Aralık 2021 dergilerine genel bir bakış-1

Edebiyat Ortamı 83. Sayı

Sesinde bu toprağın sesi var diyeceğim bir içtenlik var Edebiyat Ortamı dergisinde. Her sayı içimizin dehlizlerinde bir yerlere tuttuğu ışıkla yolumuzu aydınlatan isimlerle buluşturuyor bizi. Bu sayı Cevat Ülger ve Pîr Sultan Abdal üzerine yazılar yer alıyor.

Cevat Ülger Üzerine

Cevat Ülger üzerine Nabi Avcı’nın ve Nazif Gürdoğan’ın geçmişte kaleme aldığı yazılar paylaşılmış dergide. Altını çizdiğim satırları paylaşacağım.

Nabi Avcı - Öncü Bir Hezarfen: Cevat Ülger

“Şu Dünyayı Eleklerden Geçirsek... Cevat Ülger, Milli Gazete’de “Karamehmedler” imzasıyla karikatür de çiziyordu. “Şu dünyayı eleklerden geçirsek”, memleketin -resmi, özelbütün okullarını, kolejlerini tarasak, öğrencilerine “Eğer canınız şimdi resim yapmak istemiyorsa Tom Miks, Teksas okuyabilirsiniz” diyecek; onlara Lagari Hasan Çelebi’den, Hezarfen Ahmed Çele - bi’den, Levni’den, Paul Klee’den, Braque’dan, Kel Aliço’dan, Sezai Karakoç’tan, Mimar Sinan’dan, Sadullah Ağa’dan, Gandhi’den, Kierkegaard’dan, Dokuzuncu Senfoni’den, Balıkesir Pamukçuköy Bengisi’nden ve kimbilir daha nelerden nelerden, hem de onların anlayacağı şekilde, hem de hepsini ağzının içine baktırarak bahsedebilecek bir tane, ilaç için bir tane öğretmen (“ne öğretmeni, mu - allim!”) bulabilir miyiz? Tuvalde başladığı “non - figüratif” macerayı, evindeki dokuma tezgahında halılara, kilimlere taşıyan; ıskarta malzemelerden çocuk oyuncakları yapan; giydiği ceketin, gömle - ğin, ayakkabının modelini kendisi çizen; bağlama çalan; sadalı bir kubbe görünce aşka gelip gülbank çeken; okula motosikletle gelip giden nalbant bı - yıklı bir “resim öğretmeni” bulabilir miyiz? Her - halde bulamayız...”

 Nazif Gürdoğan - Cevat Ülger Hoca

“Cevat Ülger Hocayı ortaokul ikinci sınıfta iken tanıdım. Yıl 1958. Mihalıççık Orta Okulunda resim ve müzik öğretmenimizdi. Tutum ve davranışlarıyla alışılmış öğretmenlere hiç benzemezdi. Elinden geldiğince bilinen memur örneğine uymamaya çalışırdı. Bu tavrı yüzünden de öğretmenliği uzun sürmedi. Öğretmenliği bırakarak, içinde taşıdığı, gönlünde oluşturduğu Sinanca mimarlığın ürünlerini verme yolunda büro açtı. Bu arada biçimsel mimarlık öğrenimini de tamamladı. Okuldan ayrılmasıyla öğrencileriyle ilişkisi kopmadı. Bürosu öğrencilerine, bir daha içten, bir daha sıcak başka bir mektep oldu.”

“Cevat Hoca ömrü boyunca, bizim, bizden olmayanlardan ayrılığımızı, öğretmenliğinde, mimarlığında, camileriyle, tablolarıyla, karikatürleriyle, yazılarıyla, konferanslarıyla, dersleriyle, sohbetleriyle durmadan anlatmaya çalıştı.”

Pîr Sultan Abdal

Pîr Sultan Abdal, Anadolu mayasının en duru yüreklerinden biridir. Şiiriyle, sanatıyla ve irfanıyla gönüllere dokunan Pîr, sahih bir duruşun en önemli temsilcilerinden olmuştur. Prof. Dr. Mustafa Sever, Pîr Sultan Abdallar isimli yazısında Anadolu’da aynı isimle anılan ve üslupları birbirine benzeyen altı Pîr Sultanı anlatıyor yazısında.

“İ. Aslanoğlu’nun araştırmaları ve tespitlerine göre “Pîr Sultân, Pîr Sultân Abdâl, Pîr Sultân’ım Haydar, Abdâl Pîr Sultân” vb. mahlaslı altı şair vardır ve bugüne kadar yapılan çalışmalarda bu altı şair, dolayısıyla da bu altı şairin şiirleri birbirine karıştırıla gelmiştir. Farklı zamanlarda yaşamış olsalar da farklı üslûpta şiirler söyleseler de halk katında hepsi bir isim altında anılmışlardır.”

“1. Pîr Sultân’ım Haydar Çorum veya Merzifon yöresinden olduğu sanılan bir şair. Bir süre Ankara’da Hasan Baba Tekkesi’nde kalmış, sonra Rumeli’ye geçmiş Seyyid Ali Sultân Tekkesi’ne intisap etmiş, Rumeli’nden dönüp dönmediği bilinmiyor. Kimi şiirlerinde Merzifon’dan Rumeli’ye kadar gidişini anlatan şair, Merzifon’daki Urum Hoca’dan, Çorum’daki Koyun Baba’dan, Hacı Bektâş Dergahı’nda Hasan Efendi’yi ziyareti ve onun hayır duasını alışından bahseder. Rumeli’ye giderken geçtiği yerlerde uğradığı tekkelerden ve nihayet Kırca Ali’deki Seyyid Ali Sultân tekkesine varışından da söz eder.”

4. Abdâl Pîr Sultân Pîr Muhammed’in babası olan şairin, XVIII. yüzyılın ikinci yarısı ile XIX. yüzyılın ilk yarısında yaşadığı sanılmaktadır. Aslanoğlu, Abdâl Pîr Sultân’ın İran’a bir sempati duymadığı gibi, Alevîlik ve Sünnîlik çekişmeleriyle de ilgilenmediğini, şiirlerinde Hz. Peygamber, Hz. Ali, Hz. Hüseyin, Hacı Bektâş Velî gibi din ulularını andığını, bunun yanında fert ve toplum ahlâkının düzeltilmesi, ikrâr, imân ve günlük olaylarla ilgili konuları işlediğini belirtir.

6. Pîr Sultân Şiirlerinde Pîr Sultân mahlasını kullanan, halk arasında asıl Pîr Sultân Abdâl olarak bilinen, hayatı hakkında değişik rivayetler bulunan, XVI. yüzyılda yaşamış, Deli veya Divâne lakaplı Hızır Paşa tarafından astırılmış olan şair.

Sadık Yalsızuçanlar “Pîr Sultân Abdâl’ım Dünya Durulmaz…”

Sadık Yalsızuçanlar ne yazarsa yazsın hepsi de onun kalemine yakışır da “Ya Ali!” diyerek bir deyişin ritmiyle gönlünü hoşnut etmek ayrı bir yakışır. Hayber’in kapısına tüm cesareti ile yürüyen bir Ali görürüz onun cümlelerinde. Elbette Pîr Sultan Abdal’ı da aynı coşkuyla anlatır Yalsızuçanlar, hem de bir semah havasında.

“Hayatı hakkında tarihî belgelerden çok menkıbe ve kendi nefeslerinde geçen ibarelerden hareketle bazı iddialar ileri sürülen Pir Sultan Abdal’ın soyunun, Horasan bölgesinin Hoy şehrinden Sivas’ın Yıldızeli kazasının Çırçır bucağına bağlı Banaz köyüne geldiği söylenir. Kendisinin burada dünyaya geldiği ortak kabul görmüştür. Bir başka kavle göre ise, aslı Yemen’dendir. Bazı araştırmacılar, yine kendi ifadelerine dayanarak soyunun Yemen’den Anadolu’ya geldiğini iddia etmiştir. Soyunun İmam Zeynel Âbidîn’e çıktığı yine iddialar arasındadır. Onaltıncı yüzyılda yaşadığı öngörülen bu ârif şâirin Ehl-i Beyt-i Mustafa (sav)’ya, Oniki İmama olan aşkı ve gerek Alevî gerekse Bektaşî geleneğinin iklimine bağlılığı tartışılmazdır.”

“Coşkun tabiatı şiirlerine kuvvetle yansımış, mensubu olduğu Caferî iklimin etkileri sözlerinde dile gelmiştir, Şah Hatayî ile duyuş ve ifade dünyası bakımından akrabadır. Kendisinden sonraki şairleri de çok etkilemiştir. Pir Sultan’la ilgili Haydar Deligöz’ün doktora çalışması son derece kıymetlidir. Hakkında onlarca kitap yazılan, film çekilen, belgesel filmler gerçekleştirilen, tiyatro oyunları yazılan, adına dernekler, vakıflar kurulan Pir Sultan, günümüz irfan hayatını da hâlâ beslemektedir. Şair’in yirmiye yakın nefesi, klasik bestekârlarımızca bestelenmiştir. Deyişleri, Türk Halk Müziğinin dağarına alınmış, notalandırılmış, çeşitli yörelerden derlemeler yapılmıştır. Şiirinin duyuş ve düşünüş dünyasıyla uyumlu olmayan nağmelerle de icra edilenleri maalesef vardır. Çeşitli irfan yollarının zikirlerinde Hz. Pîr’in nefesleri neşveyle okunmuş, okunmaktadır.”

“Pir Sultan Abdal’ın, çok bilinen, severek icra edilen, zikirlerde, cemlerde okunan bu nefesi, varoluşun özündeki şevki pek güzel anlatır. Muhabbet, aşk ve şevk üç aşamadır. Ârifler, bir benzetme yaparak şöyle der : “Muhabbet, bir kuşun uçmasına derler. Aşk, kanadı kırılırcasına uçmasıdır. Şevk ise, kanadı kırıldıktan sonra uçmaya devam etmesidir. Ancak kanadı kırılan kuş, menzile kendi kanatlarıyla varamayacağını anlar ve varır…” Şevk, hiçbir beklenti olmaksızın sevmektir. Şefkat de böyledir. Merhamet de… Varlık sevgiden doğmuştur. Hz. Şeyh-i Ekber, “biz, aşktan geldik, aşka yönelttik yüzümüzü” der. Aşk, Hakkın bir sıfatıdır. Hz. Yunus, “aşk, kadîm ezelîdir, aşk makamı âlidir” derken bunu ima etmiştir. Varlık, kürevî bir oluş içerisinde Hak’tan gelir ve O’na döner. Pir Sultan’ın, şiirin bir yerinde dediği gibi, “seyir içinde seyir”dir. Oluş, Kendinden Kendinedir. Varlık birdir. Varolanlar, Hakkın tecelileridir.”

İsmail Kıllıoğlu ile Söyleşi

Mustafa Celep’in İsmail Kıllıoğlu ile gerçekleştirdiği söyleşi var Edebiyat Ortamı’nda. Kıllıoğlu’nun yeni kitabı “Zaman İçinde Maraş” kitabı merkezli bir söyleşi bu. Kitabın bir şerhi olmuş adeta bu söyleşi. Maraş’ı tarihi süreciyle birlikte tanıyoruz.

“Gerçekten yazmaya başlamadan önce, “Maraş” adını bir imge, o imgenin tekabül ettiği gerçekliği, bu gerçekliği meydana getiren zaman ve mekan, bu ikisine dayanan olgu, olay, insan, toplum, devlet, kültür unsurlarını, adeta birer roman kişileri şeklinde tasavvur ettim. Bu yönüyle, çalışma, bir tür Maraş’ın romanı olarak nitelendirilebilir. Dolayısıyla sanat-edebiyat bakışı ve kendine özgülüğü de burada söz konusu olmaktadır.”

“Maraş’ın coğrafyasının kendine özgü bir yapısı olduğunu belirtmek yerinde olur. Şehir sırtını kuzeyde Ahır Dağı’na dayamıştır ve bu güvenli bir koruma meydana getirmektedir. Aynı zamanda hem Doğu hem de Batı yönlerinde de aynı düzeyde olmasa bile dağ silsilesiyle çevrelenmiştir. Güney düzlük bir ovaya bakmaktadır ve sözgelimi bu yönde gelecek bir saldırıyı önceden görme ve tedbir alabilme imkânı vermektedir.”

