Aralık 2020 dergilerine genel bir bakış-2

Öldürmenin Mubah Sayıldığı Bir Çağ

Hece Dergisi 288. sayısına Rasim Özdenören’in Öldürmenin Mubah Sayıldığı Bir Çağ yazısı ile giriş yapıyor. Bu çağ ve öldürmek… Ne çok duyuyoruz bu iki kavramı. İçimizin en hassas noktalarına derin darbeler indirerek geçiyor zaman. Ölüyoruz ve modern çağ biraz daha büyütüyor saltanatını.

“İçinde yaşadığımız süreçte, düzenli ya da kuralına uygun bir savaşın içinden geçmiyoruz belki; ama düzenli bir savaş sürecini yaşasaydık daha mı az tedirgin olurduk diye düşünüyorum.

Zaman zaman atıfta bulunuyorum, Faulkner’ın bir sözü var, insanın ne zaman bir bombayla havaya uçurulacağım korkusu kadar onu aşağılatan bir korku yoktur.

Milyonların öldürüldüğü o vahşi İkinci Dünya Savaşı ortamında, ölen de öldüren de insanlık haysiyetinin en alt mertebelerine indiriliyordu. Her şeyin kitleselleştiği bir dünyada ölümler de kitlesel olarak geliyor. Orada artık bireylerin hesabı dikkate alınmaz oluyor.

Oysa her bir insan tekinin kendi içinde yaşadığı kişisel dünya, başka hiçbir dünya ile, başka hiçbir galaksi ile ölçülemeyecek kertede değer ifade eder.”

“Öldürmenin haklı sayıldığı ve haklı görüldüğü bir dünyada öldürmeler karşılıklı olarak sürüp gider. Öyle de oluyor. Yalnız bu ülkede değil, dünyanın her yerinde bu zalim katliamın önü alınamıyor. Neden?

Basit değil mi: bir kez öldürme haklı sayılmaya başladığı anda her öldürme bir öncekini kendine dayanak saymaya başlıyor.

Gene Camus’nün metaforunu ödünç alalım: cellât ve kurban olmayı reddettiğimiz takdirde bir uzlaşma zemini kurmamız beklenebilir. Değilse zincirleme ölümler baş aşağı yuvarlanıp gider.”

İslâm Sanatında Aşkınlık

Semiha Kavak, “aşkınlık” kavramını ele almış yazısında. Önce bir tanımlama yapıyor çünkü çok da aşina olunan bir kavram değil aşkınlık. Daha sonra İslam sanatında aşkınlık üzerine karşılaştırmalı olarak düşüncelerini sıralıyor. Özellikle günümüz dünyasını düşününce yazıda ifade edilen soru işaretleri daha bir anlam kazanıyor.

“Aşkınlık, en geniş manasıyla bir şeyin veya bir düzeyin ötesine geçme, ötesinde olma: bir şeye “içkin” olmama hâli olarak tanımlanabilir.

Bu kavram edebiyatta ise, görülen, bilinen, yaşanılan, deneyimsel dünyanın ötesine geçerek ya da deyim yerindeyse üstüne çıkarak görünen dünyanın ötesindeki bir dünyayla buluşmanın ruh hâliyle yazılmış sanat-edebiyat eserleri için kullanılır. Sanatçı bu durumda kendini aşar ve eseriyle de okuyucusuna bu duyguyu hissettir.”

“Batı sanatı Tanrı’yı yeryüzüne indiren Hıristiyanlığın etkisiyle benzetmeci / öykünmecidir. Doğayı, evreni resmeder, onu kendi sınırları içinde somutlaştırır ve güçlü göstermek için güç abartır. O nedenle heykelcilik Batı sanatının merkezinde bir yer edinmiştir. Batı sanatında Tanrısal güç heykellerle açığa vurulur.”

“İslam sanatında benzetme/öykünme ve sınırsızlık yerine yansıtma ve yüceltme öne çıkar. Kur’an’daki Tanrı, her şeyin üzerinde, yaratıcı olan Allah’tır. İnsan ise sadece Allah’ın yarattığı ve yaratıcısını tanımasını, isteklerine uygun davranmasını istediği aklıyla, iradesiyle diğer canlı varlıklardan ayrılan bir varlıktır.”

