Aralık 2021 dergilerine genel bir bakış-2

Hece 300. Sayı

300. sayısına ulaştı Hece Dergisi. İlk sayısından bu yana kesintisiz takip ettiğim ender dergilerden olma özelliğini hâlâ koruyor Hece. Özel sayılarıyla, dosya konularıyla büyük bir boşluğu doldurduğu muhakkak. Nice 300 sayılara ulaşmasını diliyorum canı gönülden. Elimizdeki 300. sayı öylesine dolu bir içeriğe sahip ki dergi, ardında bıraktığı yüzlerce sayının hakkını verdiğini gösteriyor. Söyleşiler, poetik yazılar, dosya konusu derken elden düşmeyecek bir sayı okurları bekliyor.

300. sayı için düşüncelerini paylaşan isimlerden alıntılar yapacağım.

Atıf Bedir

Hece’nin yaslandığı miras açısından çok daha uzun bir kültürel geçmişi esas almak icap eder. Bu birikim, yabancılaşma karşısında yerli düşünceyi savunan ve her zaman söylediğimiz gibi Büyük Doğu, Diriliş, Edebiyat ve Mavera dergilerinin açtığı yolda yürümeyi kendisine şiar edinmiş yazarların, aynı yolu daha da genişletme çabasıdır.

Atasoy Müftüoğlu

Hece dergisiyle tanışıklığım yayın hayatına hazırlandığı günlerde başlamıştı. Hece, yayın hayatına girdiği günden itibaren nitelik ve yetkinlik konusunda ciddi bir hassasiyet sergiledi. Özellikle özel sayılar, ilgili konularda her zaman değerli bir başvuru kaynağı olabilecek sayılardır. İslami düşünce/edebiyat/kültür/ilahiyat hayatının büyük ölçüde bir vulgarizasyona/mistifikasyona, propaganda ve hamaset diline tâbi tutulduğu bir dönemde, bu süreçlerin aşılması gerektiği düşüncesiyle, aşılabileceği umuduyla daha önce yayınlanan Diriliş/Edebiyat/Mavera vb. dergilerle ilgili olarak, büyük bir heyecan ve içtenlikle üstlenebileceğim sorumluluklar aldım. Her edebiyat dergisinin aynı zamanda bir düşünce ve kültür dergisi olması gerektiğini düşündüğüm için bu dergiler etrafında etkili/dönüştürücü/tayin edici, edebiyat-düşünce-kültür akımları-okulları-kadroları oluşabileceği umuduyla, bu çalışmaları özellikle genç kuşakların bilincine/dikkatine kazandırabilmek için yoğun çalışmalar yaptım.

Cihan Aktaş

Hece dergisine bunca yıl boyunca, 300’e ulaşan sayı için emek veren kıymetli editör ve yazarları gönülden tebrik ediyorum. Dergiyi çıkaran kadro ve yazarları içinde dostlarım, edebiyat yolculuğumda metinlerinden beslendiğim kıymetli yazarlar var. Geriye dönüp baktığımda Hece’nin, mütedeyyin kuşaklara cemaat dili sınırlarına bağımlı kalmadan kendine ait hikâyelerin peşine düşme konusunda cesaret veren sınırlı sayıda istikrarlı dergiden biri olduğunu görüyorum. Bir öykü yazarken yayımlanacağı yer konusunda aklıma gelen ilk dergilerden biri. İstanbul’da yayımlansaydı, gelip geçerken uğramadan edemeyeceğim bir yer olurdu ofisi.

Sadık Yalsızuçanlar

Özel sayıları bakımından Hece, dergicilik tarihimizde ayrı bir değere sahip. Türk Dili ve benzeri bazı dergilerden örneklerini bildiğimiz konu veya kişi eksenli özel sayı geleneğinde Hece, çıtayı hayli yükseltti. Gönderme ve atıf yaptığı düşünce ikliminin ne kadar zengin ve kapsamlı olduğunu gösterdi. Seçtiği konu ve kişilere bakıldığında Hece’nin, diğer dergilere oranla daha zengin bir yaklaşım ve bakış tarzı olduğu görülüyor.

Hasibe Çerko

Bitmez tükenmez tutkuları, korkuları, umutsuzluğu, giderek daha olgunlukla karşılayabildiğim karanlık yolları ve huzuru, sonsuz ışığı sözcüklerle paylaşmaktan daima zevk duyacağım burada. Çünkü dergide öykülerini, kitap eleştirilerini, şiirlerini yayınlayan yazarların hepsi dostane bir teyakkuz halinde birbirlerini okurlar. Uykuya yenik düşmeden okurlar. Hep bir büyü arayarak, yakalanmış hâlde dikkat kesilerek, birbirlerini anlamaya çalışarak. Sevgiyle, daima sevgiyle…

Sezai Karakoç’a Dair

Sezai Karakoç’un ardından Hece dergisi de hem kapak görseliyle hem de yazılarla üstadı yâd ediyor. Her cümle dua niyetine geçsin inşallah. Dergide Karakoç hakkında yer alan yazılardan altını çizdiğim satırları paylaşacağım.

Arif Ay - Bir Kartal Daha Süzüldü Göklere

“Ahirete bakan tarafı dopdolu olan İstanbul’un dünyaya bakan tarafı bomboş kaldı artık. Sezai Karakoç’un bir kartal gibi göklere süzülmesiyle birlikte birden boşalıverdi İstanbul. Çünkü, son yüzyılda o dolduruyordu İstanbul’u; onun varlığı, onun kalemi ve kaleminden bir ab-ı hayat misali dökülen şiirleri, yazıları ve tüm bunları içine alan eserleriyle.

Üç beş zeytin, yarım dilim peynir ve ekmeğe, bir bardak çaya razı olan bu büyük insan, çağları aşıp da ölçüsüz, ilkesiz, bencil, cahil, gaddar, doyumsuz, zalim, vicdansız, haddini bilmez bu çağın ortasına, Yunus Emre, Hacıbektaş Veli, Hacı Bayram Veli, Mevlânâ gibi veliler zincirinin kopartılan halkasını tamamlamak için düşüvermişti âdeta. Çünkü o, Yunus Emre’nin, Hacıbektaş Veli’nin, Hacı Bayram Veli’nin, Mevlânâ’nın, Fuzuli’nin, Şeyh Galib’in yüzyılımıza düşen izdüşümü; bir medeniyet mefkûrecisi. Onlar, Moğol istilasıyla, Haçlı Savaşları’yla tarumar olan Anadolu’nun dirilişini gerçekleştirmişlerdi. Bu yüzyılda da aynı misyonu yüklenenlerden biri de Sezai Karakoç’tur.”

İrfan Çevik - Yeşil Sarıklılara Uyarı Beyaz Yakalılara İpucu

Sezai Karakoç’un vefatı, edebiyat ve düşünce dünyamız için yeri doldurulamayacak denli büyük bir kayıptır kuşkusuz. Ölüm haktır, bir Müslüman iman eder, iman etmeyenler ise ölümün kaçınılmaz olduğunu bilir. Öyleyse, Karakoç gibi büyük şairlerin, sanatçıların, düşünce ve kanaat önderlerinin vefatı, bir yönüyle büyük bir kayıpsa bir yönüyle, az da olsa, bir teselli kaynağıdır. Teselli kaynağıdır, çünkü, Karakoç gibi öncü düşünürler, yol açıcılar, hayatta iken ne söylemiş ne yazmışlarsa, varlıklarını sürdürecekleri için sanki hiç ölmemişler gibi geride kalanları aydınlatmaya devam edeceklerdir. Rahmetli Karakoç’un ölüm haberi, tüm sıcaklığı içinde, sevenlerini farklı konumlarda yakalamıştır. Şurası kesin ki, onu tanıyanlar, ondan feyz alanlar, gösterdiği yolda gidenler, gitmeye çalışanlar derin bir sarsıntı içinde onun söylediklerini ve yazdıklarını bir filim şeridi gibi gözlerinin önünde canlandırmışlar ve yüreklerinde tekrar tekrar duyumsamaya başlamışlardır. Fakir de Sezai Karakoç’u seven, söylediklerini anlamaya çalışan, gösterdiği yolda gitme gayreti güden birisi olarak söylediklerini ve yazdıklarını bir filim şeridi gibi gözümde canlandırdığımda, bu yazının başlığına çektiğim iki hususun beni daha bir sarstığını hissettim.

İbrahim Demirci – Ahmed Sezai Karakoç

“Ayrılık acısı ay aylası anılar ağacı anne andı ahlak anıtı adale tavcısı

Hikmet hissi hasret harı hassasiyet havı hazine hacibi hayâhavarisi

Müslüman meftunu millet mahzunu merhamet meşherimiras maliki

Ev eşiği eşik ermişi ermiş emeği emek eylemcisi eylemci eliel edebi edeb evi

Diyarbekir dervişi dava divanesi diriliş derbendi deniz düşü dert dağı derman duası dergâh deseni

Ses sıcağı söz suyu sağlık savaşçısı sığlıksavar selam sevdalısı sevgi sağanağı sezgi sırrı

Erdem eri emanet ehli esenlik esintisi eleştiri eleği ezel ebed eşi estetik emini

Zarafet zuhuru zafer zemini zirve zümrüdü ziyafet zembili zühd zevki zekâ zevrakı

Aşk ağı akıl akışı asıl aşısı akşam ağrısı ahiret ayıklığı ayna arılığı abdal asaleti

İslam imanı iman iyiliği iyilik iktidarı iktidar istikameti istikamet iradesi irade istikrarı

Kudret kıvılcımı kader köpüğü kiraz kırmızısı köşe kereveti kubbe kıvrımı kırklar konağı”

Eugène Guıllevic Şiirinde Matematik

İbrahim Eryiğit, bu sayıda Eugène Guıllevic şiirinin matematiğini ele alıyor. Guıllevic’in şiir ve hayat mücadelesini ele aldıktan sonra şiirin matematiksel düzlemine doğru bir yolculuğa çıkıyoruz.