“Alaeddin Özdenören hocayla derneklerde yapılan faaliyetler nedeniyle önceden tanışıp görüşüyordum. Felsefeyi salt ders konularıyla sınırlı görmeyerek farklı kaynaklardan da okumaya çalışıyordum. Bu yüzden Alaeddin hocayla felsefe, aynı zamanda doğal olarak edebiyat üzerinde de sohbetler ediyor, değerlendirmeler ve eleştirilerde bulunuyorduk.”

“Şahsen, Maraş’ın eski yerleşim yerinin, mahallelerinin, Maraş Bağdadi evlerinin, caddelerinin ihmal edilmelerini ya da terk edilmelerini istemezdim. Yine bağ ve zeytinliklerin mümkün olduğu ölçüde korunarak, ihtiyaç duyulan apartmanların, binaların yapılmasında daha titiz bir planın uygulanmasını beklerdim. Özellikle, doğu ve kuzey yönünde geçirilen çevre yollarının hoyratça kurgulandığını düşünüyorum.”

Câhid Efgan Akgül ile Çalıntı Hikâyeler Üzerine

Çalıntı Hikâyeler ile edebiyat dünyamızı selamlamıştı Câhid Efgan Akgül. Yunus Nedir Eraslan, Akgül ile hem bu kitap üzerine hem de edebiyat çalışmaları üzerine bir söyleşi gerçekleştirmiş. Bir şair hissiyatının cümlelerine sirayet ettiği Çalıntı Hikâyeler’i ben de öykü okuyucularına tavsiye ediyorum.

“Kitaplarla ve çiçeklerle dolu bir evde büyüdüm. Evimiz Konfüçyüs’ün tutmuş duasıydı handiyse. Elimizi attığımız her yerden kitap çıkıyordu. Kitaplıktaki her raf iki sıra diziliydi. Dolaplar, çekmeceler, merdiven altları, ardiyeler, kiler, her oda, her yer kitap… Kitabistan denilen bir yer varsa, orası bizim evimizdi. Ben Kitabistan’da doğdum. Dedem memleketin en eski kitapçılarından biriydi. Amcamın evinde de kitaplarla dolu bir oda vardı. Her ev böyle zannederdim.”

“İroni sadece küçürek öykülerimin değil, diğer öykülerimin de başat unsuru. Tabii küçürek öyküye daha çok yakışıyor. Sanırım bu şekilde devam eder. Bu konuda kendime koyduğum sınırlar var. Küçürek öykü adı altında, şiirsel metinler yazmayacağım. Küçürek bile olsa onlar da öykü. Şimdilik sadece öykü yazmak istiyorum, şiir yazmak istediğim zaman, oturup sadece şiir yazarım.”

“Çiçekleri ve ağaçları çok severim ama tutkunum dersem yalan söylemiş olurum. Ben uçsuz bucaksız, kurak ve sarı ovaları da seviyorum nedense. Yıllarca şifalı otlar satan bir dükkânda çalıştım muhasebeci olarak. O yüzden şifalı bitkiler konusuna da hakimim. Müthiş Bir Tren’in girişinde saydığım çiçek adlarını babamın 80’lerde Aylık Dergi’de yayımlanmış Yorgun isimli bir öyküsünden çaldım, bunu da itiraf etmiş olayım. Gerçi kitabımın adı “Çalıntı Hikâyeler”. Çaldımsa da mirî malını çaldım.”

Taner Güçlütürk Portresi

Tanımaktan mutluluk duyduğum isimlerdendir Taner Güçlütürk.  Tataristan’da hoş sohbetler ettiğimiz ve o günden bu yana selamımızın eksik olmadığı bir gönül bağımız devam ediyor. Fahri Tuna bu sayıda Taner Güçlütürk portresi ile Edebiyat Ortamı’nda.

“Anasının şairi. Prizren’in şairi. Hepimizin şairi. Ama en çok annesinin.

Şairler yatağı Prizren’de doğdu, Akdere’nin kıyısında büyüdü, Sinanpaşa’nın avlusunda oynadı, Şadırvan’ın şifalı suyuyla serpildi, Halveti Tekkesinin Sokağından lezzetlendi.”

“Şiire onu anacığı başlatmıştır: Çocukluğunda ona bolca şiir ezberletmiş, sonra da kapı arkasını ona ‘sahne’ belletip bol bol şiir okutmuştur. Ne eli öpülesi ana. İzin verirse, o ananın elinden bizler de öpüyoruz. Hasretle muhabbetle minnetle hem de. (Sözlüğümüzdeki ‘anadili’ kavramının karşılığı kahraman analarımızdan o bizim.)”

“Biliyioruz kardeş. Yüz on yıldır bağbozumu var Urumeli’nde, biliyoruz. Ve sen de bil ki, senin gibi ‘bilinçli Türkçeciler’ sayesinde bu kış da bitecek bir gün, bahar gelecek, yaz gelecek inan yine eskisi gibi. Güller açacak Prizren bahçelerinde.

Türkçe ilahiler yükselecek nur yüzlü kalplerden. Sizin ektiğiniz tohumlarla yeni Suziler, yeni Şem’iler, yeni Nehariler, Behariler yetişecek. Emin olasın.”

Edebiyat Ortamı’ndan Öyküler

Cihan Aktaş -Nefes

“Yiyip bitirecek bu kuruntular seni… Ne var yine aklında, diye yaklaştı annesi. Kendince sıcak davranmaya çalışıyor. Bir şeyler mi hissetti?

Gece boğulur gibi oldum, vantilatör doğru dürüst çalışmıyor, yaptırsın şunu babam, dedi uflayıp puflayarak. İçinden ise dalga geçiyordu. Vantilatör tamirciden geldiğinde boğulma hissi yaşatmayacak bir yerde olacaktı.”

“Bir bahçe uzak, çok uzak bir hayaldi o zamanlar. Uzaklara gitmektense çevre yolunun hemen altında başlayan inşaatta çalışsaydı ya! O zekiydi, yükselirdi işinde. Fakat annesi peşlerine düşüp yakalatmış, köyde duyulacak diye kıyameti koparırken de baygınlık geçirmişti.”

“Loş odadaki hamam buğusunu kesifleştirmişti yağmur. Işığı açtı ve kanepenin arkasına gizlediği sırt çantasını gözden geçirdi. Koyu renk giymeye çalış, demişti Nuh. Göze çarpmayız. Şifreli bir dille yazışıyorlar. Çöp atmanın adı bulaşık, çamaşır asmanın adı nefes, bahçenin adı meslek.”

“Zihninde oluşan büyük, onulmaz boşlukta bir sürü soru yankılanıyordu. Bu, kuruntulu olmak mıydı? Düşüncelerinden sıyrılacak kadar meraklı olsaydı ya futbola! Yol çantasındaki cips paketlerinden birini açıp televizyonun karşısındaki kanepeye uzandı. Kanallarda gezindi bir süre ve yemek yarışmasındaki iyi kalpli yarışmacının hırslı takım arkadaşı tarafından potaya atılmasının tartışmalarına daldı gitti.”

Bahtiyar Aslan – Benim Suretlerim Var

“Derinden bir santur sesi geliyor; zarif, çevik ve ince… Kulaklarımda tatlı ve fakat ağır bir etki bırakıyor, daha doğrusu başlatıyor. Bir yerde duracak mı, sona erecek mi bilmiyorum. Uykudayım, fakat uykuda olduğumun bilinci o ana ait değil. Uyandıktan sonra uykuda olduğumu anlayacağım. Gözlerimi açmaya çalışıyorum, belki sadece bu etkinin ağır olan yanından kurtulmak için. Sonra “biraz daha, biraz daha” diye fısıldıyorum ve bir bakıma kendi kendime biraz daha uyumayı ve etkinin tatlı olan yanını uzatmayı telkin ediyorum.”

“Santur sesini ben de duyuyorum. Ve cura sesini de. Fakat benim saçlarım uzun ve siyah değil. Ne de onları tarıyorum. Yine de onun hamama girdiğini haber aldığımda (her seferinde aynı cinler fısıldıyor bunu) uzakta bir yerde bir kapıyı kilitliyorum. Yahut da her zaman yanımda taşımayı alışkanlık haline getirdiğim bir kilidi kapatıyorum. Bunu niçin yaptığımı ben de bilmiyorum. Bir tuhaf tabu olabilir. Bilinçsizce yapılan ve bir miras olarak (genetik bir miras olmalı) bende devam eden bir tabu. Yahut da bilinçli yapılan ve fakat miras bana ulaşırken bilincinden arınan… Her neyse… Aşkın genetik bir miras olduğunu söyleme noktasına defalarca geldiğimi hatırlıyorum şimdi.

Benim suretlerim var.”

Aziz Kağan Güneş – Hıçkırık

“Annemi kaybettim Elif. Annem ölmedi. Onu kaybettim. O kayboldu sadece. O İskilip’ten dışarı pek çıkmazdı. Evden çarşıya giden yolu ezber etmişti. Anneannem ve teyze oğlum Metin Abi dışında kimsenin evine gitmezdi. İkisine de baktım. Annem yok. Uzaklara gitmesine gerek yok kaybolması için. Yer yön bilmez o. Kayboldu ve dönmeyecek, biliyorum.”

“Kim olduğumun merakındasın bir yıldır biliyorum. Belki okula dönünce sana koşarım direkt. Bu sefer cesaretim yerine gelir belki. Kaybolan annemin nerelere gitmiş olabileceğini sen bilebilirsin. Senin okulda, onun evin önünde her sabah süt verdiğiniz kediler nereye gittiyse oraya mı? İkinizin de uzaklara dalıp giden kara gözleri…O uzaklar nerededir? Sen bilirsin belki. Çünkü ben annemle senin hemşeri olduğunuzu düşünüyorum. Dünyanın dışında bir memlekette farklı zamanlarda doğmuş sonra da dünyaya gelmişsiniz. Annem babama gelmiş.

Sen bana gelir misin?”

Sıddıka Zeynep Bozkuş – İpin Ucunda

“Pencere kenarına dirseklerini dayamış umutsuz gözlerle çayırı seyrediyordu. Bundan sonra hep böyle bir aylak gibi oturup filozof kadar düşünecek vakti olacaktı. Bundan da nefret etti. Camı açıp eşiğe doğru bir tükürük fırlattı. Hayatın eşiğineydi bu tükürük.

Birden çok uzakta, renkli, püsküllü bir kuyruğun göğe doğru süzüldüğünü fark etti. Ardında üç silüet koşturuyordu çıtalı uçurtmanın. Bu Allah’ın unuttuğu köyde çocuk ne gezerdi, peki ya kimdi ipin ucunda?”

“Ertesi sabah gün henüz ağarırken kahkaha seslerine uyandı. Bahçe duvarının hemen üzerinde gördü uçurtmayı. Bu defa yakalayacaktı o üç silüeti. Koştu, yetişti ve gözlerine inanamadı. Allak bullak olmuştu.

İpin ucunda koşan Hasan Dayıdan başka kimse değildi. Arkasındaki iki silüet de Hasan’ın hanımı ve ağabeyi olmalıydı.”

Fatma Nur Uysal Pınar – Bağlanma Sebebi

Yıllarca iş ilanlarına takıldı gözü. Üç gün orada, beş gün burada. Çoğunda karın tokluğuna… Bir amacı, hayali, yaşamaya dair umudu yoktu. Güneş doğsun, Ay görünsün, kıştan yaza, yazdan bahara öyle salına salına… Dünyanın rengine kanmıyor, güzelliğine tutulmuyordu. Pazar yerinde bir çocuk yanlışlıkla bacağına yapışıp “Baba” dedi. Bu söz dağlardan dağlara dolaştırdı onu. O günden sonra hayatına yön verdi.

Özlem Metin – Unutkanlık

“Unutkanlık bende geçirdiğim salgın hastalıktan sonra görülmeye başladı. Mikrobu almamın üzerinden iki hafta geçmişti, balkonda otururken bir dergide bu yan etkiyi okudum. “Ulan bende de olacak mı acaba,” derken içeriye elinde çayla bir kadın girdi. “Sen de kimsin,” dedim esmer hatuna. “Saçmalama Faruk,” dedi kadın. Yıllardır yapmak isteyip de bir türlü beceremediğim şey o an başıma gelmişti; karımı yarım dakika boyunca unutmuştum. Neyse ki “Çayını iç sonra da çöpü dışarı çıkar,” komutunu duyunca zihnim açıldı, geri geldim.”

“Doktora mı gitmeliyim diye düşündüm ama bana hasta muamelesi yapılmasını istemiyordum. Evli bir adamın beyni eşini yavaş yavaş siliyorsa tıp literatüründe bu bir hastalık gibi ele alınmamalı, insan ırkının geçirdiği yeni bir tekamül süreci olarak itibar görmeliydi. Nasıl becerdiğim bulunabilirse belki de insanlık istemediği bütün hatıralarından kurtulmanın yolunu keşfetmiş olacaktı.”

