Aralık 2020 dergilerine genel bir bakış-5

Kahramanın Onsuz Yolculuğu

Olağan Hikâye dergisi 2. sayısı ile karşımızda. İlk sayısı ile göz dolduran dergi, yeni sayıları merakla beklenen bir dergi olma yolunda emin adımlarla yürüyeceğini ikinci sayısı ile de pekiştirmiş oldu. İkinci sayıda da öykü, öykü üzerine yazılar, dosya konusu, derginin özgün bölümleri okuyucuları bekliyor.

İkinci sayının dosya konusu "Kahramanın Onsuz Yolculuğu". Hikâye ve kahraman merkezli bir dosya bu. Olay merkezli metinlerde kahraman olgusunun değişen algısı ve hikâye yapısının zamanla uğradığı değişim konuları dosyada karşımıza çıkan konular arasında.

Dosyadan altını çizdiğim satırları paylaşacağım.

“Kahraman idesi”, dünyanın akışında bunu başarmıştır kanaatimce: “Hayatı değiştirmek ve hayatın anlamını kavramak”. Ta ki Hıristiyan ve Yahudi dünyasının “Tanrı”, “peygamber” ve “insan” tasavvurlarının canına okuduğu Hıristiyanlar ve Yahudilerin, krallarından, derebeylerinden, patronlarından uğradıkları zulümden “hınç” yaratıncaya kadar… İçinde yaşadığımız dünya üç yüz yıldır söz konusu hıncın, önce hümanizmle Tanrı’yı sonra nihilizmle tarihi lağvetmesine şahitlik etti. Bunların arasında insan idesi de haliyle Batı dünyası için “din dışı bir hal”e vardı. Batı dışı toplumların, Batı’dan yayılan bu etkileri göğüsleyip savuşturmaları mümkün olamayacaktı. Böylesi bir güce sahip bir tek Müslümanlar vardı zaten. Müslümanlar da “kahraman ide”lerini aktüel edemeyince bugün yaşadığımız dünya şekillendi. Bugün artık Batı’nın modern dönemler boyunca fetişleştirdiği “kahraman ide”si, edebî metinlerden de postmodern süreç neticesi kovuluyor. “İnsan ide”sini tanrısallaştırıp patolojik bir hale taşıyan Batılı “pathos”un, bugün artık “kadın” ve “erkek” idesini lağvetme aşamasına geldiği düşünülecek olursa, kabaca özetlediğimiz bu süreç, poetik değil politik bir süreçtir. Poetik süreç, politik sürecin zavallı bir maskesidir. Ancak maalesef tüm dünyada olduğu gibi Türkiye’deki Müslümanlar da modern, postmodern sürecin bu politik çehresini göremiyor. Modern, postmodern sanat, edebiyat kuramlarının edebiyatın, sanatın “doğal” akışı içinde gerçekleştiğini zannediyor. Batı’nın kolonyal dönemlerinin geride kaldığını postkolanyal döneminse insanî bir değişim kat ettiği iddialarına kanıyor. Oysa artık bırakın “Tanrı”, “tarih”,

“insan” idelerini “kadın” ve “erkek” idelerinin lağvedilme sürecinin içinden geçiyoruz. Allah’ın yarattığı her şey, gene Allah’ın yarattığı insanlar eliyle “insan doğası”na mutasyon geçirtme aşamasına gelip dayandı. Sanatın, edebiyatın bu noktadaki körlüğü de nedensiz değil. Zira sanatı “oluş”un değil “bozuluş”un anlatımına evrilten Batılı pathos, bundan önce “sanatçı idesi”ni lağvetmişti. Hal böyle olunca bugün sanatçılardan olup bitenleri algılayıp karşı durabilmelerini beklemek beyhudedir. Celal Fedai

"Kahraman’ın O’nsuz yolculuğunun başladığı zamanı düşünsek; geriye, en geriye giderek şimdiye gelmeye çalışsak, bu yolculuğun bin yüzünden her yüzüne bir örnek vermek istesek sayfalar yetmeyecektir. Onsuzluk deyince O ve o olmayan arasında bir dualiteden bahsediyoruz.  O olmayan, ya hiçbir şey oluyor veya da her şey. Hiçbir şey ve her şey tarih boyunca Onsuzluğun iki yüzü olmuş. Hiçliğe ve aynı zamanda antropomorfik tanrı tasavvuruna vahiy dışında karşı çıkışa dair ilk bilgilerimizin Elealı Ksenophanes ile işaretlendiğini, onun doğal bir teoloji ile tek tanrı inancı ekseninde mitolojik unsurlardan tanrı tasavvurunu ayırt etme iddiası taşıdığını felsefe tarihleri yazar.1 Antropomorfizm veya diğer adıyla insan gibi düşünülen tanrılar, bir taraftan metafizik olanı cisme bürüme anlamı taşırken, diğer yandan insanın kendini tanrısallaştırma arzusunu da imler. "

"Yolculuk orada öyle devam etsin; Oğuz Kağan, hanif bir inanışla anlatıda destanlarda belirmiş, diğer tarafta bir izin peşinde olan vahiy eksenli inanış şamanist baksıyı tevhidi formla yeniden düzenleyerek onu halkın kalbini dünya meşgalesinden çözüp işlerin sonunu Allah’a bağlayan Dede Korkut’a dönüştürmüştü. Oğuz Kağan Destanı’ndan Dede Korkut’a, Hazreti Ali Cenklerinden Battalname’ye, Garipnameden Mevlid-i Nebi’ye kadar bütün anlatılarda   vahiy eksenli inanış kahramanın yolculuğunun istikametini belirliyordu.  Modernizm akılcılığın büyüsüyle toplumları büyülediğinde Osmanlı aklı buna hazırlıksız yakalanmıştı diyebiliriz. Paganist paradigmanın büyüsünü 13. yüzyılda her türlü etkisiyle tefekkür dünyasının dışına iten ve neredeyse dört asır boyunca bu şekilde devamlılığını sağlayan akıl, Batı’da kendi paganizmini taşralaştıran ve hâkim düşünce haline gelen aydınlanmacı rasyonel ekole cevap vermekte yetersiz kalmıştı. İlk etapta yeni kahramanlar, eski kahramanları anlatı sahnesinden kovacaktı. Artık sahnede Mahpeyker, Ahmet Cemil, Bihruz, Behlül, Bihter gibi yeni kahramanlar vardı."

"Dünya için olduğu gibi bizim anlatımız için de postmodern dönemin deneysel bir ara melez dönem olduğu kesindir fakat çağın dilini yakalama iddiasında olan postmodernler bu sinizmle işlenmiş ironik dilin döneminin geçtiğini fark edip postpostmodernler gibi samimi, sahici dile dönme cesaretini gösterebilecekler mi yoksa iktidar alanlarını kurdukları söylemin çökmesi kaygısıyla söylemlerinde son kurşunlarını atana kadar ısrarcı olacaklar mı bekleyip göreceğiz. Ben en azından Müslüman yazarların transhümanist ütopyaların hazırlayıcısı olduğu varsayılan söylemlere geçebileceğine ihtimal vermediğim için yeni bir samimiyet dilinin inşasına dönüleceğini umuyorum. Bizim için değişen bir şey yok, eski hikâyemiz yeni zamanlarda da devam ediyor..." Yunus Emre Özsaray

"Necip Fazıl’ın eserlerindeki kahramanlarda yenilmiş, kaybedilmiş, dağılmış bir coğrafya etkisinin olduğu açıkça görülür. Zira “Sahte Kahramanlar” kitabını da böyle bir zemin/coğrafya üzerine inşa eder yazar. Tarihe yakınlığı vardır Necip Fazıl’ın, coğrafyaya yakınlığı da oradan gelir. Necip Fazıl, İbni Haldun’un coğrafya ve kaderi anlamlandırma felsefesi ile aynı yerden beslenir."

"Modern öykü kuramı “Bir Adam Yaratmak”taki Hüsrev’in yerine ana kahramanın “incir ağacı”nın olmasını arzu ederdi. Necip Fazıl, incir ağacını daha geleneksel bir yere konduruyor oyununda. Geleneğin içinde ana kahramanın ve diğer kahramanların incir ağacıyla kurdukları ünsiyeti anlatmayı seçiyor bizlere. Biz, o incir ağacında Hüsrev’in babasının kaderini arıyoruz. Ne var ki “mukadderci tarih anlayışı”nın dışına çıkmak ister gibi Hüsrev’in aynı kadere razı olmasına engel olup o incir ağacını kesiyor eserinde.  İnancına sığınıyor, kaderinden kaçarken iman tazeliyor âdeta." Kuddusi Demir

"Yazılı edebiyat tarihinde, destandan, hikâyeye, hikâyeden masala doğru bir gidiş yaşanırken tek bir şey, biz okurlar için hep rehber olmuştu: Büyük kahramanlıklar. Çağdaş okur, yazılı edebiyat metinleriyle haşır neşir olmadan çok çok önce, o metinlerin özünü oluşturan hikâyeler, dilden dile yayılmaya başlamıştı. Günümüzde yazılı ve sözlü edebiyatın hangi ölçüde kesiştikleri, edebiyat metinleri bağlamında tartışılıyor olsa da sözlü kültür ya da yazılı edebiyat ayrımı yapmaksızın bağdaş kurup oturan bir grup insanın masal, hikâye dinlemesi muhtemeldir hâlâ. Dinleyicinin/okurun, bir kahramanla karşılaşması, ilk bu topluluklarda gerçekleşir. Dolayısıyla, toplumlar kahramanlık anlatılarıyla ilk, yazılı metinlerde değil; dünyanın herhangi bir kasabasında, köyde ya da bir mum ışığı çevresinde toplandığında karşılaşmış; bir daha da zihnini bu anlatıları dinlemekten/okumaktan alamamıştır, desek çok da abartmış olmayız. İster destan, hikâye ya da isterse masal olsun, yüzyılın hikâye anlatıcısı ve dinleyicisi için fark etmez. Yeter ki kulağa çalınan bir kahramanlık olayı olsun. Ne de olsa, bu anlatı nice hikâye anlatıcılarıyla büyüyecek, anlatı ile birlikte kahraman da okurun yahut dinleyicinin zihninde arşa çıkacaktır. Kim bilir ne zaman, bu anlatı illa ki bir yazılı metinde çağdaş okurun karşısına çıkacaktır."

"Çocuk edebiyatı metinlerinde, şimdilerde “korku” temalı eserlere yönelişin yaygınlaşması, çocuk okuru kendi ejderhasıyla yüzleştirmek değil de nedir! Çocuk okurlar da anlatıların kahramanları kadar cesur davranarak kahramanlık hikâyelerinin peşine düşerler. Nitekim, yetişkin ve çocuk okuru aynı mecliste bağdaş kurup oturtan nice hikâye, masal ve nice hikâye anlatıcısı vardır. Cahit Zarifoğlu ve Dede Korkut, böyle bir hikâye anlatıcısı olarak karşımızdadır. Dede Korkut’un “Yeryüzünde benden güçlü, benden deli bir er varsa çıksın benimle savaşsın! Benim erliğim, yiğitliğim, kahramanlığım Rum’a, Şam’a kadar yayılsın” diyen ve Azrail’e kafa tutan Deli Dumrul’unu dize getiren, kendisiyle yüzleşmesidir. Dede Korkut burada, okuruna kahramanın cesareti yanlış yerde aradığını anlatmak ister. Böylelikle yalnızca yetişkin değil, çocuk okurlara da hitap eder. " Sevil Kuzu

"Eserlere yansıtılan kahramanlar, toplumsal bütünlüğü göz önünde bulundurularak kurgulanmışsa, bu durum toplumu birleştirme/parçalanmayı önleme, bir araya getirme ve aynı düşünce ekseninde toplanılması amaç edinilmektedir. Bu da fikirde ve hayalde birleşme, aynı düşünce ekseninde toplanmaya neden olmaktadır. Benedict Anderson’un “okuyan kamu” (Anderson, 2007)kavramsallaştırması ekseninde; toplumların okudukları kitaplar, bu kitaplardaki kahramanlar, yerler ve düşünceler ekseninde “millet”leşme sürecine yaklaşımı bir tür “bilinçlenme” sürecini beraberinde getirmektedir. Özellikle romanlar, hikâyeler/ öyküler ekseninde ele alınan karakterler, sürekli bir biçimde ilişkiler içerisindedirler. Bu ilişkiler örüntüsünde de hayali ortamlarda etkileşimlerde bulunarak ele alınan konunun açıklanması çalışılmaktadır. Bu bakımdan karakterlerin birbirleriyle olan ilişkileri ve birbirlerinin başka gruplarla olan ilişkileri sosyolojinin alanıdır. Sosyoloji bu ilişkiler örüntüsünü reel anlamda incelerken, edebiyat bunun hayali betimlemesini ele almaktadır."

"Edebi eserler, toplumsal değişim ve dönüşümün izlerini sunan eserler olduğu için bu değişim ve dönüşümün izleri olay ve kahramanlar üzerinden aktarılır. Her kahraman, dâhil olduğu olaylar silsilesi içerisinde toplumu, toplumsal olanı kendi üzerinden yansıtır. Toplumun geliştirmiş olduğu tepkisellik, karakter/kahraman üzerinden neşet eder. Her yazar, içinde yaşadığı toplumdan etkilenirken o topluma dair unsurların da gelişimine katkılarda bulunur. Bu bakımdan yazarlar “içine doğdukları, ilerisine seslendikleri kültürün içinde birer fenomendir. Bu fenomenlik durumu, eser üretimiyle bir sonraki nesle aktarılabilir. Bu sayede kültürel unsurların birbirine eklemlenerek devamı sağlanabilir." Bilal Can

Üç Nokta Atışı'nda Handan Acar Yıldız Var

Handan Acar Yıldız, öykülerini severek okuduğum bir yazar. Özellikle öykülerindeki kurgu ustalığı ve anlatımdaki rahatlık, olayların içine sizi davet ediyor. Sayfalar arasında yazar ile birlikte ilerliyorsunuz. Olağan Hikâye'nin Gökhan Yılmaz tarafından hazırlanan Üç Nokta Atışı'nın bu sayıki konuğu Handar Acar Yıldız'la Açık Unutulmuş Mikrofon kitabı üzerine bir söyleşi gerçekleştirilmiş. Bir değini ve Yıldız'dan bir öykü bekliyor okuyucuları.