“Matematik ve şiirin yer aldığı düzlemleri iki farklı düzlem olarak görmeyip, Matematik/Şiir şeklinde tek bir düzlem olarak görenlere sesleniyor aslında Guillevic. Elbette şiirsel formlar bir tür matematiktir ve masanın her iki tarafında bulunanlar bu benzerlikleri anında görebilirler. Matematik ve şiiri iki ayrı dünya olarak algılayanlar için, her ikisinin örüntüsünün doğuştan birbirine zıt görünmesi son derece doğaldır. Matematikte duygusallığa yer yoktur ve hiçbir algoritma bir aşk ilişkisinin belirsizliğini bir şiirin yapabileceği şekilde tahmin edemez. Bu kabul edilebilir bir gerçek. Buradaki sıkıntının kaynağı, insanımızdaki matematik algısının ve bilgisinin en fazla lise matematiği seviyesinde olmasından kaynaklanıyor. Oysa lise matematiği, gerçek matematiğin bir kırıntısıdır sadece. Soyut Cebir, Diferansiyel Geometri, Topoloji… gibi gerçek matematiğe aşina olabilenlerin anlayabileceği bir durum söz konusu burada. Kısacası, Geometri, soyut duyguları soyut teorik matematikle birleştirmeyi, insanı matematik ve şiirin başarabileceği daha büyük iyiliği yeniden düşünmeye zorlayarak evrensel bir kavrayışa sahip ince bir kitap haline getirmeyi başarır.”

Faruk Uysal ile Söyleşi

2021 yılı Faruk Uysal için oldukça verimli geçti diyebiliriz. Üç kitapla taçlandırdı bu yılı Uysal. Benim de merakla ve heyecanla beklediğim kitaplardı bunlar. Gençlerin, şiirin yol işaretlerini bulabileceği bu eserler, mutlaka okunacaklar listesine alınmalı. Uysal ile kitapları ve çalışmaları bağlamında bir söyleşi gerçekleştirilmiş. Sorular Tuba Yavuz ve Mehmet Solak’tan.

“Doğrusu “Hece Postası” beni yordu. Ama yorulmadan bir şey yapmak da mümkün değil. İnsan ürünü olan her şey sonuçta gelip emeğe dayanıyor. İnsanoğlunun emeğinden başka bir şeyi yok? Üstelik edebiyattaki emek, zora ve zorlamaya dayanan bir emek de değil. Büyük mimari yapılar da emek istiyor değil mi? Ama orada emek sömürüye konu olabiliyor. Çalışmayı kutsamıyorum; zira kötülükler, savaşlar da emek istiyor. Demek istediğim, yoruldum ama bu benim tercihimdi. Bu işe bir sorumluluk duygusuyla başladım dersem, yalan olur. Nitelikli şiirin devam etmesi, bana kaldıysa vay o şiirin hâline. Bu işe tamamen kendi şiirimi gençleştirmek kaygısı ile başladım. Gençleri, yeniyi, görmek, anlamak… Kendi şiirimi gençleştirebildim mi, bu ayrı bir konu.”

“Benim demek istediğim şiirin düzyazıyla beslenmesi değil, genç arkadaşların şiirin daha kolay bir ifade biçimi olduğunu sanmaları… Şiir yazmayı bir çeşit kolaycılığa kaçış olarak görmeleri… Düzyazının genelde sözcüklerin asıl anlamlarına dayandığını söylüyorum. Şiirin ise yan anlamlara, çağrışımlara, benzetmelere, metaforlara… Dolayısıyla sözcüklerin asıl anlamlarını kavramadan onların yan anlamlarını kullanmanın ne derece doğru olduğunu sorguluyorum. Büyük şairlerin aynı zamanda büyük düzyazı ustaları olduğunu söylüyorum. Böylece genç arkadaşların ilgisini düzyazıya da çekmek istiyorum.”

“Görebildiğim kadarı ile günümüzün şiir dili iyice bireyselleşti. Okur oraya girmekte zorlanıyor. Felsefeyle, tarihle, gözlemle, sosyolojiyle, psikolojiyle, efsaneyle, mizahla, hicivle, trajediyle, elbette aşk ve destanla şiiri zenginleştirmemiz, her meşrepten okur için şiirin kapılarını açık tutmamız gerekiyor.”

“Dil, akıl ve düşünce gibi, şiirin de hem kendisi hem de aracıdır. Varlık alanı, dolayısıyla iktidar alanıdır. Şiir kendi varlık alanına müdahale edilmeye başladığı zaman, diğer bir deyişle konvansiyonel dil iktidar tarafından kuşatıldığı zaman farklı arayışlara girer. Deformatik karşı söylem, imge, metafor, yan anlam, çağrışım buna dahildir. Elbette şiirin bu imkânlarını da birer iktidar arayışı olarak görebiliriz. İmgeci özelliği ile öne çıkan İkinci Yeni, diyebiliriz ki iktidar tarafından kuşatılan konvansiyonel dile karşı geliştirilmiş farklı bir iktidar arayışıdır.”

Kusurlu Güzellik Bağlamında Mehmet Özger İle Söyleşi

Kusurlu Güzellik, Mehmet Özger’in yeni kitabı. Şiir üzerine yazmayı önemli buluyorum. Peotik bakış açısı, şiirin çıkmazlarının yol işareti olarak bir şairin olmazsa olmazıdır. Özger, şiire verdiği önem kadar bu bakış açısını da önceleyen bir şair ve yazar. Bilal Can’ın sorularını cevaplamış Özger. Kusurlu Güzellik’ten sonra güzele ve güzellik kavramına bakış açımızı sorgulayacağız. Derinlemesine ve oldukça özgün…

“Sanatı, bilimsel/öğretici metinlerden ayırt etmek için estetikçiler genel olarak sanatın amacının güzellik olduğunu ifade ederler. Genel anlamda sanatı güzellik kavramına bağlamak, sanatı diğer alanlardan -bilim, etik, siyaset vb.- uzaklaştırarak, özerk bir bakış geliştirme amacı güder. Buna estetik özerklik de denir. Estetik özerklik sanatın başka alanlara hizmet etmeyeceği anlamına gelir. Bizde genel anlamda “sanat, sanat içindir” gibi kalıp bir ifade ile adlandırılmıştır. Güzelliğin bir turnusol kağıdı gibi ayrıştırıcı bir tarafı vardır. Sanatın ve sanatçının hemen hiçbir zaman iktidarlar karşısında özerk olarak kalmadığı/kalamadığı düşünüldüğünde sanatın özerkliği meselesi keyfî değil, zaruri bir mesele olarak sanatçının gündemine oturmuştur.”

“İmge, metafor gibi diğer edebî sanatları da nispeten kapsayan geniş bir kavramdır. Sözün gerçek anlamı eski zamanlardan beri insanın duygu ve düşüncelerini ifade etmekte yetersiz kaldığı için imgeye ihtiyaç duyulmuştur. Kutsal metinlerde bile imgenin kullanılmış olması, imgenin kadim tarihi ve ehemmiyeti hakkında yeterli veriyi sunacaktır diye düşünüyorum.”

“İtidalli bir açıklama için imgenin şiir dilinin temel bir unsuru olduğunu kabul etmeniz gerekir. Eğer şiir dilinin temel bir unsuru değilse realiteye bakışın değişimiyle imgeye bakış da değişecektir. Beşir Fuat ve Namık Kemal’in gerçekçi yaklaşımları; Garip şairlerinin saf şiire, Toplumcu gerçekçilerin İkinci Yeni’ye karşı çıkışları, realiteye bakışın değişimiyle ilgilidir. İmge, şiir dilinin temel unsuru değilse o zaman herkes kendi dönemine göre söylediğinde haklıdır. İmgesiz şiir mümkündür ama sürekli imgesiz şiir yazmak zordur. Bana göre imge, şiir dilinin temel bir parçasıdır; yerinde ve dengeli kullanıldığında şiir dilini çok güçlü kılar.”

“Ismarlama şiir yazılabileceğine inanmıyorum. 15 Temmuz sonrası şiir niyetiyle yazılan metinler arasında çok az “şiir”e rastladım. Şair kendisini yazmak yahut bir yerlere yaranmak zorunda hissetmemeli. Ne yazık ki şairlerimiz zaman zaman bir görev adamı mantığıyla kaleme sarılıyor. Filistin meselesine baktığımız zaman da tezimizde ne kadar haklı olduğumuzu görebilirsiniz. Şiirlerde Filistin var ama his yok. Meseleyi içselleştirmenin bu gibi konularda çok önemli olduğunu düşünüyorum. Gördüğüm ve tecrübe ettiğim kadarıyla sosyal ve siyasi olayların edebî metne yansıması çoğu zaman belli bir zaman sonunda ortaya çıkıyor. Söz gelimi 12 Eylül Darbesi’ni işleyen metinler, on hatta yirmi yıl sonra yazılmaya başlandı. 28 Şubat ile ilgili beş on roman, beş on tane de öykü var. 28 Şubat’ı işleyen şiir yok denecek kadar az.”

Mekânı Yeniden Düşünmek

Mekânın insan hayatında değişmez bir yeri ve önemi var. Zaman değişiyor, mekân değişiyor, algılar insanı yaşadığı yerle sorguluyor ister istemez. Taşra ve merkez gibi bir ikilemin tam ortasında kalıyoruz. Gerçek dünya ile sanal alemin ayakları yere sağlam basmayan bir araftayız. Her şeyin birbirine karıştığı bu zamanda, taşra neresi, merkez nereye düşer, kim gerçek kim sanal diye bile düşünemiyor insan. Herkes her yerde, o kadar.

Hece’de Bilal Can editörlüğünde mekânı yeniden düşünmek bağlamında bakıyoruz dünyaya. Dosyadan paylaşımlar yapacağım.

Bilal Can - Taşra Ve Merkez Bağlamında Mekân

“Biz kimin ve neyin taşrasıyız; merkez, neyin berisinde, kimin ötesinde nerenin adı olarak anılmaktadır. Taşra ve merkez ayrımı geçmişten günümüze birçok bağlamda tartışılan çeşitli parametreleri içerisinde barındıran iki zıt olgu olarak birbiri ile her daim kıyaslanan akışkan kavramlar olarak ele alınmaktadır. Mekânın taşralığı ve merkeziliği, onların insan ile olan teması ve insanın bu mekânlarla olan ilişkisinin bir neticesi olarak açıklık kazanmaktadır.”

“Bir şeyi konumlandırmak yahut açıklamak için onu kaim olan zıddı ile irdelemek genel usuldür. Zıddı, yani ötekisini belirttiğimiz tüm şeylerin açıklanması bir nevi daha kolay, daha basite indirgemektir. Bildiğimiz unsurlar üzerinden “bu değilse odur” yaklaşımı, belirli bir renk verse de eksik bir yaklaşım biçimi olduğunu kabul etmemiz gerekir. Bu yüzden taşra, merkezin ötekisi olduğu halde, salt ötekilik yaklaşımıyla taşrayı anlamak eksik bir anlama olacaktır.”

