Aralık 2020 dergilerine genel bir bakış-3

Torinolu At ya da Geriye Giden Günler

Hece Öykü dergisi 102. sayısına Rasim Özdenören’in “Torinolu At ya da Geriye Giden Günler” yazısı ile başlıyor. Bir filmden yola çıkarak yaşadığımız salgın günlerine ulaşan bir çizgide ilerleyen yazıda Özdenören’in ortak paydada buluşan tespitleri çok önemli. Ayrıca yapılan bu göndermeleri ben bir tavsiye olarak da görüyorum. Friedrich Nietzsche’den yola çıkarak hazırlanan bu filmi izlemeyenler için de tavsiye etmiş oluyor Özdenören.

“Torinolu At… Bela Tarr’ın başyapıtlarından bir film…

Nietzsche’nin başından geçen dokunaklı olaydan esinlenerek beyaz perdeye aktarılmış…

Bunu filmin girişindeki açıklamadan anlıyoruz:

3 Ocak 1889’da Torino’da, Friedrich Nietzsche gezinmek üzere evinden çıkar. Bir arabacının, kıpırdamamakta direnen atını kırbaçladığını görür. Olay yerine gelir, arabanın üzerine atlar ve kolunu atın boynuna dolayarak ağlamaya başlar. Komşusu onu evine götürür, o da iki gün boyunca divanın üzerinde o son sözlerini fısıldayana kadar sessizce, kımıldamadan yatar: “Anne tam bir aptalım.” diye mırıldanır. Uysal ve bunamış vaziyette, annesinin ve kız kardeşlerinin yardımıyla bir on yıl daha yaşar. Atın akıbeti ise bilinmiyor.

Bu kısa badire Nietzsche’de sonun başlangıcını belirleyen olaydır.”

“Bu film, bana, içinden geçmekte olduğumuz ayrılanma (tecrit, karantina) günlerini çağrıştırdı.

Film, bir dağ başı evinde bir baba (arabacı) ile kızının, bir de ahırda duran atın tekdüze yaşantısını konu alıyor. Konuşmanın en aza indirildiği, hareketin olmadığı görüntülerle…”

“Belki milyonlarca dünya yılına denk düşen altı gün (altı dönem) belki de yalnızca galaksilerin ve yıldızların şimdiki heyetine dönüşmesi sürecini ifade ediyor. Dolayısıyla henüz galaksilerin hiçbirinde insan yok. İnsanın bu dünya yaşamının tarihi evrenin tarihine göre çok yeni ve çok kısa… Onun da içinde yaşamakta olduğumuz son ikibin yılına gelinceye kadarki serüvenindeki hareketlilik çok yavaş ve uzun aralıklı… Günümüze kıyasla hareketsiz diyebiliriz. Filmin altı gününün, işte bu hareketsiz dönemi simgelediğini düşünebiliriz.”

Öykü ve Deneme

Hatice Bildirici, öykü ve denemenin akrabalık bağlarına değinen bir yazı kaleme almış. Benim de en çok karşılaştığım bir konu bu. Esmerliğime Bakma ilk öykü kitabım. Bu kitabımla ilgili yazılan yazılarda en çok değinilen konu bu idi. “ Öykülerin yanında öykü tadında denemelerin de yer aldığı bir kitap.” ibaresi kullanılmıştı birçok kez. Hatice Bildirici de tam bu konudan bahsediyor. İsabetli tespitleri ile oldukça ufuk açıcı bir yazı bu.

“Bazen bir öykü kitabının içinde, bir dergide ya da mutfağında yer aldığım dergilere öykü olarak gönderilmiş metinleri okuduktan sonra “Ama bu bir deneme.” dediğim oldu birçok kez. Bu metinlerde olay kenara çekilmiş ve yerini düşüncelerin akışına bırakmıştı. Bazen de kısa bir denemenin bir iki dokunuşla rahatlıkla bir öyküye dönüşeceğini sezdim. Hatta kendi karamalarımda da bu iki türün sınırlarında gezdiğimi anladım. Bu tecrübeler, deneme ve öykü arasındaki ilgi üzerine düşünülebileceğini fark ettirdi bana. Ama ilk önce edebî türler arasındaki bu yakınlaşma ve geçişkenliğin nedenini kavramak gerekiyordu.

Düşündüm ki son yüz yılda evreni fizik olarak kavrayışımızın ve içinde kendimize açtığımız yerin belirsizliği, bunun metafizik karşılığı, özgürlükler ve iletişimin gücü; bütün sınırların sorgulanmasına yol açıyor. Hatta yeni insan bu sınırları âdeta eritiyor. Bunun yansımaları neredeyse her alanda kendini gösterirken bu sınırların erimesine bağlı olarak 21. yüzyılda türler arasındaki geçişkenliğin her geçen gün daha bariz hâle geldiğini görüyoruz. Edebiyat da eriyen sınırlardan ve bu geçişkenlikten nasibini alıyor. Aslında edebiyatta hiçbir zaman türler arasında çok keskin çizgiler olmadığını söyleyebiliriz. Şiir; duygu, tahkiye ve/veya düşünceyle örülür, metaforlarla yolunu bulur ve söz sanatlarıyla süslenirdi. Tahkiye ile kurulan eserler de şiirsel söyleyişten uzak duramazdı. Bunu; Batı’daki tiyatro metinlerinin manzum olmasını, mesnevileri, destanları anarak somutlaştırabiliriz.”

“Bundan yüz elli yıl evvel deneme ve öykü arasında bir ilgi kurmak belki de zorlama bir uğraş olurdu. Çünkü kısa hikâye, halk hikâyeciliğine yani dikkat çekici bir olayın tahkiyesine dayanıyordu. Zaman ve mekân hiçbir belirsizliğe mahal bırakmayacak biçimde kronolojik olarak olayın zemininde duruyordu. Bugünse modern öykü için bunların sabit bir tavır olduğunu söyleyemiyoruz çünkü olayın gücü çok zaman yerini düşüncenin iklimine bırakıyor. İşte bu yüzden düşünce bağlamında kesişen bu iki tür arsındaki ilgi üzerine düşünebilmemize imkân sağlayan şey, denemenin çok da değişmeyen doğası ve öykünün bir evrim geçirerek bugün geldiği yer olmalı. Evet, deneme öyküye yaklaşmadı; öykü kendini denemenin kucağında buldu. Şartlar onu denemeye doğru yavaş yavaş çekti. Denemenin değişmeyen doğası derken dayandığım yer, denemenin klasiği olarak görebileceğimiz Montaigne denemeciliğidir.”

“Tahkiyeden mahrum bir roman düşünmek zordur. Ancak bugün tahkiyesiz öykü tuhaf bulmadığımız bir üslup ve böyle bir öykünün, muhayyilenin imkânlarından çok düşüncenin ikliminde boy verdiğini söylemek mümkün. Tam da burada yazar bunu nasıl yapıyor diye soruyorum? İlk araç yukarıda belirttiğim gibi bilinç akışı. Yazar düşüncelerini, akıl yürütmelerini kahramanının bilinç akışı ile gerçekleştiriyor. Bireye odaklanan öykü çok zaman bu bilinç akışı ile yaptığı biraz da gelişi güzel ilerleyen akıl yürütme eylemi ile denemenin sınırlarında dolaşıyor. Olay örgüsünün kaybolduğu bir öyküde, hatıralara benzeyen çekirdek olayların etrafında dönen düşünceler de denemenin kapılarını çalıyor.”

“Deneme yazarı gibi öykü yazarı da başına buyruk fikirlerini kahramanına söyletebilir, yazdırabilir ve denemede olduğu gibi kahramanına bilimsel pasajlar bile söyletse referans vermez. Yazarın özgür küçük odasıdır her ikisi de ve kesiştikleri yerde, o küçük odada, yüzleşmenin durduğunu görmek hiç de zor değil. Nitekim Walter Benjamin “Hikâye anlatıcısı, dürüst adamın kendisi ile yüzleştiği kişidir.”5 diyor. Galiba bunu en iyi bu türlerin yazarları bilecektir: sağlam bir öykü, yüzleşmeden ve hesaplaşmadan ortaya çıkmaz; aynı deneme gibi.”

Zeynep Sati Yalçın ile Unutma Sancısı Üzerine

Severek okuduğum bir kitaptı Unutma Sancısı. Aşkın kapısını yoklayan, öykü dilinin güzelliklerini ustaca veren bu öyküler Zeynep Sati Yalçın’ın yazma serencamını da sunuyor bizlere. Özelikle öykü yolunda ilerlemek isteyen genç arkadaşlar için faydalı olacak ipuçları bulunabilecek söyleşiden altını çizdiğim satırları paylaşacağım. Sorular Rüveyda Durmaz Kılıç’tan.  

“Öykülerimi yazarken de kitaplarımı ilk olarak elime alıp ben yazmamışım gibi okuduğumda da o değişimi fark ediyorum. Dünyada olmak demek, bana göre, değişim dönüşüm ve tekâmül hâlinde olmak demek. Değişen dünya, gelişen teknoloji, hayat şartlarımız, okuduğumuz kitaplar, gezdiğimiz mekânlar, izlediğimiz filmler, tanıdığımız insanlar değişirken biz de değişiyoruz. Hayata bakışımız, felsefemiz, beklentimiz, değer verdiklerimiz ve değersizleştirdiklerimiz değişiyor. Öykülerime yansıyan değişime de bu bağlamda bakıyorum.”

“Kadınlar, her öyküde başka yönleriyle varlık alanı bulan kadınlar, onlar bizim kadınlarımız, dünyalı kadınlar yani. Toplumun, ailesinin, inancının, kanunların, tarihin var ettiği kadınlar, Ademoğlunun diğer yarısı… Yaşamına sahip çıkamamış, anlamlandıramamış veya yaşamına sahip çıkmanın kendince savaşını vermiş kadın kahramanlar, sonu yenilgi veya hüsran olsa da başka durumlar için olduğu kadar, aşk için de kendi koşulları çerçevesinde kendi savaşlarını vermişlerdir.

Cesur kadınlar, sadece aşk bağlamında değil; edebi, siyasi, tarihi, eğitim, hukuk gibi hayatın her türlü ciheti karşısında tarihin her devrinde var olduğu gibi günümüzde de mevcut. Sanırım dünyadaki ve ülkemizdeki bu cesur kadınlara çok şey borçluyuz, yaşam alanı ve söz söyleme sınırları daraltılmış kadınların cesur tavırları, kararlı mücadelesi, asıl değişim ve dönüşümü gerçekleştirmiştir. Bunu yalnızca aşkla sınırlandırmak kahramanlara haksızlık olur, bir erkeğin çok yönlü olması kadar bir kadının da çok yönlü olabileceği gerçeğini göz ardı etmemek bakımından, kendileri olarak kendi gerçeklikleri bağlamında yer buluyor kahramanlarım.”

“Şahsi bir öykü tanımım yok elbette, edebî eser türlerinde temel farklar illaki var ama kesin çizgilerle belirlenmiş, dışına çıkılamaz sınıflandırmalara taraf değilim, bir tür diğer türe kayabilir. Şiir içinde öyküler, öykü gibi anlatılan denemeler okumuşuzdur hepimiz. Öyküde de bir zincirin halkaları gibi düşünüyorum bunu, klasik anlatı dediğimiz olay öyküsü daha geleneksel ve toplumsalken, durum öyküsü modern insanın bireyselliğini, insanı tanımayı öne alıyor. Modern öykü ise her iki öykü türünü içinde barındırmakla beraber, daha teferruatlı bir gözlem ve fark edişle yepyeni alanlar açıyor. Belki yeni öykü türleri gelişecek, daha doğrusu kuramcıların değişime ad vermesiyle ortaya çıkarsa, onun da modern öyküden bağımsız olacağını düşünmüyorum, yeni olanın eskinin üzerine onu boğmadan ve ondan beslenerek eklenmesiyle olacağını düşünüyorum.”

“İnsanın dünyaya düşmesi aslında en çok düşündüğüm ama en yetersiz cevap aldığım konulardan biridir. Yaşamayı kotarmak, iyi insan olarak kalıp da kotarabilmek bir beceridir, hele bu çağda iyi kalabilmek en büyük başarıdır. Aslında düşününce geçmişte yaşayanlar için de kendi çağları böyle zordu diyorum. Bu çağ birçok yönden kolaylaşan ama bir o kadar da zor bir çağ. Bu çağın farklı ama iyi insanlarına, bilhassa ağır yenilgiler ve derin acılar yaşamasına rağmen bir tutamak bulmuş ve ona sımsıkı sarılmış, kötü anlarında bile iyi yanını unutmamış insanlarına hep hayranlık duymuşumdur. Öykülerimde kahramanlar bu yanıyla öne çıkıyor sanırım. Her kahramanın kendi kimliğine ve şartlarına uygun bir mücadelesi, kendini savunma, tutunma yöntemi var. Özel olarak seçtiğim, uyguladığım bir teknikten söz etmekten ziyade öykü yazılırken kendisi akıp giden bir anlatımdan söz etmek mümkün.”

Adalet Ağaoğlu’nun Öykülerinde “İnsan”

Temmuz 2020’de kaybettiğimiz bir yazardı Adalet Ağaoğlu. Eserleriyle iz bırakarak hayatımızdan ayrıldı Ağaoğlu. Roman ve öyküleri ile bir dönemin aynası olan ve özellikle insan hikâyeleri ile bu toprağın sesi olan yazar, yaşadığı ve şahit olduğu dönemi eserlerine en iyi yansıtan yazarlarımızdandı. İsmail Süphandağı, Adalet Ağaoğlu’nun Öykülerinde “İnsan” yazısı ile örnek metinler üzerinden bir değerlendirme yapmış. Yazıda Ağaoğlu’nun yazarlık serüvenini dair notlar da var.