Söyleşiden altını çizdiğim satırları paylaşacağım.

"Öykü benim aradığım, beni benden önce bulandır. Arayan, bulmak için dolanıp duran benken, beni bulan odur. Kısaca söylersem; karşılaştığımdır. Karşılaştığımda onu aradığımı unutuyorum, çünkü o kadar doğal haliyle çıkıyor ki karşıma. Bu oyunda fail ve meful sürekli birbirine karışır. Şimdi bu ifadelerden hareketle her zaman beş duyuya dayalı öyküler yazıyormuş gibi anlaşılmasın. “Beş duymama”ya dayalı öyküler de en nihayetinde, geçmişte dosyaladığımız gerçeklerin, keyfî şekilde kendilerini açığa çıkarmasıyla oluşuyor. Zihnimizde bir tavla zarı var. Hep var… O zar sonsuz yüze sahip. Üzerindeki rakamlar sonsuza kadar devam ediyor. Dış dünyada ise zaman ve mekana bağlı başka bir tavla zarı var. Onun üzerindeki rakamlar da sonsuza uzansın. Zihnimizdeki zarla dışardaki zarın aynı rakamda karşılaşması sonucu öykü meydana gelir. Aslında bu kadar karmaşık değil. Basit olduğu için anlatmakta zorluk çekiyorum. Yaptığım işi başkalarının gözünde yüceltme çabasında değilim, edebiyatın benim üzerimdeki etkisini anlatma çabasındayım."

"Sanatın dışındaki bütün disiplinlerle eşit derecede ilişkisi olan edebiyatın yanı sıra en fazla ilgimi çeken alan görsel sanatlar; resim, heykel ve mimari. Işığın taşa, duvara ya da nesneye vuruşunu dakikalarca bıkmadan izleyebilirim. Bir fotoğrafa, resme, heykele sıkılmadan dakikalarca bakabilir, bir yapıyı usanmadan manzara seyreder gibi seyredebilirim. Durağan gibi görünendeki hareketliliğe, onun içinde barındırdığı zıtlığa aşığım desem abartmış olmam. Burada belirlenmiş, sınırlanmış, çerçevelenmiş gibi görünenin aslında hayal gücümü özgür bıraktığına inanıyorum."

"Ödüllerin isimlere işaret etme anlamında önemine inanıyorum. İyi ki düzenleniyorlar. Ödül almadan önce de böyle düşünüyordum. Zaten amaç bu değil mi? Bazı isimleri edebiyata kazandırmak. "

İçten ve Özden

Kamil Eşfak Berki, roman ve hikâyenin tarihinden başlayan bir yolculuğa çıkarıyor bizi. Tarihi süreçte roman ve hikâye birlikte yürüyor. Verilen eserlerden bunu anlıyoruz. Berki, içten ve özden diyerek hikâyeleri bir adım önde tutuyor. Yazısını da muazzam bit Sait Faik göndermesi ile bitiriyor.

“Hikâye romandan kısa olur, insan hayatının yalnız bir yönünü anlatmakla yetinir. Avrupa edebiyatında hikâye, romanın atası kabul edilmektedir. Diyelim Cervantes Don Kişot romanını yazdıktan sonra –bence matbaa ile yaygınlık kazanarak – anlatıda yeni tür olmak talihini yaşadı. Bununla birlikte şu da var ki, Don Kişot’tan evvel şövalye romanları oldukça revaçta idi. Bunlardan adı sık sık karşımıza çıkanlar vardır. Örneğin Roman de la Rose.

Roman; Fransa’da, Almanya’da, İngiltere’de iyice öne çıkınca, hikâye ikincil duruma düşer. İlginçtir, Cervantes’in hikâyeleri de vardır ve bunları bir kitapta toplamışlardır. Yirminci yüzyılda “Hikâye romanın atasıdır.” psikolojisi toplumlarda yer tutmaya başlar. Gerçekten romanın görkemli yükselişi karşısında hikâye türü gözden düşme dönemleri bile yaşamıştır. Oysa Boccacio, Decameron’u (On Hikaye) yazdığı zaman 13. yüzyılda roman türü bugünkü varlık ve anlamından çok uzaktı. Kimine göre modern hikâye bu yüzyıldan beri Avrupa’da yazılmaktadır. Evet, örneğin Decameron İtalya’da şok etkisi yapmış olmalı. Kilisenin skandallarla dolu hayatı sergilenmektedir, bununla kalmaz Boccacio; Papalık kurumu hedefte gibidir. Dante daha ileri gitmiş ve zamanının Papa cenaplarına Divina Commedia (İlahi Komedya) adını verdiği büyük epik şiirinde Cehennem’de yer vermiştir.”

“Unutmadan dün gece Sait Faik’in Bütün Eserleri tek cildinden yeniden okumalar yapıyordum. Çatışma hikâyesini bir kere daha okudum. İlk okuduğum yıl, bende iz bırakmış, o anı paylaşmalıyım, içim kabardıkça kabarıyordu, çene kaslarım büzülüyordu, gözlerim doluyordu. Kıvançla, iftiharla yüklenmiştim. Türk edebiyatında böyle bir içedoğuş yazılmıştı Borges’i bilmeden. Büyük hikâyeci verdiği konuşmalarda ikonlarını sayar, Borges yok onların arasında. “Çatışma” bir dünya şaheseridir.”

Teori, kuram ve anlam üzerine

Hasan Akay, meseleleri özünden yakalayan çok kıymetli bir hoca. Onun yaklaşım tarzı temelden başlayan ve dayanakları her zaman sağlam kurgulardan gelmekte. “Metinleri Te(r)orize Etmek!” yazısı da özellikle ezber bozan ifadeler barındırmakta. Teori ve kuram arasında sıkışarak anlamı örtmek tarzında yapılan yanlışlara kaynak niteliğinde tespitleri var Akay’ın.

“Modern kuramların bir kısmı; örneğin yapısalcılığı sonuna kadar germiş ve inceldiği yerden kopmuş kuramlar metinleri teorize etmek isterken yapısalcılıksonrası kuramlar denilen diğer bir kısmı metinleri terörize etmektedir. Bunların, neyi ne için, hangi maksatla tanımlamak ve okumak, mânâsına ulaşmak veya yorumlamak amacıyla hareket ettiklerini, tanımlar ve ölçütler bakımından, niyet ve zihniyeti içerecek tarzda sorgulamak bir mecburiyettir eleştirmenler açısından. Yoksa onlar da aynı çevrime dâhil olarak “kullanılanlar” sınıfına girmekten ve arada kalmaktan kurtulamazlar. Şayet orda kalmak gibi bir niyetleri de varsa, kurgulananların gönüllü alıcıları ve uygulayıcıları olarak yerlerinde kalırlar. Yazıklanmaları da olmaz. Oysa kuramlar bağlamında asıl da usûl de vusûl de bu hattı veya stratejiyi benimsemekle mutmain olamaz. Olmamalıdır; kültür ve medeniyet değerleri ve kıstaslarınca mahdut bir alan ve atmosfere mahkûm edilmekten kurtulmak istiyorlarsa.”

“Metne herhangi bir kuram açısından bakacağım zaman, “Bu metin hiçbir şey söylemiyor!” dediğimde, söz konusu teorize, terörizeye dönüşebilir. Metin üzerinde konuşmak -metin kadar- ciddiyet ister. Yoksa önüne gelen bu hakkı kullanamaz. Metnin fıkhına veya hukukuna dikkat etmek gerekir. [Meselâ, İslâm’ın kaynak metinlerinin, Kur’an âyetlerinin veya hadis metinlerinin anlaşılması hususunda ya da genel olarak İslâm geleneğinde anlama, anlamlandırma, kıyaslama, yorumlama ve anlatmanın kavramsal çerçevesini dikkate almadan hükme varılamaz. Mânâ ve maksada ulaşabilmek için usul ön şarttır. Usûlün tatbiki ile anlam tamamlanır ve hükme varılır. Anlamanın tahakkuku muhtelif bağlamlar üzerinden de yapılabilir. Ama tahakkuka mâni karinelerin de üzerinde durulmalıdır. Metinlerden istinbat ve istihraç yapılırken çoklu delâlet sistemi üzerinden sınamanın yapılması gerekir. Kişi vardığı hükme dair delil göstermek mecburiyetindedir. Hukukta olduğu gibi. Edebiyatçının da yargısına bir şekilde -sözel, özel, gözel, göstersel, belgesel- delil göstermesi, -aksine anlaşılmasını gerektirecek karine bulunmadığı takdirde- mânâ ve maksada uygun hüküm verebilmesi gerekir].

Kişiye “Karinen nedir?” veya “Kanıtın nedir?” diye sorulabilmelidir. Burada ‘göre’lik veya ‘görecelik’ değil, “usûle göre”lik geçerlidir. Metin üzerinde konuşuyorsak durum böyledir, ama sanatçı üzerinde konuşuyorsak? Orada değer ya da hüküm verme işi biraz farklı işler. “Metni önemli değil, ama sanatçı büyük sanatçı!” diye bir hüküm verdiğimizde –meselâ, “Recâizâde Ekrem, büyük bir şahsiyettir, ancak eseri büyük değil!” dediğimizde- işin rengi değişmektedir.”

“Öz ile ilgili öyle bir şey söylenmelidir ki okuyan, “İşte bu, edebiyatın özüdür.” diyebilmelidir. Eagleton, kılıcı taşla sınamış bir eleştirmen olarak “Edebiyatın hiçbir “özü” yoktur. Her türlü yazı “şiirsel” olarak okunabileceği gibi, eğer bir metni edebiyat olarak okumanın anlamı buysa “pragmatik-olmayan” bir tavırla da okunabilir.” diyor. “Özü yoktur” derken okuru ikna etmesi gerekiyor. “Özü yoktur” derken karînen nedir? Eagleton öyle radikal bir şey söylüyor ki: Bir yandan “edebiyatın özü yoktur” derken, öte yandan, aynı zamanda, “bir tren biletinin bile edebiyat olarak okunabileceğini” söylüyor. “Tren tarifesine bir trenin kaçta geleceğini öğrenmek için değil de, modern varoluşun hızı ve karmaşıklığı hakkında genel fikirler geliştirmek için göz atarsam, onu edebiyat olarak okuduğum söylenebilir” diyor.1 Burada bağlama ilişkin okuma tarzı hakkında bir ipucu veriyor. Öyle bakılırsa, okunabilir. Ama öyle okuyabilen kim? Hangi okur? Bu soru (böyle bir okurun kimliği, niteliği, meziyeti) sorulması gerekir: Bir ‘tren bileti’ni edebi metin olarak kim, nasıl okuyabilir?”

Olağan Hikâyeden Hikâyeler

Bülent Ata – Yarım Kalan

“İnsan veda anlarında bir salyangoz gibi fırlatır kendini. Bunu kimse bilmez mi? Bilir, ama ciğerleri yandığından bir süre sonra hatırlayamaz olur, kimdi o yangın yerinden kaçan?

Tek başına uzun bir yol boyunca ilerledi. Sobaların borularından evlerin bacalarına, evlerin bacalarından göğün taa bulutlardan ibaret kısmına dek yürüdü. Bu adamla karşılaşınca hafif eğilirler. Birlikte çay içen insanların birlikte şekeri karıştırıp çay kaşığını kenara bıraktığı gibi. Evlerin bacalarından çıkan bir duman mıdır yoksa bu adam?

Bir otobüse bindi. Otobüs ışıkları televizyondaki abartılı eğlence programı gibi parlak ışıkları, hareketli devingen, umursamaz insanlar kulaklıklarında müzikleri ile her biri yaslanmış bir köşeye. Okuttu kartını geçti arkaya, boş bir koltuğa sığındı. Camdan dışarı baktı. Camdan dışarı bakan insanlar için yol kenarına dizilmiş insanlar vardı. Birkaç durak ileride durup otobüs camında beliren yüzlere karşı ölümsüz insanlar gibi, aldırmasız bakıp bir başka yöne dönecekler. Otobüsün içindekiler farklı mı? Her biri bir başka müzik evreninde birbirine karışmadan bir girdaba doğru akmakta, bir sarmalın, bir blenderin ortasında.”

Hasan Hakan  Boyraz – Şeker

“Adım Nasrullah. Yaşım yirmiye yakın bu sıralar. Evimden çok uzakta yaşadığım topraklarda saymadığım yılıma gireceğim. Her gün ayrı bir korku ile başlıyoruz güne ben ve bana benzeyenler. Korku, gözlerime perde çekiyor olsa da kimi zamanlar, her daim gözü pek kalmayı başarıyoruz. Başarmak zorundayız çünkü. Gözlerimizin kapanması bizim için sondur. Berfin için de sondur bu aynı zamanda. Ben yaşarsam onlar da yaşar. Ben ölürsem sadece ben ölmüş olurum.”

“Sınıra yaklaşırken ne halim kaldı ne de yiyecek bir lokma ekmeğim. Allah kerimdir, bulursun, dedi bizi götüren Ağca. Bilmediğimiz köyün birinde bırakıp gitti. “Beni ne görürsünüz ne de tanırsınız. Telin karşısı Türkiye’dir. Ya yaşarsınız ya da yarın kendinizi karakolda bulursunuz. Bakın artık çaresine.” Ağca’nın son sözleri bunlar oldu. Kaldık on kişi, birbirini tanımayan. Kaderimiz birlikte yazılmadıysa da belki de birlikte son bulacaktı bu yolda. Koşmak yok, düzgün adım. Yolda bayırda bir çobana rast gelip de bir tas süt içersek değme keyfimize. Teller daha gözükmüyor ama ben telleri çoktan aştım.”