Ethem Erdoğan - Hikâyeden Öyküye Mekânsal Dönüşüm

“Hikâyede mekânın birçok işlevi vardır. Öncelikle olayların bir görünüşünü sunar. Görüntüden içeriğe geçerken de genel işlevini görürüz. Mekân, anlatımın ve sürdürülebilirliğini sağlayan olayın (var)olduğu yerdir. Mekân, kişilerin hayatiyetini ve bunun farkındalığını sağlar. Kişilerin çevreyi kavrayışı, sosyoekonomik ve ruhsal durumları, tip/karakterleri ifade için imkândır. Çevrenin oluşmasında ve algılanışında, ruh durumunu, tip/karakterini oluşturan ve bunun için yazara kolaylık sağlayan ihtimaller mekân unsuru etrafında görünürlük kazanır. Mekân değişiminin de kişilerin davranışlarına etkisi dikkate değerdir.

Türk hikâyesinde mekânlar; iç, dış, kapalı, açık, kapsanan/kapsayan, karanlık, aydınlık, kadın, çocukluk ve rüya mekânları olarak kullanılmaktadır. Bu çeşitliliğin sebebi; farklı çatışma üretme motivasyonu, tip/karakterlerin orijinalitesi için uçlara zorlanmasıdır.”

Yunus Emre Altuntaş - Edebiyatın Mekânsızlaşması: Dijital Yayıncılık Ve Sanal Fuarlar

“Hemen her alanda olduğu gibi edebiyatta da dijitalleşme kaçınılmaz görünüyor. Burada aslolan suyun tersine yüzmek yerine akıntının imkânlarından faydalanmanın yollarını aramaktır. Çünkü yaşanan bu gelişmeler uhdesinde büyük fırsatlar barındırmaktadır. Matbu yayınların ulaşamayacağı ölçüde geniş kitlelere kolay, hızlı ve ucuz ulaşabilir olması dijital yayıncılığın imkânlarından sadece biridir. Özellikle eğitim kurumları aracılığıyla nitelikli eserlerin projelendirilmesi milyonlarca öğrenci için benzeri olmayan bir kolaylıktır. Kitaba para veremeyen çocuklar için dijital ortamdaki bu eserlerle erken yaşlarda tanışması, bu eserler üzerine ödev yapması, proje sunması oldukça faydalı olacaktır. Burada dikkat edilmesi gereken temel husus dijital ortamlardaki edebiyat eserlerinin kalitesini takip etmek ve bu ortamların popülist yayınlara teslim olmamasını sağlamaktır. Bu konuda öncelikli görev Kültür Bakanlığına ve büyük yayınevlerine düşüyor. Para kazanma hırsıyla hareket etmek yerine milletin sağlıklı kaynaklardan beslenmesi için tüm yayıncıların ortak standartlar belirlemesi zaruridir. Benzer durum edebiyat dergileri için de geçerlidir. Dijital ortamda yayın yapan dergilerin temel amacı kültürel seviyeyi yükseltmek olmalıdır. Ortama uyan, popülizme teslim olan dergiler nihayetinde yozlaşmanın da parçası olacaktır. Edebiyatın, kitabın ve dergilerin mekânsızlaşması kontrolsüz bir alan doğurmamalıdır. Tam aksine öncekinden daha fazla sorumluluk duygusuyla hareket ederek kaliteden taviz verilmemeli, okuyucunun seviyesini yükseltecek yeni hedefler koyulmalıdır. Mekânsızlık bir yozlaşmayı değil daha geniş kitlelere ulaşan bir sağaltım imkânına dönüşmelidir. Dijital dönüşümü sağlıklı şekilde lehimize çevirmenin yolu budur. Aksi halde ilerleyen elli yıl içinde yetkin yazarları, şairleri, sanatçıları ve dolayısıyla sağlam dili olmayan prematüre bir toplum haline dönüşürüz.”

F. Sueda Kurt - Turgut Cansever Düşünceleri Ekseninde Güzellik, Mimari Ve Şehir

“Mimarlık, varlık ve insan arasındaki ilişkiyi düzenleyen bir disiplindir. Varlık ve insan arasındaki ilişkinin düzenlenmesi için mekâna ihtiyaç duyulmaktadır. Mekân kavramına bakıldığında “...bir gereksinimin karşılanmak üzere, belirli bir malzeme ile çevrelenmiş alan” olarak tanımlandığı görülmektedir. Bahsedilen fiziki mekânı algılarken, aynı zamanda duyu organlarımıza ihtiyaç duyarız. Duyumsadığımız mekân, zihin dünyamızda bir karşılık bularak diğer alanlardan ayrılır. Bu durum, insan ve mekân arasında son derece öznel bir bağ yaratmaktadır.

İnsanlar duyu organlarının zihin dünyasında uyandırdığı karşılığa göre bir duygu belirlemektedir. Bu bağlamda, mekân ile kurulan bağın, kişi üzerinde duygusal bir etkiye sahip olduğu söylenebilir. Mimaride mekânı oluştururken güzeli arama prensibi de buna dayanmaktadır. Çünkü kişi, fıtri olarak duyu organları ile zihinde güzele karşılık bulmayı istemektedir. Özellikle İslâm mimari felsefesinde “İnsanın dünyadaki esas vazifesi, dünyayı güzelleştirmektir” hadis-i şerifi de mekânda güzeli arama prensibini doğrulamaktadır. Her insanın vazifesi olan güzeli inşâ etme görevi, şüphesiz mekânları tasarlayan mimarlarda ayrı bir görev olarak belirmektedir.”

Mehmet Narlı İle Şiir/Edebiyat Mekân İlişkisi Üzerine

Dosya kapsamında Şeyma Subaşı, Mehmet Narlı ile bir söyleşi gerçekleştirmiş. Edebiyat dünyasına Narlı’nın engin bilgileri eşliğinde mekân mekân bir seyahat düzenliyoruz adeta. Şiirler, şairler ve hayata anlam katan mekânlar eşlik ediyor bize.

“Çok çeşitli sebeplerle ilişki kurulan bütün mekânlarla insan arasında, korunma, barınma, üretme, dinlenme gibi pratik ilişkileri aşan dinsel, sosyal, kültürel, sanatsal hatta siyasal bağlantılar vardır. Bu bağlantıların imgesel ve simgesel içerikleri, onlarla ilişkide olan insanların kimliklerinin oluşmasında önemli etkilere sahiptir. Bu açıdan bakıldığında, insanların yaşamış ve düşlemiş oldukları bütün yaşantılar ve bu yaşantıların yansımaları, mekânların hafızalarında durmakta ya da bu zaman ve mekânlar, bilinçli-bilinçsiz hafızanın arketipleri olarak yaşamaktadırlar.”

“Yeni Türk edebiyatında edebiyat mekân ilişkisi, daha çok roman ve mekân bağlamında görülmektedir. Bir yazarın romanları veya hikâyeleri üzerinde çalışan her akademisyen veya eleştirmen, en azından, yaşanılan çevre düzeyinde, mekân üzerinde durmuştur. Fakat başlı başına şiir ve mekân ilişkisini ele alan çalışmalar, yok denecek kadar azdır. Şiir, roman kadar/gibi yüzeyde bir mekân sanatı olarak görülmeyebilir. Fakat şiir, mekânla ilişkiye girdiğinde artık mekân, yaşanılan bir yer olmanın ötesine geçer ve genişler.”

“Halk şiirinin, en temel çıkış yeri doğal çevredir. Her anonim eser, her âşık, içinde yaşadığı doğal mekânın kardeşi ve çocuğudur. Âşıklar, dağlara zalim derken bile, dostlarına kahreden bir insan davranışı koyarlar ortaya. Halk şiiri, doğal ve kozmik olanla çelişkili ve çatışmalı duygular içinde değildir. O, kendini doğal olanın içinde; doğal olanı da kendi içinde duyar.”

“Meyhane, hapishane, mezarlık, otel gibi şehir mekânları, anlamları ve işlevleri bakımından bir arada anılacak mekânlar gibi görünmeseler de, aslında ortak bir paydaları olan yerlerdir. Öncelikle bu mekânlar, herkesin değil, bazılarının mekânlarıdırlar. Bütün şehirliler bir eve gidebilir; sokaklarda dolaşabilir; kahvelerde, parklarda oturabilir; ama herkes meyhaneye gitmez. Hapishane de bazılarının mekânıdır; sadece suçlular ve onlara nezaret edenler hapishanede bulunabilirler.”

Hece’den Şiirler

gözüm derin döner benim!

kederlerini toplayıp yerin,

göğün yamaçlarına eken kim?

benim güvercinlerim!

hikâyem yok sanılır,

halbuki ben sizin aşklarınızı

ağır ağır, korka korka yaşadıklarınızı

serçe parmağımla kaldırır,

ütülü hayallerinizi,

naftalin kokulu nostaljilerinizi

arasatta kuşlara yem saçan âmâlara

bahşiş diye dağıtırım.

Cahit Koytak

öyle ki baba demek istersin ona da

çünkü herkesin babası biraz Âkif ’tir kendine

böyledir bu kutuplarda da olsa

önünde duran denizin bile buzları erir sevince

böyledir bu her zaman Âkif ’tir hepten sevenler

her zaman Âkif ’tir hepten inananlar.

her türlü sükûtun da Âkif ’tir babası

uzun geceler sükûtu, uzak ülkeler sükûtu

vicahi sükût, gıyabi sükût, istibdat sükûtu

onun işi değil bilinen kahramanlıklar

bütün realistler Âkif ’ten devşirir karakterlerini.

Faruk Uysal

açığındaydım ayaklarının hemen altında

öyküsü beklemek olan hapsolmuş bir çaykara

geçemezdim toprağını boydan boya biliyorum

kaynardım için için ki gözyaşı derdi hüznü olanlar

tamah etmedin hakkını teslim ederim büyük sulara

ama daldırıp avucunu suyumdan da içmedin

Mehmet Narlı

umutların büyüsün, bırakma

gerilsin kolların

sert vursun adımların toprağa

adın türkülere yazılsın

öyle bir söz söyleyelim ki

gece bile ayı bırakıp düşmeli şiirin peşine

çoğalsın düşlerimiz

yeniden yoklayalım kalbimizi

Şakir Kurtulmuş

Bugünü de büyüttüm gözettim korudum

Akşamın duruşunu da aldım nasıl oldum

Biraz kapı dışarı biraz komşunun kedileri

Az ama inan azıcık Çamlıca’ya doğru

Bu günlerin bir ayrımı var üzerimde

Zaten var olması için var oluyorlar

Kapının sinekliğine tırmanan yavru kedi

Her şeyin küçüğü demişler mesela

Her neyse bu caddenin eskiden de

Hatırı vardı bende ama

Wuhan’dan yayılan virüs ölmedi daha

Çinin keyfi yerinde, ölebilmek orada bir fiyaka

İnsanlar nereye sığınacaklar bilemiyorum

Yirmi aydır beklediğim şiir kitabım da çıkmadı.