“Adalet Ağaoğlu öykülerine toplumun farklı kesimlerinden karakterleri özenle taşır. Bu karakterler üzerinden onların temsil ettikleri kurumlar, eserler, yapılar eleştirel gözle okunur, yansıtılır, bazen ironiyle, kimi zaman da parodileri yapılarak olumsuzlanırlar. Bürokrat, müteahhit, aydın, yazar, öğrenci, esnaf, işçi, mahalle sakini, aile üyeleri, köylü gibi karakterlerin yanında bir de şahsında kentte mukim insanı ya da bir tür “genel”i temsil eden karakterler vardır. Doğrudan ya da dolaylı hangi kurum ya da sınıf, hangi konu etrafında gelişen olaylar söz konusu edilirse edilsin bunlar insanı aramada ve bulmada bir araca dönüşürler. Şöyle de sorulabilir. Ağaoğlu öykülerinde kurum ya da sınıfları, yoksulluğu ya da çürümüşlüğü, iş hayatını ya da bürokrasiyi, işçiyi ya da sıradan hayatları mı anlatıyor yoksa tüm bunları insanı bir yönüyle ele almada bir araca mı dönüştürüyor? Öykülerinde oldukça başarılı bir dolayımla gerçekleştiren Ağaoğlu’nda kanaatimizce her şey insana bir yönüyle dokunabilmenin tırnak içinde bahanesidirler. Öyle ki bu öykülere seçilen konular ne denli farklı olursa olsun hemen hepsinde, farklı eğilim ve hassasiyetleriyle, farklı oluş ve görünüşleriyle, farklı mütenakıs hakikatleriyle var oluşunu gerçekleştirme ve iyileştirme yolunda çabalayan “insanı’ buluyoruz.”

“Ağaoğlu öyküsü, düz tahkiyenin sınırlarını aşar. Dolayımlama farkındalığı ve yetkinliğiyle o, öyküsünün temini bir konunun ardına gizler. Konunun sürükleyici, içe işleyici, çarpıcı, ayrıksı ve çatışmacı, baş kaldırıcı, şiirsel, fark’ı açımlayıcı, fark’ı yüceltici ve fark’ta gösterici yönleriyle kurgulanışı, bunların ardında olan temaya doğru okuru bir düşünsel eyleme sürükler.”

“Ağaoğlu öykülerinde ister siyasi isterse başka alanda bir konuyu merkeze almış olsun, hemen hepsinde insana dokunabilmenin imkânlarını arar. Öykülerin konu, kurgu, izlek, sembol gibi kullandığı enstrümanlar, büyük ölçüde insana ulaşabilmenin aracına dönerler. Elbette bunlar, öyküyü estetik düzeyde var etmenin unsurları olarak önemlidir. İnsan yakalanmadığı takdirde bu unsurların başarılı bir terkibi nadiren işe yarar. Ağaoğlu’nda insan ne siyasi kimliğiyle ne başka bir sıfatıyla yer edinir. Örneğin “Muz” öyküsünde, yoğun iş hayatından ayrılmak zorunda kalan müsteşarın içine düştüğü boşluk sunulur. Burada, bir zamanlar bürokratik olarak iyi bir konumda olmasına rağmen başka hayatlara uzak kalan insanı suçlamaktan önce boşluğun insan hayatındaki ağırlığına vurgu yapılır.”

Uçurumda Bir Gömü Hakkında

Ayşe Hicret Karakaya, Hece Öykü’de yeni öykü kitabım Uçurumda bir Gömü hakkında bir yazı kaleme almış. Teşekkür ederek yazıdan bir paragrafı buraya alıyorum.

“Öykülerinde psikolojik ögelere de sık sık yer veren Uçurum, kurgu içerisinde toplumsal bağların, aile ilişkilerinin öykü kahramanları üzerindeki büyük etkisini gözler önüne serer. Yazar, dede, anne, baba figürlerine atıfta bulunurken, bu kişilerin hayatlarımız üzerindeki büyük etkilerini olaylar silsilesi vasıtasıyla okurun çözümlemesine bırakır.”

Hece Öykü’den Öyküler

Müzeyyen Çelik- Dünyanın Sesi ve Reyhan

“Hem çok çeneli hem de dilsiz. Bizim Reyhan öyleydi işte. Mahalleden çocukluk arkadaşım. Onun hatırına hepimiz işaret dili biliriz ama işaret dili de yetiştirilmez ki Reyhan’a. Anlatır da anlatır, paralar kendini. Parmaklarının şekli değişti derdini anlatacağım derken. Reyhan’ın imtihanı da bu. Konuşmayı çok seviyor ama dilsiz. Biz, dilsizliğini hissetmedik hiç onun. Dert etmedik de. O, hep bir şekilde konuşurdu bizimle. Benden iki yaş büyük, Tuba ile yaşıt. Biz mahallenin üç kız arkadaşı beraber büyüdük. Tuba ile aynı okula gittik ama o benden iki üst sınıf. Reyhan da özel eğitim okuluna gitti. Dünyadaki hiçbir sesi duymadan geldi bu yaşına. Okumayı yazmayı bilir, işaret dilinde aşırı hızlıdır. Duygu ve düşüncelerini çok iyi ifade eder. Liseyi bile bitirdi. Kafası zehir. Üniversite sınavına hazırlanmaya üşendi. Daha önemli mevzuları vardı. Lise ikide tuzlu kahve pişirme kurslarına kaydını yaptırdı çünkü. Âşık oldu bizimki.”

“Reyhan, güzel Reyhan’ım. Benim çocukluğum. Sessizlik içindeki dünyasının belki de en konuşkan tarafları bizdik. Gelin ettik onu. Başka mahalleden ev tuttular. Biz üniversiteye gittik, Reyhan evliliğe yelken açtı. Uzaktayken de durmadı ama çenesi. Durmadan mesaj atmaya devam etti. Kopmadı hiç bağımız. Evliliğin güzel olduğundan, Hasan’ı hâlâ çok sevdiğinden bahsederdi durmadan. Mahallenin dedikodusunu anlatmayı bile ihmal etmezdi.”

Vural Kaya – Hele Vagonları Yok mu Şu Trenin?

“Sabah bir akşam bir tren seferleri vardı. Şu bozkırın ortasında buranın bir ayrıcalığı olmalıydı. Kaç durakta dururdu, bunu merak ederdim. Koca bir sefer boyunca batıdan doğuya kadar, kaç durak? Trenler gelir trenler giderdi. Garlar durağından bir Ayrancı burası. Treni var bu küçümen kasabanın daha ne olsun derlerdi, nesi var şu memleketin, desen. Treni var ya işte beyim. Hele vagonları yok mu trenin? Zamanı doldurup her birinin içine çekip götürmekte sanki bu trenler.

Tren geçip giderdi. Tepelik bir yerden onları seyretmek hüzün verirdi. Yani hüzünlüydü trenleri uzaktan seyretmek. İnsan duraklarından bir duraktı burası. İlk görev yerimdi, o yüzden hep aklımda. Ha, kirazı meşhurdu bir de. Yazının yüzünde bozkırın ortasında bir kaderdi ora halkı için; benim için de tabii.

Şu sözü hep aklımda, o garda birlikte tren beklerken konuştuğum sekiz köşe kasketli adamın: Zamanı doldurup her birinin içine çekip götürmekte sanki bu trenler.”

Esra Özdemir Demirci- Leke

“Hemen hemen her yaz tatilinde giderdik memlekete. Dört yaşında, sokakta oynarken kum dolu bir kamyonun yükünü boşaltması esnasında, dökülen kumlarla beraber yere kapaklanıp havale geçirdiğimde söylemiş doktor babama. Oksijen, demiş, bol oksijen almalı. Yemesine, içmesine de dikkat edin. Gözünüz hep üzerinde olsun. Olsun ki bir daha aylarca hastane kapılarında, yoğun bakımdan gelecek haberi beklemeyin.”

“Adaklık kurbanla göz göze geldiğimiz anı bugün gibi hatırlıyorum. Kanını alnıma sürmüştü dedem şehadet parmağıyla. Bilmediğim onca dua okumuştu yüzüme bakarak. Ben babamın elinden tutmuş, esen rüzgârın etkisiyle alnımda kurumaya başlayan sıcak kandan kurtulmaktan başka hiçbir şey düşünemiyordum. Dua bitince eve koştum, yüzümü yıkayan annem hem ağlıyor hem şükrediyordu.”

“Emlakçı ve yeni mülk sahibiyle son kez el sıkışıp ayrılacakken aklıma geliyor. Mutfağın girişindeki tel dolabı açıyorum. Kahve kavanozunun arkasında buluyorum aradığımı. Bir fotoğraf bu. Mayıs’ın son günleri. Ilık rüzgâr fotoğrafı aşıp alnıma değiyor. Poz verme çabasında herkes. Abim, ayağında topuyla oyuna koşmak için hazır bekliyor. Dedemin kucağında olsam da elim babamda. Anneannem ve annem birbirlerine sarılmışlar. Birazdan başlayacak yemek telaşı umurlarında değil. Ben sağım ya, ben nefes alıyorum.

Yahu, astım mı var sende? Neden nefes alıp vermekte zorlanıyorsun bu kadar?”

Meral Afacan Bayrak – İncir Kurusu ve Çay

“Garson çayını getirdi, sonunda Nevin keyiflendi. Neydi o öyle, iş yerindeki olanlar… Haftada bir uğrayan patronun üstten ve alaycı konuşmasını sabırla dinlemişler, yarım saat sonra dağılmışlardı. Yalnızdı. Kendini, en yakın sahil boyundaki çay bahçesine benzer bir mekâna zar zor atmıştı. Neredeyse bütün gününü alan dosyaları işyerinden buraya kadar taşımıştı bir de. Memnuniyetsiz bir ifadeyle yüzünü buruşturdu. Hepsini hayli büyük, koyu kahverengi deri çantasına hızla tıkıştırdı. Sandalyesine iyice yaslandı. Hemen karşısına düşen boş sandalyeye attı ağır çantayı. Mavi güllü gri minderleri iyi ki döşemişler, diye düşündü. Ayrı bir hoşluktu işte. Ya da ona öyle göründü. Daha bir rahatladı sanki. Dalga sesleri… Bazısı için katlanılmaz bazısı için şiirdir, yazıdır. Ama dalga işte, sahici olanından, seni yaşadığına, heyecanlandığına, insan olduğuna inandıran bir ses bu. Tıpkı çocukluğundaki gibi. İnsanın geçmişe olan özlemi bitmezdi ya.”

“Delirmeden bir bir günü daha akşam etmişti atölyede kadın. İnsan iyiyim demeye görsün bir ferahlık bir iç genişliği. Sanırsın inşirah okunmuş, rayihası yayılmış dimağa. Konuşma iyi geldi o muhakkak Fazilet’e. Kimsenin bozamayacağı bir muhabbetti bu. Dostun dosta ilaç olduğu zamanlar. Sanki çocuk esirgemenin kapısına yıllar önce bırakılmış küçük kız çocuğu o değilmiş gibi… Aradı ya onu son kez, nasıl sevindi. Konuşmanın tatlılığı bir yana, ona anlattıkları dün gibi aklındaydı:

“Böldüm galiba özür…”

“Yok canım, olur mu hiç? İyi ki varsın. Katılıp kaldığın bir anının şeklini bozmaya kıyamazsın ya işte. Öylece izlersin, ne güzel.” Gülüştüler. “Belki her veda inanılmaz zordur senin için, yıllar önce kaybettiğin anneni hatırlattığından olsa gerek.”

Vedalaştılar. Öyle kuru yaprakların gelişigüzel savruluşuna benzer, içini oyan bir hüzün değildi bu. Güneş vardı bir kere gökyüzünde. Dostluk vardı. Yürüdü yine merdivenli yola doğru. Mesajlarına baktı. Sadece birine odaklandı: “Şimdi üstün başın Üsküdar kokacak diye korkmuyor musun gerçekten? Salacak senin ahlarını işitecek, Mihrimah’ta yağmur çiselerken, kıldığın namazın, ettiğin niyazın huzuru içini kaplayacak. Belki çok sonra havanın nasıl soğuduğunu fark edeceksin. Siyah paltonun yakalarını kulaklarına doğru düzeltip, tek hareketle, sertçe kapüşonunu kaldıracaksın. Ayazı daha az hissetmek için. Yürüyeceksin tempolu. Ağaçlarla söyleşeceksin, deli demesinler diye içinden içinden.”

Ayşe Hicret Karakaya- Mozart’ın Nasırlı Elleri

“Eve henüz gelmiştim. Kuvvetli bir arzuyla piyanomun başına oturdum. Gözlerim yarı aralık, müziğin tınısına teslim olmuşken zil çaldı. Beni hep rahatsız eden bu gürültü, ne zaman çalsa irkilmeme sebep oluyordu.

Karşımda öfkeyle dolu mavi gözlerini gözlerime diken kadına gülümsedim nazikçe. Yüzü aklımda kaldığı gibi değil. Duygular nasıl da değiştiriyor gözleri. Apartmanda, asansörde, arabalarımızı park ederken karşılaşırız ara sıra. Üstünkörü bir günaydınla sıradanlığımı yüzüme vurur.

Hararetli, konuşuyor durmaksızın. Uzun sarı saçları uçuşurken, yıpranmış saç uçları dikkatimi çekiyor. Tek kelime çıkamıyor ağzımdan. Gürültümüzden usanmış. Siz derken yalnızlığımı yüzüme mi vuruyor? Sabrediyormuş, buraya kadarmış. Bense sindikçe siniyorum. Ellerimdeki nasırlarla oynuyor, nokta nokta sıralanışlarına odaklanıyorum. Kendime çekidüzen vermezsem olacakları söylerken yüzüme iyice yakınlaşıyor. Ağır makyajının altındaki çizgiler gittikçe belirginleşiyor.”

“Terlemiştim. Yüksek sesten oldum olması nefret ederdim. Annemle babamın kavgalarına döndüm yine. Duvar dibine çöktüm o günlerdeki gibi. Nasırlarım soyuldukça Mozart’ın Requiem bestesi çalmaya başlıyordu zihnimde. Gittikçe hızlanıyordu notalar. Ardımdan kovalayan sadece notalar olsaydı. Oda oda bölünüyordu zihnim. Mavi gözleriyle, çatık kaşlarıyla Nigâr Hanım, biri seslenirken duymuştum adını, beliriyordu karşımda. Sinirli olmasını beklerken kahkaha atıyor, daha güçlü basıyordu notalara. Onu hiç gülerken görmemiştim.”

“Annemle aynı ağacın köklerinden çıktığımızı inkâr etmiştim hep. Bölündüğümüz dalları ayrı yollar bellemişim. İki odalı evime sığınmıştım, beş aydan sonra annemle daha fazla oturamayacağımı anlayınca. Sığınak sandığım her limanda bir tufan yakalıyordu. Bir ip cambazı gibi hiçbir yere tutunmadan yürüyebilmeliydim tüm rüzgârları arkama alarak. Herhangi birine dönüşmemek için mücadele veriyordum. Sıkıştığımda ellerimi kanatıyordum. Bitkin düşünce uyuyordum. Bunca mücadele kolay mıydı? Ne kolaydı ki bu hayatta! Her bir insanın ayrı ayrı mücadele yolu varken; kimseye bağırmazken ben, kızamazken bile, yutkunup mücadeleme devam etmek hasta yapar mıydı beni.”

