve müezzinin içinde kuskus pilavı yediğini, her türlü fuhşa sahne teşkil ettiğini, hatta arabesk salonunda gece çiftlerine kokteyl ve şampanya hasılatıyla geçindiğini yazar. Ve “şerefli bir cami!”(11) diye nokta koyar. İlginçtir Haşim, o sıralarda Paris’te henüz yeni yeni yaygınlaşan otomobillerden bahseder ve “Paris’te sokak münakalatı büyük bir medeniyet merkezi için cidden utanılacak bir hale gelmiştir. Buna sebep otomobillerdir.”

İyi İnsanlar Şehri Batman

İyi insanlar şehri ya da Fahri Tuna tabiriyle googman şehri Batman. Bu yazıyı okuduktan sonra insanın tası tarağı toplayıp Batman’a gidesi geliyor. Zaten bir şehir yazısı sizi anlatılan şehre davet ediyorsa çok başarılı bir anlatıma sahiptir deriz. Tuna’nın her yazısından sonra gidilecek şehirler listemiz çoğalıyor. 

“Geçen yetmiş beş senede altı haneli İluh köyü alt yüz bin nüfuslu Batman adlı bir şehre dönüşmüş. Sanayinin gücü işte. Batılı bir bilge yollar neredeyse şehirler oradadır dermiş ya. Yirmi birinci asırda bu söz, sanayi neredeyse şehirler oradadıra dönüşmüş. İki bin yirmi iki yılı itibarıyla Batman; Beşiri, Gercüş, Hasankeyf, Kozluk, Sason ve merkez ilçelerinden oluşan orta ölçekli bir şehirdir artık.

Şöyle bir soru sorduğunuzu duyar gibiyim: Nüfusla şehir olunuyor mu peki? Evet, haklısınız; nüfusla şehir olunmuyor. Tamam tamam, kabul ediyorum. Şehir olmak için en az beş yüz yıllık bir geçmiş gerekiyor, biliyorum. Da gittim gördüm, yedim içtim, konuştum dinledim. Tam olarak olmasa da başta kadim Hasankeyf ve Gercüş’ün de desteğiyle, bugün az çok bir Batman şehir kültüründen bahsedilebilir.”

“Batman eşittir şair ve yazar Behçet Gülenay’dı benim için. (dı demem, bu gelişime kadar. Şimdi Behçet’ime Caner, Edip, Kenan ve Abdürrahim de eklendi. Soyadlarını bilerek yazmıyorum. Dostun soyadı mı yazılırmış. Kalbime yazdırdılar onlar isimlerini. O kadar.) Behçet her zamanki pırlanta kalbiyle gönlümüzdeki yerini daha bir parlattı. Bu arada Veysi ile Ferit’i de eklemeliyim. Batman Kitap Fuarı’nın maestrolarıydı mübarekler. Üstte Abdürrahim, altta Behçet (Gülenay), Veysi (Bulut), Ferit (Sertkaya). Müthiştiler. Tebrikler gençler. Ferit kardeşim, Batman kültürüne müthiş hâkim bir entelektüel. Aynı oranda ülkemizde hızla gelişen Küçürek öykünün büyürek temsilcisi. Yolun açık olsun yakışıklım. Batman’ın fenomeni Mehmet Sait Kaya’yı da unutmayalım; bu iyi kalpli gencin on parmağında yirmi marifet var maşallah. Türküleri ve özgüvenine bayıldık onun.”

Üsküdar’da

Ahmet İşler’in yazısını okuyunca kendimi bir Üsküdar vapurunda hayal ettim. İstanbul’a her gidişimde karşıya geçeceksem mutlaka vapuru tercih ediyorum. Artık daha fazla alternatif var ama deniz havasıyla karşıya geçmenin tadını hiçbiri tutmuyor.