Nurettin Durman

işte bu senin hayat

dediğin kısa öykü

bir film bile değil

her sabah puslu bulanık ve siyah!

Simsiyah yanlarını sevdiğimiz sahnelerde

önce Allah yapar yuvasını

anne sesiyle sayıklayan çocukların

annen, uzun sürmüş düşlerin uykusu

zamanında yeterince sevemediğimiz o kadın

şimdi terzilerin elinde

soğuk neşter

geride bir poşet elbise

bir bahar imgesi yüzük

çok derinlerden gelen bir ah sesi

Ercan Ata

ismimiz hikâyemizin şoförü müdür ibrahim abi

biz arka koltuklarda yan yana, gök yarılmışcasına

sen bu ismi taşıyamazsın demiştin kulağıma

orada ankaralı bir akşamın misafir odasında

sen bu ismi kimse görmeden bırakıver şuracığa

her balta tutanı yaralar önce ibrahim abi

kaç ibrahim varsa o kadar nemrut, dünya bu ya

insan sözleridir demiştin bir elaziz sabahında

saklanmak için kelimeler taşırız her an yanımızda

susalım demiştin, analarımız varmış gibi masamızda

Eyyüp Akyüz

niçin sever insan ‘güzel’i..

tatlı bir kokuya dokunmayı, niçin sever..

bir kedinin çeşmeden su içişini

bir anda başlayan yağmurda uçuşan

martıları

ve yağmuru niçin sever insan..

oysa su değil midir yalnızca, göğün rıhtımlarından

düşen

akşamın nefesiyle cilveleştiğinde gün

bişnev!

öpmeye sevgiliyi iner de iner

hüseynî bir yüzü besler

nedense utanır, ve birdenbire susar(./-)

aşka(-/,) gelir yeniden

kubbesi

rengârenk dervişler emzirir

Abdullah Enis Savaş

karanfil çiğnemiş şehirler gibi

yolları suluyor ikindi güneşi ışıkla

gün zevalinden asıldı minarelere

ayaklarından kan damlatıyor zaman

bir ırmağa girercesine temkinli yavaş

usun kendine işliyor bu ezgiyi

bir ölçek ileri inanmaktan

sevmek şiddetle. kesintisiz sevmek

ceylan sezişinden bir sıçrayış ötesi

Ayşe Nur Kaymak

Sadece Sezai Karakoç

Muhit Dergisi arşivlik bir sayı ile veda ediyor Sezai Karakoç’a. “Sadece Sezai Karakoç” diyerek zihinlerde kalacak yazılarla hzırlanan bu sayıya emeği geçen herkesi canı gönülden kutluyorum.

Birbirinden kıymetli yazıların yer aldığı Muhit’ten paylaşımlar yapacağım.

İbrahim Kalın - Sezai Karakoç: Kara Yılanı Parmaklarından Süt İçmeye Çağıran Adamla Bir Akşam

“Şairin bireyselliği, onun siyasi ve toplumsal bir rol üstlenmesine engel değildir. Şiir, soyut bir mefhum olmadığı gibi şair de müphem ve meçhul bir figür değildir. Şair, anlamı en güzel biçimle sırtlanmış ozandır. Onun ahlâkî duruşu, vicdanı ve muhakemesi, şiir yolculuğunun bireye ve topluma açılan kapısıdır. Burada biçim ve öz birbirini tamamlar ve zenginleştirir. Biri diğerine feda edilmez. Biçimin gücü estetik duyuştan, özün kudreti metafizik temellerden gelir. Hakikat, ikisinin ortak noktasıdır. Hakikatin bir taşıyıcısı olarak sanat, varlığın tamamına ilişkin bir tavrı ve duruşu ifade eder. Karakoç’un fikir ve şiir dünyası bu bütüncül duruşun yetkin örneklerinden biridir.”

Turan Karataş - Yüce Bir Dağın Engin Yamaçları

Karakoç’u doğru anlamak için Anadolu’yu da bilmek gerekiyor. Çünkü o, hemen birçok vasfıyla bir Anadolu insanıdır. İnanışıyla, masumiyetiyle, dobra ve dürüstlüğüyle, merhametiyle, paylaşma ve ikram etme hassasıyla… Mizacından gelen birçok özellik, bu toprakların mayasıyla kıvam bulmuş, bu coğrafyanın ve tarihin kültürüyle yoğrulmuştur.

Muhsin Macit -Sezai Karakoç’un Gelenek Anlayışında Fuzûlî’nin Yeri

Sanatın her alanında icra ettiği, sanata dair görüşleriyle ürettiği eserleri arasında tam bir uyum olan sanatkâr sayısı azdır. Sezai Karakoç, poetikasıyla eseri tam olarak örtüşen nadir şairlerdendir. Bu bakımdan şiir dünyasının örüntüsü sağlamdır. Fuzûlî, Nef ’î, Nedîm ve Şeyh Galip gibi divan şiirinin büyük ustalarına gönderdiği selamlar, onların eserlerinden esinlenerek yazdığı şiirler ve yaptığı uyarlamalar birbiriyle son derece uyumludur. Fakat Sezai Karakoç’un gelenek anlayışında ve divan edebiyatına bakışında Fuzûlî ile kurduğu ruh akrabalığının müstesna yeri vardır. Onun “Gelenek ve Şiir” başlıklı yazısındaki şu değerlendirmesi, Fuzûlî ile poetik bağının referansı niteliğindedir: Tümüyle divan şiirimiz, sanki 500- 600 yıl yaşamış ve hiç ihtiyarlamamış bir şairin divanı şeklindedir. Her yüzyılda yeniden gençleşen bir şairin divanı. Bir başka anlatımla, sanki kader divan şiirinin en büyük şairini, Fuzûlî’ye önce vermiş, sonra her yüzyıl onun açılımını yapmıştır. Aranırsa şairlerimizle pirleri olan Fuzûlî arasındaki büyük ilgi ortaya konabilir.

D. Mehmet Doğan - Sezai Karakoç: Şiirle Fikrin Son Büyük Terkibi...

“Sezai Bey, üstat olarak Necip Fazıl’ı seçmiştir. Onun şiir ve sanatta kazandığı şöhreti fikir ve aksiyonda kullanarak ortaya koyduğu Büyük Doğu fikriyatını tanımıştır. Üstadın dışa dönük, teatral ve abartılı üslubu onda tam tersine tezahür eder: İçe dönük, abartısız ve sade. Böylece Nurettin Topçu’ya daha yakın durur. Necip Fazıl’a bağlanan ve sonradan kendisi bir dergi ile ortaya çıkan başka bir kişi de aynı şeyi yapmıştır. Fakat kendine mahsus bir teatrallikten vazgeçmeden.”

Sibel Eraslan – Güzel Bir Derviş

Üstat, Batılı kritiklere göre bir ütopya yazarıydı. Platon gibi, Saint Thomas gibi, Campanella gibi... Ama biz Üstadın ortaya koyduğu eserlere -seküler bir düşünür olmadığı için- ütopya değil “fikriyat” diyoruz. İslâmî fikriyatın çağımızdaki babasıydı... Bizde mefkûre dediğimiz ve ancak geleceğe adanmış ruhların sezebileceği, orijinal ve kurucu ideallerin babası olmak çok kolay değildir. Çünkü Doğu, mananın değerini yazıyla değil hayatın içindeki sözle tartan bir medeniyettir... Bu bağlamda Sezai Karakoç’un hem biçem itibarıyla Batı’ya dönük varoluşçu bir tarzı vardı hem de Doğu’ya has, erdemli insanların oluşturacağı toplum nizamı olan “diriliş nesli” namında bir fazilet idealine sahipti.

Dursun Çiçek - Diriliş Dirilmişlerin İşidir Sezai Karakoç Üzerine

Nitekim Türkiye bağlamında da Sezai Karakoç’u önce Necip Fazıl ve Büyük Doğu hareketinden sonra da ait olduğu tarihi tecrübeden kopararak, kendilerine “araç” yaparak varmak istedikleri hedefe ulaşmak isteyen bir kitleyi de unutmamak gerek. Necip Fazıl ile aralarındaki bazı detay, üslup ve meşrep farklılıklarını mutlak ayrımlarmış gibi kabul edip aslında Sezai Karakoç’u boşluğa alarak kendi siyasî, iktisadî emelleri için kullanan kesimin birinci derdi de ne İslâm düşüncesi ne Necip Fazıl ne de Sezai Karakoç’tur. Nitekim onun ismini ve davasını kullanarak liberal dalgalara, kapitalist ummanlara, modernist akılcılığa dalanların ne yaptıklarını bugünden görmek ve anlamak daha kolaydır.

Abdullah Harmancı - Sezai Karakoç Neyi Başardı?

Karakoç, dupduru, tertemiz, tenha, şaibesiz bir hayat yaşadı. Karakoç, gerçek bir bilge gibi dünyayı elinin tersiyle itti ama dünyada kalmaya ve dünyada olmaya önem verdi. Çünkü dünya, savaşmamız gereken bir yerdi. Karakoç dileseydi nüfuzunu, gücünü, şöhretini, kalemini, servete veya şöhrete veya başka dünyalıklara tahvil edebilirdi. Etmedi. Etmediği için bunların hepsi önüne döküldü. Dünya böyledir. Peşinden koşanları adam yerine koymaz da tenezzül etmeyenlerin köpeği olur. Karakoç’un asıl başarısı da buydu. Kendini yendi. Kendinde dirildi.

Kâmil Yeşil - Nasıl Sezai Karakoç Olunur?

Sezai Karakoç, sadece büyük bir şair, büyük bir düşünce adamı, meselelere derin vukufiyeti olan bir anlayış sahibi(fakih), edebiyatın hemen her türünde çok önemli, özgün eserler kaleme almış bir sanat adamı, düşüncelerini eyleme geçirmiş bir eylem adamı (parti lideri) değildir. Karakoç, aynı zamanda öyle bir ışık sahibi idi ki ondan faydalanmak isteyen kişiler de pervaneler (kelebek) misali onun ışığına koştu. Işık ve ışık kaynağı kendini en çok, karanlığın olanca bastığı zaman gösterir. Zaten ışığa da en çok o zaman ihtiyaç duyarız. İşte Karakoç, o karanlık zamanlarda Diriliş ışığını yaktı, ışığı göremeyenler için bu kez sese büründü “Sûr”larla sedasını duyurmaya çalıştı.