“Koştum sabah Mustafa abeyin yanına. Tek kelime etmeden anlamış ki hemen çıkardı gösterdi şekerleri. Hafız Baba’nın şekerleri gibi. Daha parlak. Sönmezler inşallah gidene kadar, dedim. Güldü yine bana Mustafa abey. Parasını kesersin aylığımdan, dedim. Demez olaydım. Kaşlarını çattı. Yüzündeki kıvrımları da o an fark ettim. Bizim oranın dağlarına benziyordu. İçinde kaybolacaktım ki o gür sesiyle irkildim. Para mı isteyen oldu senden, dedi ama o dedikçe ben küçüldüm her bir harfinde. Küçüldüm, küçüldüm; tam yok olacakken, niye, diyebildim cılız bir sesle. Kocaman bir cevap bekledim. Sadece baktı. Gözlerimin içinde bir şeyi arar gibi baktı ve bulduğunu anladı ki gözleri parladı. Cebinden çıkardığı parayı şekerlerin yanına yerleştirdi. Döndü gitti ahıra.”

Handan Acar Yıldız - Gökkuşağı Kapanı

“Başını kaldırıp Tanrı Dağları’na dikkatle baktığında on iki yaşındaydı. O güne kadar dağlar ona bakmıştı. Bakmakla kalmamış onu büyütmüştü. Bazen bembeyaz karları bazen de kardelen çiçekleriyle. Bazen baharı, çoğunlukla kışıyla. Büyümüştü. O kadar büyümüştü ki kendini büyütene dikkatle bakma vakti geldiğini sezmişti. Hele ki bu bir dağ ise. Yaşlanmayan… Yıkılmayan… Göz eriten bir dağ ise… Göz parlatan bir dağ ise… Bir dağın zirvesine rikkatle bakmak, dağın üzerine yağan kar misali ilk kez aklına düşmüştü. Kapanları gökkuşağına dönüştürmeye o gün başladı. Gözlerini zirveyle buluşturduğu gün kapanların süslenebileceğini fark etti. Bir dağa hayranlık duymayı idrak ettiği gün, kapanları rengarenk boyama kararı aldığı gündü. Yakalamak yerine yakalanmaya duyduğu o derin tutkudan belki. Hiç kullanmadığı ve hiçbir zaman kullanmayacağı kapanları en ince uçlu fırçalarla, yapmayı dedesinden öğrendiği doğal boyalarla boyar, süsler hatta püsler otağını kaplayan keçenin diplerine gömerdi. Dünyada bir kapanı bir geline dönüştüren onun dışında biri var mıydı? Fırçanın ince ucunu, yalnızca kararsızlığın tetikleyebileceği bir ivmeyle bütün renklerin üzerinde gezdirdi. Kimsenin birbirine yakıştıramayacağı, yan yana hayal bile edemeyeceği renkleri karıştırsa da ortaya herkesin bildiği renkler çıkardı. Fırçanın ucu havada kaldı. Koyu rengin içine karışıp kaybolan renk, ilk halini hatırlıyor mudur? Renk dediğin eninde sonunda birleştirirdi görüşü, bakışı birleştirmese bile. Severdi yine de böyle oyunları. Önce kırmızı ve maviyi karıştırdı, gri ekleyerek tatlı bir lila oluşturdu. Sonra kırmızı ve yeşili karıştırarak kahverengiyi elde etti. Lilanın içine fırçanın ucuyla kahverengi kattı. Oluşan renk, ne göğün rengiydi ne de yerin. Bir kapanı boyamak için harika bir renkti içine kahverengi katılmış lila. Boyadı. Kuruyuncaya kadar çiçek topladı. Sarı çiçeklerden taç yaptı kapana. Çiçek saplarını kapanın tellerine sardı. Sarı çiçeklerle kapladı her yanını. Kapanları gömeceği derinlikle ilgili iştahı günden güne değişirdi. Bazı günler derin mezarlar kazmak isterdi. Elleriyle kazardı süslü kapanın mezarını. Tırnaklarının dipleri toprakla dolardı. Avuçları yarılıp takati kesilinceye kadar kazardı toprağı elleriyle. Sonra yine ellerine aldığı kapanı bir süre izler. Ona ama daha çok aralarında boyama süsleme sırasında oluşan ünsiyete veda ederek gelin kapanı toprağa yerleştirirdi. Sonra hiç kurmadığı tuzağının üstünü usulca örterdi. Kapanlar ve tuzaklar toprak altında kaç yılda çürür bilmeden. Kendi de ne zaman bir güzele dokunsa toprağın altındaki halini hayal ederdi, nasıl çürürdü insan gün be gün. Şüphesiz bir kapandan daha kısa sürede çürürdü insan. Çok derin kazmıştı kapanın mezarını bu kez, içine kendisi bile düşebilirdi. Kapanla vedalaşması da her zamankinden uzun sürdü. Kaç kapan gömmüştü bugüne değin? Kaç tuzak ihtimali toprağın altında kalmıştı? Hatırlamaya çalıştı. On iki yaşından beri… Şimdi yirmi yaşındaydı. Çok sayıda kapan. Çok gökkuşağı. Çok süs. Çok çiçek. Mezarın derinliğinden mi vedanın uzunluğundan mı kendine sorduğu sorunun cevabını bulamadığından mı her nedense ölü yorgunluğu çöktü üzerine. Bozüyün ortasına yattı. Sırtında yün halının sertliğini hissediyordu. Tündükten giren ışık gözlerini kamaştırıyordu. Gökkuşağının renklerine boyayıp gelin gibi süsleyip kaç kapan gömmüştü? Düşünürken uyuyakaldı. Işık, göz kapaklarına ve göğsüne vurmaya devam etti.”

Necip Fazıl ve Tasavvuf

Şiar dergisi 31. sayısı ile 2020’yi tamamladı. Kendine yer bulan ve günümüz edebiyatında yerini sağlamlaştıran bir kararlılıkla yoluna devam ediyor Şiar. Dergide her tür çalışmaya rastlamak mümkün ama şuna dikkat çekmek istiyorum. Birçok dergide maalesef rastlayamadığımız araştırma yazılarına Şiar’ın her sayısında rastlamak mümkün. Dergileri ayakta tutan ve dergilere arşiv geri olma özelliği kazandıran bu tür çalışmalar bir dergi için oldukça önemli bir yapıtaşıdır.

Şiar’dan yapacağım ilk paylaşım tam da bahsettiğim türden bir çalışma. Nuray Alper, çalışkanlığını ve titizliğini takdirle karşıladığım isimlerden. Başvurduğu kaynaklarla ve ele aldığı konularla vermek istediği konuyu derinlemesine ele alan kıymetli bir yazar.

Derginin bu sayısında da “Eski Elbiselerin Hâfızası” Hikâyesine Metafizik Üzerinden Bakmak Ya Da Necip Fazıl’ın 1934’ten Önceki Tasavvufî Eğilimi başlıklı yazısı ile bizi Necip Fazıl’ın dünyasına davet ediyor.

“Cumhuriyet’in ilk yıllarında yayımladığı Örümcek Ağı adlı ilk şiir kitabıyla (1925) Türk şiirine tema değeri olarak yenilik getiren Necip Fazıl, farklı tavır ve bakış açısını oyunlarına da yansıtır. Tohum (1935), Bir Adam Yaratmak (1938), Künye (1938), Sabır Taşı (1940) gibi oyunları bugün hâlen sahnelenen ve izleyici üzerinde ciddi etkiler bırakabilen, 1962’de şiirlerini topladığı Çile’si de pek çok hanede başucu kitabı hâline getirilen eserlerdendir. Necip Fazıl’ın ilk hikâyeleri ise 1928’de, o sırada yönetiminde Peyami Safa’nın da bulunduğu “Cumhuriyet” gazetesinin Edebiyat sayfasında yayımlanır. Dil ve Edebiyat Araştırmaları Dergisi’nde yer alan “Necip Fazıl Kısakürek’in Hikâyeleri Üzerine Bir İnceleme” adlı yazıdan sanatçının, 1933 yılında buradaki sekiz hikâyesi ile Hâkimiyet-i Milliye gazetesindeki yazı ve tahlillerini bir araya getirerek Birkaç Hikâye Birkaç Tahlil adıyla kitaplaştırdığını öğreniriz. 1965’te bu kitaptaki hikâyelere yenilerinin de eklendiği Ruh Burkuntularından Hikâyeler yayımlanır ve 1970 yılında Necip Fazıl kırk hikâyesini topladığı Hikâyelerim’i bastırır. Kısakürek’in vefatından sonra, 1983’te Hikâyelerim’e toplam 52 hikâyenin yer aldığı son şekli verilir.”

“Necip Fazıl’ın şiir ve oyun türündeki başarıyı hikâyede yakalayamadığı çok kereler dile getirilse de Tanpınar, 1933 tarihli yazısında Necip Fazıl’ın hikâyeleri ile ilgili “İnsan eserinin fevkine çıkmadıktan ve bir gün, hayatının istediği bir günde onu fırlatıp atmak kudretini kendinde bulmadıktan sonra niçin yazmalı? Boş rakkam kalabalığının üstüne çıkabilmek ancak bu cins adamların hakkıdır. Ben ve Ötesi şairinde bu ruh kudreti vardır.”demektedir. Necip Tosun ise “yazarın 1928 ile 1971 tarihleri arasında yazdığı öykülere toplu olarak bakıldığında farklı anlayışlarla öykü yazdığının görüldüğünü, ilk dönem öykülerinde korku ve fantastik ögelerin yoğun olduğunu ve onun en güçlü öykülerinin bu öyküler olduğunu” ifade ederek “Necip Fazıl’ın öykü anlayışının felsefî bir sorunun hikâye edilmesi olduğunu” söyler.”

“Öyküsünü, bırakıp gidenin kaldığı ve geride kalanın da gidemediği hakikatiyle tamamlayan anlatıcının elbiselere insandan daha büyük ve derin bir anlam yüklediği açıktır. Hikâyede elbiselerin vasıfları sadakat, hüzün, anlam, irdelemek, sükût etmek, paylaşmak gibi yüksek değerlerle ortaya çıkarılır. Yahudi esnaf ve elbisesini bırakıp giden adam ise elbiselerin duygu iklimlerine vâkıf olamadığı gibi, onların konuşmalarını da duyamamaktadır. İşte bu durum elbiseye insandan daha büyük bir keyfiyet kazandırır. Tasavvuf öğretisine göre, bir kimse günah işlediği bir elbise yahut mekânda güzel bir amel de gerçekleştirmelidir. Çünkü kıyamet gününde o elbise ya da mekân kişinin ameline şahitlik edecektir. Hikâyenin isminin “Eski Elbiselerin Hafızası” olduğu düşünülürse Nurullah Çetin’in de ifade ettiği gibi “Necip Fazıl’da başından beri var olan metafiziğe eğilim 1934 öncesinde belirsiz, şekilsiz ve bilinçsizdir. 1934 te ise İslâm maneviyatıyla ete kemiğe bürünmüş, adı konulmuş, bilinçli bir sisteme kavuşmuştur.”15 Bununla birlikte “Eski Elbiselerin Hâfızası” adlı bu hikâye göstermektedir ki Necip Fazıl’ın içinde yanan bir mana ve maneviyat kıvılcımı daima vardır.”

Hüseyin Su ile Hasbıhal

Şiar’ın 31. sayı hasbıhal konuğu Hüseyin Su. Sorular Serap Kadıoğlu’ndan. Edebiyat, öykü, Nuri Pakdil, kuram gibi konuların işlendiği söyleşiyi özellikle öykü yolunda ilerlemek isteyen genç arkadaşlar mutlaka okumalı.

“Modern öyküdeki “anlatıcı” ile tahkiye türündeki, özellikle de geleneksel şifahî anlatıdaki -hikâye, masal gibi tahkiyeye dayalı türlerde- “hikâye anlatıcısı” birbirinden farklı işlevleri ifade eden kavramlar. Halka heyket verenleri, masal anlatıcılarını, denkbejleri, eski Türklerin yuğ törenlerinin ağıt yakıcılarını, yaşanan felaketleri; bir masal, destan ve hikâye gibi kurgulayıp anlatanları bir modern öykü anlatıcısı olarak göremeyiz şüphesiz. Eğer geleneksel şifahi anlatı döneminin yaygın olduğu zamanlarda yaşamış olsaydım elbette iyi bir “hikâye anlatıcısı” olmak ister, bunu başarmak için de elimden geleni yapardım. Modern zamanlarda yaşayan ve modern bir anlatı veya tür olan “öykü” yazdığımız için iyi bir öykünün şüphesiz iyi bir “anlatıcıya” ihtiyacı olduğu bilgisinden hareketle yazdığımız öykülerdeki “anlatıcıların” da teknik, dil, üslûp ve kurgu bütünlüğü içinde sağlam, iyi bir anlatıcı olmasını isterim. Bu dikkatle yazıyoruz bugün. Evet, eninde sonunda öyküyü yazan, öykünün hikâyesini kurgulayıp anlatan metnin yazarı, -şifahî hikâye anlatıcısından farklı olmakla birlikte- bir “anlatıcı”dır. Yine de biz, edebî metne bakarken, anlatıcı ile yazarı birbirinden ayırır, farklı olduğunu, her zaman ikisinin aynı, yakın olmadığını düşünürüz. Şüphesiz doğru olan da budur. Yazar, geriye çekilip bir anlatıcı kurgulayarak onu ileri sürer. Bu durum özellikle birinci tekil şahısla anlatılan, ben-anlatıcı öykülerde daha çok yanılgıya yol açar. Öyle ya da böyle, her tahkiye -öykü, roman- yazarı, tatlı dilli iyi bir anlatıcı olmak için gayret eder, çünkü eninde sonunda bir hikâye anlatıyor bize...”