“Mozart’ın ellerinden tutup da ağıtını çalmaya başladığımda öğrendim; arada bir bağırıyordum istemsizce, karla kaplı bir dağ gibiydi yaşam. Geride bıraktıklarım çığın altında kalıyor, bense alevlere koşuyordum can havliyle.

Nigâr Hanım geldi, kek yapmış. Bir kitabın son sayfası gibiydi bugün. Nasırlarım iyileşiyor. “İzi kalır bunların,” dedi Nigâr Hanım ellerimden tutarak.”

Madina Abdullayeva - Kaderin Oyunu

“Küçük İbrahim henüz beş yaşındaydı. Bu yaş tam insan kalbinin dünyada her şey nasıl oldu, niçin her şey böyle devam ediyor gibi sorularla dolu küçük sandığa benzediği bir çağdı. Bu küçük sandığın en büyük yerinde bir soru peyda olmuştu. Neden ben yalnızım, benim yakınlarım nerede? Bu soru kuş gibi kalbini kırarak dışarı çıkmak istiyor, onun kırılgan kalbinin duvarlarına çarpıyordu. Şimdilik küçük İbrahim acının ne olduğunu bilmese de onu oldukça yakın hissediyordu. Çocuk günden güne büyüyor, anlaması, aklı gelişiyor, yavaş yavaş çocukluğuyla ilgili soruların cevabını buluyordu. Kendisine endişe veren o sorunun dışında diğer soruların cevabını bulmuştu. Yetiştirme yurdunda, Kızılhaç’ta diğer yetim öksüz çocuklar gibi büyüdü. Niçin onlar büyük bir aile olamıyorlar, yalnızlıklarını birbirleriyle gideremiyorlardı?”

“Ali’nin babası İbrahim’i anne babasının mezarına götürdü. İnanabiliyor musunuz İbrahim yetiştirme yurdunda kendisini her zaman çocukların yanında yalnız hissetmişti. İlk kez yaşamayan insanların mezarının yanında kendisini aile olarak hissetti. Evet küçük sandıktaki son sorunun cevabını da bulmuştu. Neden insan, diğer insanların yanında kendisini yalnız hissediyor? Çünkü ilk ve en önemli yurt her insanın kalbinde kendi ailesidir.

Ali’nin babası daha sonra İbrahim’i ikinci oğlu olarak gördü. Ona her şeyi, babasından kalanları verdi. İbrahim çok iyi bir mimar oldu. Artık onun bir ailesi ve arkadaşları var. Artık kalbinde hiç arzuyla özgürlüğe çıkmak isteyen bir kuş yok. O, Balkarya’da babasının akrabalarını da buldu. Kaderinin götürdüğü yerde hayatının baştan başa nasıl değiştiğini düşünüyordu.

Diplomasını alınca Gürcistan’da kimsesiz çocuklar için Ali ve Nino adında bir yetiştirme yurdu inşa etti. Bu yetiştirme yurdundaki çocukların her biri kendisi için öz idi. Onları da bir gün kaderin ailelerine kavuşturacağını ümit ediyordu. Onların gerçek kendi yurtlarının olduğu yeri, kalp yurdunu…”

Selma Maşlak – Türkan’ın Kirpikleri

“Bir bat ikide çık. Bir daha bat iki kere üçte çık. Bir daha bat ikide çık. İşte sana Türkan Şoray kirpiği. Kirpikler beşgen bir dairenin etrafında dönüp duruyor. Tığa doladığın her sıkı iğne boğazına dolanıyor. Arada bir kirpiklerinden süzülen yaşlar Türkan’ın kirpiklerine değiyor. Başını kaldırmıyorsun kendini o beşgen daireye gömmüşsün. Dairenin dışına çıkarsan yakalanacaksın, yakalanmadan öfkelenmenin yolunu böyle bulmuşsun. Ne vakit içinde bir fırtına başlasa eline ören bayanını alıp sağanakları ilmeklere geçiriyorsun.

Bata çıka gömüldüğün beşgenlerden beş tane oldu. Takım dediğin ya altılıdır ya on ikili! Sıraya girmiş insanların kanıksanmış rutinlerden biri. Porselen yemek seti satılır ya altılı ya on ikili, çatal bıçak takımı ya altılı ya on ikili… Hepsi çift sayı! Seni bir çift yapmaya kararlı el âlem çiftleri gibi. Teker teker satılanlar da var elbet ama meraklı kalabalıkların gözünde arzıendam etsin istiyorsan takımı tamamlamalısın. Kalabalıkların gözüne, hele de annenin gözüne hiç güvenin yok. Kim ne derse desin sen beşgeni beşte bırakmaya kararlısın.”

“Salondaki bilmem kaç metrekare Isparta halısı çıplak ayaklarına batıyor. Halıyı hızlıca yürüyüp koridora çıkarken yemek masasındaki Türkan’a göz kırpmayı ihmal etmiyorsun. Masanın tamamını kaplayan, kare motifli, sütlü kahveli örtünün kenarlarından sarkan Türkan’a. Türkan kaldı mı böyle senin gibi ağ iplerine dolanmış kirpikler? Şimdilerde her şey naylon, ipler de. Korkma Türkan, kirpiklerine naylon değdirmem pamuklara sarıp ağ iplikleriyle büyüttüm ben seni. Bir bat ikide çık. Bir daha bat iki kere üçte çık. Bir daha bat ikide çık. Ah Türkan diyorsun sen de olmasan… Yeni dantelalar hep fistodan!”

“Bir bat ikide çık. Bir daha bat iki kere üçte çık. Bir daha bat ikide çık. Sonun geldi Türkan modellerden model beğen kendine. Boynumu geçir en yüksek tırabzandan salladığın ağ ipine. Boşluklar dolar belki ben de örümceklere düşünce!”

Muhit’ten “Dünden Bugüne Azerbaycan Tarihi ve Edebiyatı” Dosyası

Dergilerin Türkiye ve dünya gündemini sayfalarına taşımalarını çok önemli buluyorum. Tarihe düşülen bir nottur dergi sayfalarındaki her cümle. Denemeler, öyküler, şiirler her zaman yazılır ama hassas noktalara değinmeli dergiler. Bir olay dünya gündemindeyken ve olayın içinde Türkiye de varken, dergilerimizin duyarsızlığı çok da anlaşılır gelmiyor bana. Hele de geçmişte Sebilürreşad, Büyükdoğu, Diriliş, Mavera gibi fikir dinamiklerini sürekli canlı tutmuş dergilerimiz varken bu konulara daha hassas yaklaşmak gerekir.

Muhit dergisinin 12. sayısı “Dünden Bugüne Azerbaycan Tarihi ve Edebiyatı” dosyası ile çıktı. Bu, dikkat çekilmesi gerekli bir konu. Uzun yılların mücadelesini cephedeki kahramanlığı ile kazanan Azerbaycan dünya gündemindeydi. Bizim her zaman gündemimizde can Azerbaycan. Tarihi süreç içerisinde yaşananları anlamak ve Azerbaycan’ı yakından tanımak isteyenler için özenle hazırlanmış bu dosyada altını çizdiğim satırları paylaşacağım.

“Tuğrul Bey bölgeden ayrılırken Azerbaycan ve Anadolu bölgesine yapılacak seferleri idare etmek üzere bir kez daha Alp Sungur Yâkutî Bey’i görevlendirdi. Artık Azerbaycan Tuğrul Bey devrinden itibaren Kafkasya ve Anadolu’ya yapılacak akınlar için önemli bir üs haline gelmişti. Büyük bir Türkmen kitlesinin başında harekete geçen Yâkutî Bey, Anadolu akınlarına yeniden başladı. O, 1057 senesinde Kars ve Ani’yi kuşattı. Bu kuşatmadan bir başarı elde edemeyince bu kez Erzincan ve Kemah’a kadar ilerledi. Bu dönemde Doğu Anadolu’nun hemen her şehrine akınlar düzenleniyor ve önemli başarılar elde ediliyordu. Mesela Emir Dinar emrindeki Türkmenlerle hareket ederek Malatya’yı ele geçirmişti.

Bu seferler devam ederken Selçuklu ülkesinde iç isyanlar çıkmış, peş peşe isyan eden İbrahim Yinal ve Kutalmış, Tuğrul Bey’i hayli uğraştırmıştı. Bu arada Azerbaycan bölgesinin baş mimarı olan iki büyük şehzadenin çıkardığı isyan bölgedeki fetihlerin yavaşlamasına ve Şeddâdîlerin yeniden güç kazanmasına neden olmuştu.”

“Selçukluların Kafkasya seferlerindeki en önemli üslerinden birisi BaküTiflis yolu üzerinde yer alan Gence şehriydi. Şeddâdîlerin hâkimiyeti altında bulunan Gence, 1054’te Tuğrul Bey’e tabi olmuştu. Şehir, Sultan Melikşah devrinde de Kafkasya’ya yapılan Selçuklu akınlarında üs olmaya devam etti. 468 / 1075-76 yılında Kafkasya Seferine çıktığı bilinen Melikşah, bölgede hâkimiyeti sağladıktan sonra Emir Savtegin’i vali tayin etti. Bu arada Şeddâdî hâkimiyetine de son verdi. Şehre çok sayıda Türkmen yerleştirilerek Türk yurdu hâline getirildi. Emir Savdekin Gürcü kralı II. Giorgi üzerine düzenlediği seferde başarısız olunca 1078- 79 yılında Melikşah bir kez daha bölgeye geldi ve durumu kontrol altına aldı. Ancak onun geri dönmesinden sonra Emir Savdekin Gürcüler karşısında yine başarısız olunca bu defa Sultan onu görevinden azlederek amcasının oğlu Kutbeddin İsmail b. Yâkutî’yi Azerbaycan genel valisi tayin etti. Sultan bu şekilde davranmakla bir anlamda bölgenin fethinde büyük rol oynayan Yâkutî’nin ailesine bu bölgeyi kılıç hakkı olarak ikta etmiş oluyordu. Böylece zaman zaman Selçuklu Sultanları Kafkasya’yı kontrol altına almak için bölgeye gelmiş olsalar da Azerbaycan ailenin bu kolu tarafından idare edilmeye başlandı. 1088 senesinde kesin olarak Selçuklu hâkimiyetine giren Gence ve havalisi, Sultan Melikşah’ın ölümünün ardından oğulları arasında başlayan taht kavgaları sırasında Terken Hatun’u destekleyen İsmail b. Yâkutî’nin vefatı üzerine Muhammed Tapar’ın hâkimiyeti altına girdi. Gence merkezli olarak Azerbaycan havalisi Selçuklu tahtını eline geçirinceye kadar Muhammed Tapar’ın hareket üssü oldu. Sultan Sencer devrinde Irak Selçukluları’nı kuracak olan Mahmud b. Muhammed Tapar bölgenin hâkimi oldu. Bu devletin de yıkılmasından sonra Azerbaycan ve Kafkasya İldenizliler hanedanının ardından da Harizmşahlar’ın hâkimiyeti altına girdi. Bölgeye yoğun Türkmen göçü Harizmşahlar devrinde de devam etti.” Haşim Şahin

“Azeri sahası dediğimiz coğrafya, Horasan’dan Anadolu’ya kadar uzayan geniş bir alanı kapsar. Bu coğrafya, sırasıyla Selçuklular, İlhanlılar, Celayirliler, Timurlular, Karakoyunlular, Akkoyunlular, Safeviler, Avşarlar ve nihayet Kaçarların egemenliğine girmiştir. Selçuklular döneminde yetişen birçok Türk şairi Farsçayı tercih etmiş; Katran Tebrizi, Hatib Tebrizi, Hakani ve Nizami gibi Türk asıllı şairler, yazdıkları Farsça eserlerle İran edebiyatının en büyük ustaları arasında yer almışlardır. Edebî dildeki ortaklığa rağmen siyasal ayrılıklardan ötürü Azerbaycan, Kafkasya, İran, Irak ile Türkiye’nin doğu bölgelerinde yaşayan Türklerin 14. yüzyıldan itibaren yarattıkları edebiyat; Azeri edebiyatı, Azeri sahası Türk edebiyatı olarak adlandırılır. Azeri sahası, hem coğrafya hem de Türkçenin edebî dil olarak kullanımı bakımından Osmanlı ve Çağatay edebiyatıyla bazı ortak özellikler taşır ve bir bakıma arada köprü işlevi üstlenir.

Azeri sahasında yetişen ve Türkçe şiirleriyle bize ulaşan ilk isim, bugünkü bilgilerimize göre 13. yüzyılın sonunda yaşadığı bilinen ve Türkçe şiirlerinde Hasanoğlu, Farsça şiirlerinde Pûr Hasan mahlasını kullanan İzzettin Esferayini’dir. Cemaleddin Zakir’in müritlerinden olan şairin eldeki manzumeleri, hem başka Türkçe şiirlerinin olabileceği ihtimalini pekiştirecek söyleyiş mükemmelliğine hem de Hasanoğlu’nun tasavvufi düşüncesinden izler taşıyan bir olgunluğa sahiptir.”

“Azeri sahası Türk edebiyatı, 15. yüzyıldan itibaren bazen resmî ideolojinin kuşkuyla yaklaştığı ve hatta cezalandırdığı tarikatlar içinde bazen de hami konumundaki padişah ve devlet adamlarının himayesinde gelişimini sürdürmüştür. İlhanlıların ardılı olan Celayirlilerin hükümdarı Ahmet bin Üveys (ö. 1410), hem Erdebil Tekkesinin ünlü şeyhleriyle iyi ilişkiler kurmuş, hem de sanatkârları korumuştur. Kendisi de şair, hattat ve musikişinas olarak tanınmıştır. Hatta Türk musiki tarihinin en önemli isimlerinden olan ve bazı Türkçe güfteleri günümüze kadar ulaşan Maragalı Abdülkadir (ö. 1435), onun öğrencisidir. Abdülkadir, hocası Celayirli Ahmet’ten bahsederken onun edvar ilmini iyi bildiğini, telli sazları çaldığını, çok iyi besteler yaptığını ve Safiyüddin Urmevi’nin (ö. 1294) Kitabü’l-Edvar ve Şerefiye adlı Arapça eserlerini kendisine okuttuğunu nakleder (Bardakçı 1986: 31). Musikide üstat olduğu kaynaklarda ifade edilen Celayirli Ahmet bin Üveys’in Farsça mürettep Divanı ile “eylemez” redifli Türkçe bir gazeli bize kadar ulaşmıştır.”