İbrahim Tenekeci – Milletin Kalbi Ümmetin Alnı

2005 yılında hazırladığım Seçilmiş Şiirler Antolojisi’ne Sezai Bey’in Çocukluğum başlıklı şiirini almaya karar vermiştim. Telefon edip izin istemek şık olmazdı. Yanına gitmeli, öyle izin almalıydım. Beni oldukça sıcak karşıladı. İlgilendi, sorular yöneltti, verdiğim cevapları sabırla dinledi.

“Seçki hangi şairlerle başlıyor?” diye sordu. “Ziya Osman Saba, Ahmet Muhip Dıranas ve Behçet Necatigil’le başlıyor” dedim. Bu üç şair hakkında uzun sayılabilecek bir konuşma yaptı. Söyledikleri hep iyi, olumlu şeylerdi.

“Sizin de Çocukluğum başlıklı şiirinizi almak istiyorum” dedim. “Bak, böyle izin istesinler, verelim” dedi ve izni verdi.

Zeki Bulduk – Gönül Bağı

Çarşafı ters yüz etmek diye bir tabir vardır Anadolu’da. Üstat, elimizdekini yok etmeden daima taze, daima ilk abdesti alıyormuşçasına coşkulu, bu dünyada bir misafir olduğumuzu ama çalışmanın ibadet hükmünde olduğunu; iyilik için, hak için, muhabbet için, gönüller yapmak için öğretti bize. Öyle ki kedere düştüğümüzde, unuttuğumuzda, cenneti, ahireti, melekleri, kaderi, peygamberleri, iyi adamları ve iyi işleri hatırlattı. İslâm, bir sevinç olup doldu gönlümüze. Çarşafımızı ters yüz etti. Bize ise o çarşafın üzerinde bir uyku çekmek değil, yersiz yurtsuz kalmışa yatak olsun diye hazır tutmak gerektiğini öğretti. Diriliş Neslinin Amentüsü buydu sanırım.

Öykünün Küçürek Hâli

Edebiyat tarihinin her döneminde var olan ama son yıllarda daha bir rağbet görmeye başlayan bir tür diyebiliriz küçürek öykü için. Yazılan öyküler kadar küçürek öykü kavramı da son zamanlarda oldukça gündem olmaya başladı. Öykü yazarları küçürek öyküleri ile de dergilerde yer almaya başladılar.

Hece Öykü Dergisi 108. Sayısında İsmail Sert’in “Küçürek Öykü(yle) Nereye?” Yazısı yer aldı. Hayata dair örneklerle küçük kavramının öyküyle olan bağdaşıklığına değiniyor Sert. Sözü küçültmek, az sözle çok anlamın ardına düşmek ya da öykünün gücünü sözle birleştirmek. Öyküden küçürek öyküye geçişin bir serencamı var Sert’in yazısında.

“Küçürek öykü, aslında yeni bir tür değil. Çok eski örnekleri, onları konumlandırmayı bir yana bırakalım. Romanların, öykülerin çoğunluğu alışılagelmiş boyutlarda yazılırken, az sayıda olsalar da hep vardılar. Son zamanlarda hem çoğalma hem de kısalıklarıyla ters orantılı biçimde geniş yer tutma eğilimindeler.”

“Edebiyatın merkezine ‘okuyucu’ özellikle de ‘sabırsız okuyucu’ oturtulmak üzeredir. Yazar, yazmanın kendi doğasında var olan sıkıntıların dışında, hiç alışık olmadığı türden bir baskıyla masasına oturmaktadır. İki seçeneği vardır. Ya “öykü yazacağım” diye başlayacaktır. Kalemini doğal akışına bırakacak, yazdıklarının nicel boyutu ile ilgilenmeyecek, kelime saymayacaktır. Ya da kendisini kısa yazmaya zorlayacak, “bir öykü yazayım, ne kadar kısa olursa hedefi o kadar iyi tutturmuş olurum” diyecektir?”

“Küçürek öyküler bir sınırda, derin bir uçurumun kıyısındalar. Her an başka bir dünyaya yuvarlanabilirler. Gözlerini söz oyunlarının kuralsız, geleneksiz, uçsuz bucaksız geniş alanında açabilirler. Ve düştükleri o yerin ‘edebiyat’ olarak tanımlanmaması kuvvetle muhtemeldir. Edebiyat ile söz oyunları arasındaki -hiç kapanmayan ve kapanmayacak olan- yarda, o yarın alacakaranlığında kaybolabilirler.”

“Küçürek öykü anlatım imkanımızı genişletiyor mu? Tam tersi; bizi dar bir koridora mı hapsediyor? Küçürek öykü nereye gidiyor? Küçürek öykü, bizi nereye götürüyor? Okumanın ve yazmanın çok uzağından örnekler vermeden, cesaretle ve kaytarmadan tartışabilmeliyiz.”

Dilin Uykusunu Kaçırmak

Dürdane İsra Çınar, dil üzerine yazılarına devam ediyor. Kelimelerin üzerimizde kurduğu tahakkümünün sınırlarını çiziyor Çınar. Okumanın sınırlarına da ulaşıyoruz buradan. Kelimeler, sahiplenerek bizden bir ses vererek yeni bir dil kurmanın evrensel döngüdeki öznelliğine de atıflar var yazıda.

“Kendi doğal yasası dışında benim arzuladığım bir yasayı dayattığım tek kelime yok ki dönüp bana ihanet etmesin. Sözcükleri kurban etmeden ve yine onların kurbanı olmadan yazabilirsem, dili bir sismograf gibi kullanabilir, belki yalnız dışardaki gürültüyü değil derindeki sarsıntıyı da hissedebilirim.

Edebiyat eleştirisinde Yapısalcılar olarak adlandırılan bir ekol dilin kurucu yapısına dikkat kesilmiş ve retoriğini buradan ilerletmişti. Dilin kullanımında, onun nesneyle ve öteki öznelerle ilişkisini belirleyen bu öznel tavır, bir tahakküm kurma arzusuna yenik düştüğünde ise dil, kurucu niteliğini yitirmeye başlamış, hiyerarşilere ve logos-merkezciliğe sıkışıp şiddet doğurmuştu. Yapısokümcüler ise tam burada devreye girmiş, üst-dil ile dil, edebiyat ile eleştiri arasındaki sınırların yıkılmasını desteklemiş, böylece dilin bir tahakküm aracına dönüşmesini engellemişti. Yola çıktıkları nokta ise, bir dili dışarıdan tanımlamanın olanaksızlığı olmuştu. Dili tanımlamaktan ziyade zorunlu olarak içinde barınma fikri, “kurucu özne”yi doğrudan dille etkileşen ve onunla dönüşen melez bir özneye çeviriyordu. Böylece bir metin öznel bir yargıya kurban edilmeden, dilin doğal yasası içinde barınıyor ve tek sesli bir yorumlamadan ve bunun belirleyiciliğinden uzakta okunabiliyordu.”

Esra Özdemir Demirci ile Deli Cesareti Üzerine

Deli Cesareti, Esra Özdemir Demirci’nin ikinci öykü kitabı. İlk kitaplar ne kadar önemli ise ikinci kitaplar da kendi çerçevesinde aynı öneme sahip. Söz sahibinin devamlılığına bir vurgudur ikinci kitaplar. Demirci’nin ilk kitabı Kıyı’yı severek okumuştum. Deli Cesareti’ni de aynı beğeni ile okudum. Öykü dili oturmuş bir öykücü var karşımızda. Kurguyu anılarla besleyen, gerçek dünya ile hayal aleminin keskin çizgisi üzerinde umarsız bir deli cesareti…

Söyleşi soruları Hale Sert’ten…

“Kıyı’dan bu yana öykülerimin pek çoğunda çocukluk anlatısına yer vermekteyim. Orada bulduğum hazine sanırım şimdinin gerçekliğini aşıyor. Daha düşsel belki ama daha içten ve yalın geliyor. Okura da bu şekilde yansıdığını umuyorum.”

“Hayat üzerine kurulan bir anlatıda ölüme değinmeden geçmek neredeyse imkânsız. Yaşamın unutturdukları ile ölümün hatırlattıkları arasında garip bir çelişki var. Beni cezbeden sanırım tam olarak bu çelişki.”

“Yazmak içsel bir durum elbette. Öykü için böyle bilhassa. Herhangi bir olayı içinizden, kendinizden bir şeyler katmadan anlatamazsınız. Öykülerimde kadınlara çokça yer verdiğim doğru. Kadın öyküleri yazmıyorum ama kadınları öykülerimde sıkça ağırlıyorum. Kadın bakış açısıyla yazılan öyküler, bir kadın yazarın kaleminde daha bir anlam kazanıyor.”

“Sözün uçucu, yazınınsa kalıcı etkisine inanlardanım. Belki çok klasik ama çok gerçekçi bir tespit bu. Ağızdan çıkan unutulabiliyor ancak yazıya dökülen kendi varlığını kalıcı şekilde ortaya koymuş oluyor. Bir yazar olarak elbette daha çok yazılı iletişimden yanayım.”

“Şiir okumayı çok seviyorum. Belki öyküden çok şiir kitabı var kütüphanemde. O kadar çok isim var ki elbette hepsini anmam mümkün değil. Bu nedenle cevabımı beşer örnekle sınırlandıracağım. Turgut Uyar, Edip Cansever, Behçet Necatigil, Asaf Hâlet Çelebi ve Sezai Karakoç şiirinin yeri bende hep ayrıdır.”

Hece Öykü’den Öyküler

Sezai Karakoç – Kartal

Kartal, bir sabah, uyandığında, her zamanki alışkanlığıyla güneşi aradı. Gözleri her gün ilkin güneşle karşılaşırdı. Tabii, hava kapalı olmadığı zamanlar, Güneşi görür görmez, Kartal, kendini bulurdu. Uykuyla yitirdiği kendi benliği geri dönerdi, kanatlarına ilk günışığı vurduğunda. Sonra, tünediği yalçın kayalıktan biraz yükselerek kanatlarını çarpar, böylece günışığında adeta sabah banyosunu almış olurdu. Günışığı, göğsüne, kanatlarının göğdesinin bitiştiği yere değince, adeta, yeniden doğmuşa dönerdi. Kendi cinsinden bir şey olduğuna inanırdı güneşin. Aynı kanı taşıyorlardı her ikisi de damarlarında. Kendisi, yeryüzünün en yükseğinde dururdu, güneşse, gökyüzünün. Evrende her ikisinin her sabah selamlaşmasından daha doğal, daha yüce, daha gerçek ne olabilirdi? Güneşe doğru ufak uçuşlar yaparak, gagasını kımıldatarak; birtakım sesler çıkararak, sağlığına dua ederdi güneşin. Onun doğmayacağı bir günü düşünemezdi. Onun doğmaması kendisinin ölümü demek olur diye düşünürdü ya da. Hava bulutlu olduğu günler, kışta kar ve fırtına yüzünden yuvasından çıkmak istemediği vakitler bile, o, güneşi görmemeğe dayanamaz, tabiatla kıran kırana bir savaş vererek mutlaka bulutların üstüne çıkar, güneşi görür, ancak o vakit günlük hayatına başlardı. Bu savaşında başarısız olduğu nadir anlarda da, yuvasında hasta gibi döner durur, öbür günü beklerdi.