“Düşüncelerimiz, inançlarımız, hayat tecrübemiz bizlere bir açı sunuyor eninde sonunda ve biz insanlar da her ne yaparsak yapalım, o açıdan bakıyor, oradan görüyor ve yapıp ediyoruz. Bizim için bu edimler edebiyat, daha özelde ise öykü, deneme vs. olarak tezahür ediyor. Bunları evirip çeviren, biçimlendiren, şöyle veya böyle olmalarını sağlayan bir irade var mı, evet var. Var ama yine de hepsi açık seçik bir hesapla da olup bitmiyor. Elbette yer veriyoruz, bilinçli bir tercih söz konusu. Yine de ben, insanın aidiyetlerinin ve mecburiyetlerinin de irademiz kadar hayatımızda belirleyici olduğunu düşünüyorum. Eğer bunların farkındaysak, kendimizdeysek bu belirleyicilik, bunları yazmaya mecbur ediyor yazarları. İnsan, yani yazar, bir kamera kadar gördüğünü tespit etmekle yetinen, tarafsız bir âlet değil; inançtan, duygudan, düşünceden ve bir kalpten ibaret bir varlık. Batan, acıtan, dürten, sevindiren, mutlu, mutsuz eden, ağlatan, güldüren ne denli etken varsa hepsini hissediyor ve sonra da bir biçimde hepsine tepki veriyor. Yazar da yazarak tepki veriyor. Ayrıca tepkiyle de yetinmiyor, şöyle olsun, böyle olsun, hatta olmalı, olmamalı, hayır veya evet, diyor. Kavgaya giriyor, müdahale ediyor. Anadolu dediğiniz yer, sadece öylesine bir toprak parçası değil ki. Anadolu biziz, bizim ait olduğumuz, bastığımız, sıcaklığını, soğukluğunu hissettiğimiz toprağımız. Belki hiç yazmasaydık, yazıyla tanışmamış olsaydık neyse, o zaman yazmasak da olurdu ama madem yazıyoruz, bunları yazmadan olmaz. Eğer yazmazsak, bunların hepsi ardımızdan gelir…”

“Şiarım, sadece inandıklarımı yazmak ve yazdıklarımın da benimle öte tarafa geçebilecek ameller olabilmesi için dikkat, samimiyet ve istikamet sahibi bir yazar olarak yazmak, yaşamak ve ölmektir…”

Hikâye Soruşturması

Kuddusi Demir’in hazırladığı hikâye soruşturması var dergide. Katılan isimler; Bahtiyar Aslan, Recep Seyhan, Mustafa Uçurum, Emin Gürdamur, Ahmet Sarı, Serkan Türk, Handan Acar Yıldız, Güray Süngü.

Hikâye yazarları olarak yeni bir şey mi anlatıyoruz, yeniden mi anlatıyoruz?

Bahtiyar Aslan: Belki bu soruyu sanata teşmil etmek lazım. Yeni bir şey söylemek gerçekten mümkün mü? Bunca şair, yazar gerçekten yeni bir şey mi söylüyor? Yeni bir şey söylemek mi önemlidir, bir şeyi yeni bir Recep Seyhan şekilde söylemek mi? Bu kadar şair, yazarın hepsi bir şeyi yeni bir şekilde mi söylüyor? Çoğalır gider bu dert olarak. Kimin nasıl bir iddiasının olduğunu bilmiyorum ama ben yeni bir şey söylemek iddiasında değilim. Yeni bir durumla ilgili söylediğimiz, söyleyeceğimiz bir şey yeni gibi gözükse de geçmiş metinlerde bunun ilkesini bulmak mümkündür sanki. Gök kubbe altında söylenmemiş söz yoktur denmiş. Bir de metinlerarasılık diye bir şey var. O da aynı iddiada. Yeni bir metin yaratmak mümkün değildir, yazılan her şey geçmişte yazılan metinlerin bir kolajından ibarettir falan diyorlar. Bunları esas alırsak bir şeyi yeni bir biçimde söylemek esastır. Yeniden anlatıyoruz ama kendimize has bir dille, üslupla. Burada belirleyici olan üsluptur. Sanatçının da asıl derdinin bu olması gerekir. Sanatçı kendi tekliğini, biricikliğini (uniqe) önemser ve bunu sağlayabilirse ortaya da yeniden anlatılan ama yine öznel bir metin çıkar. Uzun mesele. Bir soruşturma sorusuna verilecek cevabı aşacak kadar uzun…

Hikâyeciler ürkek, şairler hep cesur mu olur?

Recep Seyhan: Hikâyecilerin ürkek olduğunu kim söyledi bilmiyorum, ama şairlerin daha cesur olduklarını söyleyebiliriz. Bu şundan: Şairler çoklukla muhayyilenin alanında dolaşırlar. Yukarıda değinmiştik, şairlerin arkaladıkları dağ çok güçlüdür; dolayısıyla dolaştıkları alan hikâyecilere göre daha özgürdür. Bu yüzden pervaları yoktur, hesap ve kitapları daha azdır. Hikâyeciler ise şairleri bağlayan sebepler dışında gerçek ile daha sıkı iletişim içindedirler; hatta gerçeğe yer yer muhtaçtırlar. Bu yüzden gerçek ile iyi geçinmek zorundadırlar. Bu, hikâyecilerin gerçeğe bağımlı oldukları anlamına gelmez elbette, ama kurmacanın da kendine mahsus bir gerçeği yok muydu? Bu, nihayetinde her ne kadar gerçeğin kendisi değil ise de onunla iletişimi kaçınılmaz olan bir “gerçeklik”tir. Hikâyeci veya romancı yazdığı metnin kurmacanın gerçeğine uygun olup olmadığını gizlice denetlemek zorundadır. Bu yüzden hikâyeciler gerçeği tümüyle yadsıyamazlar. Oysa şairlerin gerçeğin türevlerine bile eyvallahları yoktur.

Hikâye bağlamında gerçekle kurmacayı aynı torbaya attığımızda ana karakter hangisi olur?

Mustafa Uçurum: Anlatılan ne olursa olsun, kurgunun merkezinde ana karakter gerçek olan tarafta yer alıyor. Yazar kendi merkezinde dönen bir dünyayı kurgulasa da asıl olan yaşananlardır. Gerçek olan kurgu ile birleşince modern hikâyenin kapısı aralanıyor. Yazar ne yaparsa yapsın gerçeklerden kopamıyor. Bu da hikâyenin ruhunda olan bir yapı taşı. Bir de şuna dikkat çekmekte fayda var. Çok soyut bir hayatı yaşıyoruz. Öznesiz tavırlarca kuşatıldık. Belgisiz zamirler yaşıyor her şeyi. Durum böyle olunca hikâyemiz de kahramanını yitirdi. Kurmaca metinler de kendi kahramanını üreterek bir belirsizliğin sesi oldu.

Hikâyeciler ürkek, şairler hep cesur mu olur?

Emin Gürdamur: İster şair, ister öykücü, ister hakkâk, ister heykeltıraş olsun, sanatçının gerçekte aynı kumaşın insanı olduğu kanaatindeyim. Cesaretle ve ürkeklik yerine göre dünyanın en büyük erdemi veya en büyük zaafı olabilir. Ama yerine göre. Şöyle açıklamaya çalışayım. Mottomuz şudur: Sanatçı cesur olur! Burada cevaplamamız gereken minik ama hayati bir soru var: Kime karşı? Başkalarına karşı cesur olmak dünyanın en kolay işi. Katiller, hırsızlar, namussuzlar genelde dünyanın en cesur insanlarıdır. Sanatçının cesaretini onlardan ayıran, onun kendine karşı savaşında da kuşandığı, kuşanabildiği cesarettir. Ürkmek ise sanatın yegâne kaynağıdır zaten. Varlık, yokluk, ölüm ve insan karşısında haşyete kapılmaktan daha sanatkârane bir tutum bilmiyorum. Özetle, benden istediğiniz cevabı veremediğimin farkında olarak şöyle diyorum: Ürkeklik de cesaret de sanatçının en doğal gereksinimi. Tıpkı bütün insanlar gibi.

Bizde geç kabul gören bir anlatım türü olarak Türk hikâyesi, öykünmecilikten ne vakit vazgeçecek veya vazgeçmeli mi?

Ahmet Sarı: Türk hikâyeciliğin kendi damarını yakaladığına, kendi sesini bulduğuna inanıyorum. Elbette medeniyetimizde şiirin yeri, romanın bize geliş tarihinden çok çok evvellere dayanır. Hikâye için aynı şeyi söyleyemem. Roman ne kadar Tanzimat’ta dışarıdan gelen bir tür ise, öykünmeciliğin romanda olduğu dillendirilse de hikâyeciliğin çok eski zamanlara kadar doğu toplumunda var olduğunu söyleyebilirim. “Bu tarihi silsilede kendi hikâye anlayışımızı, bize ait tahkiye geleneğini kaybettik, son düzlükte batı hikâyecilikten etkilendik” diyorsanız buna belki biraz hak verebilirim. Modernizm alımlamamız parizyen bir alımlama olduğu için sadece roman alanında değil öykü alanında da Tanzimat’ta, Cumhuriyet döneminde, yeni dönemlerde batıdan etkilenmeler olmuştur. Romanda olduğu gibi, nasıl ilkin romanı batıdan kültürümüze transplante edip yüz yılda kendi romanımızı, bize ait romanı oluşturduysak, bu öykünmeci öykücülükle de zamanla kendi sesimizi, kendi öykümüzü, “bizim büyük çaresizliğimizi”, “bizim kadim neşemizi” yeniden bulabiliriz. Yüzleşme, etkilenme, taklit ve buradan da alınan neyse onun hazmı, bize dair yeniden üretimi beraberinde getirir.

Hikâye bağlamında gerçekle kurmacayı aynı torbaya attığımızda ana karakter hangisi olur?

Serkan Türk:  Bir yazar olarak sıklıkla karşılaştığımız bu soru cümlesine hep temkinli yaklaşırım. İşin içine kelimeler, cümleler, hisler ve hayaller girdiğinde yaşamınızdan bağımsız bir şeye evrilir yazılanlar. Sözün büyüsü diye tarifleriz bu serüveni.

Bizde geç kabul gören bir anlatım türü olarak Türk hikâyesi, öykünmecilikten ne vakit vazgeçecek veya vazgeçmeli mi?

Handan Acar Yıldız: Bizde sözlü kültür çok güçlüydü bildiğiniz gibi. Yazılı kültürün şekillenmeye başladığı Tanzimat dönemi eserlerinde evet, biçim anlamında hatta konu itibariyle bir batı öykünmesinden söz edilebilir. Fakat Serveti Fünun ve Fecri Ati’de özgünleşmeye başlayan bir yazından rahatlıkla konuşabiliriz. 1950 sonrası öykü ve şiirin ise artık özgünlüğü yakaladığı kanaatindeyim. Kaybeden taraf olmaya has özgünlük bu. Tarihi kim şekillendirirse ona öykünülmesi doğaldır. Fakat edebiyatta kaybetmenin yarattığı özgünlük vardır ki bu mağdur edebiyatı ile karıştırılmamalı.

Hikâye bağlamında gerçekle kurmacayı aynı torbaya attığımızda ana karakter hangisi olur?

Güray Süngü: Hikâyede gerçek ve kurmaca diye iki ayrı şey yoktur. Gerçek dediğimiz hayattır, kurmacanın ise gerçekliği kendi içindedir.

İçeri Ve Dışarının Geçidi: Anahtar

Hayrettin Orhanoğlu’nun elinde bu kez bir anahtar var, geçitler arıyor kendine. Bu anahtar şiirlerin kapısını açıyor. Şairler yoldaşlık ediyor bize.

“Kimi imgeler vardır ki kendilerinden başka imgelerin de sınırlarından içeriye girerek onların belirleyicisi olur. Anahtar da kapı, kilit, içeri ve dışarı, ev, oda gibi imgelerin sınırlarını yeniden çizer. Öte yandan içeri ve dışarı kavramları sanatta çoğu kez insanın iç dünyasıyla ilişkilendirilerek beden ve ruhla anılır. Bu iki zıt uzam arasında evin bir parçası olan, ama aynı zamanda bir aidiyeti de barındıran anahtar (ve elbette kilit), yalnızca bir geçiş eşiği olan kapıyı değil aynı zamanda iki ayrı dünya arasındaki gizemli geçişin de adıdır. Bu yönüyle anahtar, bilginin de sembolüdür. Öte modern çağda anahtar, soruların karşısında cevabı temsil etmesinin yanında iç dünyaya dönüşün imgesine dönüşmüştür.”

“Kapının anahtarı öbür pantolun cebinde / Bu mahallede çilingir de yok / İçerde elektrikler yanıyor musluk açık / Kedi aç / Eşiğe oturup hay akşam akşam (Fesleğen Susuz) Bu dizelerin şairi Metin Eloğlu, eşiğe oturduğunu belirtmekle birlikte aslında gerçekten de iki ayrı durumda bir şiirsel öznenin varlığını haber verir bize. Dizelerin iki ayrı yere ait durumu belirtmesinin yani anahtarı içerde unuttuğunu hatırlayan adamla ışıkların açık unutulması, musluğun açık olması ve kedinin aç olması sistematik bir korelasyonun varlığıyla açıklanabilir. Dışarısıyla içerisi arasında kalışını zaten “eşik” kelimesiyle söylemesi bir yana iç dünya modelinden baktığımızda da aslında iç dünyayla dış dünya arasında sıkışıp kalmış birini görürüz. İki dünya arasında sıkışıp kalan şiirsel öznenin diğer şiirlerdeki serüveni de bundan farklı değildir. Mekânsal zıtlıklar, karşıt duygu durumları, iyilik ve kötülük, alay ve kendini değersizleştirme, bu karşıtlıklardan bazılarıdır.”

“Şahitsiz vakitlerde / inşirahıyla geldi de kalbin/ bir anahtar koydu önüme / bakir soruların senin. (Bir Kilit Bir Anahtar) Anahtar, kapıya ait ikincil değerde bir imge olmasına rağmen en az kapı kadar öne çıkar. Soyutlamalar ve sembolik değerlere uyumuyla işlevsel bir değer taşır. Ebubekir Eroğlu da kalbin anahtar özelliğine vurgu yaparak metafizik bir imgenin kapısını aralar. İnşirah, açma anlamına gelmekle birlikte bilinmeyen bir meseleyi çözmek, şerh etmek anlamlarına gelir. Anahtar, bu soruların cevabıdır.”