“İnsan en çok kendini akıllı, kazanmış sandığı anlarda gafil avlanır, ya da bende hep öyle olmuştur. Sevim’e diklenmem üzerime bol gelen bir özgüven getirmiş, bundan sonra astığı astık kestiği kestik bir erkek olacağım hezeyanına kapılmıştım. Halbuki kadın beyni bu gibi durumlar için eğitimlidir. Onlar erkek cinsine öldürücü darbeyi vurmadan önce kendimizi iyi hissetmemiz için bize bir süre izin verebilirler. Bu kurbanlık koyunun stresi dağılsın diye kesimden önce parkta dolaştırılmasından farklı bir şey değildir aslında.”

Edebiyat Ortamı’ndan Şiirler

Biz esasen cennetten gelmeyiz dermiş benim büyük büyük dedem

İsmi lazım değil emlakçının biri aklına girmiş

Bir Kızıl Elmaya mı ne satmış bizi

Babam da bana çekmiş çok temizmiş kalbi

Doktorlar yüzüne bakıp öyle söylermiş

Merak etme sevdiğim boş ver sosyal medyayı

Yeryüzüne iner inmez Leyla’yı ve Züleyha’yı

Derse çalışsınlar diye Merve’lere bırakırız

Terk-i vatan eylemeden kimselere uğramadan

Urfa Antep Adıyaman dünyayı dolaşırız

Yaşar Akgül

bana biraz kırmızı al savaşa çıkıyorum

bana kırmızı al balyoz şakağında kavsıkuzeh

hadi bir kırmızı al güneşin profiline makyaj

sen bana kırmızı al telveyle everilen kızkırmızı

benim de bahçemde haç yansın zenci kanı

benim de figürlerim ampule bağımlı gölgemsi

nehirlerim aksın tel örgülere elektrik üreteci

mülteci bir yağmur kızarsın tüyerken göğünden

kurşununa kıysın müfreze bir kuşu acıkınca

çıvgın tarhları sobelesin iliklerime değin

hep bir quasimodo somurtuyor camiiler bana

hep afro saçlarını taradım fotoğrafında hiç kimsenin

Hüseyin Cahid Doğan

cesetleri gezdirmeye çıkarmıştınız… uçurumun

kıyısında karanfil, un ufak ayrıntılar… nedense

dalgın bir ölünün ardından tutuştu kuru yongalar.

rüzgâr durursa eğer, beni bi güzel ov, çıkar cinimi

öp beni yalnızlığımdan vaktin olursa! beni gezdir

kim bilecek susuzluğumu, kim anlayacak acımı?

elimden tuttunuz, ‘attâ’ya gidecektik! öyle olmadı

bozmuştu ayarımı yamalı altıpatlarım. öyle olmadı

bilemezdim dokununca altı ceset bırakacağımı!

Yaşar Bedri

sona doğru yaklaşırken insan

sonuna doğru bir davut sesiyle irkilerek insan

bana yaptıracağını düşündüğüm her bir sesle

çoğalttıkça ben, içimde büyüyen kalbin gece ayinini

ve bilhassa tüm ezberlerimi sildiğimde zamandan

bunları bilerek çölüne geldim senin,

dilimde duam eksik olmadan; çölüne geldim senin...

Zeki Altın

çabamdan tutup fırlattılar beni,

bir hande koy boyunca sürdü uçuşum;

öylesine güçlü, öylesine savunmasız

uzak iklimlerde yeni güneşler bekliyorum

yenilgiler taşıyorum yırtık heybemde

diyorum ki düşerler diyorum ki düşecekler

bir gün dedim ki boşa cefa bu umut

sağ omzum her gün biraz daha yorgun

Büşra Yalçınkaya

Bir b’aşka tutuldum s’ana

Sular gibi aktı’n geçti’n

Yâr varlığı’n güldür b’ana

Bir dünyalık baktı’n geçti’n

Bir b’aşka tutuldum s’ana

Bakışı’n içime dert oldu

Sevgiye dair nem varsa

Gül gibi sararıp soldu

Bir b’aşka tutuldum s’ana

Bin bir ah bıraktı’n geçti’n

Yâr varlığı’n küldür b’ana

Ateş gibi yaktı’n geçti’n

Behçet Gülenay

her köşede rüzgârın elinde bir gül ölür

güneşin gölgesinde demlenmiyor neşeler

sessizce sarmalanır toprak rüya şehrine

gözünü kışa dikmiş yüzlerde endişeler

kapkaranlık boşluğa, çizgi çizgi dökülür

mehtap salınmaz artık gecenin bir vaktinde

yıldızların o eski şevklerinden eser yok

telaşla çarpar durur kıyılara dalgalar

gökyüzünde kızıllık engin mavilikten çok

ömrün bu en hülyâlı, en hazin saatinde

Mehmet Osmanoğlu

arada bir hiçkimse

iyi gelecek

hem ben hem de telefonum

birkaç gündür sessizde

kendi dilime dilime

artık çeviriyorum

söylendiği gibi dinlemekten hayatı

dört mevsim yeşil bakan ağaç kadar yoruldum

hızına yetişmek olası değil zaten

benden de senden de beklenenlerin

Rimbaud gibi geçiyorum görüyorsunuz

karşı caddesine kelimelerin

Şadi Oğuzhan

Şehri Gören Kadraj

Mahalle Mektebi dergisi 62. sayıda Muammer Ulutürk, Ali Rıza Ceylan ile bir söyleşi gerçekleştirmiş. Şehrin emektar fotoğrafçısı Ceylan ile Konya’nın tarihini, elbette daha çok bir objektife sığan yüzünü konuşmuşlar. Dergilerin çıktıları şehrin nefesini hissettirmelerini çok önemli buluyorum. Şehrin dışa açılan kapısıdır dergiler. Bunu en başarılı şekilde uygulayan dergilerimizden Mahalle Mektebi. Geçmişte yaptıkları Konya Dosyası da bunun en somut göstergesi. Bazı dergilere bakıyorum, çıktıları şehirden en küçük bir emara yer almıyor sayfalarında. Bunu yerlilik olarak görüyorlar herhalde. Yerli olmak iyidir. İnsanın ayaklarının yere sağlam basmasını sağlar. Mahalle Mektebi 62. sayısına ulaşan bir dergi. Ödüller de aldı, yayınevi ile kitaplarla da buluşturdu okurlarını. Örnek alınacak bir dergi. Elbette görebilene.

Muammer Ulutürk de fotoğraf sanatçısı. Söyleşinin satır aralarında bunu hissettirecek özel notları da yakalıyoruz.

“Şimdi şöyle, bizim rahmetlik Foto Yaşar İstanbul’dan laboratuvar satın aldı. Yani atölye, fotoğraf atölyesi. Atatürk’ün fotoğrafçısıymış adam. Yaşar Konar. Belediyenin köşedeki dükkân onundu. Vefat edeli çok oldu, sattı zaten. O, oradan onu aldı geldi, büyüklerin resimleri bunlar. 50x60 yapılmış. Onun da arşivi çoğudu. Hep Atatürk’le ilgili fotoğraflar, negatifler filan var, Atatürk’ün fotoğrafçısı adam. Fakat bugün için hiç kaale alınmadı. 60’lı yıllarda. Evini de onun şeye sattılardı, Devlet Demiryolları Sendikası’nın orada Feridiye Karakolunu geçince eski bir evleri vardı. O da arşivini yaktı. Yaktıktan sonra birkaç tane resim icap etti, hata etmişiz dedi. Ama onunki daha şey hep portre çekmiş. Yüzlerce devlet büyükleri hep ona çektirmiş resimleri. Ayrıca 30-40-50-60 portreleri vardı, işlenmiş. Şimdi öyle portre filan. İşleyemezsin yani, o gün öyleydi. Onun dükkânda hatta birkaç tane vardı, belediyenin oradaki fotoğrafhaneyi açtıktan sonra oraya onları koydu filan ama o da değerlendirmedi.”

“İşte 64 senesinde. 28 yaşında filandım. O zaman stadyumun işlerini de yapardım, resimleri çekerdim. Konya’da gazetecilerin filan çoğunun makinesi yoktu ki, yoktu o zaman. Şimdiki gibi dolu değildi makine.”

“Foto Fehmi vardı köşede. Bakır Eczanesinin olduğu yer. Orada, bunlar kayınıyla beraber fotoğrafhane açtılar. Fehmi Kasımpaşalıydı, çok güzel karakalem işi yapardı. Fotoğrafçılığın da modern şeklini bilirdi. Orada bir anda meşhur oldular iyi iş yaptılar. Ondan sonra son zamanlarda artık Foto Rengin vardı. Aslen o arkadaş Konyalı, fakat hep Adana’da çalışmış. Ama mesleğe karşı, atölye işine karşı fevkalade ustaydı. O gün için Konya’da ilk renkli vesikalık çeken oydu yani. Hiçbir resmini bir haftadan evvel vermezdi. Dükkanında beş altı kişi çalışırdı.”

“Dükkanım çok modern, tertemizdi. Duvarı katlanır, arkaya güzel şeyler yaptım. Arkaya bir kat. Bu yana da iki tane karanlık oda yaptım. Bir karanlık oda yetmiyordu, çünkü atölye işim var, bir de film devamlı basılıyor elemanım var, bir karanlık oda yetmiyordu, mecburen iki tane. Mesela o karanlık odada çalışırken sen geldin resim çekeceğim, şaseye film dolduracağım, orada o zaman iş yapılmaz, iki tane karanlık oda. Lavabosu vardı, iki tane de kanal yaptırdım. Bir de Rahim Kaymak rahmetlikle ayriyeten bizim askerlik arkadaşlığımız vardı.”

Enformasyon Üretiminin Dengesizliği ve Bağımlılık Paradigması

Gelişen çağın hepimiz üzerinde etkileri var. Bundan kaçmak imkânsız. Neyi kazanıp neyi kaybettiğimizi bile durup anlamaya vaktimiz yok. Abdullah Kasay, enformasyon üretiminin dengesizliği üzerinden konuyu ele almış. Üzerimize yığılıp duran bilgi kirliliği, iletişim ağının bizi esir alan halleri ve daha fazlası var yazıda.

“Modernite ile ortaya çıkan küreselleşme sürecinde bir takım yeni toplumsal pratikler ortaya çıkmıştır. Tüm bu toplumsal pratikler farklı kavram düzeyleri ortaya çıkararak, temel manada farklı kategorik zeminler ile bazı ilişkilerin bu kavramlar çerçevesinde değerlendirilmesini zorunluluk haline getirmiştir. Elbette bu zeminlerden biri de ‘bağımlılık paradigması’ çerçevesinde ortaya çıkan süreçtir.”

“Hızlı tüketimle de beslenen bu süreci yöneten süper güçler, kendi etki alanlarını artık enformasyon üzerinden de genişletmektedir. Dünya düzeyinde iletişim ağlarından kaçınmak elbette günümüzde oldukça güçtür. Dolayısıyla iletişim ağlarını kuran unsurlardaki güç dengeleri eşit şekilde paylaşılır kılınarak, demokratik bir yapıya büründürülmelidir. Bu süreci sürdürecek etmenlerde en başta dünyanın karşı karşıya kaldığı modernite krizinin tersine çevrimiyle mümkün olabilir.”

İki Hikâye Bir Hakikat

Refik Halid’i ve Mustafa Kutlu’yu yana yana getiren bir gerçek var. Zeynep Odabaş, insanın makus talihini iki yazarın hikâyeleri üzerinden işlemiş. Hepimiz yalnızız ve yalnızlıkken çok eğreti duruyor dünya. Şeftali Bahçeleri hikâyesinden Ya Tahammül Ya Sefer’i buluşturmuş Odabaş. Oldukça isabetli bir buluşma bu.