“16. yüzyıla kadar Karakoyunlu ve Akkoyunlu egemenliğindeki coğrafyada Erdebil Tekkesi kadar uzun soluklu ve sonuçları bakımından dikkate değer başka hiçbir dinimistik oluşum yoktur. Erdebil Tekkesi’nin etkisi yerel sınırları aşarak Somuncu Baba (ö. 1412) aracılığıyla Anadolu sahasındaki tasavvuf hareketleri üzerinde de etkili olmuştur. Çünkü halk arasında daha çok Somuncu Baba olarak tanınan Hamidüddin Aksarayi’nin halifesi, Bayramiliğin piri olan Hacı Bayram’dır (ö. 1430). Bayramiliğin ve Halvetiliğin Anadolu sahasındaki yaygınlığı dikkate alındığında Erdebil Tekkesi’nin etki alanının ne kadar geniş olduğu daha iyi anlaşılır.”

“Habibi’nin etkilediği şairler içinde en önemlisi, hiç kuşkusuz Fuzuli’dir (14831556). Habibi’nin “dedimdedi”li müracaa tarzındaki şiirine Fuzuli’nin nazire yazması ve başka bir gazelindeki beytini de tazmin etmesi önemlidir. Kanuni’nin Bağdat seferine kadar (1534), Osmanlı şairleriyle karşılaşmayan Fuzuli’nin, başta Necati (ö.1509) olmak üzere Anadolu sahasındaki şairlere yazdığı nazireler onun ilgi alanının genişliğini göstermektedir. Bütün ömrünü Akkoyunlular’ın ve daha sonra da Safeviler’in egemenliğindeki coğrafyada, Bağdat çevresindeki Hille, Necef ve Kerbela topraklarında geçiren Fuzuli, üç dilde şiir söylemiş olmasına rağmen özellikle Türkçe Divanı ve Leyla ile Mecnun mesnevisi ile bütün Türk edebiyatını etkilemiştir.” Muhsin Macit

“Şehriyar, Farsça’ya hâkimiyetiyle şiir sanatındaki gücünü inşa etmiş bir şairdir. Farsça söylediği şiirlerinde aruz veznini son derece başarılı bir şekilde kullanan şair, gene bir dağı tasvir ettiği “Sehendim” şiirinde de olduğu gibi bazı Türkçe şiirlerinde de aruz veznini kullanmıştır ama Heyder Baba’ya Selam şiirini 4+4+3 duraklarından oluşan 11’li heceyi kullanarak söylemiştir. Bendler, beşer mısradan oluşmaktadır. İlk üç mısra kendi arasında, buna ilave edilen iki mısra da kendi içinde bir yapı ve anlam bütünlüğü gösterir. Bu tespitleri şunun için yapıyoruz: Şehriyar’ın bu şiirle geniş bir kitleyi etkilemesinin arka planında, bu geniş coğrafyada yaygın olan ritm zihniyetini bilmesi ve bunu kullanması olarak görmek mümkündür. O coğrafya, alışık olduğu ritm ve yapı özellikleriyle beraber anlatılan konunun da cazibesiyle etkilenmiş ve bu şiire çok sayıda nazire yazılmıştır. Yapılacak mukayeseli bir çalışma ile belki Türk dünyasında kendisine en fazla nazire yazılan şiir olma özelliği gösterecek olan bu şiirin bu kadar büyük yankı uyandırmasının sebebi, ritm ve âhengin tesiriyle sağlanmış olabilir. Bunun yanında şiirin muhtevasının psikolojik tesirinin de bu yayılmada etkili olduğu “düşünülebilir.”

“Heyder Baba’ya Selam şiiri, tabiate, köye ve çocukluğa dönüş şiiri olduğu kadar, özgürlük duygusunun yoğun olarak işlendiği bir şiir olduğu için Türkiye ve “dış Türkler/esir Türkler” arasında büyük bir yankı bulmuştur. SSCB esaretindeki Kuzey Azerbaycan başta olmak üzere Türkmenistan, Kırgısiztan, Tataristan, Özbekistan, Kazakistan, Başkurdistan ve Çin esaretindeki Uygurlar arasında yayılırken, pastoralliğine ve lirizmine özgürlük talebi eşlik etmiştir.” Namık Açıkgöz

Ahmet Kekeç’e Vefa

Kasım ayında aramızdan ayrılan Ahmet Kekeç, ilk sayısında söyleşi ile ikinci sayısında bir öyküsü ile Muhit’te olan isimlerdendi. 12. sayıda onu en iyi tanıyan isimlerden biri olan Necip Tosun, Ahmet Kekeçli Günler isimli yazısıyla bir kez daha anıyor Kekeç’i. 80li yıllardan günümüze uzanan bir dostluğa notlar düşmüş Necip Tosun. Rahmet dileklerimle bu yazıdan paylaşımlar yapacağım.

10 Mart 1983

Ankara İlk yazım, ilk öyküm; ismini, yazdıklarımı, duygularımı basılı bir hâlde ilk görüşüm. Aylık Dergi, Mart 1983, Sayı: 52’de “Yangın” adlı öyküm yayınlandı. Tuhaf bir duygu. Dergiyi karış - tırıyorum, isimlere bakıyorum ama yazdıklarımı baştan sona okuyamam. Ahmet Kekeç, Selim Erdoğan, Ali Sali, Cemal Şakar, Necip Tosun… Ahmet Kekeç de var, Cemal Şakar da… İnsan yazarların arasında kendi adını görünce artık yazar olduğuna/ olabileceğine inanabiliyor. Dergi hep yanımda. İnşallah iyi bir başlangıç olur. Mavi yazılı kapa - ğına bakıyor, rastgele açıyorum, tekrar kapatıyorum. Bir kapak içinde duygularımın, emeği - min dizili olduğuna inanmak istiyorum.

01 Mart 1986

İstanbul Millî Gazete’de bugün Ahmet Kekeç ile yapılmış bir söyleşi var. “Acı çekerek varılmış her düşüncenin sonunda, anlatılması gereken bir şeyler bulunuyordur” diyen Ahmet Kekeç, “form ve üslup kazanmış bir öyküye, sözlü ve yazılı geleneğimizle ilişki kurarak değil, Batı edebiyatını tanıyarak ulaştık.” sözüyle yerinde bir tespitte bulunur. Söyleşisini şu cümlelerle bitirmesi beni ayrıca memnun etti: “Necip Tosun da, bir damar yakalamış görünüyor. Israrlı olması hâlinde, iyi öyküler okuyacağımıza inanıyorum bu imzadan.” Teşekkürler Ahmet Kekeç… İnşallah ısrarla olur…

14 Nisan 1997

Ankara İstanbul’dan gelen Ahmet Kekeç ile Turan Korkmaz (Cafer Turaç) bu akşam misafirlerim. Akşam bizim evde bütün bir edebiyat tarihini, isimleri, ilişkileri gözden geçiriyoruz. Ahmet’in her zamanki zekâ ürünü esprilerinin saldırısı altındayım. Ahmet ince ince gülümseyip ironilerini sürdürüyor. Turan ile birlikte bu saldırıya karşı koymaya çalışıyoruz. Bir ara Ahmet’e “bizim lojmanda tüm bayanlar kadınlar gününde toplanıp senin ideolojik kitaplarını okuyor” esprisi ile saldırıya geçiyorum ama beyhude bir çaba. Ahmet gülerek savuşturuyor bu saldırımı.

Ahmet benim çalışma odamda yatacak. Ben de bugün kitaplığımı yeniden düzenlemiştim. Tümüyle bir öykü kitaplığı olmuş, şiir kitaplarını ise en alta düzensiz bir şekilde yığmıştım. Ahmet “şiirlere ne yaptın,” böyle diye gülümsedi. “Sonra düzelteceğim,” dedim. “Yok ya boş ver iyi yapmışsın, bu şairlere az bile, şöyle şu şiir kitaplarını en altlara sıkıştır hepsini,” dedi. Sonra salondaki şair Turan’a bağırdı: “Turan gel bak, Necip şiirleri ne yapmış, hepsini yerlere atmış!”

23 Haziran 2019

Ahmet Kekeç aradı bugün. Son yazdığı romanı Ulufer’i nasıl bulduğumu sordu. Yazı yazdığımı duyunca çok mutlu oldu. Sonra tasarılarından söz etti. Eski bir öykü kitabı ile romanının yeni baskıları… Yazdığı iki romanından söz etti. Ahmet hiç hissettirmiyor ama akciğer kanseri. Sadece ‘belki duymuşsundur’ diye kırık dökük söyledi. “Ama,” dedi, “hastalığı ciddiye almıyorum, yazmaya, okumaya devam ediyorum.” İstanbul’da yeniden buluşmak üzere sözleştik.

16 Temmuz 2020

Ahmet Kekeç’in oğlu Hakan, Kekeç’in kanseri atlattığını duyurdu.
Ahmet’e mesaj attım: “Çok şükür. Sağlıklar diliyorum. Bugün tüm dualarım seninle.”
Ahmet hemen cevap verdi: “Sağol benim güzel kardeşim.”

14 Kasım 2020

Ahmet Kekeç’i kaybettik.

Yirmi Sekiz Yıl ve Bir Gün

Ahmet Kekeç’i anlatan bir yazı da İbrahim Tenekeci’den. Duygu yüklü, muhabbet yüklü bir yazı bu. Dostluklar adına bir kenara not edilmeyi gerektiren incelikler barındırıyor.

“Bir yılı aşkın bir zamandır amansız hastalıkla mücadele ediyordu. Haftada bir arıyor, hâl hatır soruyordum. Yormamak için fazla konuşmuyordum. Sesi sürekli değişiyordu.

Muhit dergisinin ilk sayısında onunla söyleşi yaptık. Bir de yazı kaleme aldım. Belki moral olur. Sevindi.

Dergi çıkınca, birkaç kendini bilmez sosyal medya üzerinden biçimsiz şeyler yazdı. Onlara Ahmet Ağabeyimizin durumunu diyemedim.

İkinci sayımızda bir öyküsünü yayınladık. Başka öyküler de yazacak, iyileşince yemek ısmarlayacaktı. Olmadı. Onun yanında hesap ödeme cüretinde bulunamazdınız.”

“Bizim yayınevinden önce romanı, sonra deneme kitabı çıktı. Birer tane temiz nüsha ayırdım. Ahmet Ağabey iyileşince imzalatacaktım. Onlar öylece masamın üstünde duruyor. Dokunamıyorum. Son kitabı Kanamalı Haydut, vefatından birkaç gün önce yayınlanmıştı. Göremedi galiba. Evladına soramadım.

İşte kabrinin başındayız. Gelenler gitti, birkaç kişi kaldık. Sükût.

Hiçbir veda beni bu kadar sarsmadı. Ahmet Ağabeyimi hep iyilik, güzellik ve yüksek sözlerle hatırlayacağım. Ah benim candan ağabeyim…”

Aralık, Mehmet Âkif’i Ayıdır

Doğum tarihi 20 Aralık 1873, ölüm tarihi 27 Aralık 1936. Aralık, Mehmet Âkif’i tekrar tekrar anmak için iki sebebi barındıran bir ay. Elbette Mehmet Âkif gibi bir değeri anmak için herhangi bir vakti beklemeye gerek yok. Tüm vakitleri ona ayırsak yine de hakkını ödeyemeyiz.

Mustafa Özçelik, Âkif hakkında çok değerli çalışmaları olan bir yazar. Ondan Âkif’i okumak ve dinlemek ayrı bir keyiftir. Muhit’te Bir hisli yürek: Mehmet Âkif Ersoy yazısı ile yer alıyor Özçelik.

“İlkokul yıllarımda Mehmet Âkif, pek çok kişi için olduğu gibi benim için de sadece İstiklâl marşı şairiydi. Fakat tek başına bu şiir bile aslında onun hem şiir hem düşünce dünyasını hem de şahsiyetini genel hatlarıyla da olsa anlamak adına yeterliydi. Ama bu marşın söylendiği törenler ne yazık ki o yıllarda bize bu bilgiyi, bilinci vermekten çok uzak hatta onunla aramıza mesafeler sokacak şekilde yapılmaktaydı. Aslında durum, kısmi değişiklikler olsa bile bugün de çok farklı değildir.”

“Âkif ’le kurduğumuz bu ünsiyet, daha sonra konferans, panel gibi etkinliklerde onu anlatma şekline de dönüştü. Bu benim için bir kıvanç meselesiydi. Bu yüzden onu konuşmak, anlatmak beni çok mutlu eden hadiseydi. Fakat burada daha önemli olan şu idi: Bu tür konuşmalar için gittiğim şehirlerde ona gösterilen ilgi, ona yönelik sevgi… Bu, bana şunu gösterdi. Âkif, bu toplumun vicdanıdır. Âkif, bu milletin yüreğidir. Dinleyiciler için şair ötesi bir isimdir. Bu durumu da yine mürşidlik olarak, toplum mürşidliği olarak görmek gerekir. Eğer, onun yol göstericiliği olmasa idi kim bilir nerelere savrulacaktık, hangi yabancı sulara demir atacaktık. O, bizi yabancılaşmaktan kurtardı. Onun sayesinde önümüzde neye inanacağız, neyi savunacağız, nelerle mücadele edeceğiz gibi konularda aydınlık bir yol açıldı.”

“O, bir iman ve isyan abidesi olarak dün konuştuğu gibi bugün de konuşmaya devam ediyor. Safahat’ı açıp bakalım. Bugün yazılmışçasına hâlâ aktüel bir kitap hüviyetinde olduğunu göreceğiz. Çünkü bu eser, Topçu Hoca’nın ifadesiyle “Vakar dolu bir alın, hayâ dolu bir çehre, şiddet dolu bir bakış, iman dolu bir sine”ye sahip bir şairin eseridir. Başka söze gerek var mı? Âkif budur işte.”