Mehmet Kahraman - Kendimiz Hakkında Bazı Yalanlar

“Başladığın ilk gün bütün dikkatleri üzerine çekmiştin. Üniversiteyi bitirmiş, yüksek lisansını yapmış, İngilizcesi süper, girişken, yabancılık çekmeyen biri olarak herkesle hemen kaynaşıverdin. Ajanstakilerle kırk yıllık arkadaş gibi konuşmanı yadırgamıştım önce. Bana çok tersti. Benim biriyle iletişim kurmam bile bazen yılları bulabiliyordu, arkadaş olmak içinse zamana değil ortak noktalara bakardım. Ama sen öyle değildin, şartların, ilkelerin falan yoktu. El ne der diye düşünmez, doğrudan konuşurdun. Bense sözleri, hareketleri ilkin zihnimde tasarlar, tartar sonra fiiliyata geçirirdim. Kimi ağır abi der bu yüzden, kimi garantici. Yaşça herkesten büyük olmamın da etkisi var tabii ki. Ayrıca çoluk çocuk olunca risk almak kolay olmuyor.”

“Oysa sen kaçtığını sanıyordun. Güven duygusunu, güvende olmanın ne demek olduğunu çok iyi biliyorum. Bu yüzden seni tanımam için uzun zaman geçmesi gerekmedi. Aslında ilk gün, hatta ilk görüşte bile normal olmadığını anlamıştım. Hiç tanımadığın bir insana, özellikle senden on yaş büyük, sen diye hitap etmen, şekerim, canım gibi üslupsuz seslenmelerle kendini ele veriyordun.”

“Zihnime bombayı bırakıp gittin. Gün boyu o soruyla boğuştum. Nasıl bir ortak noktamız olabilirdi ki. Senden nefret ediyordum ben. Huylarımız taban tabana zıttı. Beni dinlesen seversin ama. Seni niye dinleyeyim? Ayrıca seni sevmek de istemiyorum. Korkuyor musun benden? Mafya mısın, ne diye korkayım? Bu savaşı dil ile kazanamazsın, söylemedi deme. Aşktan bahsettiğimi çok iyi biliyorsun. Bana âşık olmaktan korkuyorsun. Aslında bütün kadınlara âşıksın, kadın imgesine âşıksın sen.”

“Patrona mesaj atıp tekrar yattım. İnan bana seninle gelecektim, gelmeliydim. O kadar ki parmağımı bile kımıldatamıyordum. Pikeyi örtmeden önce saate baktım. Los Angeles uçağı havalanmış olmalıydı.”

Zeynep Hicret - Kutu Yoğurt

“Pandemi döneminde bağışıklığın ne kadar önemli olduğu konusunda uyarılar yapan uzmanlar, özellikle ev yoğurdunun faydalarına dikkat çektiklerinden yoğurt mayalamaya özenenlerin sayısında ciddi bir artış yaşandı. Evlerden çıkılmadığı için sokaktan geçen sütçüyü durdurmak çocukların göreviydi; birer gözcü olarak pencerelere yerleştirildiler. Görevleri sütçü geçer geçmez annelerine haber vermekti. Oysa bütün bu paniğe gerek yoktu, zira evdeki beylere göre sütçüler de uzmanlarla iş birliği içerisindeydiler, öyle hemen seslenip gitmezlerdi.”

“İşte biri vardı. Dökülen yoğurdu gören, çocuğun anlaşılmaz seslerle yoğurt kabının etrafında dönüşünü izleyen, onun korkuyla tepinmesine üzülen. Genç bir kızdı bu. İkindi güneşiyle çıkıvermişti ortaya. Hafifçe dalgalanan saçları yakamozlarla doluydu. Çehresini saran bronz rengi ışıltıyla Bakkal teyzeden aynısından bir tane daha istedi. Küçük kız izledi olan biteni. İçi kıpır kıpır oldu. Dayak yeme korkusu dörtnala uzaklaşmıştı zihninden. Çocuğun eline yeni bir kutu verildi. Çocuk zıpladı, kafasını salladı, sevindi kendi dilince.”

Sercan Ceylan – Zum

“Bakışlarımda kan kırmızı bir çocuk oyuncağı, şehrin iki dünya arasındaki istasyon karanlığında durdu. Anne babalarının elinden sağa sola fırlamaya çalışan çocukları gördükçe, sıcak gülümsemelerini, seslerindeki tazeliği, onların en kederli halleriyle bile dünyaya kayıtsızlıklarını izledikçe, dönerdim. Hiç ölmeyen çocukluğuma gider, özlemler içinde kalırdım. Sonra alırdı karanlık eller beni silkeleyip tufanlarla taşırdı. İşte bugün! İşte şimdi! İşte yarın Hindistan’a, Japonya’ya, Arjantin’e ya da İskoçya’ya belki asla gidemeyecek insanların ülkesinde ve nereye giderse gitsin gözleri hep kapalı insanların arasında.”

“Kahraman var mıdır şuralarda acaba diye bakınıp kapılara, koltuklara döndüm. Uğul uğul fısıldaşmalar içinde bom boş gece. Kasıklarım buz gibi. Konsol derli topluydu. Yeşil pijama ve bir iki yazlık tişört duruyordu kenarda.”

“Rüyamda bir çocuk, değirmi yüzlü, sarışın, akça pakça, temiz saçları rüzgârla oynuyor. Sonra bir başkası. Tanıdık bir yüz. Evet! Feri’yle beraber geziyorlar. İkisi de çocuk. İkisi de prenses. İkisinin de ülkesinde her yer yeşil, mavi, sarıçiçekler içinde. İkisi de mutlu, sağlıklı, şiir ve şarkı dolu ama… Ansızın hüzünle bakıyorlar birbirlerine. Nedense yorgun başları öne düşüveriyor.”

Ayşe Bağcivan – Begonvil

“Adam, içindeki ateşi çiçeğin toprağında söndürmek ister gibi toprağı sıktı. Hırsla çiçeği sökmeye, dallarını, yapraklarını koparmaya, toprağını etrafa savurmaya başladı. Boş yoğurt kabını yola fırlattı. Yoğurt kabı düştüğü yerde ses çıkartarak rüzgârın yönüne doğru yuvarlandı.”

“Büyük kızı, merdivenlerden inerek annesinin yanına koştu. Annesine sarılıp kınalı avuçlarından yolduğu saçları aldı. Kınasından öpüp masanın üzerinde duran limon kolanyasını aldı; ensesine, boynuna ve ellerine döktü annesinin. Kadın, büyük kızının telaşlı gözlerine baktı. Oturduğu yerden kalkıp tekrar bulaşık süngerini eline alacakken büyük kızı annesinin koluna girerek odasına çıkarttı.”

“Yüz üstü yere kapaklanmış gibi başını önüne eğip işe gitmek için evden ayrıldı. Yol boyunca mahallelinin sorularında küçüle küçüle, sesi kısıla kısıla, her soruda avucundaki begonvili sıka sıka ilerledi.”

Nadir Aşçı – Rol Çatışması

“Elini rol arkadaşının omzunu atıp beş on saniye içli içli baktıktan sonra yönetmenin “stop, kestik” diyen sesini duydu. Akşam olmak üzere... Güneş çoktan çekilmiş kendi köşesine. Sette bir koşuşturma. Herkes toparlanıp günü nihayete erdirme telâşında. Yarın da çekim var. Yeni güne hazırlık başlayacak bu dakikadan sonra, set işçisinden oyuncusuna kadar herkesin kafasının içinde.”

“Oynadığı dizi, ülkenin en çok izlenen dizilerinden birisi… Kendisine teklif geldiği anda hiç düşünmeden kabul etmişti. Rolü karşılığı yüklü bir ücret de teklif edilmişti üstelik. Yıllardır sektörün içinde. Kendisi gibi, ancak karakter oyuncusu diye isimlendirilen oyuncuların oynayabileceği bir rol çıktığı zaman karşısına kolay kolay reddetmiyordu bunu. Sonuçta başrolde oynadığı nice film, arşivde yer alıyor olsa da, toplumun belleğine kazınacak bu tür rollerin de kendisine büyük bir kazanç olarak geri döneceğinden bir an bile kuşku duymuyordu. Bu kazanç hanesi rakamlarla örülü bir duvar da değil üstelik. O duvarı örüp bitireli uzun yıllar olmuştu.”

“Hatırlıyor musun? Sana bir vakit Hızır’dan bahsetmiştim. Hızır ile çıkılan yolculuktan. Hızır ile yola düşmek öyle sanıldığı gibi kolay bir şey değil. Eğer yolculuktan sağ salim çıkabilmişsen, gelip aynaya bakacaksın. Dünya bir ayna… Sende ne varsa onu gösterir. Sende olmayan bir şeyi göstermez dünya. Sen sende olmayan bir şeyi görüyorsan aldanmışsın demektir. Kâmil adam odur ki içi bir dışı bir, kâinat dediğin zerrede…

Uykuya dalacağı sırada bile elmacık kemikleri ve çenesindeki gamzeyle diğerlerinden hemen ayırt edilebilen garson aklına gelmemişti.”

Zübeyde Andıç - Siyah Gözlü Beyaz Güvercin

“Bir haziran ikindisinde korkak düşlere dalmışken şehir, asfaltı yamadılar yırtıldığı yerden. Dikiş tutsun istediler her bir parça. Oysa dikiş tutsa da izi kalacaktı her ışık vuruşunda, yağmur yağışında.

Bir haziran ikindisinde tüm yağmurlar gibi hüzünlü bir yağmur yağdı, evlerin saçaklarına sığmayan. Kim bilir hangi mazlumun duasıydı düşen toprağa, bunca kirlenmişliğin üstüne… Sel olup aktı, asfaltlar boyu; toprağa ulaşmak istedi. Ama yamalı asfaltlar da suyu geçir(e)medi toprağa.”