“Kendini bir davaya adayan, idealist olan insanların bir yerde kırılma yaşayıp etrafındaki insanlara uyum sağlaması, “ideal” olandan uzaklaşıp “reel” olana yavaş yavaş yanaşması toplumsal hayatta karşımıza sık çıkan bir tablo. Sosyal psikolojiye göre özdeşleşme, benimseme, itaat gibi farklı sebeplerden ötürü insan içinde bulunduğu çevrenin etkisi altındadır ve ona uyum sağlama eğilimindedir. Yapılan bir deneyde asansöre binen bir kişinin diğer kişilerin ters durduğunu görünce kendisinin de ters durmayı tercih ettiği gözlemlenmiştir. Kısacık süre içerisinde bile başkalarının etkisiyle hareket ettiğimizi gösteren bu deney insanın çevresindeki kişilerden etkilendiğini ortaya koymaktadır. Özellikle gençlik yıllarında insan çevresinden bağımsız ve farklı olabileceğini düşünse de yılar içerisinde bunun ne kadar zor olacağını deneyimlemektedir. Jim Rohn “İnsan, en çok vakit geçirdiği beş kişinin ortalamasıdır.” der. Atalarımız ise bunu üzüm üzüme baka baka kararır, körle yatan şaşı kalkar, kır atın yanında duran ya huyundan ya suyundan gibi çeşitli atasözleriyle anlatmaya çalışmıştır.”

“Nitekim söz konusu iki hikâyede de insanın tek başına bir davayı kucaklayamayacağını, çıktığı yolda eğilip bükülmeden dik kalmasının mümkün olamayacağını görüyoruz.”

Bu Destan Çok Lezzetli

Dursun Ali Tökel, Konya Yemekleri Destanı üzerinden destan kültürüne değinerek başlıyor yazısına. 1898 yılında yazılan destandan hareketle Konya mutfağının lezzetlerini dize dize hissetmeye çalışıyoruz.

“Bu yazımızda, Hicrî 1314 (Miladi 1898) yılında yazıldığı son dörtlüğünde belirtilen bir Konya yemekleri destanı üzerinde durmak istiyoruz. Konya mutfağının şöhretini ve zenginliğini tartışacak veya anlatacak değiliz elbette. Bu zenginlik birdenbire oluşmuyor. Her bir yemek asırlar ötesinden gelen büyük tecrübelerin, deneyimlerin bir ürünü, çok farklı bilgi, beceri ve tecrübelerin bir kompozisyonu. Biz bu deneyimleri tarihsel olarak tespit etmeye kalksak acaba nasıl bir yol izlemeliyiz?”

“Şimdi biz, bu yazı vesilesiyle bundan yaklaşık 130 yıl evvel yazılmış bir destan aracılığıyla Konya mutfağı ve Konya yemekleri hakkında bilgi sahibi olacağız demektir. Bu şiirde geçen yemek adlarından hepimizin bildiği yemek ve tatlılar olduğu gibi, Konya yöresine has tatlı ve yemekler de sıralanmaktadır. Kim bilir belki de bu şiirde geçen bazı yemek adları bugün Konya’da bile unutulmuş olabilir. Şiirdeki bazı yemek adları da bugün halen kullanılıyordur, buna da eminim.

Fakat, bugün Konya deyince hemen herkesin aklına ilk gelen etli ekmek’in bu şiirde yer almaması ilginçtir. Etli ekmek yirminci yüzyıldan sonra mı Konya’da meşhur oldu, yoksa bu şiirde tam anlamını bilemediğimiz bir ad etli ekmeği mi karşılıyor yahut bu şiiri yazan Şerife Hanım etli ekmeği bilmiyor muydu veya acaba o zamanlar Konya deyince akla hiç de etli ekmek gelmiyor muydu? Bütün bunlar araştırılası konular.”

İleride Kimse Kalmasın

Hüseyin Hakan, İleride Kimse Kalmasın yazısı ile Mahalle Mektebi’nde. Futbola farklı bir pencereden bakan bir yazı bu. Spor ve ırkçılık kavramlarını isabetli tespitlerle ele almış Hakan. Her şeyin spor olmadığının örneklerine ulaşıyoruz yazıda. Önce insan, hep insan…

“Talihin hiçbir kıvranmayı kabul etmeyeceği günlerden birisi.

Rashford, Sancho ve Saka için futbol endüstrisinin acımasız tokadını tatma günü.”

“Ulus-şirketler adına yeşil sahada birer gladyatöre dönüşen futbolcular ise milli marşlarını bağıra çağıra söylüyor. Futbolun hâlâ futbol olduğu için oynandığına inanıyorlar. Dünya siyah insan ticaretinin sözcülerinden İngiltere adına “God Save the Queen” yankılanıyor. İtalyanlar ise birbirlerinin formalarını çekiştire çekiştire bağırıyor: “Il Canto Degli Italiani.” Bir tarafta yaklaşık beş asır önce izlerine Ming Hanedanı’nda rastladığımız futbolla Roma lejyonerleri sayesinde tanışıp onu kendi alın yazısıymış gibi sahiplenen İngiltere; diğer tarafta başından beri futbola calcio deyip onu Birtanya’ya farkında olmadan ihraç eden ve 1934 ile 1938 Dünya Kupalarını Mussolini zulmünün korkusuyla kazanan İtalya. Sanayi kapitalizminin dillere destan sömürüsüne uyanmasınlar diye futbolu narkoz gibi kullanan Kraliçe’nin kahramanları ile “Irk Manifestosu” yayınlayıp Yahudi avına çıktığı yetmez gibi Roma’dan milli oyuncularına telgrafla “Ya galibiyet ya ölüm!” tehdidiyle seslenen Mussolini’nin kahramanları şimdi karşı karşıyalar. Her şey hazır. Geriye, oyunu keyif almak yerine astronomik rakamları kapmak için birer kas ve hız delisine dönüşmüş sporcuların çarpışma işaretini verecek Björn Kuipers’in düdüğü kaldı. O, Heineken’den daha fazla Hollandalı, ama asla onun kadar değer görmeyecek.”

“Aşağı ırklar üzerindeki hakimiyet hakkının beyazlarda olması gerektiğini savunanlardan birisi de Comte’du. Saka, tarihe modern sosyolojinin kurucusu olarak geçen bu adamın adına olmasa bile güçlülerin ayakta kalmasını toplumsal kural olarak yazan falanjist sosyologlar adına da mahcup olmuştu. Deli gibi fışkıran Nijerya petrolüne çöken İngiltere-Hollanda ittifaklı Shell karşısında duramayan ataları adına da olabilir.”

Meryem Uçar ile “Özgürlük ve Adalet Savaşçısı Aliya” Üzerine

Cem Ergener, Meryem Uçar ile editörlük, kitaplar, yazmak ve Aliya üzerine bir söyleşi gerçekleştirmiş. Uçar’ın Aliya romanı, türünün iyi örneklerinden. Okunacaklar listesine girmeyi hak eden bir kitap.

“Aliya sevgim çok erken yaşlarda, Bosna Hersek savaşının olduğu yıllarda başladı. Aliya’nın halkıyla birlikte hayatta kalma mücadelesine şahit olmuştum. Elbette o zamanlar yaşımdan dolayı hayatının, mücadelesinin detaylarını bilmiyordum. Hayatını yazmaya karar vermeden çok önce kitaplarını okumaya başlamıştım. Gençlere mücadelesini anlatır, onu örnek gösterirdim. Yazmaya karar verdiğimde tekrar okudum, bu sefer okumalarım daha farklıydı. Yazarken Aliya’nın karakterine bürünebilecek kadar detaylı okumalar yaptım. Aliya’yı yazmaya karar verdiğim andan romanımı bitirdiğim ana kadar ruhaniyetini hep yanımda hissettim. Benim parçam gibiydi. Onu öyle sevdim ve seviyorum ki romanımı bitirip yayınevine gönderdiğim gün bana rüyamda veda etti. Kendisine “Babacığım gitme lütfen!” diye yalvardım. Gitmesi gerekiyordu ve gitti. Onu babam kadar seviyorum diyebilirim.”

Mahalle Mektebi’nden Öyküler

Abdullah Harmancı – Fark Etmez

Simitçi kadın hep uzaklara bakıyor. Serçeler durmadan simitlerin susamlarını alıp alıp kaçıyorlar.

“Amma da kıyak! Amma da matrak!” diyorlar birbirlerine, “Kadın bizi fark etmiyor!” Her seferinde bir tek simit satmadan evine dönüyor kadın. Her akşam televizyonun karşısına oturuyor. Eline bir defter alıp hesap yapıyor.

“Oh beee!” diyor, “Bugün de yüzlerce serçeyi doyurdum. Bugün de onlar için orada olduğumu fark etmediler!”

Fatma Nur Uysal Pınar – Kül

“Geldim, geldim. Bu türkü okyanus değilse ya ne? Sarı saçlarına deli gönlümü/ Bağlamışım çözülmüyor Mihriban/ Ayrılıktan zor belleme ölümü/ Görmeyince sezilmiyor… Bazı dizelerde dalgalarla güreşiyor insan, bazı sözcükler köpek balığı olup saldırıyor insanın kalbine, kim demiş yumruk kadar organ diye. Dedem yine daldı gitti, diyen torunu, kıs şunun sesini komşular şikayete gelecek, diyen gelini duyuyordum da cevap verecek mecali bulamıyordum. Bir elin beş parmağını geçmez böyle sevdiğim türkü. Yazandan mıdır, okuyandan mıdır yoksa dinledikçe aklıma düşen okyanusun dibindeki inciden midir bilmem. “Dede, türkü bitti, aç gözlerini.” Ses etmeseler saatlerce kalırdım oturduğum koltukta. Deden yine 40 yıl öncesine gitti, dedi gelin.”

“Üç yıl geçti, beş yıl geçti gelmedi kız. Recep dayı yılın altı ayı Almanya’daydı, altı ayı köyde. Onu her gördüğümde kızını görmüş gibi olurdum. Başkası olsa kin güder, nefret eder, o duygu bende hiç olmadı. Kahvede masasına yakın otururdum, camide onun safında dururdum. Birinde bana duyura duyura kızının evlendiğini söyledi yanındakilere. Yandım. Nasıl bir yangın ki bu insanı kül edip de öldürmeyen. Biri tepemden tırnağıma yakıyordu ama benim kılım kıpırdamıyordu. İçimdeki yangın hiç geçmedi, aklını yitirir bu, demişler. Yitirmedim. Bir fenalık yapar, taşkınlık çıkarır, demişler. Yapmadım. O sinirle Recep’in evini, arabasını yakar, demişler. Yakmadım. İçimdeki ateş yakacağını yakmıştı zaten. Bir avuç külün gücü hiçbir şeye yetmezdi. Yandım, sadece yandım.”

Nilay Erik - Ellerinde Kınalar

“Hiç miyavlama boşuna Paşa’m. Seni de seviyorum ama Hatice’m bir başka. Hatice’m saçlaaaaarını dalga dalga taratmıııış/ Tanrı bizi topraktaaaannn onu nurdan yaratmış.

Çık şu cama artık Hatice’m!

 Haticeeee...

Perdelerini aç da kalbinin hararetiyle cayır cayır yanan şu zavallı Kerem’i gör! Son vedayı da çok görme bu garibana.

Haticeeee…”

“Tamam, tamam gel. Ne ben sensiz ne sen bensiz... Boş ver, takma kafana alışkınım ben. Lise diplomamı aldığım gün babam, “Ulan, altı üstü lise diploması, bir de meziyet gibi gelip gösteriyorsun.” dedi. Ya mahalledeki arkadaşlarıma ne demeli resmen tuzak kurdu bana. İçlerinden en yakın olduğum beni sırtımdan bıçakladı hiç acımadı bana. Böyle itilmek, kakılmak benim kaderim.”

“Uzun lafın kısası sadede geleyim artık Paşa’m. Hatice, benim güzel Hatice’m evleniyor. Hem de üç gün sonra. Yarın da mahallede kına gecesi olacak. Dedeme demişler ki erkek tarafı geldiğinde sazını kap gel, birkaç türkü oku. Velhasıl bu acıya yürek dayanır mı?”