Şiar’dan Öyküler

Kuddusi Demir- Çeçen Baba

“Kursağında açtığı düğüm, ellerinde kördüğüm oldu onun. Elleri, kördüğüm misali birbirini taraklayıp durdu. Elleri sımsıcak, kıpkırmızı… Kan yürüdü ellerine. Kalbindeki bütün kan ellerine yürüdü. Tarakladığı başını ellerinin arasına aldığından beri bezgin kalbi soğudu. Yaşamaktan soğudu. Öpmekten, sevmekten, alışmaktan… Bu yüzden tüm kanı ellerine pompaladı. Soğudu da soğuduğu bilinsin istemedi. Ellerini kurban etti o da. Sık sık kalbini yoklayan ellerini kurban etti. Kan kardeşini kurban eder gibi ellerini kurban etti. Kana susayan ellerini…”

“O gece Uzun, konuşmadı fazla. Dinledi. Ara ara cigara sardı Yılmaz’a. Anladı. Yılmaz’ın konuşmaya ihtiyacı vardı. Konuşurken arada bir saatine baktı Yılmaz. On bir dakikada bir cigara sardırdı Uzun’a. Cigara bitene kadar sustu. Derin bir nefes çekti ciğerlerine. “Kimse konuşmasın!” dedi. “Cigara bitene kadar ciğerlerimi dinleyeceğim.” On bir nefeste bitirdi cigarasını, on bir derin nefeste. Sanki nefessiz kaldı da nefessiz kalışı bilinsin istemedi. Ciğerlerini kurban etti o da. Cigara dumanının eskittiği ciğerlerini…”

“Her zamanki gibi o sabah da on bire doğru uyandı Yılmaz. Kahvenin önünde sıralanmış sandalyeleri saydı yine. On birincisini bulup oturdu. Ahmakıslatan vardı dışarıda. Bu mahallede ahmak olmak için ahmakıslatana ihtiyaç yoktu. Üstelik dışarda değildi ahmaklığı. Biliyordu. Ahmaklığına yanıyordu. Asfalt yola dikiyordu gözlerini. Ahmaklığının gözlerinin önünde akıp gidişine yanıyordu.”

Merve Çakır – Nerde Kaldın İki Gözüm

“Tarih kokuyorum buram buram. Üç haftadır yıkanmadım. Başkası olsa çekinir. Ayıp olur, pis kokarım mühimcik hanımlara, beylere, der. Beni de saygısızlıkla itham eder. Özsaygı der ve başka bir sürü şeyler. Ulan, derim ben de, içimi mi açtın da niyetimi bileceksin. Sorsan söylerim sebebini. Bir de akıllıyım diye geçiniyorsun. Akıl başta değil taştadır. Hariçten gazel okumaz taş senin gibi. Ama boşa kürek çekmek olur. Bunu bildiğimden susarım muhtemelen. O da sormaz zaten. Ancak ardıma laf eder.”

“O günkü güneşten bile sıcaktı kıkırtısı. Tebessüm ederken de öyledir muhakkak. Ne demişti ilk olarak? Oturabilir miyim. Bu devire yaraşmayan nezaketi epey şaşırtıcı. Buna mavi desek, gülüşüne sarı, hoşsohbetine pembe, edasına kırmızı. En büyük sanatkârın en nadide sanatı. Şimdi nasıl yansıtılır bu. Hep aynı bilinmezlikle noktalanıyor hikâye. Neyse, karınca kararınca. Niyetten geri dönmek olmaz. İki gözüm de oldu derse değmesinler keyfime.”

“Şimdi çizmeye başlasam. Yedi günüm var. İki gözüm de gelse. O da hah, dese, bu sefer en iyisi olmuş. Sonra dayanamayıp bozsam sürprizi. Kaldırsam şövalenin gizemini. Al, desem, al iki gözüm, en güzel portre, tek gerçek portre bu oldu. Çünkü senin hem ruhun hem yüzün kalbimde.”

Serpil Tuncer – Kiracı

“Sabah olmamıştı daha. Bunu bilmek huzur verdi delikanlıya, yaşamın sütliman ucundayken, demek uyumak için hâlâ zamanı vardı ama akşamdan beri içinde bir bunaltı… Kalbi dar gelmekte göğsüne. Hiç aklına gelmeyen ölüm bile gözüne hoş gözükmekte. Delikanlı, ayağa kalkıp, aralı pencereden dışarıya bakabilirdi ama içeriye dolan rüzgâr, yeniden dokunmaktaydı tenine. Liman, sık bir ormanmışçasına, sanki öbek öbek yeşillenmiş ağaçlara karışmışçasına ağustos böceklerinin istilasına uğramıştı. Yelkenleri indirilmiş direklerin üzerinde ötüp ötüp duruyorlardı. Gemileri bağlayan kalın iplerse, tuzlu suyun içinde eskimeye yüz tutmuştu.”

“Sabahleyin, kızla karşılaştıkları her zamanki saatte otobüs durağına geldi, ama genç kızı etrafta göremedi. Oysa diz çöküp önünde uzun uzun serenat yapacaktı. “Ertesi güne kısmet.” dedi ve içini çekerek yine o günün sancılı gecesine gitti.

Ertesi sabah, kızın karşısına çıkacak ve gözlerinin içine bakarak bir demet çiçek verecekti ama kızı yine otobüs durağında göremedi. Telaşa kapıldı ister istemez. Biraz kurcalayınca geçmişi, kızın oturduğu sokağı hatırlayıverdi. Sonraki sabah, kızın evine doğru yol alacaktı ve birken iki, iki iken üç olmayı ona teklif edecekti.”

Şiar’dan Şiirler

ölüme kadar uzanan kir

nihayet anlama gömüldüyse şiirde

henüz ulaşamadığı masum ve bakir

vahalar serap değil demektir içimizde

budur yaşatan kaç defa yıkılsak da

uslanmak diğer adı bize göre yenilginin

bak çocuklar bir şarkı bekliyorlar taşrada

onların dünyaya serzenişidir sesin

Abdullah Çevik

kör karanlık aynada aksini görmek ister

güzellik tılsımları işe yarar olmayı

mevsimlerden geçiyor binbir talanla şimdi

kayıp ordularının “bul” redifli albayı

yarın mahşer yerinde toplananda hepimiz

yanacak iş o vakit yüreğin kandilleri

pamuk gibi atılan dağlar şahit olur mu

şiirin günahına/ konuşur mu dilleri

Hümeyra Yargıcı

dalga dalga göverir aldanış

kavşağında buluştuğumuz sevap defteri

hangi gün/ahları kayıttan düşer

ve küçük dünyaların dağdağasından

önlüğünde altın yongası ramatçı

belki gölgesini önüne düşüren seyis

insan işte iki/yüzlü ayna

nereden baksan eksik bir yanı

Vahdettin Oktay Beyazlı

Ruhun kalesi dağlara geldim.

Denedim çağlayanlarla

Dünyaya dökülmeyi

Uzak bir dağ kovuğunda

Arkadaşı ile konuşur gibi Musa’nın

Uçurumların aşkıyla

Aşkıyla sesimin...

Kent insanı dağlara gelince

Denize dökülür şarkılar, intihara açılır boğaz

Zaten acıdan başka nedir ki şehir

Zeynep Yıldırım

Baharlar önce eteklerimden terk etti

Çiçeksiz düzlüklerden üryan dağları yol belledim kendime

Ormanların yuttuğu adamlar kadar yitiğim şimdi

Bir vardım/la bin yok oldum

Ok oldum kendine saplanan

Dilimde değil, gönlümde değil

Sana değil, dünyaya değil

Bakışlarımda ah!

Reva mıydı bunlar bana

Gâvurun kızı değilim

Hem vallah hem billah!

Seda Şaffak

Sırası gelmişse çözülecek düğüm

Rabbin ol deyince yaprak, ol deyince kımıltı

Sineni örseleyip duran,

Durup örseleyen

İğneden geçti katarlar

Dikişsiz göçülecek bu esrardan

Yola düşen her taş heyelan değil

Ve buzlar çözünerek maviden aklasan

Adımlarını say sayma vaktince batacak gün

Yaklaşıyor yaklaşan şah damarında

Telaşın sabahında eğilse başlar

Yalnız sana iltica sende sırra kadem

Çiçeklenir tevekkül akşamın safasında

Madem biçilecek hava, su, rüzgâr ve endişe

Sıddıka Zeynep Bozkuş

Kimse bana söylemedi bir çiy gibi karanlık
Düşer sonra kalkamam taş olurum ayazda
Paha yok bu çarşıda, bir sürü kalpazanlık
Fırsat reyonu gibi, ay sonunu bekleyen
Sure-i Mutaffifin, kılınmamış namazda

Ben hep öyle sanırdım yeniktir yenilenler

Yenilenin davası mahşere dek uzarmış
Çeşme başında kova mezar taşında tarih
Öyle dizilmiş taşlar, taş dizmeyi bilenler
Talihine gülmenin tunçtan heykeli varmış

Hüseyin Akın

Neden Çok Okuyoruz?

Gözlük dergisi yeni dergilerimizden. Gayretli ve istekli bir çalışmanın eseri olduğunu belli eden bir göz doygunluğu sunuyor dergi. Görsellik oldukça yoğun dergide. Her tür yazıya rastlamak mümkün. Dergilerden tanıdığımız isimlerin yanında yeni isimleri de sayfalarına taşımış dergi. Dergiye emeği geçen arkadaşlara kolaylıklar diliyorum.

“Neden çok okuyoruz.?” Böyle bir soru ile karşılaşıyoruz Gözlük dergisinin Kasım- Aralık sayısında. Elif Sönmezışık’ın bir yazısı bu. Sönmezışık, Stefan Zweig kitaplarını merkeze alarak soruyor bu soruyu.  Çok okumak sorgulanır mı gibi bir şey gelse de aklımıza, Sönmezışık konuyu, çoğumuzun rahatsız olduğu popülizm bağlamında ele alıyor. Okumak ama neyi nasıl okumak tezini doğrulayan bir yaklaşıma ulaşıyoruz yazıdan. Zweig eserleri ve tercüme konusunda da değinileri var Sönmezışık’ın.

“Yayıncı ve eğitimcilerden duymaya alıştığım taze bir tespit var: Stefan Zweig kitapları da ne çok rağbet görüyor, hayret. Zaten kitap satışları da bunu doğruluyor. “Çok rağbet görme” tespitini asıl ilgi çekici kılan ise kimilerinin olumlu kimilerininse olumsuz manada dillendirmesi. Popüler edebiyat kavramından yola çıkıldığında ilginç bir mesele hâline geliyor.”

“Zweig’ın neden bu kadar sevildiği ve kitaplarının neden bu kadar rağbet gördüğü sorusunu yayıncılar da sık sık soruyor. Bu alakayı kışkırtan ne olabilir? Onu özel kılan ne ki ele avuca sığmaz, nereye meyledeceği kestirilemez, âdeta serseri mayın gibi tercihleri günden güne değişen gençleri etrafında toplayabiliyor?”

“Zweig’ın ilk okuduğum kitabı; Casanova, Stendhal ve Tolstoy’un biyografilerinin olduğu Kend Hayatının Şrn Yazanlar’dı. Oysa Zweig’ı okumaya başlamak için tercih edilen ilk kitap genelde Satranç’tır. Çünkü diline yabancı kaldığımız yazarların en bilinen, en rağbet gören ve en az hacimli kitaplarına meyletme geleneğine uygundur. Benimse yıllar yıllar önce bir sahaftan çok ucuza aldığım eski bir Remzi Kitabevi baskısı üzerinden tanışlığım başladı. Bundan hep memnun oldum. Memnuniyetimin iki sebebi var. İlki kitabın edebiyat dünyasında biyografi şaheserlerinden biri olması, ikincisi Zweig’in yazı karakteristiğini en iyi yansıtan başat türün biyografi olması.”

“Zweig’ı okuma serüveninden edebî lezzetin yanı sıra tattığım bir şey daha vardı. Analitik inceliğiyle hikâyeyi örme işini bütün eserlerinde gözlemlemek mümkün olduğu hâlde, dimağa çok kolay erişen iddialı bir tutum. Bu da yazma hevesini kışkırtıyordu. Bütün okumalarında yazarın o satırları yazdığı esnadaki hâletiruhiyesini ya da yazma şartlarını ve mekânlarını hayal etmekten ve empati kurmaktan kendini alamayan bir okur olarak her okuyuşta yazmaya sebep olan eserlerini raflara terk etmekte zorlandım.”

Tuncer Gülensoy ile Söyleşi

Türklük Bilimi araştırmaları ile tanınan Tuncer Gülensoy ile bir söyleşi gerçekleştirmiş Gözlük dergisi.

“Ben bir Türkolog-Mongolist ve Altayist olarak makaleler yazdım, tebliğler sundum; eserler kaleme aldım. Aynı çağlarda yaşayan tarihçi (İbrahim Kafesoğu, Mehmet Altay Köymen, Faruk Sümer, Bahaddin Ögel), sanat tarihçisi (Beyhan Karamağaralı), felsefeci, sosyolog (Fethi Gemuhluoğlu), dilci (Abdülkadir İnan, Agop Dilaçar), edebiyat uzmanı (Fevziye Abdullah Tansel), siyasetçi (Alpaslan Türkeş, Dr. Fethi Tevetoğlu), kütüphaneci (Adnan Ötüken, Müjgân Cunbur), basımevi sahibi-Bayrak dergisi sahibi (Hami Kartay) gibi çok değerli insanları tanımak şerefine nâil oldum. Daha adlarını sayamadığım pek çok değerli insanı yakından tanıdım ve fikirlerinden yararlandım. (Bu da herkes nasip olmamıştır.)”

“Etimolojik Sözlük (Köken Bilgisi Sözlüğü) hazırlamak bilgi birikimi ve uzmanlık isteyen çalışmadır. “Kes yapıştır!” ile sözlükçülük yapılamaz. Hele Türkçenin “Etimolojik Sözlüğü”nü hazırlamak için Türkçeyi çok iyi bilmenin yanında Türkçeye akraba dil olan Klasik Moğolcayı da bilmeniz gerekir. Fazla olarak Farsça ve Arapçaya da hâkim olmak zorundasınız.