Fotoğrafla Düşünmek Fotoğrafı Düşünmek

Dursun Çiçek, hayata ve cümlelere objektifin arkasından bakmaya devam ediyor. Çiçek’in kadrajı o kadar geniş ki içine sadece gördükleri değil hissettikleri de sığıyor. Dostluk, kardeşlik, vefa, şiir, huzur gibi.

“Bütün bir insanlık birikimini Platon’un mağarasına, Aristo’nun logosuna, Descartes’in mekanik düşünme biçimine, Aydınlanmanın aklına indirgemek, düşünmeyi tek boyutlu hale getirerek başka imkanları dışarı atmak anlamına gelir. Bu anlamda insanlık tarihinde benzeri görülmemiş bir biçimde kendinden önceki bütün düşünme biçimlerini kendi içine alarak düşünmenin bütün imkânlarını kullanan İslam düşünce geleneği hikmet bağlamında bir uygulama biçimi ve örnek olarak hafızamızda durmaktadır.”

“Fotoğraf bir bilinç düzeyine çıktığında, fotoğraf üzerinden bir mekânı veya olayı okuyabilir, o olayı anlamaya çalışabiliriz. Okunan veya okumaya vesile olan bir şey düşünmeye ve düşündürmeye de vesile olur. Fotoğraflarla oluşturduğumuz kompozisyonlar ve konulu sunumlar da bir okuma, düşünme ve anlatma biçimidir. Mesela fotoğraflar vasıtası ile bir dağın, bir insanın, bir şehrin hikayesini ya da sosyal ve kültürel bir hadiseyi, düşünür ve anlatabiliriz.”

Folklor Ne Ki Şiire Düşman Olsun

Folklor ve şiir kavramlarını yan yana gören bir edebiyatçının aklına ister istemez Cemal Süreya’nın “Folklor Şiire Düşman” yazısı gelir. Mehmet Narlı da yazısına bunu hatırlatarak giriş yapıyor. Yazının tümünde Cemal Süreya’nın yazısına göndermeler var. Yazının bir çeşit tahlilini yapıyor Narlı ama sonunda kendi fikrini net bir şekilde ortaya koyuyor. Şiir ver folklar bağlamında arşivlik bir yazı kaleme almış Mehmet Narlı.

“Cemal Süreya’nın “Folklor Şiire Düşman” adlı yazısının üzerinden altmış dört yıl geçti. O kadar yıl önce de daha sonraları da bu kışkırtıcı başlık, “olur mu öyle şey; bu, folkloru inkâr etmektir; kendisi de folkloru kulandı; doğru söylüyor, şiir artık böyle kalıp ifadeleri aştı; köyden, kırdan şiir olmaz” şeklinde tepkilere sebep oldu. Her söyleyen de kendi görüşünü ispatlamak için birçok örnekler verdi. Benim gibi yıllar sonra yazıya değinen Seyfi Gencer de yazının meydana bırakılmış bir bomba olduğunu hatırlattı. Süreya’nın bu yazıdan on iki yıl sonra Orhan Veli hakkında yazdığı yazıda da görüşünü sürdürdüğünü (Oggito.com, 10 Eylül 2017) söyledi.”

“Süreya’nın çağdaş şiirin folklordan uzak durması gerektiğini işlediği yazısının iddia ve gerekçeleri, görüşleri ve destekleri bakımından oldukça sağlam bir kompozisyonu var. Temel yargılar, şiirin, “kelime”ye dayandığı, şiirde esas olanın “kişilik” ve “evrim” olduğu ve “folklor”un bunları sağlayamayacağı hatta engel olacağıdır. Nitekim çağdaş şairler artık kelimenin mevcut anlam yüküyle yetinmemekte, onları sarsmakta, dile yeni bakışlar getirmektedirler. Bu yüzden bile şiir entelektüel bir faaliyettir. Oysa folklorda şiirin bugünkü entelektüel niteliğini taşıyacak yeti yoktur. Halk deyimlerinin havası şiirin kanat çırpmasına imkân vermeyecek kadar dar bir havadır. Bir halk deyimi içindeki kelimeler o deyimdeki anlam dizisinde kaynaşmışlardır. O kelimelerden o deyimlerdekinden ayrı işlemler, ayrı güçler bulunmaz onlarda çünkü tek yönlü olarak donmuşlardır. “Kişilik” bugün şiiri, şiir yapan, şiiri, şaire özgü kılan poetik gerçektir. Folklordaysa daha çok anonim kalıplar vardır ve bu kalıplar kişilik kazanmaya hiç uygun değildir.”

“Şiir elbette biçim, ses, görsel ve tematik sistemler olarak yenilenir, değişir. Bu değişmelerde bilimlerin, ideolojilerin bunların etkilerini taşıyan poetik yaklaşımların izleri de vardır. Örneğin Süreya’nın şiirin geldiği son nokta olarak gösterdiği İlhan Berk, Turgut Uyar, Edip Cansever şiirinde modern bilimlerin örneğin psikanalizin, onun doğurduğu bilinç kırılmalarının, modernist entelektüel yapıların izleri ve etkileri açık değil midir? Örneğin Asaf Halet’in masala uzanan atmosferi, mistik algı ve seziş formlarından geçen intiba ve ilhamları onun şiirinin özgünlüğünde etkili olmamışlar mıdır? O halde Süreya’nın folklor dediği deyimlerin, atasözlerinin, türkülerin hatta nesnelerin ve hikayelerin şiirin yenilenmesinde, özgünleşmesinde niçin etkisi olmasın? Yani sorun folklorun, bilimlerin, edebi geçmişin, geçmiş anlatma ve söyleme formlarının yeni şiirle ilişkisinin olup olmamasında mı, bu ilişkinin niteliğinde miydi? Süreya, yazısında bu ayırımı gösterseydi; gürültülü ama çok da dolu olmayan tartışma yerine, sessiz ama şiir için olumlu bir tartışmaya kaynaklık etmiş olmaz mıydı?”

“Deyimlerin, atasözlerinin, motiflerin kendilerini üreten kültür içinde ortak anlamlar üretmiş olmasını “donmak” olarak niteliyor; donmuş işlevler ve anlamların da entelektüelliğe izin vermeyeceğini söylüyor Süreya. Ama çok önemli bir gerçeği es geçiyor. Deyimleri, atasözleri, motifleri, mecazları, istiareleri oluşmamış bir dilden entelektüellik de oluşmaz. Şair ya da şiir, bunu görmezse gerçekte bilincinin ve düşleminin serüvenini bile takip edemez. Süreya’nın folklor dediği şey esasında umutlarımızın, korkularımızın, komplekslerimizin, arzularımızın, iyilik hayallerimizin form kazanmış halidir. Bu formlarla temasımız, annemizi, babamızı, toprağımızı, arkadaşımızı, yurdumuzu içinde taşıdığımız anlamındadır. Buradan koparak mümkün olabilecek bir entelektüelizm zehirli bir yalnızlıktır.”

Avrupa’nın İslam Ülkelerine Bakışı

Bazı konular çok sık dile getirilmiş olsa da söz sahibinin kimliği düşünceye açılımlar getirmesi anlamında önemli hale geliyor. Hüsrev Hatemi, sözünün gücü kıymetli bir yazar. Onun düşüncelerini okuyor olmak bizler için büyük şans. Muhit’in bu sayısında Avrupa’nın İslam ülkelerine bakışı konusunu işlemiş. Birçok ülkenin İslam’a ve İslam ülkelerine bakışına yer vermiş yazısında. Yazının bir bölümünü buraya alıyorum. Devamı; Muhit 12’de.

“Bir on yıl içinde Avrupa “Müslümanlar, Museviler ve Hristiyanlar hepimiz Hz. İbrahim çocuklarıyız” gibi söylemleri bırakarak yine megalomanlaştı. Doksanlı yıllar bitinceye kadar nazik Avrupalılar tamamen ortadan kalkmamıştı. Fakat yirmi birinci yüzyılda Amerika’dan öten bir horoz, Huntington, Batı ülkeleri ve İslam dostluğuna balta vurdu. Huntington’a göre Amerika, Avrupa ve İsrail batı medeniyetini temsil ediyordu. Ortadoğu’da İslam medeniyeti ve doğuda Confuciusyan medeniyet vardı. Huntington’a göre batı medeniyeti Uzak Doğu’daki “Konfüçyüsyan” medeniyete daha yakındı. İslam medeniyetine coğrafi bakımdan daha yakın olan batı medeniyeti, İslam medeniye - tinden uzaktı.”

Muhit’ten Öyküler

Cemal Şakar - Çanakkale’nin kesilmeyen rüzgârları

“İstanbul’dan haritacılar gelmiş, kasabadaki malum definecilere, yeni harita bulduk deyip bazen berbat tabaklandığı için leş gibi kokan derilere bazen de kasaplara satılan yağlı kâğıtların eskitilmişlerine çizilen muhayyel haritaları satmışlardı. Haritaların özelliği hemen her zamana ve mekâna uyacak şekilde genel geçer ağaçlar, dağlar, tepeler, keçiyollarından, bir de Anadolu’da çok yaygın hale gelmiş kimi sembollerden ibaret olmasıydı. Ama her haritacının, haritasını satmak için elindeki haritanın gittiği bölgeye ait olduğunu iddia etmesi mesleği gereğiydi. Hep böyle olurdu: Yılda bir, bazen iki kez aynı haritacılar yeni haritalar bulup kasabada aynı kişilere satardı. Bu gizli alışveriş sadece kasabada olmaz, memleketin geneline bir hafta içinde yayılır, sonra haritacılar kendileri istemediği müddetçe bulunmamak üzere izlerini kaybettirirler; defineciler, haritanın ilgili herkese bir hafta içinde satıldığını bilmelerine rağmen yine de sadece kendilerine verildiğine dair sofuca bir inanç beslerler ve taze bir heyecana kapılırlardı.”

“Parktaki aynı yerlerini aldılar. Çolak Şükrü, Assos Truva’ya göre galip geliyor, dedi, yalnız kara boğa hiç yanımdan eksilmedi, ben nereye o oraya. Öğretmen, boğa işini çözeriz, ne olacak sanki, deyince, Şükrü Amcaları hiddetlendi: Nasıl çözeceksin ulan diye inledi, biz Müslümanız, Allah en büyük günahın şirk olduğunu söylemiyor mu, onun dışında her şeyi affedermiş, ama şirki asla! Hem ben Ustamdan böyle duydum, böyle gördüm, kesse o keser ve hazineyi çıkarırdı. Başlar umutsuzca kucaklarına düştü. Bu kadar yaklaşmışken…”

Abdullah Harmancı - Son adım

“Liseye kasabanın bütün köylerinden ikişerli üçerli talebeler gelmektedir. Taşıma işini Ford Transit minibüsler yapmaktadır. Ücreti devlet karşılamaktadır. Sabah olduğunda, kasabayı saran dağları sarım sarım sarmalamış köy yollarından on kadar minibüs pek çok köyün çocuğunu okulun bahçesine bırakmakta, ikindin tekrar talebeleri alıp dağlardaki köylere dağıtmaktadır. Arazi müthiş dağlıktır. Köyler birbirinden uzak, köy evleri de aynı şekilde birbirinden çok çok uzaktır. Liseye Yamaç Köy’den üç kız talebe gelmektedir. Üç kızdan ikisi sessiz, sevimli, ağırbaşlı kızlardır. Ama üçüncüleri Seher, dağ başlarında arsızca açıp serpilen çiçekleri andırmaktadır. Durmadan konuşan, durmadan gülen, durmadan hareket eden, kestane renkli saçları bukle bukle, sağ yanağında küçücük bir et beni, yaşına göre erken büyüyüp serpilmiş bir kızdır.”

“Meseleyi, Allah var, nişanlısı ile annesi arasında geçmiş lüzumsuz bir sürtüşme sanmaktadır. Daha dün bir, bugün iki, hayırdır inşallah, diye geçirmiştir içinden. Annesinden hiçbir olumsuz sinyal almamıştır. Arkadaşlarının uyarılarını hatırlar. Nişanlandığını duydukları zaman, dikkat et, annenle karın arasında kalırsın, canın çıkar, ömrün törpülenir, demişlerdir. Dakka bir, gol bir arkadaş, bu nasıl iş ya, diye düşünmüş, gene de pek önemsememiştir. Ama keşke mesele bu olsaydı, diyecektir daha sonra. Keşke korktuğum gibi olsaydı diyecektir. Başını öne eğecektir. Hayatının en derin darbesini işte şimdi, işte şu anda, işte şuracıkta, işte şu arabanın şoför mahallinde otururken, melekler kadar temiz şu Aykız’ın dudaklarından almıştır ve bunu ömür boyu kalbinde taşıyacaktır. Karar verilmiştir. Kalem kırılmıştır. Boynu göğsüne düşmüş, yüzü kararmıştır. Bakışları ışıksızdır. Buraya kadar, diye mırıldanacak, Allah’ım ben sana ne yaptım ki bu kadar… diye isyan edecek, bu karayı alnımıza neden çaldın, diye isyan edecek, eyvah Allah’ım eyvah, diyecektir.”

Handan Acar Yıldız - Klişenin kokusu

“Adam kadının elini tutuyorken. Kadın, bedenindeki diğer canlıyı hayata kavuşturmaya çalışırken gücünün giderek tükendiğini hissediyorken. Karşısındaki kırmızı kafaya, burnun, gözlerin yerinde birer delik kalmış kafaya bakıyorken kadın. Dudakları, burnu, gözleri düşmüş, gövdeden ayrılmış kafa da ona öylece bakıyorken. Bir zamanlar yerinde duran gözleri hayal ediyorken kadın. Bir zamanlar yerinde duran bakışları hayal ediyorken kadın. Olmayanın yerine hayalini koyarak, olmayan bir gözün, olmayan bir bakışın, olmayan bir dudağın yerine hayalini koyarak hayatta kalmayı dilerken kadın. Bir basınç kadının her yanını ölüm korkusu kadar çetin kaplıyorken. Ellerini sımsıkı tutuyorken kadının adam. Kadın, bütün sancı ve basınçlara rağmen adamın elini hissediyorken.”