Mahalle Mektebi’nden Şiirler

Tanrım, bana dingin bir kış uykusu nasip et

İçimde yeşeren çalıların, çıvganların acısı bitsin

Beni çocukluğumla karşılaştır

Yaşım yaralı ve nihayetsiz

Her gün daha çok azalan anne bir de

Senin için aşikar, oysa saklamıştım gizlimi

Beni anlamanı umuyorum

Beni ve kelimelerimi

Tanrım, bana bir yol göster, sonu sarpa sarmayan

Güvendiği dağlara kar yağan ellerim işte şurda

Tutmazsan düşeceğim, çünkü düştüm

Bütün kapılar kilitli, bütün adresler şaibeli

Gidenler gitti, gelmeyecek gelmesi gerekenler

Umut vadetmiyor hayatım ve günlerim

Hayatım hakkında hüsnüzan etmeni isterim

Tanrım bana bir mevsim bağışla, varsın bahar ol

Burhan Sakallı

söylesem viran olur şıvgın yağan yağmur

söylesem ekşir bebeklerin damağı

söylesem asılır nazende bakışlar

söylesem utanır güneşi saklayan dağ

söylesem dilimde tepinir çıban yarası

söylesem harnup karışır suyuma

sakın ha!

usulca bırak seslileri

ve dön git yolunca

Yunus Emre Altuntaş

Kelimelerden bir ateş yaktı bıçak kullanmayı bilmeyen demokrat

bütün o boşluklara duman dolduğunda anlaşılacağını sandı

Başkalarının kurallarına boyun eğdi halk, bitkin düşmedi ama

sessizlik yemini etti vaiz zincirlerler başladığında konuşmaya

Ölümü beğendiremedi kimseler onlara, demokrat ve vaiz işsiz kaldı

umurlarında değil Bolşevik komiserler ve Amerikan tröst patronları

Kemal S. Sayar

Yanımda nasıl da kalmıyor

Nasıl da güneş zamanı gelince

Nasıl her cümlenin sonu üç nokta

Ve nasıl kısa çöpü çeken bütün kimseler

Hiçbir şey tamamlanmıyor

Bu bir Türkçe’dir, şivesi oğlağın

Yalnızlık, nerede unutulmuş

Bir kimse için ağıt

Ben’in iç cebi, elimi atsam orada

Nerede unutamadım

Kendimi çağrıştırıyor

Hatırlıyorum

Cuma ertesileşirken öteki bir kimse

Bence herkes vardı

İsmet, o ben’imdir dediğinde

Kimdi ismet?

O muaftı bütün sorulardan

Ben tutup bütün şıkları işaretledim

Ali Tacar

Karabatak’ta Hacı Bektâş-ı Velî Var

2021 yılı Hacı Bektaş-ı Veli'nin vefatının 750.yılı. Yunus’un ve İstiklâl Marşı’nın gölgesinde kaldı diye düşünüyorum Hacı Bektaş-ı Velî. Etkinlikler ve edebiyat dergileri bağlamında biraz daha yer verilmeliydi Hacı Bektaş-ı Velî’ye. Bu bağlamda Karabatak dergisini kutluyorum. Donanımlı bir Hacı Bektaş-ı Velî dosyası ile karşımızda.

Ali Ural’ın Giriş Yazısından…

Canı bahçeye benzetir Hacı Bektâş-ı Velî, “Ey azizim! Can bahçeye benzer, marifet suya. İşte susamış bahçeye su ne yaparsa, marifet canı da öyle yapar,” der. Tevhid ağacından hakikat yemişini koparmamızı bekler bizden, her ne arayacaksak kendimizde aramamızı. Sevginin nelere kadir olduğunu aşk ehli bilir. “Bülbüller şevke gelir, gül açar bağımızda/ Hırslar, kinler yok olur aşkla meydanımızda,” şiarıyla kalplerde taht kurar Hacı Bektâş-ı Velî.

Ona göre insan küçük bir kâinattır. Yedi kat yer ve gök gibi yedi kattır insan bedeni. Kömür, ağaç, yıldırım ve cehennemin ateşi vardır da iç dünyasının dört ateşi yok mudur insanın: “Mide, şehvet, soğukluk ve muhabbet.”

Dosyada yer alan yazılardan paylaşımlar yapacağım.

Prof. Dr. Seyfettin Erşahin-Hacı Bektâş-ı Velî’nin Arka Plânı Üzerine Anadolu’da İslâm

“Anadolu’daki mücahede ve mücadelenin ve din anlayışının niteliği konusunda belki de sorunlardan biri kaynak okumalarıdır. Konuyu daha ziyade sözlü gelenek sahibi Türkmen rivayetleri üzerinden okuduğumuzda Bâtınî doku ya da renk ile karşılaşırız. Ancak bu doku Ehl-i Beyt’i siyasallaştırıp mezhepleştiren Şiilik değil, Ehl-i Beyt sevgisini öne çeken meşrepleştiren Alevi anlayıştır. Yazılı kaynaklar ve belgeler ise Anadolu’nun hep Sünnîliğini vurgularlar.

Anadolu 11-14. yüzyıllarda bir daru’l-İslâm, Müslüman Türk yurdu hâline gelmiştir. Bunu gerçekleştirenler de halkın önderliğini ve öncülüğünü yapan umera, ulema ve urefa olmuştur.

Devlet ile ilim-irfan ehli arasındaki ilişki de amir-alîm/arif ilişkisi; sultan-ilim ilişkisi, (siyaset-bilim ilişkisi, kılıç-kalem ilişkisi, kılıç iktidarı-kalem iktidarı ilişkisi) bağlamında düşünülebilir. Cihad, hak, hakikat, hayır, güzellik, şekillerinden biri de gazadır. Cihad veya gaza da el ile, dil ile, kalp ile yapılabilir. Bu manada umera el ile, ulema ve urefa dil ile yapmıştır. Bu aynı zamanda kol/kasatura-kafa/kalp/kalem ittifakıdır. İlki zahiri, ikincisi bâtını fethetmiştir. İlki fiziki coğrafyayı fethetmiş diğeri kalplerin fethiyle bunu kalıcı hâle getirmiştir.”

Bilal Kemikli- Hz. Hünkârın İzinde: Bir Edebî Muhitin İnşası

“Hacı Bektâş-ı Velî’nin isminin Seyyid Muhammed b. Mûsâ-yı Sânî olduğu kaynaklarda zikredilir. Fakat onu ismiyle değil, lakabıyla tanıyoruz. Lakabı “benzeyen” manasına gelen Bektâş’tır. Ama onu hususen muhipleri “Hünkâr” olarak da anar. Hünkâr, “hüdâvendigâr” kelimesinin kısaltılmasıdır. Hüdâvend, “efendi”, “hükümdar” ve “sahip” gibi anlamlara gelmektedir. Bilindiği gibi Hüdavendigar, Kosova’da şehit olan I. Murat’ın unvanıdır. Kelime, sultanlara unvan olarak verildiği gibi, bazı gönül sultanları için de kullanılmıştır. Meselâ Mevlâna Muhammed Celâleddin’e kimi kaynaklarda Molla Hünkâr denildiğine tanık oluyoruz. Bu itibarla Hacı Bektâş-ı Velî için de “Hünkâr” lakabı kullanılmıştır.”

“Hacı Bektâş-ı Velî’nin yaşadığı dönemde bu şehirlerde hangi âlim, edip ve hakîm insanlar yaşamaktaydı? Bu soru önemlidir; zira iz sürerek onun üzerinde tesiri olan başka kişileri de tespit etmek mümkündür. Fakat bu makale sınırları dâhilinde bu soruya cevap arama imkânımız yoktur. Meselâ uğradığı şehirlerde devrin dikkat çeken isimlerinden Şebüsterî, İbn Teymiyye ve Abdurrezzak Kâzânî gibi âlimlerle görüştü mü? Bunu bilemiyoruz; ancak Anadolu’da Evhadüddîn-i Kirmânî, Mevlânâ, Ahî Evren ve Yunus Emre gibi isimlerle görüştüğüne dair bazı bilgiler ve değerlendirmeler vardır. Şu kadarını söylemek mümkündür: Anadolu’ya gelen diğer “muhacir” ve “yol kurucu” âlimler gibi onun da döneminin fikrî, siyasî ve sosyal tartışmalardan haberdar olduğu aşikârdır. Dolayısıyla devrinin temayüz eden şahsiyetleriyle bir şekilde karşılaşmış olduğu söylenebilir.”

Ertuğrul Aydın-Hacı Bektâş-ı Velî’de Dünya ve İnsana Bakış

“Anadolu’nun İslâmlaşmasında özel bir rol oynayan Hacı Bektâş-ı Velî, dünyaya ve insana yaklaşımda gönül felsefesini esas almıştır. Ki Anadolu coğrafyasının inşasındaki temel harç ve ruh, bir anlamda Hacı Bektâş-ı Velî’nin bu tutum ve yaklaşımıyla ilişkilidir. Böylece çağa/kendi çağına derin bir etki yapan Hacı Bektâş-ı Velî, kabrinin bulunduğu HacıBektâş ilçesinden İslâm tasavvufunu dünyaya yaymıştır diyebiliriz.”

Hümeyra Yabar- Emine Işınsu ve Durali Yılmaz’ın Romanlarında Hacı Bektâş-ı Velî

“Yerleşmek için Sulucakarahöyük’ü seçen ak güvercin, doğduğu topraklardan daha mübarek saydığı beldeye doğru süzüldü. Horasan’dan Anadolu’ya varana kadar topladığı alıç tohumlarını köyü saran dağlara, ovalara serpti. Ekinleri vaktinden önce yeşertecek deli sağanak başladığında güvercin de toprağa konmuştu. Kanatlarını çırpmasıyla Sulucakarahöyük’ten bir ses işitildi. Toprak “hû” dedi, gök “hû”, yeraltı suları “hû”. Hacı Bektâş-ı Velî, “hikmet yolu”na durak olarak Sulucakarahöyük’ü seçmişti. Burası yetmiş iki milletin bir nazarda birleşeceği ocak, Anadolu’ya ilim, irfan ve insanlık nefesinin dağılacağı kutlu dergâhtı.”

“Işınsu, kitabın başında romanına kaynaklık eden eserleri; “Makâlât”, Abdülbâki Gölpınarlı’nın tetkikinden geçmiş “Vilâyetnâme” ve Yaşar Nuri Öztürk’ün eseri “Tarih Boyunca Bektâşilik” olarak sıralar. Hacı Bektâş’ın Sulucakarahöyük’e adım attığı anda başlayan hikâye, postunu Kadıncık Ana’ya teslim ederek ebedî yurda dönüşüyle tamamlanır. Eserin başında, romanda kronolojiye uymayan hususların olabileceğine dikkat çekilmiştir. Kitabın merkezinde Hacı Bektâş’ın şahsiyeti, misyonu, öğretileri, dergâhtaki irşat faaliyetleri ve Kadıncık Ana vardır. Yunus Emre, Hacı Bayram ve Niyazi Mısrî gibi tasavvuf büyüklerinin romanlarını kaleme alan Emine Işınsu, şefkatli bakışıyla bizi bir kez daha köklerimize yaklaştırmayı başarmıştır.”

“Hünkâr’ın insanı seven, ayrıştırmayan, farklılıkları zenginlik olarak gören hikmetli öğretisiyle çelişmeyecek; üslûp bakımdan lezzetli, dil işçiliği bakımından özenli, fikir bakımından derinlerdeki saflığı yakalamış yeni bir Hacı Bektâş romanı yazılması ne büyük zenginlik olur. Onun Anadolu topraklarına serptiği bilgelik tohumları, yeni eserlerle tekrar tekrar keşfedilmeyi hak ediyor. Bu keşif, yazarın edebi hayatında yeni bir mertebe, ideolojisinde bir öze yöneliş, tekâmül yolculuğunda ise Sırât-ı Müstakîm’e yaklaşmasının vesilesi olabilir.”

Türkler Latin Harflerini Kime Borçlu?

D. Mehmet Doğan, Türklerin Latin alfabesi serencamını anlatmış yazısında. Osmanlı alfabesinden Latin alfabesine geçişte yaşananlara dair ayrıntıları veriyor Doğan. Yapılan çalışmanın sadece alfabe değiştirmekle sınırlı kalmadığını net olarak görüyoruz.

“20. Yüzyılda sadece Türklerin alfabesi değiştirildi, yalnız Türkiye’dekilerin değil, Sovyet sınırları içindeki Türk topluluklarının da. Onlar bizden daha bahtsız. Çünkü bir süre Latin alfabesi kullandıktan sonra her biri için farklı Kiril alfabeleri icad edildi. Sovyet sistemi yıkılınca bir kısmı tedricen Latin alfabesine geçti, Azerbaycan, Türkmenistan ve Özbekistan gibi. Kazakistan geçmeye çalışıyor, Kırgızistan ise pek geçeceğe benzemiyor.”

“Neden Boşnaklar Osmanlı alfabesi ve Türkçe üzerinde bu kadar ısrar ediyorlar? Bizim 93 Harbi dediğimiz Osmanlı-Rus savaşından sonra Avusturya-Macaristan İmparatorluğu Bosna’yı işgal etti (1878). Avusturya-Macaristan yönetimi Bosna’da Arap alfabesini yasakladı, Latin alfabesini öne çıkardı. Boşnaklar için Latin harfleri işgalci bir gücün dayatmasıydı. Boşnak kimliğinin İslâm-Osmanlı kökleri ortadan kaldırılmak isteniyordu.