“Hava şimdi daha bir sırnaşıktı. Yamanmış asfaltı bir haziran ikindisinde yağan yağmur yıkamıştı ama azaltamamıştı çocukların burnundan damlayan boncuk boncuk damlaları. Her birinin yüzüne keşfedilememiş dünyaların haritaları çizilmişti damar damar. Dar sokaklara ve apartman boşluklarına sığmayan çocuklar, bir futbol topunun ardı sıra büyük bir hayalin peşine düşmüşlerdi.”

“Gün boyu uzun bir gölge olup dolaşır. Kalabalıklardan geçer, görmez kimseyi. Gökyüzündeki “esmer lekeler” gibi kanatlanıp uçar yürürken. Dağlar tepeler aşar, rüzgârın taşıdığı çiçek kokularına karışır. Seslere boğulmuşken her yer, o umursamaz; kendi dilinde bir şeyler anlatır yine kendine.”

“O güzel kokuları sever. Baharla birlikte tazelenen ağaçların arasında kendini sarhoş eden kokuyu arar, durur. Ara sıra eline aldığı bir çiçeği ya da yaprağı parmak uçlarıyla ezer; sonra koklar. Sevmediği kokuları, karabiber dökerek bir sihirbaz edasıyla kaybeder.”

Özay Erdem – Perde Arkası

“Öyle bir an geldi ki sadece midemin değil zihnimin de allak bullak olduğunu fark ettim. Neden şu eski otomobilin içinde bu tepeyi tırmanıyordum, unutmuştum. Birazdan hatırladım ve kendime hayret ettim. Onca çilenin ardından nihayet gözleri açılan aptal bir aşık gibi acı acı güldüm. Ama yapacak bir şey yoktu. Uzun zamandır yollardaydım ve bu kadar yaklaştıktan sonra geriye dönmek daha büyük aptallık olacaktı. Bir reklam için çıktığım bu acayip serüveni azmedip tamamlayacaktım…”

“Ertesi gün durağa geldiğimde, çıktığım bu zahmetsiz maceranın, bende yeni bir dikkat geliştirdiğini fark ettim. Belki on kişi vardık otobüs bekleyen ve ilgimi güneş gözlüğü takmış genç adam çekmişti. Gayriihtiyari sürekli ona bakıyordum. Kirli sakalları ve yeni tıraş olmuş saçıyla fiyakalıydı gerçekten. Otobüse binince arka koltuklara doğru yürüyüp boş bir yere oturdum. O sırada sırf eğlenmek için, yeni edindiğim dikkat radarına da güvenerek, saçma bir düşüncenin üzerine gittim: Bir güneş gözlüğü ne işe yarardı?”

“Hacıyatmaz gibi sağa sola eğilip bükülmekten ve yaylı oyuncak misali durmadan sıçramaktan kendimden geçmiş ve sanırım üzerine de üçten fazla arabesk şarkı dinlemiştim. Yusuf nihayet, “Geldik, burası,” deyip durduğunda bir cevap veremedim, içimde bir şeylerin yerine oturmasını bekledim. Sonra camdan dışarı baktım. Az ötede, yolun üstünde, çatısı kırmızı boyalı tek katlı ahşap bir ev vardı. Önündeki bahçede, mısır koçanlarının arasında görünüp kaybolan, yaşlı bir adam çalışıyordu. Araçtan indim. “Elvan Hanım’ın eşi mi?” dedim Yusuf’a, muhtar gibi o da güldü. “Kendin sor,” dedi ve gaza basıp gitti. Uzaktan seslenip selam verdim. Yaptığı işi bırakıp bana doğru yürümeye başladı yaşlı adam. Bir an içimde kötü bir his belirdi. Arazinin çalışanı olabilirdi bu kişi ve bana yaklaşırken öyle korktum ki, “Elvan Hanım yok, helikopterle göğe çıktı,” diyecek sandım.”

Zeynep Odabaş – Bir Bakış

“Şehrin kalabalığında ruhu sıkışanların bugünlerdeki en büyük hayaliydi böyle bir bahçe. Küçük çardağı, meyve ağaçları, zambakları, akşam sefaları… Gel gör ki Mithat Bey ve karısı Handan Hanım için mutsuzluk sebebiydi ne zamandır. Emekliliğini evde geçiren Mithat Bey bahardan beri bahçe işlerine merak sarmıştı. Az bir ücretle gelip ara ara otları temizleyen, tohumları ayıklayıp eken, sulama ve gübreleme işleriyle ilgilenen güleç yüzlü bahçıvanı etraflarından uzaklaştırdı ilkin. Sonra günlerini mütemadiyen bu seksen metrekarelik bahçede geçirmeye başladı.”

“Salona geçtiklerinde evlatlarından, dünya telaşından, ağrıyan yanlarından, pahalılaşan piyasadan söz ederek biraz sohbet ettiler. Ardından yemek saati geldi. Manto olayı tam unutulacak gibi olmuştu ki Handan Hanım sofraya geçer geçmez kaşığını, çatalını eline alıp dikkatle incelemesin mi? Neriman Hanım’ın eli ayağına dolaşır gibi oldu. Elindeki köfte dizili tepsiyi zor bıraktı masaya.”

“İçeride kirli tabaklar, yıkanmamış çamaşırlar, ufak tefek dağınıklıklar… Koltukta iki kişi, iki can, iki ayrı dünya yan yana gelmişti. Evlilik hayatın en yaman mucizelerinden biri değil de neydi?”

Gelin Gülle Başlayalım Atalara Uyarak

Dergilerimizde neredeyse her sayı Sezai Karakoç ile ilgili yazılar yer alırdı. Yaşarken de hakkı teslim edilen bir kıymete sahipti Karakoç. Şükür ki unutulanlardan olmadı. Ölümünün ardından da dergilerimiz vedalarını en içten dileklerle yerine getirdiler. Temmuz Dergisi de Gelin Gülle Başlayalım Atalara Uyarak diyerek uğurluyor Karakoç’u.

Giriş yazısından…

“İşe gülle başlayıp gülzara emekle bir ömür tüketip giden güzel bir şairle vedalaştık. Bağıban bir gül için bin hare hizmetkar olurmuş gördük. Şiirlerden bir gök kubbe, kitaplardan sütunlar kurdu. Yalnızlık mabedinde yanık sesli bir vaiz olarak yaşayıp gitti. Ulu hocaların öğretmediği dersler verdi. Savaş atlarının yelelerinden öperek gitti.

Kimsecikler görmedi ama herkes duydu. Kalabalıklarda görünmedi ama herkes bildi. Görünmeden hüküm süren latif bir rüzgâr gibi her kapının anahtar deliğine dokundu ve kapıları açtı. Kulağı olan herkes duydu bu sesi. Bir sesti. Soluktu. Resim değildi. Görüntü değildi.

Zülküfül Dağı’ndan esip gelen latif bir rüzgâr İstanbul Şehzadebaşı’nda son bir nefes oldu. Sezai Bey’e rahmet olsun.”

Sezai Karakoç dosyasında yer alan yazılardan paylaşımlar yapacağım.

Mustafa Yılmaz - Zülküfül Dağı Meseli

“Susturulmuş bir dilin, kitapları yakılmış bir medeniyetin, çarşıları kapatılmış bir halkın, çınarları kesilmiş, suları kurutulmuş bir memleketin kurtuluşunu bir cebir, bir hesap, bir muhasebe olarak görüp buna hazırlıklı olmaya çağıran, buna asker yetiştiren yani gül devşiren bir öğretmendir. Çünkü duvarlarımız yanmış yıkılmış fakat kitabımız Kur’an o duvarda asılı kalmıştır. O kitabı alıp gür sesiyle yeniden okuyacak bir nesil, bir ordu, bir sancaktar gerekir. Kanları şahdamarlarını patlatırcasına koşacak yağız atlı süvariler. Bir gün deniz yarılacak ve içinden Musa gibi bu süvariler çıkacaktır. Bir gün doğar bir gün batar. Kur’an’ın yankısı dinmez kulaklarda.”

Ali Emre –Monna Rosa İle Taha Arasında

“Necip Fazıl’ın, genç yaşta yazdıklarının bir kısmına çizik atmak zorunda kaldığını biliriz; İsmet Özel ve Cahit Zarifoğlu ise gençlik yıllarının ateşi söndükten sonra bile bu badireyi tamamen atlatamamış, aşk izleğinin ötesinde, beden, kadın ve cinsellikle boğuşan şiir ya da pasajlardan yakayı kurtarma noktasında ciddi şekilde zorlanmışlardır. Bizim değerler dizgemizle, inancımızla, imtihan bilincimizle örtüşmeyen bu saplantı yahut yanılganlık, günümüzde de dindar kabul edilen birçok şairi sarsıp savurmakta, tenakuza düşürmekte, içten içe kemirmektedir. Düzyazılarında da zaman zaman yarı romantik bir diskurla yola koyulan, işlekliği, analiz mahareti ve gerçeklikle irtibatı yer yer körelmiş bir temenni edebiyatından kolay kolay vazgeçmeyen, düşünce ve yorum dünyasında soğuk savaş döneminin kalıplarından bazen kurtulamayan Sezai Karakoç’un değeri ve kıymeti, Monna Rosa’yı yazmasında değil; ondan kaçmasında, kurtulmasındadır; onun ötesindeki vadi ve ufukları gösteren bir içerik ve istikamet hizası teklif ve tahkim etmesindedir. Her şeyden önce kendi içinde bir başarıdır bu; ders alınması gereken bir tutumdur aynı zamanda. Yakından bakınca onun da eksikleri, yetersizlikleri, çaresizlikleri vardır elbette fakat birçok noktada yeni bir yol açmak da kendisine kalmıştır, kendi tercih ve birikimine, müdanâdan uzak durarak içrek bir ilme dönüştürdüğü görkemli ve münbit sabrına nasip olmuştur. Edebiyat ve fikriyat alanında sadece klas bir duruşa değil, onca yıllık sükût ve körlük fanusuna eyvallah etmeyen mümince bir özgüvene de sahiptir Diriliş’in arkasız mimarı.”

Erol Yılmaz - Gönlümde Bir Sezai Karakoç

“Yüzüne baktığımda her şeyden ama her şeyden önce tertemiz, samimi ve hesapsız, kitapsız, çıkarsız bir Müslüman yüzü görürdüm. İnancını başka her unsurun önüne koyabilmiş, onu hiçbir dünyalık için araç olarak kullanmamış ve bunun tertemizliği yüzüne vurmuş, kısacası kelimenin tam anlamıyla teslim olmuş bir iman eri.