“İslam sanatı tevhid sınırları içerisinde kalabilmenin çabasıyla önce mevcuda reddiyeyle işe başlar. Kabe’deki putların kırılması ve heykelciliğin yasaklanması bunu somut olarak ortaya koyar. İslâm, Tevhide engel ne varsa onu kendi doğal sınırları içerisine çeker. Sonrasında, tevhidle çelişmeyen ne varsa onu aklın ve duyuların ötesine taşır.”

“Her Müslüman sanatçı hem dünyayı hem ahireti aynı sınırlar içerisinde görmez. Herkesin ayrı bir tahayyülü vardır ve her sanatçı kendi duygu ve düşüncesini aynı doğrultuda ancak farklı ölçülerde sanatına yansıtır.

Örneğin, cennet ve cehennem tasavvuru her bir sanatçıda ayrı ayrı tezahür eder ve bu durum sanat eserine farklı boyutlarda yansır. Buna rağmen, düşünce ve tahayyülün ortak oluşu, farklı yerlerde, farklı kişilerin eserlerinde bir bütünlük oluşturur.

Soyut sanatın her türüne kapı aralayan İslâm sanatı, zenginliğini aşkınlıktan alan, onu sürekli daha ötelere taşıyan bir anlayışa sahiptir.”

Cahit Koytak Dosyası

Bu sayı Cahit Koytak Dosyası var Hece’de. Şunu da söyleyim de içimde kalmasın; keşke ben de yazsaydım dediğim bir dosya olmuş Cahit Koytak Dosyası. Çünkü Koytak şiirinin benim şiir dünyamda çok özel bir yeri vardır.

Dosyadan altını çizdiğim satırları paylaşacağım.

“…onun şiiri, şairin alelâde kişiliğinden, açmazlarından, ya da duyumlarından yola çıkmıyor. Ayrıca icat edilmiş sahte paradokslara, içselliğe dönüşmemiş tutumlara hiç mi hiç prim verilmiyor. Çünkü bireysel olanın, günü birlik olanın ötelerinden konuşuyor bu şair. İnsanlık adına duyulmuş, yerleri ve gökleri tutmuş evrensel bir ağıt. Varlığının hikmetinden kopmuş somnambül ruhları uyarmayı kendine vazife bilmiş!.. Anlayacağınız, bir şair-bilge konuşuyor onun sayfalarında! Onun için bu şiir, ne kadar bir şair dilinden tezahür ederse etsin, asla onunla sınırlı kalmıyor. Hemen bütün âlemin anında, ortak kevnî diline dönüşüyor. Neticede de hemen her söz ve imge kullanımı külli uyarmalara, inzârın acı veren dili seviyesine yükselmekte gecikmiyor.” Necmettin Turinay

“Cahit Koytak’ta başat psikoloji nedir diye sorulsa, “muziplik” derim. Yanlış anlaşılmasın, şehirde az görünen, göründüğünde de sessiz, sakin, mümkün olduğu kadar az kelâm eden bu insan, topluluk içerisindeyken hiç de muzip filân değildir. O, susuşuyla muzip. Çünkü şiir öğüttüğünü duyumsarsınız. TYB’nin Strazburg seferinde beraberdik. Bize dendi ki, şairlerimizden bir A4 kâğıdının yüzüne şiir üzerine birer yazı istiyoruz. Yarın dönüş yolculuğuna çıkmadan, onları toplamak isteriz sizlerden. Dönünce bir kitapta toplayacağız demeyi de ihmal etmediler. Ben bir iki saat içinde yazdım. Cahit ile bir ara yakın düştük. Baktım yazmaya başlamamış. Vaktin az olduğunu hatırlatayım dedim; tamam Kâmilciğim, diye bir cevap aldım. Düzenleyicilerden birine sordum ertesi gün, “Cahit Bey, düzyazıyla değil de şiirle, ama döndükten sonra ulaştıracakmış,” cevabını aldım. Olacak şey değil. Pratik bir durum var, şairin yaptığına bak!” Kamil Eşfak Berki