İslâm aleminin ortak alfabesinin değiştirilmesi batılı merkezlerin bir parçalama projesiydi. Bu Rusları olduğu kadar Avusturya-Macaristan İmparatorluğunu, sömürgelerinden ötürü İngilizleri ve Fransızları da ilgilendiriyordu. Türkilerin, Osmanlı varisi Türkiye Cumhuriyeti’nin Latin harflerine geçmesi, dünyayı uzak doğudan Mağrib’e kadar saran Müslüman kuşağının kültürel müştereklerinden birinin ortadan kaldırılması demekti. Bu kuşağın 35. paralele kadar olan bölümünde Arapça hâkimdir. 35. paralelden üstü Türkçenin hâkimiyet sahasındadır.”

Şiir Yıldız Kaçığı Toprak Çatığı

Dünya var olduğundan bu yana değişmeyen bit ritim var insanla dil arasında. Sözler evrende savrulup dururken ancak bir şiire tutununca bereketleniyor söz ve kendi dünyasının yıldızına tutunuyor. Gerisi şiirin evrensel dilinde gizli. Ali Ömer Akbulut bizleri şiirin söze tutunacağı bir yolculuğa davet ediyor. Bütün çıkmazların sonunda yol nihayete eriyor şiirle buluşunca.

“İnsan kelâmından hissemize ne düşmüştür? İlk insan nesillerinin kelimelerinden bize kalan nedir? Âdem “isimler”i söyleyeli beri ne olup bitmiştir? İnsanın bu “en insan” hâlinden kulağımıza değen şeyler hâlâ var mıdır? Artık işitilmez olan bu sessizliği işitmeye açma şansı var mıdır?”

“Kendisi olmayan olarak olmaya duran düşünce, hikemiyet yerine hâkimiyet sevdasına kapılır. Bu [kibirli] yaklaşım kendi kurgusunu evrenin gerçeği zannederek, büyük bir hakikatin kurucu unsuru olduğu zehabına kapılır. Onun yapabileceği bir yanlış yoktur artık. O, yegâne doğrusuyla her şeyi ölçüp biçmeye ve kategorileştirmeye başlar. Değil yansıttığını, dönüp kendisini bile görmesi imkânsızdır. Varlığın göz aydınlığı bir ayna da değildir, özünü gürleştirerek çağlayacak gümrah bir ırmak da olamaz artık. Ne kaynak vardır ne insanlığın çağlayacağı bir göze. Bir ve aynı olanın arası ayrıldı, bütün kendini parçalayarak yok etti.”

“İşte şiir her vakit ayakta olmalıdır, ayaklanmalı, kıyam etmelidir ki kıyameti olsun üzeri örtülerek örtülüp gidenlerin, ortaya çıkarsın [apocalypse] ölüleri, mizan kurulup tartılsın, ölçülüp biçilsin ve sorguya çağrılsın kendinden geçenler.

Şiir düşünce[yle] yazılmaz, düşe yazılır. Düşe yazılan şiir, dilden azade olur ve benzeşimler evreninde; yeryüzü ile gökyüzü, insanla hiçlik arasında yurt tutar. Yağmur düşer gibi düşer şiir kalbe. Şiir düşe kalka, birlikte ve sevgiyle kabullenerek; topraktan kendine yükselerek sürdürür insanlık seferini.”

Gelenek Ne Kadar Geçmişe Uzanır?

Geleneğin sınırlarını çiziyor yazısında Şafak Çelik. Şairin gelenekle olan irtibatına değiniler var yazıda. Geleneğin şiirin içindeki yeri ve miktarı tarzında bir yaklaşıma da ulaşmak mümkün, Çelik’in yazısından. Şiirin Tozu kitabını okumaya başladığım Çelik’e şiir üzerine yazmak çok yakışıyor.

“Gelenek, kelime anlamı olarak, bir toplumda, bir toplulukta eskiden kalmış olmaları dolayısıyla saygın tutulup kuşaktan kuşağa iletilen, yaptırım gücü olan kültürel kalıntılar, alışkanlıklar, bilgi, töre ve davranışlar, anane, tradisyon şeklinde karşılık buluyor sözlükte. Günümüz şairleri için de eskide kalmış, o dönemin ustalık eserleri olarak görülmekte. Bu yönüyle de Modern’e karşıt bir anlamda konumlanmaktadır. Modern olan gelenekle irtibatlı olamaz gibi bir anlam çıkarabiliriz pekâlâ. Modern olan, yeni, daha öncesi olmayan, denenmemiş; geleneksel olan, eski, daha önce sürekli yapılmış ve tekrarları olan, kalıplaşmış diyebiliriz. Böylece, genç şair için gelenekten alınacak hiçbir şey yoktur da diyebiliriz. Çünkü onun için şu an en önemli şey “yeni” olanı bulmak, ortaya koymak ve onu kullanmak. Geçmişin ustalığına/ustalarınaysa en fazla Turgut Uyar’a kadar yaklaşıyorlar.”

“Cemal Süreya, Folklor Şiire Düşman derken hangi yönüyle folklorü ele alıyor? Elbet mana yönüyle. Yazıyı okuduğunuz anda bunu fark edersiniz. Zaten kısa olan yazıda, “Halk deyimlerinin havası şiirin kanat çırpmasına imkân vermeyecek kadar dar bir havadır,” diyerek bu kelimelerin onları yeniden havalandıracak yeni anlamlara ulaşacak kanatları olmadığını belirtir. Bu kelimeler o deyimdeki anlam dizisinde kaynaşmışlardır ve yeni anlamlar yüklenmesi mümkün değildir. Anlamı önemsiz gördüğü düşünülen İkinci Yeni şairleri için kelimelerin taşıdıkları anlam neden bu kadar önemli? Peki, kelimelere yeni anlam yüklemek mümkün değilse anlamı şiirin başka hangi unsuruyla okura vermek mümkün olacaktır? Gelenekten, geçmiş, kadim mirastan, kendinden öncesinden hiç mi yararlanılmayacaktır? Köksüz bir çıkış mıdır İkinci Yeni şiiri?”

“Günümüzün dijitalleşen ortamında şiirin konusunun, işleyişinin, yapısının, geçmiş ve geleneksel olanla bağını kurması çok kolay değildir. Buna rağmen genç şairin, şair adayının İkinci Yeni öncesine -okul kitaplarında zorla okutulanlar hariç- hiç göz indirmiyor oluşu kabul edilebilir değildir. İkinci Yeni içinde de gelenekle bağ kurmak için yanlış kaynak seçmiş olmaları elim bir durumdur.”

Kemal Sayar ile Söyleşi

Karabatak’ta bu sayının söyleşisi Kemal Sayar ile yapılmış. Sorular, Şule Kala’dan. Hayatı, çalışmaları, mesleği, şiir, kitaplar ve bolca şiir var söyleşide.

“Çalışkanlık, ilerleme, başarı hiçbir dönemde ana hedeflerim olmadı aslında. Ama eğitim hayatımda başarılarım varsa eğer, bunları öğrenme aşkıma, anlamları, sezgileriyle, dokundukları diğer anlamlarla beraber özümseyebilme, daha nerelere kadar uzanabildiklerini görme merakıma borçluyum. Bir de tabiî yaptığım şeyin hakkını vererek yapma konusundaki sorumluluk duyguma. Merak, dönüşmek için öğrenmek ve sorumluluk bilinci çocukta bir araya geldiğinde, onun başarı istatistiklerindeki yerinin pek bir önemi yoktur, o başarılıdır. Ona imkân sunabildiği ölçüde, ülkesi ve milleti de bu başarıya ortak olur. Bu imkânlara kavuşamadığında bile, bu nitelikleri yitirmediği sürece bu yine de başarılı bir hayattır.”

“Çok e-posta ve ileti alıyorum, bir ara bunların hepsine cevap vermeye çalışıyordum, sonra yetişemeyeceğimi anlayıp pes ettim. İnsanların hüsn-i zannı beni ürkütüyor; zira bu iyi zanna layık olabilmek kolay değil. İnsanlar satırlarda idealize ettikleri bir yazarla karşılaşıyor ama ben bir insan olarak çelişki ve kusurlarla malulüm. Geçenlerde bir danışanım, “Size,” dedi, “Bir bilge olduğunuzu düşündüğüm için geldim ama siz bilge filan değilsiniz, yaşayamadıklarınızı yazıyorsunuz!”, “Ha şunu bileydiniz!” dedim ona. Herkes kadar kusurluyum, kimseye kılavuzluk edecek takatim yok. Ben de bir “başı sınuk”um, yüreğim dert oklarıyla yaralı. Şifa vermeye çalışsam da ben bizzat yaralı bir kimseyim.”

“Edebiyat, sadece gündelik dilin anlatmakta zayıf kaldığı insanlık durumlarını, duygularını aktaran değil, yeni duygular ve yeni insanlık durumları yaratan bir insanî eylem alanı bence. Bu açıdan, sanatın genel işlevini açıklayan, sanatın yaratılmış şeyleri değil, yaratım niteliğini temsil eden, onu taklit eden bir yetenek olduğunu düşünüyorum. Edebiyatla yeni kavramlar, yeni imgeler, düşler, duygular ve hikâyeleri, yeni bir dünya kavrayışını başka insanlara teklif ederiz. Bu, herkes için değildir; ama bir benzerimizi arayan fener gibidir satırlar. Sadece zaten ona sahip olan veya kendisi yoksunluğunun ne olduğunu anlayamasa bile onun özleminde olan insanlar tarafından fark edilirler.”

Karabatak’tan Öyküler

Ayşe Sevim - Kırık Boyun

“Sekiz yaşındayken ailem beni yurt dışında yatılı bir okula gönderdi, orada iki yıl boyunca yabancı hocalardan ders almıştık. Sabah yürüyüşlerimiz, kahvaltılarımız, izlediğimiz filmler, İngilizceyi daha iyi öğrenmemiz için düzenlenmişti. Ormanın içinde, camdan duvarları olan bir binada kalıyorduk. Çalışma odasında devamlı yanan bir şömine vardı. Akşam yemeklerinde üç dört çeşit tatlı olurdu. Yemeği de barok tarzı antika bir masada yerdik. Hatırladıklarım bu kadar. Okulda on iki öğrenciydik. Bunu hatırlamıyorum, biliyorum. Beraber çekilmiş bir fotoğrafımız var. Okul arkadaşlarımızla cam binanın hemen önünde durup ikili sıra hâlinde poz vermişiz. Yanımızda golden retriever cinsi bir köpek uzanmış. Okulun köpeği olmalı, gayet bakımlı görünüyor. Ona dair hiç anım yok. Bizimkilerin bu okula verecek parayı nasıl bulduğunu gerçekten bilmiyorum. Sonuçta orta direk bir aileyiz.”

“Kız kardeşe bazı sorular sormam lazımdı. Okulla ilgili. O da bana kaçamak bakıp duruyordu zaten. Sonunda kulağıma eğilip: “Size bir şey vermem lazım,” dedi. Ardından beni evin en sonundaki odaya çekti. Oda apartman boşluğuna baktığı için karanlıktı, perdeler salonun perdelerine göre oldukça eskiydi. Kız kardeş, eğilip odadaki kanepenin kasasından bir erkek çantası çıkardı. “Burada bazı şeyler var, belki işinize yarar, eve gelmeyin ve beni de aramayın olur mu? Hepimiz korkuyoruz,” dedi. Çanta kahverengiydi. Kahverengi çantalardan nefret ederim. “Onu böyle dışarı çıkarmayın, kabanınızın içine saklayın lütfen,” diyerek bana uzattı. Almayı reddedebilirdim. Kız kardeşi bu basık odada, askısı eprimiş kahverengi çantayla bırakabilirdim. İrmik helvasının kokusunu duymamak için nefesimi tutup yürüyebilirdim. Fakat insan yenilir. İnsan uzanıp çantayı alır.”

Zeynep Emirdağ – Rüzgârdaki Mum

“Küçük kız, nedime olmanın heyecanıyla bütün gece uyuyamamıştı. Yüzünü yıkayıp gözlerindeki çapakları temizledikten sonra, gelininkine benzer, vatkalı ve kolları büzgülü beyaz bir elbise giyindi. Minik ayakkabıları pencereden vuran gün ışığıyla parıldarken sarı saçları lüle lüle omuzlarına dökülmüş, yanaklarındaki pembelik doğal bir makyaj görüntüsü oluşturmuştu. Başına çiçeklerden bir taç taktıktan sonra içi çiçek dolu hasır bir sepet aldı eline. Sonra majörlerin ağır bastığı bir senfoni çalındı kulağına. Yoksa prensesin eteklerine takılarak ağır adımlarla yürüme vakti gelmiş miydi?”