“Üsküdar’dan Beşiktaş’a giden teknelere binmek bana inanılmaz bir huzur verir her defasında... On kez hiç inmeden gidip geldiğim olmuştur... Tuhaf hisler içinde olurum bu küçük yolculukta her zaman... Teknenin sularda bıraktığı izler, denizin yarası gibi gelir bana... Boğaz köprüsüne bakarım... Bulutların müthiş gökyüzü oyunlarını izlerim... Gemiler geçer bağırarak... Arkamda maneviyat kokan Üsküdar, önümde ışıltılı Beşiktaş... Üniversite yıllarım İstanbul’da geçti... Bu vapurlara aynı duygularla o zaman da binerdim... En çok bu yolculuklarda, pencere kenarına oturmanın heyecanını ve telaşını yaşardım... Çay gelirdi... Kokusunu daha gelmeden alırdım... Çoğu zaman ona ayıracak param olmadığı için çay içemezdim... Bir gün para kazanmaya başlayınca bu vapura bineceğim ve çayla birlikte tost da yiyeceğim, derdim içimden... Şimdi aynı vapura biniyorum, aynı pencere kenarına oturuyorum, sıcak bir tostla birlikte geçmişin yokluğuna inat bir kaç çay içiyorum... Ama yıllarca özlem duyduğum bu tad bana şimdi yetmiyor...”

Hemşerim Memleket Nire?

En sevdiğim sorulardan biridir memleket nere sorusu. Tanıştığım kişilere sorduğum ilk sorulardan biridir bu. Hele de cevap Adapazarı ise değmeyin keyfime. Sokağından caddesine, gölünden ırmağına konuşuruz şehre dair. Çark Caddesi’nden girip Yeni Camii’den çıkarız. Necla Dursun, memleket içtenliğinde bir yazı ile yer alıyor Şehir ve Kültür’de. Ben de soruyorum Necla Dursun’a; “Hemşerim Memleket Nire?”

“Ülkemizde bir diyaloğu başlatmak için sorulan sorulardan en sık tercih edilenidir: “Hemşerim memleket nere?” sorusu. Cümlenin başına “hemşerim” kelimesi konarak bir bakıma anlamsızlaşmaya mahal verilse de cevabı alan kişi yukarıdaki anekdotta olduğu gibi aynı soruya maruz kalmayı bekler.

Aynı ilden olan kişilerin birbirine hitap ederken kullandığı terim olan “hemşeri” için belirtmek gerekir ki; Türk Dil Kurumu’na göre doğru yazımı “hemşehri” dir. Ancak halk arasında yaygın olarak “h” harfinin yok sayan “hemşeri” kullanılır. Okumakta olduğunuz yazıda, her iki yazılışı da yer alacaktır.”

“Kültürümüzün bir parçası olan bu masum soru bazen kayırmacı bir münasebetin ana maddesi olabilmektedir. İşe girerken, komşuluk ve arkadaşlık ilişkisi kurup geliştirirken, alışveriş yaparken oldukça kayda değer niteliğe bürünmektedir. Gündelik yaşantıda karşılaşılan problemleri gidermek için ilk akla gelen etkili bir hemşerinin aranması olur. Özellikle İstanbul gibi göç alım özelliği yüksek olan bir şehir söz konusuysa nüfusun çoğu birbirinin "toprağı" olur. Yerel bir yurtseverlikle hemşeriler birbirlerinin dayanağıdır, klavuzudur. Esasında, özlemle memleketlerinden bahseden hemşerilerin sessizce haykırdığı: “doğduğun değil doyduğun yer memleketin olur” söylevidir.”

Şehir ve Şuur

Şehrin şuuruna ermek gerek. Anlamak ve yaşamak için şehri; şuura ihtiyaç var. Mehmet Mazak, şehir ve şuur üzerine yazmış.

“Şehrin kültürünü, ruhunu ve kokusunu koruyabildiğimiz yerlerdir şuurlu şehirler. Şehirler, tarih boyu insanoğlunun ideallerini daha büyük bir dünya içinde kurma çabasının sonucu olarak ortaya çıkmış yerlerdi. Şuurlu şehirler nârin, saf, temiz, üzerinde yaşayan insana öğreten, anlatan, bilinçlendiren yerlerdir. İşte biz bu şehirlere canlı ve ruhu olan şehirler diyoruz.”