“Cahit Koytak, ilerleyen yaşında azalmayan şiir verimiyle dikkati çekmekte. Ellili ve altmışlı yaşlarından sonra yetmişli yaşların da ne kadar verimli olabileceğini bizlere gösteriyor. Fazıl Hüsnü Dağlarca’nın doksanlı yaşlardaki şiir üretimini hatırlayacak olduğumuzda bunun hiç de olağan dışı olmadığını söyleyebiliriz. Dağlarca’yla olan benzerliği ise bundan ibaret değil. İkisi de ilginç bir şekilde şiirlerini tematik bir zemin üzerinden geliştiriyor. Şiirdeki verimlilikleri biraz değil, büyük ölçüde belki buradan kaynaklanmakta. Ayrıca her iki şairin de şiir dışında bir yazı/yazınsal uğraşısının olmaması sanırım bir şeyi anlamamız açısından bize bir ipucu veriyor: Şiir yazma işi gençlik hormonlarına bağlı bir yeti veya meleke olmayı aşmışsa yaşlılık hâli şairi ve şiiri durdurmuyor. Bununla şiirin yaşantıdan kopuk bir şekilde de yazılabileceğini söylemek istemiyorum. Ancak yaşantısal gerilimin şiirin sürükleyici unsuru olmaktan çıkması hâlinde bile şiiri var eden varoluşsal auranın ve dinamiklerin devam ettiğini görebiliyoruz. Sorun yaş değil, sorun varoluşsal isterlerin ve duyarlıkların hayatiyetini sürdürmesidir diyebiliriz. İlerleyen yaşa rağmen genç kalmak tam da böyle bir şey olmalı. Tabii ki burada zihinsel yetilerin önemini göz ardı etmemeli, hatta zihne giderek daha fazla iş düştüğü şüphesiz. Tematik şiirlere doğru yönelmenin bir sebebi de burada aranabilir. Diğer sebebiyse hayata giderek daha dışarıdan/yukarıdan/uzaktan bir gözle bakma ihtiyacı veya halleriyle koşut bir şekilde duygusal ve zihinsel yoğunluğun belli temalar üzerine odaklanmaya başlamasıdır. Bu yoğunlaşmada yavaş yavaş gerçekliğin yerini hakikat kaygısının aldığı görülür. Koytak’ın şiirinde bu çok bariz olarak karşımıza çıkar. Bir anlamda fiziğin yerini metafizik alır. Fakat buradaki metafizik, ilahi boyutu mahfuz olmak kaydıyla diyelim, tastamam ontolojik bir gerçeklikten ve tecessüsten doğmaktadır. O yüzden son derece sahicidir, sahici olduğu nispette evrensel bir bağlam ve nitelik kazanmıştır.” Ali K. Metin

“Cahit Koytak şiiri, okuyucu için şaşırtıcı bir şiirdir. İçte ve dışta, metinden önce ve metne girdiğinizde, başat duygu şaşırtıcılıktır. Farklı sebeplerle, farklı biçimlerde, şiirler bizde şaşkınlık duygusu yaratır. Şaşırmamızın bir sebebi, bizi karşılayan “lahuti” dünyadır. Buna şairin farklı referans alanlarına dayandırılabilecek metafizik dünyası demek de mümkündür. Zamana, kadere, insana, hayata, bütün mahlûkata karşı beslenen büyük merhamet duygusu, metafizik dünya betimlemelerinin özüne sirayet etmişe benzer. Her şeyden önce şairin bu metafizik elemanlarıyla konuşmayı alışkanlık haline getirmiş olması şaşırtıcıdır. Bilmediğimiz bir âlemin atmosferinde kendinden emin bir biçimde konuşur şair.”

“Koytak şiiri hikemîdir. Sanırım Koytak şiirine en çok bu sıfat yakışır. Derindir. Mutmaindir. Müstağnidir. Ruhumuzun karanlık köşelerinde eşelenir. Zirvelerde gezinir. Dünyanın sanat ve fikir zirvelerini tutan kalemlerle “eğleşir.” Zaman geçirir.” Abdullah Harmancı

“Cahit Koytak’ın başarılı bir çevirmen olduğunu, üç dört yıl önce Muhammed Esed’in Kur’an Mesajı (meal-tefsir)’nı okuduğum zaman fark etmiştim. Anılan eserde 7-28. surelerin çevirisini yapmıştı Koytak. Eserin diğer kısımlarını tercüme eden Ahmet Ertürk’ün Türkçesine de diyecek yoktu doğrusu. Üç ciltlik o muazzam eseri okurken klasik din kitaplarında çokça karşımıza çıkan dil kuruluğunu görmedim. Şunu fark etmiştim, şimdiye kadar duyduğum, okuduğum tabir yerindeyse ağır, hantal dilden başka türlü bir Türkçe ile meali veriliyordu Kur’an’ın. Daha anlaşılır, daha diri ve yeni, daha şiirli ve daha hikmetli. Sevgiyle ve hayranlıkla okumuştum o muazzam eseri.”