“Küçük kız artık öfkelenmeye başlamıştı. Sevimli yanaklarındaki kırmızılık bütün yüzüne yayıldı. Bir prenses böyle karşılanmamalıydı. O görkemli beyaz elbisesi içerisinde kuş gibi kanatlarını çırparken neşeli bir ezgi yankılanmalıydı katedralin duvarlarında. Simsiyah kıyafetler yerini rengârenk, uçuş uçuş elbiselere bırakmalıydı. Aşk için dualar edilmeli, en kutsal sözler verilmeliydi. Sonsuza kadar mutlu yaşamalıydı prenses. Güzelliği ve asaleti sonsuz bir sevgiyle taçlandırılmalıydı.”

Mehmet Baynal – Vagonlu At

“Vagonlardan birine atladığım gibi “Deh, deh!” dedim. Bir gürültü işittim. Kır atımın toynaklarının çakıllı bahçede çıkardığı sesti bu. Serin bir rüzgâr uykumun yumuşattığı yüzüme dolandı, geçti gitti. Hafifçe üşüdüğümü hissettim. Dışarıda yıldızlar öbek öbek bulutların arasında kayboluyordu. Gün ağarıyordu. Sabahın koynunda ayaklarını sürüyerek dolaşan atlı trenimin gıcırtılarından başka ses duyulmuyordu. Sonra sesler arttı. Baskın bir gürültü, atımın koşarken çakılların üstünde kıvılcımlar saçan nallarından çıkıyordu. Doludizgin gidiyorduk şimdi. Kalbim çarpmaya başladı. Başımı gittiğimiz yöne çevirdim.”

“Bir süre sonra bir avlu duvarının arasından geçip fıstık çamı bir korunun önüne geldik. İçinde kocaman bir saray vardı. Deniz kıyısında bir kuleydi. Çalıları hışırdatan bir ayak sesi işitir işitmez durup o yöne çevirdim başımı. Baktım dilencinin biri topallayarak bahçeye girdi. Ben de vagondan inip seslerin geldiği yöne doğru peşinden yola koyuldum. Ortalık bayram havasına bürünmüştü. Etrafımdaki kutlamaları seyretmeye başladım. Büyük bir ziyafetin hazırlıkları yapılmaktaydı. Bir tahtın üzerinde sakallı çenesi göğsüne düşmüş bir ihtiyar, herkesten yüksekte oturmuş güreş gösterisini izliyordu. Tumturaklı sözlerle ikide bir emirler yağdırıyordu. Sözü en çok sayılan olduğu belliydi. Şişman gövdesiyle oturduğu işlemeli, gösterişli tahtıyla yekvücut olmuş ve bir daha oradan kalkamaz gibiydi. Altın işlemeli kuşağının arasına sıkıştırdığı mendilini ikide bir çıkarıp terini siliyordu.”

“Atım başını salladı. Neşeli bir kişneme koptu. Bulutların arasından geçerken kopan sayısız hışırtı, göğün sessizliğini delip geçiyordu. Hepimiz gözlerimizi, kulaklarımızı dört açmıştık. Aşağıda koyun, keçi sürüleri birer nokta iriliğindeydi. Ağaçlar, derme çatma evler, yük gemileri, bostanlar, tarlalarını çapalayan çiftçiler ufacık görünüyordu. Çiftçiler şaşkınlıkla başlarını kaldırıp bakıyorlardı bize. Çocuklar meyveliklerin, bahçelerin üstünden her geçişimizde, “Aaa işte bizim ev orada! Orada,” diye bar bar bağırıyorlardı.”

Karabatak’tan Şiirler

gökten çatı ağaçtan duvar kuştan kiremit

tekne batar su üstünde yürüyemez derviş

bir avuç buğday serp ebabil kuşları gelmiş

çıkart filleri tuzla buz olacak camekân

ayı ikiye bölen parmağın işaret ettiği yer

iki parmak iki sırma şanlı yetimler

Fakr âleminde nâm u nişânı olmamak daha iyidir

Aşk hikâyesinde dilsiz olmak daha iyidir

susan dilsiz değil fakat ahtır çınlayan

güneş sanma nar mührüdür omuzlarında

işrak vakti beklenirken yükselir mızrak

fakr şildine talip yok sahne karanlık

yok mu ehliyetin sürücü cüzdanı ver

yılın defteri bir melekle yan yana fotoğraf

Varlık sırlarını tatmaya ehil olmayana

Tercüman yoluyla konuşmak daha iyidir

A.Ali Ural

Her şey uygun adım yürümüyor hayatta

Güzelliğin karşısında selâma duruyorum

Adımını atar atmaz geri çekiyor hatta

Gidecek bir yer yok gördüğüm karşısında

En zor soruları kendime soruyorum

Fanus kırık, çıt yok, kandilde yağ kalmadı

Su suskunun yerini çoktan aldı akmakta

Günah öyle bir geçti ki sesini çıkarmadı

Yanımızdan, bir sürü şarap, kadın, silahla

Durgunluğun dilini zorlandım anlamakta

Hüseyin Akın

burulmuş hayalarıyla devinir durur hadsiz

kıvranır katlanır kösnür

iğdiş bir sabahı zorlar

tutup çoğaltmak. çoğalmak

için. terle ıslanmış

elimde has urgan. kenevir

çarşıların kokuları burnumda

bunca zaman yıkmadım da

ağırdır bir…

siz ki ses ettiniz hadsiz

neyleyim boynumda bir kenevir…

Şafak Çelik

günahkârlığın artınca korkuyorsun

korktukça akneler daha siyah değil mi

seni korumaz mı şu ölenler

sabah saatleri bunlar bak her şey

çok net değil mi

diyorum çok fazla detay var

gençlerle yaşlılar karışıyor önce

bin tecrübe bir gençlik etmiyor

tıp dilinde

fotoğrafı büyütüp bakıyorum ellerine

bir parmağın vurulmuş yine

diyorum hatırlama büyük nimettir

hatırlamasak yarım yaşanır ömür

ameliyattan önce ve sonra

“düşüyor kaderden son imge”

Adem Yazıcı

kanlı tüy, kanlı alın, kanlı paçavra

duvarlara sığmayan tablolar renkli

ölmemek isteyen kadavra solgun

başında yas tutan keskin bıçaklar

değdikçe mıh gibi şakaklarına

soğuk terler döker bıçağın eli

tabloda boydan boya asılı adam

kırpmadan gözünü kırılan boyun

neşesi dudağında sarkmış duruyor

kalın urganlardan kravat

yakıştırılmıştı ona böylece ölmek

taze çiçekler de sığdı avcuna

Ali Seyyah

leylakları savuran rüzgâr

pervasızca kırıştırıyor

sonra arsız bir kedi parçalıyor

nefesimi gri bulutlarda

mürekkep lekeleri

sürüklüyor karanlığı damarlarıma

ne vakit kar yağsa

evlerde dolaşan gölgelerin

günahları örten yatakların üstüne

odalarda yalnız olur

küçülür gövdesi genişledikçe avlular

artık kapılar açıktır

sabah duası kadar cömert evlerde

Filiz Eneç

Bana bir şey olmadı William,

bu kan sahte.

İnanır mısın, birkaç gün önce kırtasiyede,

yüzde on beş indirim yazan

buruşuk bir kuponla

at kılından fırçalara dokundum.

Sonra sentetik ve naylon olanlara. Ucuzundan.

Ama en gür olanını seçtim.

Kasiyer para üstü yerine,

gıcır gıcır bir yüzde yirmi indirim kuponu verdi.

Cebime atarken, buruşmaması için dua ettim.

Ressam, “On altı numara,” diye fısıldadı.

Bu fırçayla yaprakları boyamayı sevdiğini

söyleyecekti. Fakat oralı olmadım.

Sağ baş parmağını havada döndürerek

renkleri birbirine katmayı…

Onu son gördüğümde parmağı havadaydı.

Dudakları kuru olmamalı.

Güzide Ertürk

Kutadgu Bilig’i Anlamak

Adının bilmeyen yoktur desek yeridir. Ya da büyük çoğunluk adını duymuştur Kutadgu Bilig’in. Okul sıralarında adının ezberlendiği, özelliklerinin yazılılarda sorulup geçildiği bir eser olmanın ötesine geçemeyen talihsizlerdendir bu eşsiz mesnevi. Adı bilinir, Yusuf Has Hacib ismi ezberlenir ama bu eserin içeriğine pek de girilmez. Hatta şunu bile yaşanmıştım ben. Derse elimde Kutadgu Bilig ile girince öğrenciler; “Hocam, böyle bir kitap var mıydı, biz de günümüze ulaşmamıştır sanıyorduk.” bile demişlerdi.  Konu bu esere gelince mutlaka kitabı sınıfa götürüp bazı bölümleri paylaşırım öğrencilerle. 11. yüzyıla ait bir eserin günümüze ulaşmadığını düşünen gençleri mutlaka bu eserle tanıştırmak gerek.

Ay Vakti dergisi 195. sayısında iki yazı ile işliyor Kutadgu Bilig’i. Prof. Dr. Ahmet Çapku, Kutadgu Bilig’te Mutluluk Düşüncesi isimli yazısında esere dair genel bilgilerden bahsettik sonra mutluluk konusunu ele alıyor ve örneklerle bu konuyu işliyor yazısında.

“Kutadgu Bilig’te varlık ve evren tasavvuru olarak şunları görürüz: Âlemi yaratan Allah, her şeyi bilen, her şeye kâdir olan, kullarının iyiliğini isteyen varlıktır. Evren, on iki burç halindedir. Allah, kullarına akıl, fikir vermiş, peygamber göndermiş, yaşayabilecekleri bir dünyada onları mevcudiyete büründürmüştür.”

“Realitede ve dini yapılarda insan, yalnız yaşayan bir canlı değildir. Onun iç dünyası yanında dış dünyası da vardır. Bu iki unsur, sürekli etkileşim halinde olup insanın bilincinin daimî surette oluşumuna kaynaklık teşkil eder. İnsan bedenindeki beyin, vücudun idaresinde nasıl önemli ise onun sağlıklı çalışmasında bedenin sağlıklı olması da aynı ölçüde önemlidir. Fert-devlet ilişkisi buna benzetilebilir. Has Hâcib, o dönemin evren tasavvurunun etkisi ile konuya dair şöyle bir betimlemeye gider. Töre (doğru kanun), kut, akıl ve gönlü temsilen gündoğdu (kün-toğdı), aydoğdu (ay-toldı), ögdülmüş (ukuş), odgurmış şeklindeki dört isim bize hakan, vezir, vezir-oğlu ve zahid tiplemesi üzerinden siyaset-ahlak ilişkisini anlatır. Bunlar içinde hakan/hükümdar, gündoğdu yani güneş tiplemesi ile anılır ki, adaleti, kanunu, değişmez olanı, sabiteyi ifade eder. Hükümdar, güneş misali, gökyüzünde değişmeden kalan, ışık ve ısısıyla her şeyin üzerine doğan ve onlara hayatiyet bahşeden bir varlıktır.”

“Hâsılı, ilk İslâm devleti olması hasebiyle Karahanlılar, nasıl bir siyaset takip edebilirdi? Öyle anlaşılıyor ki Kutadgu Bilig’te bunun haritası çizilmiş gibidir. İslâm vahyi şemsiyesi altında Allah’ın yardımı (inayet, kut) ile hükümdar olan kişi, hem iç dünyasında kendini mukarabe etmeli hem de dış dünyayı kanun (töre) ve ahlak ilkeleri doğrultusunda idare etmelidir. Bu konuda aklı temsil eden ve devlet kademesindeki önemli kişilerle rahatça görüş alışverişinde bulunabilen vezir-oğlu (ögdülmüş) ile her daim devlet konularını müzakere eder. Vezir (aydoğdu) ise tıpkı ay’ın çeşitli evrelerindeki gibi sürekli değişim halinde bulunan dünyevî saadeti temsil eder ve ona tam olarak güvenilemez.”