Benimkinden önce yazılmış olan Etimolojik sözlüklerin hemen hepsinde Türkçe kökenli pek çok kelime gözden kaçırılmış sözlüklere alınamamış ya da bu Türkçe kelimeler köken olarak (Farsça, Ermenice, Rumca, Slavcaya) bağlanmak istenmiştir. Benim sözlükte bu tür yanlış yönlendirmeler, yanlış bilgiler düzeltilmeye çalışılmıştır.”

“Ben Türklük bilimi çalışmaları içinde Türk dili tarihi, mitoloji, destan, efsane, masal, ağız derleme ve yorumlamaları, sözlükçülük, biyografi yazarı, bibliyografya derleyicisi olarak yer aldım. “Türkçe El Kitabı” adlı eserim zengin bir malzemeyi içine alır. “BARBAR TÜRKLER” ile “ Ve...Tanrı Türk’ü Yarattı” adlı kitaplarım Türkolojinin bütününü verir.”

Sürgün ve Refik Halid

Büyük bir acı olsa da Refik Halid’e çok yakışan bir özelliği var sürgünün. Onu besleyen, içini onaran, hasret ateşiyle içindeki tüm güzellikleri yansıtmasını sağlayan... Ayşegül Çetinkaya Çay, Sürgün “Gönülde Bir Memleket Ağrısı” diyerek anlatmış büyük hikâyeciyi.

“Dili kullanış biçimiyle edebiyatta saygın yer edinmiş, sinematografik hikâye anlatıcılığı ile de gönüllerde taht edinmiş “memleket insanı” sevdalısı Refik Halid’in Anadolu resmini izlemek, iz sürücü okurun keyfiyet dairesindedir. Şöyle ki Karay’ın merkezden ayrı düşmüş kasabanın ahvalini, köy insanının kâh vurdum duyup kâh duymazlığını, Anadolu’da kadının hâllerini ustalıkla izahı, hikâyecilikte kullandığı mekân unsurunun sanki görünmez bir duvarında ya da mahallin görünmez bir cephesinde okuyucuyu anlatımı izler hâle sokması kitabın koridorlarında gezmek ilkesine tam denk düşer vaziyettedir.”

“İki farklı dönemde sürgünü yaşamış Refik Halid’i okumak Türkiye’nin son yüz yılını anlamaya kapı açar. Yazımızın çerçevesini her ne kadar Memleket Hikâyeleri ve Gurbet Hikâyeleri eserleri ekseninde ele almış olsak da Karay’ın hem Abdülaziz hem Abdülhamid hem de Cumhuriyet dönemini yaşamış ve bu üç devrin rüzgârında; piyesler, makaleler, romanlar kaleme almış olduğu detayından da bahsetmiş olalım. Tüm bu süreçlerdeki soluğuna ses veren eserlerini, sürgün olma serüvenlerini biz Türk okurları olarak fark etmeli ve gençliğin Türk klasikleri ekseninde ilgilenmesini tavsiye etmeliyiz. Ayrıca “insanımızı edebi kişilik hâline getirme” sanatına da dikkat kesilip üzerine onlarca sohbet, onlarca tahlil yazısı çıkarmaya davet etmeliyiz.”

Sosyal Ağlar ve Türkçe

Türkçe her şeyiyle bir kimlik meselesidir. Türkçenin incinmesi kimliğimizin yara alması demektir.  Yaşadığımız çağ birçok değerimizi incittiği gibi dilimize de sistemli şekilde derin bir etki bırakıyor. Elbette olumsuz bir etki bu.

“Yunus Yeniçeri, Sosyal Ağların Türkçeye Olan Etkisi isimli yazısında dil hassasiyetine vurgu yapıyor.

Dil, hem zihinsel gelişmenin göstergesi hem de anlamanın aracıdır. Bu tanım, dilin çocuğun bilişsel ve sosyal gelişiminde ne denli önemli bir yer kapsadığını açıkça ortaya koymaktadır. Dil aynı zamanda çocuğun sosyal beceriler edinmesinin ve bu becerileri kullanmasının da aracı ve ön koşuludur. Sosyal becerilerin başında gelen iletişim, bunu gerçekleştirecek araç olan dilin de gelişmesine bağlıdır.(Özbay ve Melanlıoğlu,2008, ss.30-45) Dilin özelliklerinden birisi, düşünce ile iç içe olmasıdır. Düşünceler dil yardımıyla ortaya konarak başkalarına iletilir. Düşüncelerin gelişmesini sağlayan temel unsur, kelimelerdir. Kelime ve kavram zenginliği düşünme sürecinde akılcılığa ve düşünce zenginliğine işaret eder.(Budak,2000,s.92) İnsanın kelime ve kavram yönünden zengin bir birikime sahip olması, düşüncede de zengin olmasını sağlar. Bu nedenle Türkçe eğitiminde kelime öğretimine ayrı bir önem verilmesi gerekmektedir.”

“İnternetteki evrensel iletişimde yazı, ses ve görüntü aynı ortamda kullanılmakta; bu durum iletişimi diğer geleneksel medya türlerine göre daha etkin kılmaktadır. Böylece internet; gazete, radyo ve televizyonun üstünlüklerini aynı ortamda bir araya getirerek güçlü bir enformasyon sunumu gerçekleştirmektedir. İnternet kullanıcıları, sanal iletişim sayesinde oluşan ortamlarda farklı kültürlerde yaşayanlarla yakınlaşmakta ve kültürel etkileşim içine girmektedirler. Şüphesiz bu etkileşimden en fazla etkilenen unsurlardan birisi de dilin yapısıdır.(Yaman, 2007) Sosyal iletişim ağları gelişimindeki hız, pek çok yabancı sözcüğün (blog, pokes, gifts vb.) kullanılarak dilimize yerleşmesine neden olmuş, e-posta, anında mesajlaşma programları ve yazı yazılan platformlarda aynı anda bir çok kişinin birlikte haberleşebiliyor, düşüncelerini paylaşabiliyor ya da sohbet edebiliyor olması kullanılan dili farklılaştırmış, düzgün Türkçe kullanımına önem verilmediği için Türkçe zarar görmüştür. Alfabede olmayan harfleri mevcut harflerin yerine kullanmak (v yerine w, k yerine q), bazı harfleri kelimeden atmak (geliyorum yerine geliom), benzer sesli harfleri birbirinin yerine kullanmak (seviyorum yerine sefiom, canım yerine janem), cümleyi yarı Türkçe yarı başka bir dil ile kurmak (okeydir abi ben olayı finişledim geliyorum) bu duruma örnek verilebilir. Özensizlik, yanlış kullanım, bilinçsiz ve duyarsız kullanımlar, ayrıca gençler arasında çok yaygın olarak argo kullanımı da dil kirliliğine, dilin yozlaşmasına neden olmaktadır.”

Gözlük’ten Öyküler

Özay Erdem - Çocukluk Heybesi

“Cömert bir incir ağacımız vardı. Aslında bizim de değildi, ev sahibemiz Hacı Nene’ye aitti o ağaç ve o zamanlar bu bahçeye yavru kediler bırakılırdı. Türk filmlerindeki cami avlusunu anımsatsa da durum böyleydi. Ben de aldığım emirle kedileri bir kutuya koyar ve bisikletle uzaklara bırakırdım. Yalnız içlerinden bir tanesi, annem ve Hacı Nene ona “Minnoş” diyecekti, bense “Pisi” ismini verecektim, ne kadar uzağa bıraktıysak da her seferinde çıkıp geri geldi.”

“Ev üstüne evlerin dizildiği mahallemize ve komşu çocuklarına alışmıştım. Yılan Hikayesi’nde Memoli’nin Kral’ı yakaladığı bölümden çok sonraydı. Bir sabah; platonik aşkla sevdiğim kız, prefabrik sınıftaki resim dersimizde, “Hiç birisine aşık oldun mu?” diye sordu. Hayatımda tecrübe ettiğim ilk apışıp kalmaydı bu. Nitekim önce kem küm etmiş ve ardından da siyasi bir cevap vermiştim: “Beşiktaş’a aşığım ben.” Duru’ydu ismi. Kıvırcık sarı saçları, pamuk şekeri bir yüzü vardı. Elleri bebek elleri gibiydi, tutup yüzüne sürmek istiyordu insan. Okuldan çıkıp eve giderken düşündüm. Acaba Duru bana bir mesaj mı vermek istemişti? Kimse durup dururken birine böyle bir soru sormazdı, hele kızsa. Büyük bir fırsat kaçırmıştım belki de. Bir ay sonra ise şu kısa hayat tecrübemin en ağır haberini alacaktım.”

“Kamyona eşyalar birer birer yüklenirken gazozu bitirdim. Çömeldiğim yerden ayaklandım. Yaralı bir savaşçı misali yürüdüm. İnternet kafeye uğramayı düşünüp vazgeçtim. Yılan Hikayesi’ne mi benzeyecekti bizim kaderimiz? Nasıl ki Meltem Cumbul diziden ayrılmak isteyince yalandan öldürmüşlerdi Zeyno’yu. Memoli de yalandan Yunan kızı Eleni’ye aşık olmuştu. Olmaya çalışmıştı. Ben de Duru gidince kalan boşluğu doldurmaya mı uğraşacaktım?”

Birgül Temür – Babam Koymuş Adımı

“Nisan ayının son günleri, güneşli bir perşembe sabahı. Baharın yavaş yavaş kapımızı çaldığı zamanlar. Tabiat yeniden uyanıyor, toprak canlanıyordu. Bahçede yetiştirdiğim çiçeklerim de bu değişime ayak uydurmaya başlamıştı. Kuru, cansız dallar tabiatın diriliş çağrısına kulak vererek sürgün veren yapraklarıyla bu şenliğe alkış tutuyordu adeta. Hepsinin yıllık bakım zamanları gelmişti. Toprakları değişmeli ve havalandırılmalıydı. Bugün izin günümdü ve ben tüm günümü onlara ayıracaktım, hem de büyük bir zevkle.

Kırmızı, beyaz güllerim, kasımpatılarım, sardunyalarım, begonyam, ortancalarım hepsi birden güneşli günleri görür görmez nazlı nazlı uyanmaya başlamıştı. Kimisi mayıs, kimisi haziran ayında artık yepyeni çiçekler vereceklerdi. Babaannem için diktiğim reyhan ise içlerinde en özel olanıydı. Kurumuş ve dökülmüş yapraklarıyla ona ne kadar da benziyordu.”

“Zihni dünle bugün arasında mekik dokuyordu. “Görecen o dedeni eve koymaycam artık. Her işi ben gördükten sonra başımda niye erkek diye duracakmış o. Gelmesin artık, istemiyom! Daha höllük eleyecem, Ali Rıza’nın evinin orda da varmış höllük Safiye söylediydi. Uzağa gitmeden ordan alır getiririm acık.” Ellerini avuçlarımın içine aldım, üşümüştü. Anlattıklarıyla ilgili hiçbir şey söyleyemeden “Sen artık yorulmadın mı sultanım. Kaç saattir oturuyorsun burada, yatağında dinlensene biraz” dedim.”

O konuşurken rüyasında acaba dedemi mi gördü diye düşündüm. Her zaman dert yanardı ama bugünkü kadar değil. Yüzü kıpkırmızı olmuştu sinirden, hışımla kalktı. Kediye kızdı önce “Sen de öte dur biraz, yapıştın kaldın kucağıma. Anan da nerde kaldı bilmiyom ki. Gelsin çorba yapsın bana, karnım acıktı benim!”

Arzu Oda – Boş İstasyon

“Titrek adımlarla ilerlemeye başlamıştı tren raylarının göründüğü yere doğru. Dalgındı, elinde hayli yıpranmış, yarısına kadar fermuarlanmış bir bavul bulunmaktaydı. Çok yolculuklar yaşamıştı, hâlinden belliydi. Kim bilir belki de kaç kavuşmaya kaç ayrılığa şahit olmuştu. Dili olsa muhtemelen bir çırpıda anlatırdı o istasyon rüzgârlarını.”

“Bir trenin sefer saati daha bitmiş yolcular inmeye başlamıştı. Bir çırpıda kalktı yerinden vagonların hepsine şöyle bir göz attı. Beklediği yine yoktu. Başı önüne eğik döndü oturdu yerine. Gözyaşları tekrar boşanmaya başladı. Hissedemedi bir şey o an sanki. Elini hızla kalbine götürdü. Bir şeyler sıkıştırıyordu içini, nefes alamamaya başladı. Yığıldı kaldı bankın üzerine... Ölümü elbette birden bire olmamıştı adamın belli ki gidip gelmeyen biri vardı o istasyonda. O ise onu beklerken ölümünün yerini bile istasyon olarak seçmişti.”

Gözlük’ten Şiirler

Sesler kesildi, sesler

Yaşam belirtisi tıkandı kulaklarımda

Can sıkıntısı, yürüyüş isteği

Hayal kuracak kaş çatacak bir duygu

Ne kadar beslediysem uçtu çıldırıp

Kanatsızdı ilkin, ağustosu takıp kollarına

Uçtu, cehennemden aşırdığı sıcakla

Bıçak bıçak kesti giderken

Kan yoktu. Soğuk soğuk ter döktüğümde

Kıvrandığımla kalmışken, sancısı ölümün

Almadı kendine

Halime Erva Kılıç

Esrik gök

Perçem perçem burmakta

Bir çift can ırar gider kol kola

Can öte kardeş

Ah o tımarhane

Yırtar güneşi

Bir meczup vaveylâ

Muhittin Kanbur

Bekir Abi 12. Sayıya Ulaştı

Üçüncü yılını geride bıraktı Bekir Abi dergisi. Edebiyat, kültür, sanat çizgisinde yoluna devam eden dergide her yeni sayıda yeni isimleri görmek sevindirici bir gelişme. Bu, derginin kabul gördüğünün en net göstergelerinden biridir. Ben Bekir Abi’ye nice yeni sayılar diliyorum. Yolu, bahtı açık olsun.

Tülay Aydın’ın giriş yazısından bir bölümü paylaşmak istiyorum.