“İki gün sonra, doğmayı bekleyen bir yavrunun pozisyonunda ölüm testisine yerleştiriyorlarken kadını. Çıktığı rahme geri dönerken rahminden çıkana da veda ederek kadın. Ölüm, sağır kalacağı yeni çığlıklar ararken. Ölümün içine, doğum pozisyonunda giriyorken kadın. Kadın hem anne hem de ölüyken. Ölü bir anneyken kadın. Dünya gözüyle görememişken anneliği. Dokunamamış, saçlarını tarayamamışken anneliğin. Evin içindeki mezarın kapağını açıyorlarken. Testiyi içine koyuyorlarken. Atanın başını, armağanlarla birlikte yanına bırakıyorlarken. Her şey eşitken. Mülkiyet bile.”

Betül Nurata - Dünya Kadınlar Günü

“Tanrım, gazeteciler her defasında soruyor. Artık cevap vermenin, yani gerçek bir cevap vermenin vakti geldi sanırım. Mikrofonların hepsi açık di mi? Adaletsizlik olmasın. Dört yanı palmiyelerle bezeli şu ciks salonun açılır-kapanır çatısı için teşekkür ederiz. Daha iyi bir yer düşünemiyorum doğrusu. Müthiş mimari. Steve Jobs’un hayatımdaki önemi nedir, anlatayım dostlarım.

Yıllar yılar önce, nasıl derler, hayatım gamsız ve neşeli, işler oldukça tıkırında. İlk bakışta yani. Bilirisiniz, mesele kimin nerden baktığına bağlı aslında. Bakış açısı fevkalade önemlidir dostlarım. Bunu kitaplar değil hayat öğretir. Ayrıca ilk bakış nereye akıp gidecek tam bilemeyizdi mi? Bu arada “hayatım” demek tam bir talihsizliktir. Tam bir uydurmacadır hayatım. Yine de söyleyişi ah ne hoştur.

“Hey gidi onbeşyaşkafası ile düşünmeden geçen günler. Özgürlük bu değil tabii. Siz de bilirsiniz. Alışveriş yapmak taksiye binmek gece yarısı sinemaya gitmek Ikea’da İsveç köfte yemek. Harikadır. Ayrıca sahneye çıkmak da. Ama özgürlük bu değil, başka bir şey. Evde kötek sahnede şarkı mesela, yani sert konuşmak istemem aslında böyle pat diye. Kimseye şarkı söyleme sahneye çıkma da demem, niye diyeyim. Hayatın kendisi bir sahne değil mi zaten? Bakınız ben de sahnede konuşmuyor ağlamıyor gülmüyor muyum? Hangi sahnede ne örüyor ne dikiyor ne siliyor bize o sorulmayacak mı?”

Muhit’ten Şiirler

görmesem de olurdu, gördüm

özene bezene büyütüyorlardı yalanlarını, evlatlarını

amerikalara ihtisasa gönderiyorlardı

etik diyor, başka bir şey demiyordu insancıllar

etik dağıtıyorlardı çil çil, külçe külçe götürüyorlardı

etik ve estetik Ortadoğudan Afrikalara

görmesem de olurdu, gördüm

gölgesini ısıtmaya çalışıyordu biri

termometrede kırk iki yazıyordu

Eyyüp Akyüz

Dar kesim bıçkınlar her sabah

Nereden girileceğini öğrendiler iki dünyaya;

Bıngıldadılar pay edilmiş cümlelerle,

Püskürtme boyayla sıvadılar renklerini,

Azap durdukları kapılara jelatinli manilere…

Bunlar senin benliklerindir arkalı önlü,

Senden öğrendiler ne alacaklarını büyüyünce;

Gelmiyorsa sevdiklerinden bir celb-i menafi,

Safa tutunurlar sürtünmez omuz başları.

Mülk edinemediği güzeli ölümsüzlüğüne seven,

Mailenizde acep âşık kaldı mı?

Berat Demirci

Sonsuz nazlı

Uçurtmaları uçurtur

İstanbul

Göğe baktıkça eşitlenen

Her yoksul çocuk için

Bir çocuk ölümüne

Ağlar

İstanbul’da

Çocuğun gördüğü her yer

Bir anne gibi

Mustafa Ruhi Şirin

ne buldunuz şehrin eskimeyen yüzünde

yan sokaklarda yaşayan tarihe bakın, orada aradıklarınız

giysileriniz yenilenmiş olsa da eskidir

mezarlıklar kitabeler anıtlar medreseler arasından geliyor ses

tren son istasyonda duruyor hatıraları bırakıp yolcusunu alıp gidiyor

yeni güne başlıyorum

milattan önce yaşanmış bir rüyada

beyaz elbisemi arıyorum

eski raylar üzerinde yürümeye çalışan trenin içinde

dar geçitte tek bir yolcuyum

taşlı yolda yürüyorum suya bakıyorum

kendi ölüm törenimi izledim

ordan geliyorum

Şakir Kurtulmuş

kesin değil ama biliyorum kalabalık akşamların kafeleri

sandalyelere sarhoşluk bardaklara tadılmamış bir koku getirir

evlerden çatılara camlara kaçan güvercin akımları

yemek masalarına gardıroplara tül perdelere siner

senin olmayan hayatlar, sana çıkmayan sokaklar

bahçenizde bekleyen, gittikçe büyüyen gittikçe keskinleşen

beyaz kokular arasından defne ağaçları

tiberus sezar ve hatay bir damarı geçen kan izi

karışmış da birbirine, kırışmış sanki dünyanın dizleri

kesin değil kör ıssız hanların kapına vuran uykuları

uykuda bile direnirsin bir kılıcın mahcup uzanışına

kesin yemin edersin sözüne siper ederek bir ekmeği

bir ıslık duyarsın bir yapışkanlık, geceyi kalın bir harf sanırsın

bir fincanı tutan el ararsın, sana bakıp dağlara koşan bir ses

ve soğuk tırabzanın demirinde iz bırakan bir parmak

Mehmet Tepe

Ağzı ıslıktan yapılmış çocuklar bölüyor zihnimi iki yana

Terzinin kedisi, ayakkabıcı Mustafa, dövüşen yapraklar

Her şey olduğu kadar akmakta, gözlerime inanamıyorum

Nerede kırıldığını bilmediğim ışığa da

Dişleriyle öğüttü günlerimi bu balkon

Dışarıdan biri değildi evden hiç değil

Söğüt dallarını geçtikten hemen sonra diye tarif ederdi kendisini

Ayşegül Baytut

Nefesinde dağların tütsülediği bir ezgi

Atlasların üstünden geçiyor rüzgâr gibi

Bense hazıra dayanmayan dağların eteğinde

Bir dalın üstünde yürüyen tırtıla

Kozadan nasıl çıkılacağını -ben yani gülümse.

O sırada yakın bir yerde çarşaflara serili güneş

Daryal, derbent bulabildiği geçitlerden

Rüzgârları gözlüyor ben tekmil hepsini

Zaman kurulmuş bir yay gibi geriniyor göğsümde

Dilimde acılardan yontulmuş bir damla ateş.

Ahmet Edip Başaran

Bizim İrfanımız Var

Şehir ve Kültür dergisinin 77. sayısının giriş yazısında böyle sesleniyor okuyucuya Mehmet Kâmil Berse. Dünyada ve ülkemizde son günlerde yaşananlar ve tüm bunların karşısında durmamız gereken noktayı işaret eden bir yazı bu.

“Salgın hastalığın dünyada ve Türkiye’de en çok etkilediği alan ise eğitim sektörüdür. Bu konuda her aşamada insanüstü bir çaba sarf ediliyor. Uzunca süredir dünyada gündemde olan duvarsız üniversiteler modeli, artık ilkokul birinci sınıflara kadar inmiş durumda. Artık eğitim camiamızda uzaktan eğitim sistemi uzunca bir süre devam edeceğe benziyor. Bu konuda çok ciddi çalışmalar yaparak uzaktan eğitimde verimi artırmanın yollarını bulmak zorundayız. Özellikle ilkokullardaki durum çok önemlidir. Çünkü ilkokul öğrencilerinin gördükleri eğitim, temel eğitimdir. Bu eğitim aşamasında sadece kitaplarla ve öğretmenlerle sonuç almak zordur. Çocuklarımızın temel eğitimleri aslında ailede başlar. Aileler bu dönemde çocuklarıyla daha yakından ilgilenmek zorundadırlar. Çünkü çocuğun zihin gelişimi için bu dönem çok önemlidir. Bu dönem ayrıca insanın düşünce yapısının şekillenmesine de etkilidir. Bu nedenle ailelerimize çok iş düşmektedir. Çocuğun eğitimi konusunda ailede eğitimli abla veya abilerden de istifade edilebilir. Çocuk için görerek ve yaşayarak öğrenmek, bizim lisanımızda lisan-ı hâl ile öğrenmek ve öğretmek, çok değerlidir. Zira çocuklar gördüklerini yaşatırlar. Bugün “rol model” dediğimiz insanlar(ana, baba, abla, abi, amca, dayı, teyze, hala, dede, babaanne, anneanne gibi), davranış ve konuşmaları ile çocuklarına örnek olurlar. Anne, baba ve diğer büyükler, çocuğa eğitim dışında irfan da kazandırırlar. Toplumun gelişmesinde irfanın önemi büyüktür. Ahlak, edep, terbiye, itaat, hikmet, sevgi ve saygı ; düşünce ve irfanımızın temelleridir. Bu temel sağlam atılırsa, çocuklarımızın geleceğinden emin olabiliriz. Tarih boyunca bir arada yaşama kültürümüzün gelişmiş olması, irfanımızın yüksek olmasındandır. Bu şuur, bizim devlet anlayışımızda da etkili olmaktadır. Onun için biz deriz ki: Bizim İrfanımız var…”

Amerikan Yönetimi Nuh Tufanı Getiriyor

Nazif Gürdoğan, Amerika’nın dünyaya salmaya çalıştığı korku kültürüne ve etkisine değiniyor yazısında. Sineması ile teknoloji ve kültürü ile Amerika, dört bir yanımızı sarmakta. Tıpkı bir salgın gibi.

“Bütün ülkelerde şehirler, gökdelen ormanı New York’a benzemişlerdir. Şehirler doğal hayattan ve topraktan ne kadar uzaklaşırlarsa, o kadar Los Angeles'a ve Chicago'ya yaklaşıyorlar. Amerika'nın tüketim kültürü bir bulaşıcı hastalık gibi, bütün dünyaya yayılmıştır.

Dünyanın neresine gidilirse gidilsin, gökdelensiz şehir, nükleer santralsız ülke yoktur. Amerika'nın peşinden giden ülkeler, dünyanın en yüksek gökdelenine, en büyük süpermarketine, en çekici kumarhane şehrine, en güvenilir nükleer enerji santraline sahip olmak için, kıran kırana yarışıyorlar. Bu yüzden, tüketim kültürünün en büyük ve en önemli sürükleyici gücü olan enerji kaynaklarını denetmek, her ülkenin vazgeçilmez politikası haline gelmiştir. Akdeniz bir savaş alanına dönüşmüştür.

Geçen yüzyılda ülkeler petrol kaynaklarına ulaşmak için savaşmışlardır. Yeni yüzyılda petrole, doğal gaz yataklarına ve nükleer enerji santrallerine sahip olmak için savaşmaktadırlar. Chernobil, Three Mile Island ve Fukushima santrallerindeki korkunç kazalar, kasırgalardan çok daha tehlikeli olmalarına rağmen, nükleer enerji yarışını yavaşlatmamıştır. “Bugün nükleer santrali olanın, yarın nükleer silahı olur” denilmektedir. Ekonomide ve politikada tüketim kültürünün yol açtığı çağdaş Nuh Tufanlarına karşı, bütün insanlığın elinde Yunus ve Mevlana kültüründen daha güçlü ve daha etkili bir silah yoktur. Yirmi birinci yüzyılda, Mevlana kültürü nasıl anlaşılmalı, sorusuna verilebilecek en güzel cevap, bütün insanlığı kucaklayan Mesnevi'de ve Yunus'un şiirlerinde, açık ve seçik olarak verilmektedir.”

Tarihin Kucağında Aksaray

Ahmet Köseoğlu rehberliğinde Aksaray’ı geziyoruz. Attığımız her adımda tarihten süzülen görkemli bir güzellik karşılıyor bizi. Köseoğlu, Konya’dan Aksaray’a uzanan bir tarih köprüsüne bizi de şahit tutuyor.

“1895 yılı Haziran’ın 26’sında at arabasıyla Konya’dan Aksaray’a dört gün aydınlığında varabilen seyyah Friedrich Sarre kadar heyecanım var mıydı eskimeyen eserleri görmeye giderken, tahmin edemiyorum. Ama bildiğim ulaşılacak yere hızlıca varmanın kazandırdığının yanında kazanamadıklarımdı. Sarre, Küçük Asya seyahatinin Konya-Aksaray bölümünde Pınarbaşı, Mernek Yaylası, Asma Köy, Obruk, Eşmekaya ve Sultanhanı’ndan Aksaray’a ulaşırken; yayla akşamında nadir bir güzellikle karşılaştığını, manzaranın ay ışığıyla aydınlanıp çevre uzaktaki dağlara kadar göründüğünü, sabahın erken saatlerinde yollara kadarinen Çavuşkuşu sürülerini, yörede pek çok bulunan kırmızı keklikleri, dağlarda gurup halinde nazlı ama hızlı koşan ceranları, toy kuşlarını, yöre halkının misafirperverliğini, obruk gölü ve efsanesini, yavrularıyla sürü sürü gezen kızıl ördekleri, hanların, mezar taşlarının bütün detaylarını, gözlemleyip, dinleyip, yazıp, çizip anlatabilmişti. Bizim ise yolumuz üzerinde olduğu ve geçeceğimiz yere halılar serildiği(!) için kısa süreliğine lütfen girdiğimiz Sultanhanı. Hanların şahı, Selçuklu mimarisinin en müthiş yapılarından birisi. Büyüklük ve güzellik açısından kendi türündeki her eserden üstün duruşu olan abide eserin taç kapısının önünde topluca bir resim çektirmek, hızlıca içeriye bir göz atıp, çiğnenip, eskitilmesi için yola serilmiş meşhur (!) Sultanhanı halısının üzerinden geçerek yola devam ettik.”