“Cahit Koytak’ın çevirideki başarısını ispat için daha birçok örnek verilebilir, fakat onlar da neredeyse bunlara benzer. Şöylece özetlemeye çalışayım düşüncelerimi. Tercüme bir kitabı başından sonuna kadar sıkılmadan okuyabilmek, çevirinin doğruluğuna ve iyi olduğuna işarettir. Ayrıca eserin her bölümünün, paragrafının hatta satırının anlaşılır keyfiyette olması, başarının başka bir delilidir. Anlamaktan başka/ fazla okuyucuda edebî bir tat bırakan çeviri metin, hatırlanacak eserler arasında yerini almaya hak kazanmış demektir. Yabancı bir dilin kokusunu duyurmayan çeviri, başarılı bir telif kıvamına gelmiş demektir. Cahit Koytak’ın çevirilerinde bunu müşahede eyledim.” Turan Karataş

“İlk şiiri yirmi yaşındayken Diriliş dergisinde yayımlanan Cahit Koytak, bugün yetmiş bir yaşında, üretkenliğini zirveye taşıyarak devam etmektedir. Hayat ve sanat tecrübesi dolayısıyla birikimlerini şiir üzerinden aktaran Koytak için şiir, bir tür yaşamı anlama ve anlatma biçimi olarak eserlerinde yer edinmektedir. 1970 sonrası Türk şiirinin güçlü seslerinden biri olan Koytak, ortaya koyduğu şiirleriyle bir orijinden yola çıkmış, ortak sesleri kendi sesinde yoğurmuş, bireysel ve toplumsal ağrıların, ontik hesaplaşmaların çetelelerini ortaya koymuştur.

Hayatı, toplumsal olay ve olguları estetize ederek şiirin anlamının genişlemesine katkı sağlayan Koytak, bütüncül bir bakış açısıyla şiirlerini kaleme alır. Her şiiri bir toprak parçası yahut tuğla vazifesi görür. İmar etmek istediği binaya yahut kurmak istediği bahçesine bir katkı sağlar tüm şiirleri. O şiir eksik kalırsa, kurguladığı mekânın eksik kalacağı, anlamın şekillenemeyeceğini aktarır gibidir. Harıl harıl çalışan bir mühendis gibi örer şiirlerini. Bu bakımdan bazı şiirleri duvardır, bazısı pencere, bazısı kapı, bazısı o binanın üzerindeki bulut, bazısı mevsimidir mukim olunan yerin, bazısı o mekânı tasvir eden resimdir, bazısı o mekânda yankılanan sestir, şarkıdır, türküdür, bazısı o mekândaki sızıdır, ağrı ve hüzündür. Sevinçlerini de yerleştirir buraya, özlemini, isyan ve haykırışlarını da… Kendine has bir şiiri olan ve bunu sürekli geliştiren Koytak, genellikle felsefi ve hikemî tarzda yazar. Eserleri, hacim olarak bir şiir kitabına göre kat be kat uzunlukta toplam on bir kitaplık bir şiir külliyatı oluşturur.” Bilal Can

“Şairin, her şiirini belli ve bilinçli bir bütünleşik yapıya eklemlemek üzere yazdığı anlaşılıyor. Tematik bir sıralama var ve konu başlıkları üzerinden bölümler oluşturulmuş. Ancak şiirlerin tarihleri geri ve ileri sıçramalarla sürüp gidiyor. Ekrem Güzel’in tespiti yerli yerinde; “daima bir bütüne yönelik şiir üretir. Bu anlamda, henüz tamamlanmamış dahi olsa, Cahit Koytak metinleri bir külliyat hüviyetindedir.” (Güzel, 2018). Mesela 2010 tarihli “Vızıltı” şiiri sayfa 41’deyken; 46. sayfadaki “Çalgı” ve 47. sayfalardaki “Dağları Yürütmek” şiirleri 2007 tarihlidir.