“Dergiler, çağın ayak izlerini takip eder. Yazar, şair, akademisyenler çağdaşlarıyla bir arada olmanın gayreti içindedir. Kendinden önceki ve zamanının ustaları ile edebiyat/kültür adına ürettikleriyle ortak bir noktada buluşarak kendi ayak izlerini de dergiler aracılığıyla bırakırlar. İnsandan insana olan bu yolculukta entelektüel birikim ve üretimleri birbirine aktarmanın en kısa yolunun kitaplarla olduğu gibi dergilerin de tedrisatından geçmesi kaçınılmazdır. Daha önce de söylemiştik; dergiler, yazar ve şair için bir okul niteliği taşır. Yazar-şair, öncelikle okur karşısına dergilerde görücüye çıkar. Kaleminin acemiliğini gidermek adına ustalarla birlikte aynı dergide olmanın verdiği haz bir başka olur yazar-şair için. Okurla da buluşunca hem okur gözünden hem de usta şair-yazar gözünden karşılaşacağı olumlu ya da olumsuz eleştirileri de kucaklar böylelikle. Elbette kimse yazar-şair olarak dünyaya gelmiyor, bu meziyetler varsa üzerinde çalışarak ortaya çıkıyor. Hayatı boyunca edinmiş olduğu bilgi birikimiyle kendini besleyen ve eğiten kişi daha da önemlisi kendinden öncekileri okuyarak bu işler nasıl oluyor diye bakarak kendini geliştirmesi gerekiyor. Bir iki yazı, şiir yazarak “Ben oldum!” dememeli yazar-şair adayı. Şayet “Ben oldum!” diyorsa biri, bilmeli ki “Hâlâ olduğu yerde sayıyor!” eleştirisini de göze almak zorundadır. Yanmadan pişmek, yanmadan olmak; ocağın altını yakmadan tencerede bekleyen aş gibi çiğ durumuna düşer. Hz. Mevlâna’nın “Hamdım, piştim, yandım!” sözünü çok iyi düşünmek gerek. Elbette bir Mevlâna, bir Yunus, bir Hallac-ı Mansur, bir Ahmet Yesevî olmak kolay değil. Onlar zamanının hak dervişleri, okumanın, yazmanın ne demek olduğunu yaşayarak öğrendiler; hamlıktan pişmeye, pişmekten yanmaya geçen süre hiç de öyle kısa bir süre değildi. Onlar bile “Hiç”lik makamında olmayı dilerken bir “Hiç” olduklarının da farkındaydılar.”

Mete Dayı’nın Sunu’sundan…

“BEKİR ABİ” ailesinin seçkin yazarları ve okurları; dergimiz, birkaç cesur kişinin yüreklerini ortaya koymasıyla 2017 yılının Mart ayından itibaren sizlerle buluşmaya başladı. Çok çetin şartlarda sürdürdüğümüz bu yolculukta nelere şahit olmadık ki, öyle an geldi kendimizi dahi tanıyamaz olduk. Öyle zamanlar yaşadık ki, gerçek insanın faziletlerini ve erdemini gördük. Ve öyle zamanlar da oldu ki, hep sırtımızda “dost” dediğimiz insanlardan yediğimiz hançerle yaşadık. Ama sevdamız bitmedi. Sevgili dostlar; “BEKİR ABİ” “Köken olarak ‘BEK-Rİ’den gelme olup, toplumun her kesimini kucaklayan, anaç, daima dinleyen, sorun çözen, bakir” anlamına gelmektedir.”

Güncelliğini Yitirmeyen Kitaplar

Güncelliğini yitirmeyen kitap olur mu? Elbette olur. Nazif Gürdoğan Hocaya kulak verelim.

“Uluslararası denizler gibi, kitaplar bütün ülkelerin ortak kaynaklarıdır. Bütün dünya hiç eskimeyen sürekli yeni olan kitapların vatanıdır. Bu yüzden her ülkenin kapısı, güncelliğini yitirmeyen kitaplara, sonuna kadar açıktır. Hiçbir ülke Yunus'a, Mevlana'ya, İbn Arabi'ye, Shakespeare'e, Hugo'ya, Geothe'ye ve Steinbeck'e sınırlarını kapayamaz. Onların kitaplarının önüne hiçbir güç geçemez. Onlar ülkelerin değil, gönüllerin fatihleridir. Onların eserleri bütün ülkelerde, hiçbir engelle karşılaşmadan dolaşırlar. Kimse onlara pasaport sormaz.”

Unutmak Üzerine

Necdet Arslan, unutmak üzerine yazmış Bekir Abi’de. Ne de kolay unutuyoruz her şeyi. İnsan unutmak üzerine kurulmuştur zaten. Yazıdan altını çizdiğim bir bölümü buraya alıyorum.

“Sizi bilemem; Melih Cevdet ANDAY’a katılmak zorundayım galiba.

Yaşam, bana göre de bir misafirliğe gidişten ayrık değil. Tüketilen bir geçmişte, içinde bulunduğumuz ‘an’da ve ne kadar yaşayacağımızı bilmediğimiz o sonsuz uzamda sürekli o olacak…
“Unutmak!” Siz de ANDAY’dan öykünerek derin uykulara dalmayı ve adınızı unutmayı ister misiniz? Zor bir soru! Zor olduğu kadar da tehlikelerle dolu.

Adımızı unutur muyuz, bilmiyorum; ama zaman çok şeyleri unutturuyor bizlere. Bir an için gözlerinizi yumup düşünün. Aklınızın en ötesindeki köşede duran sayısız metruk olaylar çıkacaktır karşınıza. Onlardan ilişkilendirmeler yoluyla ortaya çıkan halkalar uzatacaktır zinciri.

Dünya ve Türk sanatında, edebiyatında adlarını unutamadığımız nice insanlar vardır. Onlar yaşama bizlerden bir başka bakarlar. Deneyimlerini, gözlemlerini, düşlerini, düşüncelerini, imgelerini bir başka yorumlarlar. Yazdıkları romanlarla, şiirlerle; yaptıkları heykellerle, resimlerle, müziklerle sonsuzluğun ortasında dururlar. Bu insanların bize sundukları yapıtlar ne kadar yetkinse yaşamdan kopuşları da o ölçüde garipliklerle doludur.

Adımızı unutabiliriz belki ama onları unutmak olası değildir.”

Mehmet Kaplan’ı Tanımak

Türk edebiyatında Mehmet Kaplan demek, “tahlil” demektir. Onun şiir ve hikâye tahlilleri bu türe temel teşkil eden çalışmalardır. Bugün bile bu çalışmalar edebiyat dünyamızda başyapıt olarak kabul edilir. Rahime Alcan yazısında Kaplan’ın bu çalışmalarına değiniyor.

“Şiir alanında da Prof. Mehmet Kaplan’ın Şiir Tahlilleri ve edebiyat üzerine yazdığı diğer eserleri başucu kitabımız olmalıdır. Daha nice değerli yazar, şair ve araştırmacıların bu yönde kuramsal yazıları vardır. Zaten edebiyat dünyasına girince bir kapı diğer bir kapıyı aralıyor ve çok sayıda üstat ile karşılaşıyoruz, nereden başlayıp kiminle devam edeceğimizi anlıyoruz, böylece onlar bize ışık saçıyor, yolumuzu aydınlatıyorlar. Yeter ki kendimizi yazmanın büyüsüne kaptırıp, okumayı ihmal etmeyelim. Üzerinde durduğumuz Hikâye Tahlilleri kitabında 41 hikâyenin önce tamamı verilmiş, sonra ayrıntılı tahlil yazısı yazılmıştır. Kendine özgü “Metin Tahlil Metodu” ile bir anda bu kadar yazarı bir arada görmemizi sağlamıştır. Zira Şiir Tahlilleri’nde de aynı şekilde şiir ve şairlerin dünyasında okuru gezdirmeyi başarmıştır.”

Sarılmanın Psikolojisi

Zor günlerden geçiyoruz. Her şey daha sağlıklı günlere ulaşmak için. Mesafeler uzadıkça uzuyor. Selamsız, kelamsız kaldık. Merve Gürsel, sarılmanın psikolojisini anlatmış yazısında.

“Sarılmak dokunmanın bir çeşidi ve bir çeşit sosyal ilişki yönetimi. Sarılmak kimine göre terapi kimine göre kötü hissedilen anda moral veren bir ihtiyaç. En önemli yanı da insan sağlığına pek çok faydasının olması. Samimi bir kucaklaşma özellikle mutluluk hormonunu etkileyen maddelerin salgılanmasında etkili olduğundan kan basıncını dengeliyor, sinirleri harekete geçirerek beyindeki kan oranını düşürüyor. Bu durum vücudun sakin bir hâll almasını sağlarken kişinin kronik stres, depresyon ve kontrolsüz öfke gibi psikolojik kökenli rahatsızlıklara yakalanma riskini azaltıyor. İnsan beyninde psikolojik acı ile fiziksel acının hissedildiği bölgeler aynıdır. Fizyolojik ve psikolojik acının hafifl emesini sağlayan insan bedeni için oldukça önemli olan hormonun adı ise Endorfin. Samimi bir kucaklaşmanın dokunuşları belirli sinirlerin uyarılmasını sağladığından endorfin salınımını tetikliyor. Acı kontrol sisteminin bir parçası olan endorfin, ağrı kesici etki yaratıyor hatta morfinden yaklaşık 30 kat daha etkili oluyor. Bu hormonun salgılanması, beynin ödülle ilgili bölgelerinin de çalışmasını sağlıyor.

Aynı şekilde sevgi dolu bir kucaklaşma ile beyin oksitosin hormonu salgıyor. Oksitosin kişiyi iyi hissettiren, güvenli bağ kurmayı sağlayan bir hormon. Stresi kaygıyı da azaltıyor. Sarılma sonrası vücutta salgılanan bu hormon kalp hastalıklarına yakalanma riskini de hafifletiyor.”

Kahve Kokusu

Kahveyi çaya tercih edenlerdenim ben. Hiç içmesem, çay aklıma bile gelmez. A. Filiz Gökdemir Özarslan, kahve kokulu bir yazı ile Bekir Abi’de.

“Dumanı üzerinde tüten, bol köpüklü acı kahvemle birlikte merhaba güzel insanlar. Öncelikle şöyle bakır cezvede, kısık ateşte ve tabii ki mangalın közünde pişen Türk kahvesi tercihimdir.

Şimdi o güzel kahve kokusunun aromasını duyuyor gibisiniz eminim. Bence tarifi yok. Sanki insanı cezbediyor, sevgiliye çeker gibi kendine bağlıyor. Tiryaki misali denir ya hani adeta öyle. Yâr da öyle değil midir? Anlam veremeden âşık olunur ve kör düğüm ile tabiri caiz ise bağımlı gibi bağlanılır.”

“Şu Pandemi döneminde içtiğimiz kahve ve çayları ne siz sorun, ne ben söyleyeyim öyle değil mi dostlar. Sıkıntıdan mı? Sığınmak mı? Aileyi bağlıyor ama tek bildiğim. Kahvenin yanına ise olmazsa olmaz lokum ve çikolata yakışır. Tabii muhakkak bir bardak su ile ikram edilir. Onun da sebebi ve hikâyesi kısaca şöyledir. Osmanlı dönemine dayanır hatta. Eve gelen misafire kahvenin yanında su ikram edildiğinde, kahveden önce suyu içerse eğer bu karnının aç olduğuna işaretmiş. Aslında çok ince bir davranıştır bu eylem karşı tarafa hissettirilmeden öyle değil mi? Çaysız da olmaz yani şimdi. Onun da hakkını yemeyelim. Çay ile hasbıhal ettiğim çok güzel bir şiirim de var ayrıca. Bizim evde her akşam muhakkak çay demlenir. Yanına da güzel bir mürdüm erikli kek muhteşem oluyor dostlarım.”

Harun Yiğit Söyleşisinden

Şair, yazar, ressam Harun Yiğit ile yapılan bir söyleşi yer alıyor dergide. Hayata renklerin ve kelimelerin dünyasından bakan Yiğit’i daha yakından tanımak isteyenler için iyi bir fırsat bu söyleşi.

“Aslında çok uzun bir hikâye ama şöyle özetleyebilirim. Babamlarla ilişkim koptu. Koparttılar daha doğrusu. İşsiz kaldığım bir dönemdeydi ve eşim ilk çocuğumuza hamile. Tek isteğim bir resim sergisi açabilmek. Hatırladığım kadar 45 civarında yağlıboya ve 10 kadar çini mürekkebi çalışması hazırladım ve Türk evi Müdürü Eşref Ünsal’a götürdüm. 20 yaşında bir delikanlıydım; adamcağız etkilendi hem genç ve azimli olmamdan hem de içinde bulunduğum koşullardan.

Bana; “Resimlerini çerçevelet 27 Şubat 1982 tarihinde sergiyi açalım” dedi. Bunun üzerine Hildesheim’de (65 km uzakta) bir çerçeveciye götürdüm resimleri. Sergi günü yaklaştı ama işsiz olduğumdan dolayı yaklaşık o günün parası 1500 DM parayı bulamadım. En yakınlarım benden “Para isteyecek” korkusuyla kaçıyorlardı. Benim gibi birkaç cebi delik dost dışında kimsem kalmamıştı. Son çare olarak aklıma bir de Gülizar Yalçın isimli bir ablam geldi. Bir akşam evine gittim. Halimi arz edip eşimin 11 altın bilezik ve zincirini masaya bıraktım. Gülizar ablam bana “Altınlarını al yarın gel sana 1500 (Mark) DM’yi vereyim” dedi. O an dünyalar benim oldu ve altınları almadım yine de rehin bıraktım. Resim sergisinde öyle ucuza resimler sattım ki batan geminin mallarıydı sanki. Tek amacım eşimin bilezik ve zincirini rehinden almaktı.”