“XV. yüzyılın ilk yarısında eserleriyle Osmanoğullarından II. Murad’ın gönlüne taht kuran Ahmet Aksarayi’den, tarihçi Kerimüddin Aksarayi’nin “Müsâmeretü’l-Ahbâr” diğer adıyla Tezkire-i Aksarâyî, İlhanlı Hanı Ebu Said Bahadır’ın tahta oturmasıyla Anadolu valisi tayin edilen Emir Çoban’ın oğlu Timurtaş adına Kerimüddin Mahmud-i Aksarayî tarafından Farsça yazılan eser. 1323 yılında tamamlanan eser günümüzde İbn Bîbî’nin el-Evâmirü’lAlâiyye fi’l-umûri’l-Alâiyye’sinin ardından Selçuklu tarihi hakkındaki en önemli kaynak olarak kabul edilmektedir. Türk Tarih Kurumu tarafından yıllar önce yayınlanan Prof. Dr. Mürsel Öztürk tarafından Farsçadan Türkçeye çevrilen eserin çok önceden Osman Turan tarafından da çevrilmişti. Bu eserden şehrin yöneticileri ve ilgilileri haberdardır umarım. Eski harflerle basımı yapılan muallim Hüsnü’nün “Hasan Dağı’nda İlmi Cevelan” adlı eseri, 1928 yılında Hasan Dağı’na yapılan bir okul gezisini ve Aksaray’ın coğrafyasına, tarihine, eski eserlerine dair bilgilerin sunulduğu kitabın sadeleştirilip bugünkü matbuat tekniğiyle yeniden yayınlanması ne hoş bir çalışma olur. İbrahim Hakkı Konyalı’nın Niğde ve Aksaray Tarihi kitabının da yeni teknikle yayınlanması yerinde olur. Elbetteki bugün üniversitelerimiz başta olmak üzere birçok yerde yeniden Aksaray’la ilgili tarihi, kültürel, turistik, bilimsel kitapların yapılabileceğini unutmamak lazım. Aksaray’ın sosyal, kültürel, folklorik, turistik, tarihi değerlerine, eserlerine yönelik ulusal ve uluslararası toplantılar, bilgi şölenleri, sempozyumlar, şölenler, paneller tertiplenmesi için ilgililerin de biraz gayret göstermesi gerekiyor. Hâsılı her bir köşesinde tarih ve medeniyet izlerinin bulunduğu Aksaray’ın ilk dönem Hıristiyanlığı ve devamında İslam’ın onca önemli eserlerini ve değerlerini bünyesinde bulundurma güzelliğini Türkiye ve dünya ile paylaşma zamanı gelmiş de geçiyor. Her başlangıç, her çalışma geç kalmışlıktan bir adım kaçmaktır.”

Mehmet Mazak’tan Tarsus Yazısı

Dünyayı köşe bucak gezen Mehmet Mazak’ın yolu bu kez kendi memleketine düşmüş. Mersinli olan Mazak Tarsus’u anlatıyor. Onun cümleleri ile memleketini okumak da büyük keyif. Mazak ve şiirler rehberlik ediyor bize.

Ülkemizin medeniyet havzaları olan şehirleri ve coğrafyaları vardır. Bana biri sorsa Anadolu’da medeniyet havzaları olan yerleşim yerleri nerelerdir diye, ilk aklıma gelen şehirlerin başındadır Tarsus. Tarsuslu Şair Ümit Yaşar Oğuzcan’ın Şiiristan şiirinde tarif ettiği şehir neresidir bilmiyorum, ancak bu şiiri her okuyuşumda nedense Tarsus aklıma geliveriyor. Ne diyor şair;

Bir yer var orada ikimiz için,
Orada, bildigin gibi şiiristanda,
Evler Yunus`un evleri,
Yollar Emrah`ın yolları,
ve Hayyam`dan
birer rubai gemiler limanda

Günümüzde Tarsus, Berdan Nehri’nin Toroslardan sürükleyerek getirdiği alüvyonlar nedeniyle tarihteki liman şehri özelliğini kaybetmiş olsa da hala uzak diyarlardan gelen ticaret gemilerini bekler durur, çünkü Tarsus ticaretin merkezi olmuştur bir dönem. Akdeniz iklimini yaşamış, Çukurova’dan beslenmiş yedigüzel adamdan biri olan Erdem Beyazıt, bakın bize nasıl sesleniyor Sana, Bana, Vatanıma, Ülkemin İnsanlarına Dair şiirinde;

Kadınlar bilirim ülkeme ait,
Yürekleri Akdeniz gibi geniş, soluğu Afrika gibi sıcak
Göğüsleri Çukurova gibi münbit
Dağ gibi otururlar evlerinde
Limanlar gemileri nasıl beklerse
Öyle beklerler erkeklerini
Yaslandın mı çınar gibidir onlar sardın mı umut gibi.

“Tarsus'ta Antonius döneminde antik bilim adamlarının yazdıkları büyük kitaplar toplanarak 200.000 ciltlik, dünyada eşi bulunmayan bir kütüphaneye sahip olmuş bir şehirdir.

Suriye Valisi Muâviye b. Ebû Süfyân, 25 (646) yılında islam ile tanışan bir şehirdir Tarsus. Emevîler döneminde Abbas b. Velîd b. Abdülmelik 712’de Tarsus’a hâkim olmuştur ve bir islam beldesi olmuştur.

Tarsus, Osmanlı hâkimiyetine tamamen 1517 yılında Yavuz Sultan Selim’in Mısır seferi neticesinde katılmıştır. Osmanlı’ya geç kavuşmanın ve katılmanın hüznünü her daim yaşamış bir şehirdir Tarsus.”

Budva’ya Gidiyoruz

Şehir yazıları okumanın en güzel yanlarından birisi, gidip göremediğimiz yerleri hiç olmazsa cümlelerin rehberliğinde geziyor olmanız. Yine düştük yollara. Bu kez Budva’dayız. Yanımızda Fahri Tuna. Budva adını ilk kez duydum ama yazıyı okuyunca; keşke gidebilsem dediğim yerler listesine ekledim Budva’yı.  

“Karadağ’da Kotor orta çağdan kalma bir muhteşem şato şehri, evet. Bar tarihle doğanın koyun koyuna yattığı şehir, evet. Ya Budva? O en şahanesi, diyeyim size.

Gittim gördüm. Görmekle kalmadım, beğendim. Beğenmekle kalmadım sevdim ben Budva’yı. Açık açık söyleyeyim. Çok sevdim.

Budva’ya giderken ilkin Adriyatik Denizi’ndeki Sveti Stefan Adası karşılar. Rüya gibi bir ada. Havalı mı havalı, güzel mi güzel, artistik mi artistik. Çok da turistik ha. Evleri tarihî. Kapitalizm, evleri butik otele dönüştürmüş, kaçırır mı fırsatı namussuz! Geceliği kaç para mı? Söylemeyeyim, dudaklarınız uçuklar. Benim uçukladı çünkü, oradan biliyorum. Rivayete göre Brad Pitt denen arkadaş burada geceliği bin dolara konaklamış. Bin dolar yahu. Dört asgari ücretli yahut iki öğretmen maaşına bir gece konaklama düzeni kurmuşlar buraya. Güzelliği pazarlıyorlar yani. Ben uzaktan baktım. Mest oldum. Fotoğraf çektirdim. Şükür - şimdilik - ondan para almadılar. Yakında ana yoldan geçerken adaya doğru bakana, ver yirmi dolar bakalım derlerse şaşırmayınız. Son sözüm: Dünya gözüyle Sveti Stefan Adası’nı bir kere de olsa seyreylemek gönle şifa ve huzur veriyor. Biz bihakkın şahit olduk. Bilginiz olsun efenim.”

Kentli Olmak Şehirli Olmak

Kent ve şehir kavramlarının birbirinden ayrılan yönlerine dair yazılar son zamanlarda sıkça yazılıyor. Dünyayı içine alan küresel çember, farklılıkları da gün yüzüne çıkardı. Yaşamak, çok sıradan görünse de farklı standartlar iyice ayrıştı ve kavramlar arası uçurum büyümeye başlıyor. Necla Dursun, Kentli Olmak Şehirli Olmak isimli yazısında bu farklardan bahsediyor.

“Kentlilik, bireyin yaşamını sürdürdüğü kente kendisini ait hissetmesidir. Aynı kentte yaşayanların aynı duygularda olması elbette mümkün değildir. Hatta günümüz kent sakinlerinin birbiri ile olan ilişkilerinin oldukça sınırlı olduğu dikkate alındığında, belki de kendilerini bir parçası olarak bile hissetmemektedirler. Paydaşlarının birlikte yaşadıkları şehre duyarsız olmasını önlemek yerel yönetimlerin ifa temesi elzem olan görevlerinden biridir. Bu noktada İstanbul’dan bir örneklem yapacak olursak, birkaç yıl önce dolaşıma çıkacak yeni İETT otobüslerinin rengini tespit için İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin şehrin paydaşları olan İstanbullulara yönelttiği “Size hizmet verecek otobüslerin ne renk olmasını istersiniz?” sorusu bu konuya örnek olarak verilebilir.”

“Birlikte yaşama pratiğini özümsemiş, kurallara uyan, birbirine saygı duyan insanların “şehirli” denilebilecek niteliklerini konuştuğumuz bir günde, konuşmaya katılım sağlayanlardan biri şöyle demişti: “Ben gökdelenleri ve binaları anlamıyorum şehirli olmaktan. İnsani boyuta sahip, yaşanan şehrin semtlerinin kültürel ve ekonomik fırsatları daha organize olan bir hayattan bahsediyorum. Bu organizasyonun içindeki insanların uyum içinde olduğu.” Bu tanım organize bir hayata vurgu yapmaktadır. Tanımdaki anahtar ise; belli bir düzen ve kurallar çerçevesinde hareket edilerek organizasyonun kusursuz işlemesidir.”

“Şehirde yaşayanlar için şehirli olmak bir seçim meselesi gibi algılanmaya açık gibi görünse de bir gereklilik olduğu aşikârdır. Paydaşı olarak bizi şehirli olmanın gereklerine iten bir düzen içindeyiz. Mekâna değer ve anlam katanın insan olduğunu düşündüğümüzde şehrin paydaşları olarak karşılıklı etkileşim ve uyum içinde yaşanması bu olgunun içini doldurmayı lüzumlu kılmaktadır.”

Yeşil Gürün

Canan Coşar, yeşil Gürün’ü anlatmış yazısında. Yeşillik, su sesi ve huzur. İnsan için en gerekli bir üçlü bu. Gürün tüm bunları sunuyor bize.

“İlçede bulunan bir başka doğa harikası ise MalatyaDarende yolu üzerinde bulunan ilçeye 10 km uzaklıkta yer alan Gökpınar Gölü. Tabiat güzelliği bakımından Gürün’ün olduğu kadar ülkemizin de nadide yerlerinden biridir. Suyu tatlı, berrak ve temizdir. Derinlik 17-20 metreyi bulduğu halde içine atılan küçük bir cisim tabandaki duruşu görülmektedir. Güneşin açısına göre gölün rengi değişmektedir. Gökpınar’ın oluşumu ile ilgi bir efsaneye göre bir çoban sürüsüyle birlikte gölün bulunduğu arazide dinlenirken rüyasında kendisine “koyunlarınla birlikte buradan uzaklaş, alttan su kaynayacak” denir. Çoban aceleyle sürüyü alır ve karşı yamaca geçer. Gerçekten de bir süre sonra su kaynamaya başlar ve Gökpınar oluşur. Sesler duyuyorum kapının önündeki bahçe duvarına oturup yaptığımız sohbetlerin sesini. Bahçeye kaçırdığımız topumuzu kesen Mesut amcanın sesini. Mesut amcadan korkup kaçarken düşürdüğüm küpemin tekini ararken döktüğüm gözyaşımı silen anneannemin sesini…

Çocukluğuma dair güzel anılar biriktiğim anlatmaya doyamadığım Sivas’ın incisi yeşil Gürün.”

Kültürel Miraslar Hazinesi “Niğde”

 Derginin kapağını süsleyen Niğde’ye dair yazıyı Salih Doğan kaleme almış. Yazıyı okuyunca; kültür ve Niğde kelimelerinin birbirine ne kadar yakıştığını daha iyi anlıyoruz.

“Anadolu’nun kadim şehirlerinden olan ve birçok medeniyete tanıklık etmiş, geçmişi 10 bin yıllık bir tarihe dayanan Niğde’de özellikle BahçeliÇamardı ve Kestel kazılarında ortaya çıkan buluntular kent tarihine dair önemli ipuçları ortaya çıkarmıştır. İlk dönemlerinde Hititler ve Asurlular’ın yaşadıkları bilinmektedir. Sonraları ise bu kadim şehre Frigler, Romalılar, Medler, Persler hâkim olmuş ardından 1071 Malazgirt sonrası bölgenin hakimiyeti Türkler’in eline geçmiş, Selçuklular ve Osmanlılar uzun yıllar bu topraklarda hüküm sürmüşlerdir. Niğde’ye Uluslararası Artquake resim sergisi için gitmiştim. İç Anadolu bölgemizin güney doğusunda yer alan bu güzel şehir adeta bir açık hava müzesi gibi.”

“Alâeddin Camii 1233 yılında Selçuklu döneminde siyasi ve cami medrese kale banisi olarak bilinen Zeyneddin Beşare tarafından,1233 yılında; I.Alâeddin Keykubat adına yaptırılmıştır. Görkemli taç kapısındaki Selçuklu Türk motifleri bizi adeta büyülüyor. Kalenin güneyinde yer alan kuzey- güney yönünde iki kapılı dikdörtgen planlı, çok destekli ve çok bölüntülü, mihrap önü yan yana üç kubbeli ve avlusuz plan tipinde bir yapıdır. Bu muhteşem cami, kubbe ve tonozları bakımından diğer yapılardan farklı bir konuma sahiptir. Bazilika tipindeki yapının doğu yönündeki taç kapısında yoğun olarak bezmeleri görmek mümkün, kavsara köşeliklerini delik işi kabaralar ile üzerlerini saçları örgülü insan başları süslemektedir. İki insan başının kozmolojik anlamlı ay ve güneşi simgelediği veya camiyi inşaa eden kitabede isimleri yazılı olan Mimar Ustad Sıddık ve kardeşi Gazi’ye işaret ettiği varsayılıyormuş. Taç kapıların arasındaki kuzeydoğu köşede Selçuklu sanatının tipik örneklerinden iki renkli kesme taştan yapılmış silindirik minare mevcuttur.”

En Çok Kim Horlar?

Açıkkara dergisi açık ara önde gidiyor edebiyatın gülen ve iğneleyen yüzü olma noktasında. Önemli bir boşluğu doldurduğuna şüphe yok derginin. Hayatın bazen teğet geçen noktalarına da bakmayı hatırlatıyor Açıkkara hepimize.