Cahit Koytak şiirinin hinterlandı geniş ve derindir. Yalnızca Yeni Başlayanlar İçin Metafizik adlı eserinde bile Doğu, Batı, Çin ve Hint; din, sanat, bilim, felsefe, mitoloji; Homer, Mevlana, Tolstoy, Tao; akıl, ruh, ölüm ve hayat gibi birçok tema birlikte ve iç içedir.” Ethem Erdoğan

“Şair vaktinin önemli bir kısmını hasrettiği şiirini kurarken, yararlandığı malzemelerin başında kendi hayatı vardır ve yaşadıklarını şiire dönüştürürken söyledikleri aynı zamanda başkalarının da hayatıdır, çektikleridir, yaşadıklarıdır. Bir adaletsizliğe uğramışsa ve bu bir şiirin konusu olmuşsa, bilinmelidir ki, adaletsizliğe uğrayan birçok kişi vardır şairin etrafında ve bu şiir de muhatap olunan olumsuz davranış onların içine düştükleri bu haksız durumu da anlatmaktadır. Diyelim ki şair ümitsiz ve karşılıksız bir aşka dûçar olmuş ve bunun sızısı ve endişesiyle seneleri geçip gitmiştir. Yaşadıkları ağır bir psikolojik travmaya sebep teşkil etmiştir ve bütün bu olanlar belli belirsiz de olsa şiirine yansımıştır. Bilinen odur ki, böylesi hâllerle karşı karşıya gelen daha birçok kişi vardır ve üstelik onlar bunu anlatacak bir hünere sahip değildirler ve yalnızlıklarıyla baş başa kalmışlardır. Şair bu manada onların da tercümanıdır.” İsmail Bingöl

Metafor

Faruk Uysal’ın Hece Postası’ndaki bu ayki konusu; “Metafor.” Bir şiir dersi hassasiyeti ile okuyorum bu bölümleri. İnşallah şiire gönül veren genç arkadaşlar da bu bölümü okumayı ihmal etmezler. Zaten Uysal da muhatabının şiire yeni başlayan arkadaşlar olduğunu vurguluyor yazısında.

“Yıllardır hafızamda taşıdığım bir metaforla örnek vermek istiyorum. Keçiler keçiler incil sesli keçiler, diyor Sezai Karakoç. Şairin bu toplam üç sözcüklü dizesi benim hayalime, biraz da Akdenizli olmam nedeniyle olsa gerek, Doğu Akdeniz kıyılarını, makilikleri, o makilere tırmanan keçileri getirir. İki bin yıl öncesine giderim. Hz. İsa gelir gözlerimin önüne. Etrafında birkaç havari vardır ve birkaç keçi… Keçilerin sesi vahye karışır. İsa’nın dudaklarından dökülen vahiy keçi seslerine karışır. İşitmesini bilenler için keçi sesi de vahiydir zaten. Kısacık bir dizede “keçiler” sözcüğü üç defa tekrar edilmiş. Keçilerin boynundaki çanlardan çıkan sesleri duyarım o tekrarda. Dikkat edilirse bütün bunlar benim muhayyilemde olup biten şeyler. Şair bir şey bildirmiyor, bir şey öğretmiyor; ima ediyor. Okuyucunun muhayyilesini harekete geçiriyor. Bir şeylerin muhayyilede kabulü, akılla kabule göre, galiba çok daha çabuk ve çok daha etkili.”

“Bir de bayatlamış kalıpları tekrar tekrar kullanan şairler var. Dünyanın hanla, zamanın nehirle, gözlerin güneşle, kaşların yayla, kadınların çiçekle, yanakların kirazla, dudakların goncayla ifade edilmesi gibi… Oysa metaforu, metafor yapan özgünlüğü ve biricikliğidir. İncil sesli keçiler, Sezai Karakoç’a özgüdür. Mendilimde kan sesleri, Edip Cansever’e; Kandilli yüzerken uykularda / Mehtabı sürükledik sularda, Yahya Kemal’e; Ağır, ağır çıkacaksın bu merdivenlerden, / Eteklerinde güneş rengi bir yığın yaprak, Ahmet Haşim’e; Sarışın buğdayı rüyalarımızın, / Seni bağrımızda eker, biçeriz, Ahmet Hamdi Tanpınar’a; Sen çırılçıplak elma yiyorsun / Denizin ortasına kadar elma yiyorsun / Yüreğimin ortasına kadar elma yiyorsun, Cemal Süreya’ya aittir.”

Mehmet Sümer Şiiri

Mehmet Solak, Mehmet Sümer şiiri üzerine yazmış. Kitaplarından, şiirlerinden hareketle kaleme alınmış uzun soluklu bir yazı bu. İmgeler ve kurgular özelinde detaylı değerlendirmeleri var Solak’ın.