“Rahmetli Turgut Özakman’a elektronik posta yazarak Sarıkamış Destanını yazacağımı ve kaynak konusunda bana yardım etmesini söyleyerek ekte örnek olarak Temel Türk Destanları’nı gönderdim. Bana bu konuda yardım edebilecek verimli kaynağın “Bingür Sönmez” olduğunu söyledi ve “Çanakkale Destanı manzum bir anlatımla hiç yazılmadı. Sizin çalışmanız çok güzel. Eğer bu şekilde Çanakkale’yi de yazarsanız farklı bir bakış ve çalışmayla tarihe not düşmüş olursunuz” diye yazmış. Ben de kendisine “Kitabınızı rehber olarak kullanabilir miyim” deyince “Onur duyarım” demişti. Daha sonra Bingür Sönmez ile irtibata geçtim. 2012 Aralık ayında Sarıkamış Gönüllüleri Grubu’na katılmak için Erzurum’da buluştuk. Orada toplantılardan sonra anıtlar ve Oltu, oradan Bardız yaylasına gittik. Eksi 34 derecede sabaha kadar Bardız yaylasında nöbette bekledim. Kars ve Erzurum yöresinde yaklaşık iki hafta kaldım. Mahalle arası köy kahvelerini buldum ve oradaki insanlarla sohbetler ettim. Uzun bir yazma maratonu başladı daha sonra.”

“Elbette güzel çıkışlar bunlar. Ama şunu da vurgulamama izin verin lütfen. Teknolojinin baş döndürücü yükselişi kitap, gazete, dergi gibi yayınları büyük oranda etkilediğini kimse itiraz edemez. Ben ve benden bir sonraki kuşağın hâlâ gazete, kitap ve dergiye dokunarak okuma zevkine varmak istiyoruz. Günümüzde dergi çıkarmanın zor olduğu bu bağlamda bakacak olursak elbette çok zor. Sizler çok onurlu bir mücadele veriyorsunuz. Bu güzel mücadelenizi selamlıyorum.”

“Herkes cennete gitmek istiyor ama gideceği yer için emek vermiyor, çaba harcamıyor. Şair ne demiş: “Acıyı bal eyledik” Ne kadar haklı söylemiş: Önemli olan dikenden bal yalamaktır. Gülün kokusunu dikene el sürmeden koklayamazsın. Senin sorduğun asıl soruya yanıt vermem mümkün değil. Bazen susmak konuşmaktan daha değerlidir… Onları yaşayarak yazabiliyorum. Çoğula giden yol tekilden geçer. “Ben”den “Biz”e gitmek yani. Önce kendi iç kavgamı halletmeliyim ki toplumsal olaylara gidişim kolaylaşsın. Hiçbir zaman hatalarımdan pişmanlık duymadım; aksine ders çıkarttım.”

Trenler, trenler, trenler…

İçinden tren geçen yazıları, şiirleri, öyküleri çok severim. Benim de ev sevdiğim ve sık kullandığım bir imgedir tren. Eda Tosun yazısında İçimden Trenler Geçiyor diyerek bir trenin raylar üstünde süzülüp gidişine el sallıyor yazısında.

“Cebimde tren bileti, içimde bir dolu insan. Annesi kadar uzağa gitme isteği dolmuş, kafesini kanatan kuşu da yanına almış. Cevaplarını bulacağım sorular yüzüme bakarken, onlar da umudunu kesti nicedir. Boynu kırılıp omzuna düşen bir baş, şehre nasıl bakıyorsa, taşın, tozun, dumanın içinde. Korkuyorum az sonra tüm vagonlardan, hasretin zehri akacak. Bir gelmek çıkmayacak, camlarda sadece el sallayan, gözleri nemli analar olacak. Ana diyorum ya hani, hırpalanmış bir göbek bağından, düğümler kaldı. Öle öle bitiremezsin artık. Bir sana susadım diye kendime konuştum, fark etmedi kimse. Bütün yolcular boş odalara geçti. Sen ne çok oldun içerde...”

“Sabun köpüğüne imrenen gönlüme yüklediğim mânâyı, mendilimin arasına kim sakladı? Kim sislerin arasından ellerimi çıkarıp akladı? Çilek reçeline değişmezdim, dünyayı bağışlasalardı. Bir oda dolusu kitap, duvarda asılı tesbih, pencere önünde seccade ve işte ruhun tam teslimet, sesim ona doğru titreyen portakal yaprağı. Biraz daha konuşursa, adı şaire çıkacak. Oysa benim yaptığım, karı tuzla ovalamak…”

Bekir Abi’den İki Hikâye

Selvigül Şahin – Amcamın Evi

“Ürkek çalıyorum kapıyı. İçeriden beni duymaları için kapıya daha hızlı vurmam gerek. Zaman ilerledikçe, vuruşlarımın hızı azalıyor. Evimizin soğuğundan sonra merdiven boşluğu daha bir üşütüyor beni. Çıplak ayaklarımı birbiri üstüne koyarak, kızaran ellerimi soluğumla ısıtmaya çalışıyorum. Son bir cesaretle, soğuktan ve heyecandan titreyen, ellerimle kapıyı tıklatıyorum. Ben bir kedi gibi kenarda büzülü dururken kapı açılıyor.

Önce yüzüme sıcak bir hava çarpıyor. İçeriden gelen kokuyla içim bir tuhaf. Beni mest eden bu kokuyu bir türlü tarif edemiyorum. Mutfaktaki yemek kokusu, yayla çorbasının nanesinden mi, yoksa güveçten mi, ya da kaynayan adaçayıyla karışık ıhlamurdan mı geliyor bir türlü ayrımına varamıyorum. Ama mest oluyorum. Soğuktan kızaran yanaklarım, şimdi sıcaktan al al olmuş.”

“Sobamız yanmıyor. Aslında kömür var. Ama babam izin vermiyor sobanın yanmasına. Hava kararınca yakacağız diyor. Annem mutfakta morarmış elleriyle bulaşıkları yıkıyor. Makarna kokusu geldiğine göre bu akşam da makarna yiyeceğiz. Yanında tarhana çorbası. Hemen hemen her gün bunları yiyoruz. Evin soğukluğu bir yana, ikisinin de sinirli halleri içimi üşütüyor.”

“Benim için en güzel şey amcamın evi. Oraya her daim gitmek istiyorum. Ama annem her zaman izin vermiyor. Çocuğum onların da kendilerine göre programları var, gidersin elbet her şey zamanında diyor. Ben aşağıya oynamaya diye izin alıyorum. Sonra soluğu amcamların kapısının önünde buluyorum. Akşamüzerleri evin o mutlu telaşını duyabilmek için, içeriden gelen kokuların beni mest etmesiyle yığılıp kalıyorum kapının önüne. Kaç defa amcam ya da yengem beni orada bulup içeri almıştır. Ürkek bir kedi gibi sokulduğum kapının dibinde, ellerimi hohlata hohlata ısıtırken, onlar çöp koymak veya ekmek almak için kapıyı açtıklarında beni bulurlardı kapının önünde.”

Alihan Altıtaş- Baba Vasiyeti

“Dalgalar her kıyıya çarptığında ruhu huzur buluyordu. Yine babasının zamanında çok kızdığı kararını düşündü, o zaman ne çok kızmıştı. Babası beton hayattan sıkıldığını küçük bir Ege kasabasında hayatını sürdürmek istediğini söylemişti ona, gençti anlayamamıştı aslında ne de iyi yapmıştı. Ceketinin cebinden telefon sürekli sessizde çalıyor sevmediği bir kadın zorla ona kendisini sevmesi için kelimeleriyle baskı yapıyordu. Telefonu kumsala fırlattı. Keşke babamın o küçük sahilinde olabilsem diye düşündü. Sonra fark etti, onu ne engelleyebilirdi babası hep demez miydi bu hayat sadece senin diye! Babasını dinleyecekti. Aracına atladı ve dört saat hiç durmadan sürdü. Aklında babasının beyaz taşlı şirin evi ve sahilin huzurlu sesi vardı. Babası öldüğünden beri o taş evin kapısını açmaya cesaret edememişti. Hatta ona bıraktığı sandığı bile açamamıştı daha doğrusu cesaret edememişti. Bu beton yığınında iş, para, kariyer koşuşturması kendisini kaptırmış ama o da mutlu etmemişti. Dört saatlik yolculuktan sonra şirin bir köye giriş yaptı. Kendi halinde insanların yeriydi burası.”

“Yatağın yanında sedef kakmalı sandık yaz güneşinin en parlak güneşi ile sanki bir pırlanta gibi parlıyordu. Babası hastalandığında bile hep o sandığı gösterirdi elleri ''Bir gün hayat seni boğarsa bu sandığı aç bir mektup bulacaksın o sana yol gösterecektir '' demişti. İşte o hazineyi bulmaya gelmişti. O yazılara çok ihtiyacı vardı tek sırdaşı yine bir ipucu bırakmıştı, gitse bile hayatına dokunmaya devam ediyordu. Dikkatlice çekmeceden kalın demir anahtarı çıkardı. Bizans sur anahtarlarına benzetti sandığın anahtarını, yanağının yanında bir tebessüm belirdi. Bu sandık babannesinden de babasına kalmıştı ciddi bir aile mirasıydı. Sandık gıcırdayarak açıldığında martılar sevinçle çığlıklar atıyordu. Açık camdan içeri deniz dalgalarının haşin gürültüsü doluyordu. Sandığın içinde bir kese bir de zarf vardı. Sanki tam da bugün için hazır bekliyorlardı. Keseye heyecanla dokundu ne olduğunu hemen tanıdı. Babası yıllarca bu keseye koyardı madalyonu. O madalyon da annesinden hatıraydı gözü gibi bakar sadece özel günlerde takardı. Keseyi açtı... Gümüş bir gelin nakışı gibi avuçlarına düştü. Gözyaşlarına mani olamadı madalyon değişmişti.”

Bekir Abi’den Şiirler

İncecik beyaz elleri başkaydı kızın

Gözleri bir başka büyü

Ateş böcekleri gibiydik karanlıklarda

Bilmeyen kalmadı bu türküyü.

Bütün kaygılardan uzak, azade,

Çocuksu halleri vardı.

Ve her gelişinde derlenmiş, taze,

Bir deste gül gibi kokardı.

Bulutlar gelip geçerdi üstünden başımızın

Bulutlar toz pembe, bulutlar kara.

Başı boş bulutlarla ansızın

Çıkıp gitmek isterdi uzaklara.

Ne benim dilimde küçük bir sitem

Ne onun yüzünde kederden bir iz…

Sedef çerçeveli aynalar gibi

Önceleri tertemizdi içimiz.

Yavuz Bülent Bakiler

çanlar uğuldarken

kayıp ruhun

adressiz sokaklarında

kandiller parlayacak

unutulmuşluk girdabında

suskun denizler

ayın gölgesinde

hissiz ve yalnız

katre katre azalacak

yer gök

hasret azabında

yanacak

sus nefesim…

Mete Dayı

Sessizliğe bürününce yer ile gök,

Asılınca zaman sarkacına ins ve cins

Olduğu yerde kalakalıyor mahlukat

Ezberimde kalmadı hiçbir kelâm, heyhat!

Zamanın bu darlığında kime nasıl vakit ayrılır

Söyle bana ey hayat!

Gönül tellerine eşlik etse de

Yalnızlık senfonisinden ezgiler

Sıkışıp kalmış içimde

Darası alınmış şiirler

Melâl zamanlardan kalma

Türküler söyleniyor, duyuyorum

Kısık sesler cumhuriyetinde

Ki kulaklarıma aşina o bildik melodi

Ey dağılıp kalmış cümlelerim

Uyan ve yakın ol kendine…

Tülay Aydın

tutkalla tutturulmuş yüzüme her tebessüm

taburda bir sarhoşluk, bir gökyüzü mavisi

gelip buluyor beni, sonrası mı, sıradan

tebrikler sunuyorum gövdeleşen öfkeme

dilimin nemli yorgun tarafl arı çaresiz

tokat gibi çarpıyor yüzüme anne sesi

yüzümü biliyorum

her kargaşa sonrası durlanır sakallarım

bir ağrıya bir gövde olacağım nerdeyse

müreff eh sanacaklar biliyorum gövdemi

takılarla döşenmiş gerdanıma bir bıçak

bir ülke ki açılır kanatları bir martının

orada duruyorum

terliyim, ceplerimden çocuklar dökülüyor

doldukça, ezber bozan kadınlar tarlalara

kimim ben, dudağımda derinleşen aşk nerde

işte bu düşlerimi derinden yaralıyor

kaçmakta zorlanıyorum

Ercan Sağlam

Yaslı gidenler şen bir kalabalık bırakır

Dağın ardındaki ordular tanıdık

Desem ki şu gökdelenin ardında

Toplanmış binlerce garip

Bilenip duruyor kasalarınızda biriktirdiklerinize

Gökleri deliyor ahları

Bileklerinin hakkı alınlarında kurumuş çoktan

Hiç yoktan bir sebep

Hep bu dünyaya kazık çakma sevdamızdan

Yan yana dizilip safl ara

Birbirimizin şerrine ettiğimiz dualar hürmetine sıkıntımız

İçimizi kemiren kurdun sesidir şeytanın yüzü

Ziyan bize miras Adem'in imtihanından

Her yolcu sessiz bir vaiz

Haykırıyor gerçeği

Düşük bir faiz düşüyor aklımıza ansızın

Dönüyor kıblesi içimizdeki kurdun

Bir secdeyle arşa yükselen başlardık

Yerin dibine sığınaklar kazıyoruz kendi şerrimizden

Ne vakit kovduk emaneti şehrimizden

Erhan Çamurcu

Şimdi hangi kapı önünde dursan

Haşyettir ardı o kapının bilirim

Gerginse eğer kimsesiz zırhların titrek telleri

Kifayet yani henüz uğramamışsa semtine

Zül haline gelir tutuşum o bin dallı elleri

Birazdan bu kuşu tabutlayacaklar

Avuçlayacaklar kirli elleriyle birazdan bu beyaz dilberi

Yıldızlar ki; göğçimenin küçümen heykelleri

Ah sevgilim;

Ah, fikrimin ucunda arsız bir çivi;

Dar sokaktan toz kaldıran

 rüzgâr gibi sev beni

Ersin Kartal

YORUM EKLE

banner26