Dergiden ilk paylaşımım Tacettin Şimşek’in “En Çok Kim Horlar?” yazısından olacak. Tacettin Hoca’nın akademik yazılarını, çocuklar üzerine çalışmalarını, edebî çalışmalarını yakından takip ediyorum. Hepsinin ötesinde eminim ki hocanın Açıkkara yazılarının müdavimleri oluşmuştur. Yazıdan paylaşımlar yapacağım.

“Değişmez bir kuraldır: Horlayan kişi, horladı­ğını asla kabul etmez.

Tanıdığınız, bildiğiniz ilk insanda deneyin is­terseniz.

“Horluyorsun.” deyin.

“Ben horlamam!” diyecektir.

Ben onlardan değilim. Özellikle çok yorgun olduğum geceler rast makamında horladığı­mı kabul ediyorum. Uykuda verdiğim konseri kendim dinleyemediğime göre nasıl bilebilirim bunu, değil mi? Dinleyenlerin anlattığına göre olsa olsa rasttır, diyorum. En sevdiğim makam­dır da…

Makamla horlayanlara saygım vardır. Hüsey­nî horlayanları da severim, uşşak horlayanları da…”

“Bir şiir şölenine katılmışız. Tam kırk dört şair! Okuyunca çabuk bitiyor ama dinle dinle bitmi­yor!  Gecenin bir yarısı şölen bitti. Otelimize yol­landık. Üç kişilik bir odada iki şairle birlikte ka­lacağım. Gözlerimden uyku akıyor. Bir önceki geceden uykusuzum. On iki saatlik yolu otobüs­le gelmişim, yolda hiç uyuyamamışım.

Yatmak için odaya giriyorum. İki şair benden önce davranıp yatağa girmiş, mesaiye başla­mışlar. Eyvah! Şairler de horlar mıymış? Hem de nasıl! Allah’ım, iki şair iki baştaki yatakta uyumuş. Bana ortadaki yatak düşmüş. Hadi yat yatabilirsen, uyu uyuyabilirsen. Yine de şansı­mı zorlayıp deniyorum. İmkânsız. İki taraftan horlama saldırısı altındayım. Sağlı sollu yükle­niyorlar. Tahammül ne mümkün! Allah için iyi horluyorlar. İkisi de serbest, Orhan Veli tarzı... Ah izin verseydiniz, ben uyusaydım hem aruzla hem heceyle hem de serbest nasıl horlanır, size gösterirdim ya! Nasip değilmiş.

Kalkıyorum. Otelin mescidine gidip bir ke­nara kıvrılıyorum. Sabah namazını kılmak için mescide müşteriler gelinceye kadar yarım ya­malak bir uyku çekiyorum.”

“Bilgi şölenindeyiz. Yüzlerce bilim insanı, bildiriler sunuyor, tartışıyor, akademiyi kur­tarıyorlar. Beş oturumda yirmi beş bildiri din­lemekten yorgun düşüyoruz. Yarın, öbür gün yedişer oturum daha var. Bir yolunu bulup ka­çabilir miyim bilmiyorum.

Gecenin bir vakti, otelimize dönüyoruz. Üç bilim adamı aynı odada kalacağız. Hocaların ikisi de benden yaşlı. Nezaket gösterip teklif ediyorum:

“Hocam, hangi yatakta yatmak istersiniz?”

“Ben pencere kenarında yatarım.” diyor biri.

“Duvar tarafını da ben alayım.” diyor diğeri.

Yine ortadaki yatak bana kalıyor. Hayırlısı.

Yatmak için hazırlıklarım uzun sürüyor. Oda­ya girdiğimde iki hocamın da yatışta oldukla­rını, yatar yatmaz da uykuya geçtiklerini görü­yorum. Usulca yatağıma uzanıyorum. Uzanır uzanmaz da iki yandan sözleşmiş gibi aynı anda saldırıya geçiyorlar. Bir horlama ki düşman ba­şına! Uyumanın imkânı yok. İkisi de çok bilim­sel horluyor. Mübareklerin biri Einstein, diğeri Newton!

Usulca odadan çıkıyorum. En iyisi lobiye in­mek. Lobide bir koltuğa ilişiyor, sabaha kadar yarı şekerleme yarı kurabiye yapıyor, idare edi­yorum.”

Nasreddin Hoca Mecmua Çıkarırsa

Halit Yıldırım, dergilerin pür melalini, şairlerin dergilerle yaşadığı bitmek bilmez mücadeleyi Nasreddin Hoca’nın şahsında mizahî bir dille ele almış. Şunu da unutmamak gerek; her mizahın altında bir gerçek yatar. Yıldırım’ın bahsettiği konu ne yazık ki ayniyle vaki olarak günümüzde yaşamaya devam ediyor. Dergiler, telifler, reklamlar, şairler, müteşairler eşliğinde keyifli bir yazı Açıkkara okurlarını bekliyor.

“Şiirlerine Konya’daki mecmua ve ceridelerde yer bulamayan Nasreddin Hoca, şiire tövbe et­mek için öfke dolu adımlarla camiye doğru yürü­yordu. Caminin avlusundan içeri girince talebe­leri onu avluda karşıladılar. Medrese ve cami, bir külliye şeklinde inşa edilmişti. Öğrencilerinden Molla Alaeddin, Hoca’ya:

“Hocam hayırdır? Birine mi kızdınız? Bu ne hal?” diye sordu.

Hoca:

“Sorma evladım, bu payitahttaki ceride ve mec­mualara çok kızdım. Ömrü hayatımda onca şiir yazdım, o kadar edebiyat muallimi “Aliyyü’l-a­la” dedi ama o ceridelere beğendiremedik. Ben de bir daha şiir yazmamak için tövbe etmeye karar verdim.”

Hoca’nın öğrencilerinden Molla Alaüddevle hemen devreye girdi:

“Olur mu efendim, siz neden hemen pes etti­niz? Onlar mecmua ve ceridelerinde sizin şiirini­ze yer vermediyse, biz de kendimiz bir mecmua çıkarırız evvel Allah. Bu kadar mollanız, talebe­niz var. Akşehir ve muhitinde bu kadar şuara ve üdeba var. Bizim neyimiz eksik onlardan?”

“Doğru söze ne denir? Mecmuanın ilk sayısını gören diğer esnaf da aidat ödeyerek mecmuanın dâimi müşterisi olmuşlardı. İkinci sayı da bu şe­kilde gelmiş ve bayağı bir ses getirmişti. Akşehir mutasarrıfı dahi mecmua ile yakından ilgileni­yordu. Üçüncü sayı için Konya’ya gittiklerinde Nasih Efendi kâğıda ve mürekkebe zam geldiğin­den bahisle eğer yıllık ödeme yapılırsa daha ucu­za kâğıt ve diğer neşriyat malzemesini alabilecek­lerini söyleyince Hoca, Konya’da tanıdığı birkaç kişiden borç akçe temin etti. Nasih Efendi’ye bu iş için 2000 akçe ödeme yaptı. Yine onların aracılığı ile Konya esnafından da bayağı bir ilan aldı.”

“Ben şuaradan İlham Efendi. Bak Hoca, şu Mensur denen adama şiir başına on akçe ödüyor­muşsun. Bana üç akçe dediler. Valla bana da şiir başına on akçe vermezsen bu sayıda sana şiir-mi­ir yok. Benden söylemesi. Benim neyim eksik şu kendini beğenmiş kasıntı heriften. O medreseyi bitirmeden arka kapıdan kaçtı. Ben ise icazet al­dığım gibi yakında Alaeddin Keykubat Medrese­sinde dersiamlığa başlayacağım.”

Gâvur Gelmiş

Zekeriya Çakabey, bir Anadolu hikâyesi ile Açıkkara’da. Orta oyunu hassasiyetinde kaleme alınmış, nüktesi bol bir yazı bu. Okullarda öğrenciler için metin arayanlara bu vesile ile duyurmuş olayım; Açıkkara dergisinde yer alan metinler tam da öğrencilerin ilgisini çekecek özellikte çalışmalar. Değerlendirmekte fayda var.

“Mustafa, borazan gibi sesiyle duvar üstünden bağırdı:

“Gâvur geliyor, gâvur geliyor!” Hemen yanı ba­şındaki İbrahim merakla sordu:

“Oğlum gâvur ne?” Mustafa bilgiç bir havaya girerek:

“Sen gâvurun ney olduğunu bilmiyon mu lan İbo?” diye karşılık verdi. İbrahim, mahcup; bil­miyorum dercesine omuzlarını silkti. Aslında Mustafa da gâvurun ne olduğunu bilmiyordu. Kahvenin önünden geçerken muhtarın, bir ar­kadaşına: “Köyümüze ilk defa bir gâvur gelecek.” dediğini duymuştu o kadar.

Mustafa’nın sesini duyan tam on çocuk hemen duvarın dibinde toplandı. Mustafa hepsinden daha iriydi ve gruba liderlik yapıyordu. Grubun en küçüğü olan İsmet’e Galli lakabını takmıştı. Fazla dikkat çekmediği için istihbarat ve kontrol işlerini ona gördürüyordu. Gruptan sadece Ali eksikti. Galli, Ali’ye “Hemen duvarın dibine gel” diye haber verdi. Duvarın dibi dendiği zaman, Mustafagilin evinin yanı anlaşılıyordu. Ali koşa­rak geldi, soluk soluğa kalmıştı. Mustafa’ya:

“Hayırdır Mustafa, okul saatinde niye toplan­dık?” diye çıkıştı. Mustafa’nın cevap vermesine zaman kalmadan Galli:

“Gâvur geliyormuş! Gâvur ne ki?” dedi. Hepsi birbirlerinin gözlerine baktılar. Biraz düşündük­ten sonra Ali:

“Gâvur ne olabilir ki? Bence anama soralım.” dedi.

“Niye ki?” dedi Galli. Ali:

“Anam kafası bozulduğu zaman hep ‘Gâvurun eniği, gâvur oğlu gâvur’ diye bağırır durur. Ne ol­duğunu bilmese niye desin ki!”

Çocuklar bu fikri beğendiler.

“Yalnız bu çantaları ne yapalım?” diye sordu Galli. Mustafa:

“Çaktırmadan bizim odunluğa koyalım. Ama hepimiz gitmeyelim, dört kişi yeter. Diğerleri burada beklesin” dedi. Hemen Galli’ye dönerek: “Ortalığı kontrol et, kimse yoksa ayı ıslığı çal!” dedi.

Galli ortaya baktığında sarı saçlı, kısa kollu, kısa pantolonlu bir adam gördü. Adamın sırtın­da çanta, elinde bir makine... İkide bir makineyi köylülere çevirip çıt diye bir düğmeye basıyordu.

Galli şaşkındı:

“Abi” dedi “O da bizim gibi adam!”

Galli bu defa da Mustafa’ya döndü:

“İyi güzel de erkeğin bacakları çıplak olur mu? Ne kadar ayıp!” Remzi:

“Galli bu aynı bizim öğretmene benziyor. Kuşa­dası’ndan bizim köye geldiğinde onun da kıyafet­leri tıpkı bu gâvur gibiydi!” Galli:

“Bizim öğretmen de mi gâvur yoksa?” demişti ki sol kulağında bir acı hissetti. Can acısıyla ar­kasına döndüğünde kulağını çekenin öğretmen olduğunu gördü. Öğretmen diğer eliyle de Musta­fa’nın kulağını yakalamıştı. Kalabalığın bakışları gâvurun üzerinden kulakları çekilen öğrencilere çevrilmişti. Öğretmen:

“Sizi gidi keratalar, bu yaşta okuldan kaçarsınız ha! Düşün önüme kimmiş gâvur okulda gösteri­rim ben size.” derken kalabalık alkış tutuyordu.

Açıkkara’dan Şiirler

Kınamayın dostlar derdim çok büyük

Öldü benim karagücük eşşeğim

Karada taksiydi, denizde kayık

Öldü benim kara gücük eşeğim

Bazen oynar güldürürdü herkesi

Çok bağırır kesilmezdi nefesi

Yüz kilometreden gelirdi sesi

Öldü benim kara gücük eşeğim

Kayıp olsa yana yana arardım

Her kimi görsem ona sorardım

Beşli köten takar tarla sürerdim

Öldü benim kara gücük eşeğim

Âşık Kara Mehmet

Soykırımcı, yalancı, ikiyüzlü Ermeni!

Salya sümük dolaşma, azıcık dinle beni.

Tarihî gerçeklerle yüzleşmeye var mısın?

Mevsimlerin içinde kış mısın, bahar mısın?

Sütten çıkmış ak kaşık sanmayın kendinizi

Cümle âlem biliyor o iğrenç fendinizi

Katliamlarla dolu, tarihin karanlıktır

Diaspora yüzsüzü, en büyük tiranlıktır

Nefreti din edindin, her dem kinini kustun

Tarihin sorgusunda cevap vermedin, sustun

Kirli ASALA’nızın yaptıkları dehşettir

Masum diplomatları öldürmesi vahşettir

Fırıldakçının şahı, sen ki bin bir suratsın

Tarihi sulandıran lobileriniz batsın!...

“Millet-i sadıka”yken, çabuk geldin oyuna

Çirkef davranışların pek yakıştı soyuna

Çoluk çocuk demeden hunharca öldürdün sen

Dostumuzu ağlattın, düşmanı güldürdün sen

M. Nihat Malkoç

Neçe yalın ayak baş açık gezdim

Yüzüme bir kere gülen olmadı

Aylarca yıllarca canımdan bezdim

Bir Gıslavet bile alan olmadı

Fakir fukaralık belimi büktü

Gidip hal bilmeze içini döktü

Asfalta varmadan çamura çöktü

Bir kez kurtarmaya gelen olmadı

Yirmi yıl dolaştım topuğum yarık

Babama yalvardım almadı çarık

Bilirim dünyada suçum kabarık

Kadir kıymetimi bilen olmadı

Önce oğlak yaydım ardından dana

Boz eşşekle bir olur mu kadana

Öküz gibi çok koşuldum sabana

Ağladım gözyaşım silen olmadı

Bir elim baltada biri nacakta

Kış boyunca ısınmadım ocakta

Yazın ekin biçtim sarı sıcakta

Harman kaldırmaya gelen olmadı

Osman Gazi Turaç

 

YORUM EKLE

banner26