Günümüz Değer Yargılarına Işık Tutması Bakımından Kutadgu Bilig

Günümüzün en popüler kavramlarından biri oldu değerler eğitimi. Herkesin önemine inandığı ama somut anlamda çok da kayda değer çalışmaların olmadığı bir alandır değerlerimiz. Kaynakların yetersizliğinden ya da yetkinliğinden yakınanlar için en iyi adreslerden biri de Kutadgu Bilig’dir. Abfullah Egi, Kutadgu Bilig’in günümüz değer yargılarına kaynaklık edecek noktalarına dikkat çekiyor yazısında. Dört değeri tek tek alıyor örnekler eşliğinde Egi. (Adalet, iyilik, hoşgörü, saygı)

“Halil İnalcık, Kutadgu Bilig’in İslâm kültür dairesine girmiş olan Türk topluluklarında ve devletlerinde Orta Asya Türk kültürünün nasıl ve ne dereceye kadar devam ettiği meselesi konusunda en zengin hazine olduğunu belirtmektedir. Bu bakımdan Kutadgu Bilig’in hem kendi döneminin halk kültürünü ve değerlerini yansıtan hem de bugüne ve yarına ışık tutan bir şaheser olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır.”

“Yusuf Has Hacib’in birbirine çok sıkı bir şekilde bağlı bulunan fert, toplum ve devlet hayatının ideal biçimde düzenlenmesinde gerekli olan anlayış, bilgi ve erdemlerin neler olabileceği, bunların nasıl elde edilebileceği ve bu bunların nasıl kullanılacağı üzerinde durduğu Kutadgu Bilig, yalnızca üst düzeydeki devlet görevlilerine iyi bir yönetici olmaları için ahlak dersi veren kuru bir öğüt kitabı değildir.

Bu özelliği, Kutadgu Bilig’in yalnızca İslâmi bir çevrenin eseri olmaktan ziyade onun evrensel değerleri içeren bir eser olduğunu kanıtlamaktadır.”

Sanatta Niteliksiz Nicel Sorunu

Niceliklerin yarıştığı bir hayatımız oldu. Sayısal veriler, istatistikler birbiriyle yarış halinde. Bu arada ihmal edilen niteliğin yüzüne pek bakan da yok. Ne kadar ne yaptık gibi bir hayalin peşinde sürüklenip duruyoruz.

Salih Uçak, nitelikle nicelik arasında sıkışıp kalan sanatı konu edinmiş yazısında. Sanatta olması gerekenleri sıraladığı maddeler aslında olmazsa olmazlarımız.

“Sanat, maddenin mana kazanmasıdır.

Sanat, benzerlerden benzersiz bir kurguyla farklı olanı güzellik unsuruyla yeniden yorumlamaktır. Sanat, nesnelerden mümkünler vasıtasıyla bir fenomen meydana getirme sürecidir. Özgün bir özne formunda renk, şekil, mana ve isim alarak başkalaşan bu yeni şey, kendisini meydana getiren malzemeden büsbütün başka bir varlığı ifade etmektedir artık. Mana, insandaki ruha delalet eder ki, cismi güzelleştiren odur.”

“Sanatta Otonomi/Özerklik

Durumu Sanat, özü itibariyle özgün ve özerktir. Ancak sanatçı kimliği altında sanatı şahsî emelleri doğrultusunda kullanmaya çalışanların içine düştüğü gülünç durum, kendilerince görülmediğinden olacak ki basitlikleri devam etmektedir. Estetiği, etikten ve ilimden ayrı düşünebilme gafleti, bir nevi cahil cesaretine dönüşebilmektedir. Batı düşüncesinin sanat ilkeleri arasında “ethos ve logos” en başta gelmektedir. Bizde de Fuzûlî’nin “ilimsiz şiir, temelsiz duvara benzer; temelsiz duvar ise değersiz”dir mealindeki tespiti, üzülerek belirtmeliyim ki bilinmemektedir. Sanatın ve sanatçının özerkliği, şuurlu bir duruşla beslendiğinde her bakımdan anlamlı ve başarılı ürünler ortaya çıkar.”

“Sanat, kültür ve medeniyetle neşvünema bulur. Sanatın iktidarını öncelemeyen toplumlar, sonsuz bir kısırdöngüde kendini tekrar etmekten öteye gidemez. Mademki “her sanatçı çağının şahidi ve failidir” (Şeref Akbaba) o halde içinde yaşadığı toplumun açmaz ve çıkmazlarından sıyrılmayı bilmelidir. Kendini sanatın gerçek aynasında tartan sanatçı; otantik mi, yoksa oryantalist mi olduğuna pekâlâ karar verebilir. Tabii olanın reddi, kişinin kendi inkârının ikrarıdır vesselam.”

Yüce Bir Mânânın İzinde

Mânâlar dünyasında yaşıyoruz. Anlam yükledikçe olan bitenlere, gideceğimiz noktanın bizi hakikate ulaştırması gerekiyor. Necip Asım, akıl ve mânânın harmanlandığı bir fikir mücadelesinde yüce mânâya ulaşmanın yol haritalarını sunuyor bizlere.

“İnsanların sünnetullahı kavrayabilmesi için Kur’an-i Kerim’deki birçok ayet-i kerimede akli tutarlılığa dikkat çekilmekte, olanı akılla kavramak gerektiği üzerinde ehemmiyetle durulmaktadır. İnsan, olanı ancak aklıyla kavrayıp değerlendirebilir. Akıl ile kavramak, sözün bir iç tutarlılığa sahip olup olmadığına karar vermek, tutarlı bir mânâ taşıyıp taşımadığının farkına varmaktır. İnsanların hayat serüveninde önderi, her konuda rehberi Peygamberlerin yaşamlarına bakıldığında da bu apaçık olarak görülür. Hz. İbrahim’in Allah’ın varlığı konusundaki akıl yürütmesi, tutarsızlıkları, anlamsızlıkları aklı ile ortaya koyması bu noktadaki en güzel örneklerden biridir.”

“İbrahim b. Edhem efsanevi bir kişiliğe sahiptir. Hayatı hakkında birçok menkıbevi rivayet mevcuttur. O Horasan’ın Belh şehrinde dünyaya geldi. Belh hükümdarı, hükümdarın oğlu ya da torunu olduğu rivayet edilmektedir. Yaşamış olduğu müreffeh hayatı bırakması ile ilgili birçok rivayet mevcuttur. Buna göre İbrâhim b. Edhem avlanırken “Sen bunun için mi yaratıldın, bunu yapmakla mı memur kılındın?” şeklinde gaipten bir ses duydu. Bir başka rivayette ise İbrahim b. Edhem ava çıktı. Av sırasında askerlerinden ayrı düştü. Bir ceylanın peşinden koşmaya başladı. “İzzet ve Celal sahibi olan Allah, lütuflarında ve ikramlarındaki kemalin eseri olarak o ahuyu İbrahim ile konuşturdu.”

“İlimler tarihi incelendiğinde enteresan anlayışlarla karşılaşmamak, zaman zaman tebessüm etmemek mümkün değildir. Zira öyle anlayışlar vardır ki insan şaşırmadan edemez. Belki de bunların en çarpıcı olanı ilim adamlarının belli araştırmalar neticesinde kapsayıcı, her şeyi kuşatıcı bir düşünceye sahip olduklarını iddia edip diğer tüm anlayışları yok sayması, bilim, akıl dışı ilan etmesidir. Belki de Tanrı’nın varlığı konusu bu iddiaların en başında gelmektedir.”

Ay Vakti’nden Öyküler

Nurşah Karaca – Kartal

“Gök, toprak ve denizdi yoldaşı. Kanatları mağripten maşrıka siyah bir örtü gibi sarardı geceyi. O kanatlar rüzgârda savrulmadan göğün sesi çıkmaz, yağmur yağmazdı. Hele kanatlarını göğün derinliklerine bir açtı mı güneş tutardı ellerinden. Sonra ansızın yönünü okyanusun buz gibi sularına çevirir, ta derinlere kadar dalar; yeniden güçlenir, gençleşirdi.

Bir gün kuşların hükümdarı heybetli yüce kartal tam da göğün dibinden denizlere dalarken birden her şey karardı. Derin, sessiz, kocaman kara bir boşluk. Korkuyla süzüldü toprağın üzerine, hemen oğluna haber saldı.

Hükümdarın oğlu genç kartal, babasının sönmüş gözlerine bakıp ürperdi. Hükümdarı kucağına almış avutan toprak, bir sır fısıldadı genç kartalın kulağına.”

“Genç kartal soruların her birine” evet” cevabı verdikçe halkanın ortasındaki kartal göğsüne öyle kabarttı, öyle kabarttı ki, vücudu bütün odayı doldurdu. Genç kartal korkuyla saraydan dışarı çıktı. Günler ve geceler boyu hiç durmadan Doğudan Batı’ya doğru uçmaya devam etti.

Tire’de deniz ortasında yüzen iki küçük ada gördü. Bu adalardan biri yemyeşil, diğeri kupkuruydu. Yemyeşil adanın üzerinde dalları ta göğü saran bir zeytin ağacı vardı. Zeytin ağacının en tepesindeki yaprakların arasında bir kartal yuva yapmış oturmuş; kartalın hemen yanında bir su kabı duruyordu. Bir yılan da ağacın gövdesine sarılmış, yukardaki kartala göz dikmişti. Yalnız, zeytin ağacı kendi kendine yanmakta, ağaçtan fışkıran kıvılcımlar ne zeytin ağacını ne de kartalı yakmadan onları usulca sarmaktaydı. Genç kartal, şaştı bu işe. Oradan hızla uzaklaştı.”

Seher Özden Bozkurt – Yürek Sızısı

“Derin bir uğultu yayılıyor gecenin içinden. Havada kış kokusu var. Hoyrat bir rüzgâr camlara vurup geçiyor. Yapraksız kalmış kuru dallar, ağacın gövdesine sarılıyor. Kocaman gövde, tüm gücüyle köklerine tutunuyor. Gökyüzünün grisi, kül renginde bir sis bulutunun ardına takılarak yeryüzüne iniyor.

Sobanın ateşi çoktan sönmüş. Dışarının ayazı cam kenarlarından, kapı altlarından süzülerek odama doluyor. Kederli bir soğuk yapışıp kalıyor duvarlara. Tavandaki irili ufaklı çatlaklardan gecenin siyahı damlıyor, her bir yana.

Kulaklarımda, halka halka büyüyen yalnızlığın çığlıkları. Boğazımda, yumak yumak olmuş koca bir düğüm.”

“Üzerimdeki hırkaya sıkıca sarınıyorum, ilişiveriyorum bir koltuğa.
Oturduğum yerde zihnim bulanıyor yavaş yavaş. Şeffaf, ılık, yumuşak bir uyuşukluk sessizce kuşatıyor bedenimi. Tatlı bir yorgunluk çöküyor üzerime.
Ellerimde, ayaklarımda garip bir karıncalanma.”

Ay Vakti’nden Şiirler

Nasıl da zormuş tanımadığın

Bir sokakta yürümek ve anlamak

Çağlar boyu değişen yüzlerinde

Kaktüs ve kibir büyüten adamları

Bir serçeyi zaten tanıyamazdım

Bir güvercini

Bir yolcunun gözyaşı izlerini

Elbiselerinden garip çizgiler

Avuçlarından keder dökülen

Ruhların sandukasında

Aramak nasıl da zormuş

Yorgun yağmurları ve mevsimleri

Nurullah Genç

sevenin dilinden türkü gözlerinden yaş eksik olmaz

bilirim göçmen kuşlar uzakları çok ama çok sever

rüzgârı saçlarına bir ağaçlar saklar bir de sen

güneş karanlığı örtüp gider üstüne yerin göğün

uyur neşeler uyanır hüzün ay ve yıldızlar

ıslanır kirpiklerin sabaha kadar buğlu camları öper

Selami Şimşek

zamanı ve mekânı algılayamıyor kimseler

onlar hakkında kesin bir kanıdan kaçmak yürürlükte

çünkü başı ve sonu belli olmayan günlerdeyiz

çünkü bildiklerimizin bir başı ve sonu yok

sesimizi kuşanıyoruz durduk yere

bizi en kanlı destanların ortasında bırakan

o alaca sesimiz...

ki büyüyüp duruyor gibi bir yumru bir yumruk

yerini daima boş bıraktığımız gölgemize.

sonra gılgameş’i anımsıyoruz

bir yanı ur öbür yanı uruk

yarım yamalak söylencemiz olsa da buruk

nasıl olsa başının ve sonunun ne olacağını

sadece biz biliyoruz.

Ferhat Öksüz

YORUM EKLE
YORUMLAR
Yaşar Akgül
Yaşar Akgül - 6 ay Önce

Teşekkürler kardeşim..kaleminize kelamınıza bereket..gönlünüze. sağlık..selamlar...muhabbetler...

banner19

banner26