Sadece bu yönü yani Müslüman kimliğinden asla ve kat’a taviz vermeyen bir mümin ve savunduğu fikirleri/değerleri hiçbir dünyalık (para, makam, mevki vs.) için değişim aracı yapmayan dava adamı kimliğiyle gönül evimin başköşesindeki mümtaz yerini almıştır Sezai Karakoç üstadım. Edebiyatçı kimliği ve eserleri hakkında kelâm etmekten ise hayâ eder, haddimi bilir susarım. Kaldı ki, Üstad’ın edebî kişiliği, belki hakkında en çok yazılacak, konuşulacak ve eserler verilecek taraf olacaktır. Verilsin ve okunsun da inşallah.”

Kapalıçarşı’da Bir Güzel: Zincirli Han

Mustafa Halil Aydın, Kapalıçarşı’da Bir Güzel: Zincirli Han yazısı ile Temmuz’da. Tarihi bir mekânın ruhuna doğru bir yolculuk bu. Şehrin gürültüsünün kıyısında yaşayan ve su sesinin ağaç gölgesinin nadide güzelliğini barındıran bir özge köşe. Şehre nefes aldıran bu tür mekânlarım kıymetini bilmek gerek.

“Kapalıçarşı’nın kuzeyinde Tığcılar Sokağı’nda, dışarıyla bağlantısız, bir iç han statüsünde olan Zincirli Han iki kattan oluşuyor. İlk katta kuyumcular, üst katta da kuyum atölyeleri mevcut. Girişinde bir çay ocağı bulunuyor. Duvarların rengi olması hasebiyle hana hâkim olan renk, kiremit rengi. Bununla beraber gerek dükkân kapılarına gerek panjurlara gerek korkuluklara baktığınızda haki yeşilin uyumlu bir ortaklık sergilediğini görüyorsunuz. Üstelik dükkân tabelaları da çirkin değil. İsminin ise neden Zincirli olduğuna dair kesin bir malumatım olmasa da Farsça zencîr1* sözcüğünden türeyen zincirin “altın veya gümüşten yapılmış takı” manasına geldiğini düşünürsek bir fikir yürütebiliyoruz.”

“Zincirli Han hususi ziyaret edilebilecek, sorana “Zincirli Han’a gidiyorum” denilebilecek köşelerden bir tanesi. Avlusunun tam ortasında ise bir havuz, bir çeşme ve bir atkestanesi ağacı uzanıyor. Oldu da bir geçmiş zaman diliminde Zincirli Han’a gittiyseniz ve bu kestaneleri zehirli olduğundan habersiz yemeye çalışan bir kişi gördüyseniz, bu satırların yazarıyla daha evvel tanışmışsınız demektir.”

Ve Öleceğiz Yaşamamış Gibi

İmdat Akkoyun, yaşamla ölüm arasındaki çizginin tam ortasında konuşuyor. Tam teslimiyete çağıran bir davet bu. “Bela” derken içimizin duvarlarını yıkan bir teslimiyet bu. Öleceğiz ve arkamızda kalacak dünyanın kederi.

Bir ses geliyor ve bir fırdöndü gibi etrafında döndürüyor bizi. Gözler açılıyor, kulaklar hassaslaşıyor, vicdanlar nazik bir terazi oluyor. Mazluma gün doğuyor, garip bir ışıltı yayılıyor çehresine. Kibrin etekleri suya değiyor. Bir ses geliyor ve ters yüz ediliyor bütün sahte tanrılar. Sahte ilahların cılız “ben” pencerelerinden bakan büyüteçler kırılıyor.

Bir ses: “Elestü birabbiküm”.

“Bela “ diye cevaplıyor ruhlar âleminde müminler.

“Hatırlasana doğumla başlayıp ecele bitecek o nefti kasım ayı başlayan karanlık tünel de fener sensin. Senle aydınlanacak her şey. Her şeyin o sesle bir ilintisi var. Ne yiyip ne içtiğinden tutun da nereye gidip nereden geldiği, kiminle gittiği, kiminle oturduğu ve niçin gittiğinin de. Her şeyin o sesle bir bağı ve bir ilintisi var. Öyle ki sen kaçsan da, sen yok saysan da o senin peşini hiç bırakmıyor. Gidenler kalın bir tel örgünün içinde buluyorlar kendilerini. Elleri birbirine dolaşıyor, ayaklarına bir pranga vurulmuş gibi dermansız kalıp ayak atamıyorlar bir adım daha.”

Temmuz’dan Öyküler

Hikmet Kızıl – Gurbette Bir Terzi

“Köyden ayrıldığı gün göğsüne bir ağırlık çökmüş nefesi kesilir gibi olmuştu. Traktörle ana yola kadar getirmişti onu emmioğlu Hüseyin.”

“Hazır giyim hep. Konfeksiyon malı geliyor. Gençler bizim giydiğimizi giymiyor zaten. Bizim oğlana bak, ne yapsam da şalvar giymiyor. Tutturmuş bir kot... Giyecem de giyecem! Düdük gibi pantolda insan nasıl rahat eder emmoğlu? Köy yerinde kot mot mu olur? Dedem şalvarlı, atam şalvarlı ben şalvarlı... Kasket giyen 5 kişi kaldık kahvede...”

“Ahmet... Geride sadece köyünü değil geçmişini, yaralarını, acılarını, sevincini... Zeliha’ yı da bırakmıştı... İçinde tarifi imkansız bir sızı vardı. Hüseyin ile sarılıp vedalaştı. Traktörün gidişini hüzünle izledi... Otobüs yanaştı... Bavulunu yerleştiren muavin ona yerini gösterdi... Cam kenarına oturdu Ahmet... Başını cama yasladı... Otobüs hareket etti... Boğazındaki yumruk büyüdü büyüdü büyüdü...”

Ahmet çayı aldı... Bir yudum içti... İçi ısındı... Sağ ol gardaş iyi geldi... dedi Ahmet. Gurbete de iyi gelirmiş bu çay... “Gelmez mi gardaş... Çay her şeye iyi gelir...”

Ümit Polat – Boş Adam

Öğretmenliğinin ilk aylarıydı. Karlı bir kış günü kasabanın derme çatma fırınlarından birinde oturmuş karnını doyurmaktaydı. Aynı dertten muzdarip koruculardan biriyle dürümünü boğazına düğümleyen bir tartışmaya tutuştu. Tartışmanın en hararetli yerinde oturduğu tabureden hızla doğrulan korucu, kalaşnikofunun namlusundan tutarak dipçiğini sertçe yere vurdu ve karşısında dikiliverdi: “Hoca, Hoca! Sen beni boş adam mı sandın?”dedi.

Muhsin Küllüoğlu - Köpük

“Dik bir yokuşun yamacındaydı evi. Beton merdivenlerden oluşan dar bir yoldan çıkılıyordu. Yolun kenarlarında müstakil, çoğu tarihi evlerin bahçelerindeki ağaçlar sıralanıyordu. Yolun üzerine doğru sarkan dallarına elini yukarı kaldırsan dokunabileceğin incir, kiraz, elma, erik ve armut ağaçları.

İkinci katta kiracıydı. Giriş katında ev sahibi Fatma Teyze tek başına kalıyordu. Kocası öleli epey olmuştu. Ankara’da yaşayan bir oğlu vardı. Yetmişini geçmişti ama dinçti Fatma teyze. Oğlu ne kadar ısrar etse de kışları on beş, taş çatlasın yirmi gün gidiyordu onun yanına. Seviyordu evini, komşularını. Hem kışların çok çetin geçtiği de söylenemezdi buralarda.”

“Böyle günlerin birinde Ümit, kafeye doğru giderken deniz kenarında balık tutan Sadık’ın kayalıklara takılıp karışan oltasını düzeltebilmesi için ondan ufak bir yardım istemesiyle başlamıştı tanışıklıkları. Sonraki günlerde sahilde karşılaştıkları zamanlarda hâl hatır sorar olmuşlardı birbirlerine. Ümit’in gittiği kafelerden birinde Sadık’la karşılaşıp onun salı ve cumartesi günleri orada çalıştığını öğrenmesi, en azından bu iki gün o kafeye gitmeyi tercih etmesi muhabbetlerini daha da artmıştı.”

Çaylarını yudumlarken komşular sıkı bir muhabbete tutulmuştu. Sadık ara ara kalkıp ağaçları suladığı hortumunun yerini değiştiriyordu. Ümit sırayla izledi etrafındakileri. İnsanların birbirlerine selamı bile çok gördükleri şu zamanda böyle bir ortamı sağlamak zor işti. Belli ki bu da Sadık’ın sayesinde olmuştu. Cahit Zarifoğlu’na ait bir söz aklına geldi: “Evinizde, giyiminizde, mektubunuzda, işinizde, sözünüzde, namazınızda, duanızda, secdenizde, orucunuzda, insanlara ve hayvanlara muamelenizde güzel olun…” ‘Sadık Abi tam burada tarif edildiği gibi’ diye düşündü. ‘Yaptığı her şeyi kalpten yapıyor, ta içten…’

Temmuz’dan Şiirler

bütün başlangıçlar

başlangıcın kıyısında

aynaya bakıyor zerrede tutunan

boşluk yahut bir başka yokluğa

kader mi bu?

boşluğa benzer bir yoklukla sınanmak

bir başlangıç bile değilse eğer hiçbir şey

kuşların kanadına bakıp da

anlatacağın bir şey değil ki yaşamak

ah rüzgâr yaklaşıyor

doğumun ve ölümün eşiğinde

belli ki hiç susmayacak

kör etmek için zamanın gözlerini

geceyi anlatacak

unutma sakın

Ruhum uzakta diye mesafeleri aşıp da geliyor keder

Hayrettin Orhanoğlu

Size bu şiiri kombili evden

Elektrik kesildi üşüdük biraz

Çocukken de çok üşürdük

Akşama kadar karda oynayıp

Nefesimizle ısıtmaya çalışırdık ellerimizi

Çok çorap çok paça yaktık

İçine girecek kadar yaklaştığımız sobalarda

Çadırda kalmadık ama hiç

Ocak ayında dolmadı çadırımız su ve çamurla

Çamurdan oyuncaklar yaptık biz sadece

Dere kenarlarında bulduk onu hep

Yatağımızın kenarında değil hiç

Sadık Koç

zamansız bir ayrılıktı bu

incir kuşlarını nâdan ettin

diriliş sevdasıyla sevgiliye

baharı görmeden gittin

bu tufanlar çağında gemisine

onca kalmış gitme derken

göklerden inen kararla koştun

Nuh’un binerek gittin

bir fırtına kopuyor okyanusta

bir suçlu aranıyor inanmışlar içinde

yalnız bırakamam diyerek

Yunus’la coşarak gittin

Şener İşleyen

YORUM EKLE

banner19

banner26