“Yahya Kemal, İstanbul için “Baktım, konuşurken bir kerre daha güzeldin” mısrasını söylerken şehri tabiatı, mimarisi, geçmişi, örfleri, âdetleri, inançları ve insanıyla ele almıştır. Şehrin şuuru, en somut mimari ile anlaşılır. Bazen eski bir kapı tokmağı, bazen camilerin duvarlarındaki bir kuş evi, bazen meydandaki bir dikili taş, bir çeşme kitabesi, bir türbe, bir konak bize çok şey anlatır. Anlamasını, duymasını bilen kişilere...”

“Şehir şuuruna en fazla ihtiyacımız olan bir dönem yaşıyoruz. Şehrimizin bize ihtiyacı olduğu gibi bizim de şehrimize ihtiyacımız var. Modern binalar, lüks AVM’ler, caddeler ve sokaklara değil insanı geliştiren, eğiten ve bilinçlendiren şehirler kuralım. Var olan kültürel değerlerimizi, medeniyet eserlerimizi koruyup yaşatalım ki, şehir ve şuur anlam bütünlüğünü bulsun.”

Muhsin İlyas Subaşı Kütüphanesi

Kayseri’de Muhsin İlyas Subaşı’nın bağışlarıyla kurulan kütüphanenin hikâyesini anlatıyor Mustafa Türkmen.

“Muhsin Bey bir kültür adamı olarak, ‘Kayseri’deki değerlere yeterince kıymet verilmediğinin ve vefa gösterilmediğinin’ altını çiziyordu. Evinde On bin kadar kitabının olduğundan bahsediyordu. Başkanımız Memduh Bey, önceden Muhsin Bey’i tanırmış. Başkanımıza; ‘Muhsin Bey’in kitaplarını bağışlayacağı bir kütüphane olursa mutlu olacağını’, bildirdim. Başkan da ‘Neresi olabilir, araştır’, dedi. Bunun üzerine Muhsin Beyle yaptığımız görüşmeler sonucunda Erciyes Üniversitesinin hemen karşısında mevcut bir binanın olabileceğinde mutabık kaldık. Böylece bizden gelen bir talep kuvveden fiile çıkıyordu. Muhsin Hocam, kitapları içerisinde çok sayıda kaynak niteliğinde eserler ve dergiler olduğunu araştırma yapan öğrencilerimizin de bu tür kaynaklar aradıklarını bu nedenle üniversiteye yakın olmasının iyi olacağını, söylemesi üzerine biz kütüphane hazırlıklarına başladık. Muhsin Hocam belediyemize dilekçesini verdi ve ilk meclis toplantısında kütüphane talebi oy birliği ile kabul edildi.”

“Bizim yeni açtığımız kütüphanemiz henüz bilinmiyor. Yavaş yavaş tanıtım yapmaya devam ediyoruz. Bu yazımızın bir amacı da bu, ama ilginç olan; Ağırnas’ın Melikgazi belediyemize katılmasıyla başlayan süreçte restorasyon ve tahsis nedeniyle taşınan bir kütüphane yerine, Ağırnaslı Mimar Sinan’ı yazan bir yazarın adına yeniden açılmış olmasıdır. Muhsin İlyas Subaşı’nın 10 bini aşkın kitap bağışından oluşan bu kütüphaneye, Muhsin Hoca’ya vefa adına ‘’Melikgazi Belediyesi Muhsin İlyas Subaşı Kütüphanesi” ismi verildi.

Yeni Belediye Başkanımız Mustafa Palancıoğlu, kütüphaneyi ziyaret ettikten sonra çevresine park yapılması talimatı vermiş ve bu park da kısa sürede yapılarak Kütüphane, park içerisinde biblo gibi bir binaya dönüşmüştür.”

YORUM EKLE
YORUMLAR
Kâzim Şen
Kâzim Şen - 12 ay Önce

En sevdiğim ve takip etmeye çalıştığım dergiler. Teşekkürler...

banner19

banner36