“Sümer, “Uzak Zamana Övgüyle” ithafıyla kaleme aldığı “Masal Şehri” şiirinde ise, şair Baki Ayhan T.’nin aynı isimli ikinci şiir kitabıyla ve elbette şiiriyle metinler arası ilişki kurmakta.

“İkindi Yeni” şiirinde ise şair, her ne kadar İkinci Yeni’de çok revaçta olan kalıp bozma yolunu tercih ederek ilk sözcüğü değiştirse de şiirin göndergesi epey açık. Ayrıca “Şimdi nereye yürüsem bu şiir gelir ardımdan” diyerek İkinci Yeni ile olan ünsiyetini de açık etmekten geri durmaz.

Son bölüm “Mırıltılar”da ise, beş haiku yer almakta. Hoş bir deneyimleme arzusunun neticesi olarak bakılabilir bu şiirlere. Buradan hareketle, şairin yeniliklere açık olduğunu da söyleyebiliriz. Öte yandan, bu bölüm olmasa ne eksik kalırdı kitapta, demekten kendini alamıyor insan. Ama olmuş. Şaire göre bir şeyleri tamamlamış demek ki.”

“Sümer, yeni dünya serencamını anlattığı “Wall Street’te Bir Eski Dünyalı” isimli şiirinde bir yandan sömürgeci/kapitalist Batı dünyasının oluşturduğu kötü fotoğrafa dair betimlemeler yaparken bir yandan da bu zihniyete olan itirazını yineler. Hatta “Wall Street’te ikindi serinliğinde bir eski dünyalı/ yürüyordu iliği sömürülmüş yetmiş iki milletten/ yetmiş iki milletten biriken bir hınçla” dizeleriyle ‘Wall Street’in temsil ettiği kapitalist anlayışı mahkûm eder. Yine mazlumların biriktirdikleri hınçtan söz eder şair. Çünkü yeni dünya hayalini gerçekleştirmek için yapılanlar aslında topyekûn bir yıkıma yol açmıştır ona göre. Her şey gözler önünde olmuş ve her şey hatırlanmaktadır hâlâ: yeni dünyanın dişlerine teslim edilen umutlar ve sevgiler, yanmış şehirler, kırık sürgünler, tevarüs edilmiş her türlü maddî manevî değer… “Çıkıp bir taşın üstüne seslenmek” ister Wall Street’in varlığını sürdürmesine katkıda bulunan herkese; yani siyahîlere, Hintlilere, Çinlilere, evsiz barksız dolaşan insanlara, sermayenin kirli geçidinden geçen her bir Türk’e, Kürt’e, Arap’a… Bütün sözde eski dünyalılara. Ve dahi patronlara, baronlara. Ama seslenmek ister sadece. Sesini yükseltemez bir türlü gürleşemez. Mırıldanır sanki, kendi kendine konuşur. Yahut seslenme isteğini dile getirmekle, aynı zamanda seslendiğini düşünür belki de.”

“Mehmet Sümer şiiri, oldukça ritimli, ahenkli ve dolayısıyla akışkan bir şiir. Sesli okunmaya müsait, konuşkan bir şiiri seslendiriyor şair. Armonik yapısı benzer sözcükleri özenle seçimiyle sağladığı asonans ve aliterasyonlar, söz tekrarları ve söz dizimi değişiklikleriyle ritmi hep canlı tutan şair için ses, yardımcı teknik unsur olmak ötesinde şiirin asıl unsurudur. Bu konuda; “Şiir, bana önce bir ses olarak gelir ve ben bu sesin peşine düşerek bütün bir kompozisyonu yakalarım. Bu bir arkeoloğun bir buluntudan bir antik şehri keşfetmesi gibi bir şeydir. Kimi insana şiir, önce bir fikir olarak, kimineyse bir imge ile gelir. Bende ilk vuruş, sestir.” belirlemesini yapar.”

Necip Tosun’dan Ahmet Kekeç Yazısı

Ahmet Kekeç aramızdan ayrıldı içimizde derin bir boşluk bırakarak. Dostluğu, kardeşliği, yazarlığı, gazeteciliği ile ardından hayır dualar edilen bir isimdi Kekeç. Allah’tan rahmet dileyerek; onu en iyi tanıyan isimlerden biri olan Necip Tosun’un kaleme aldığı yazıdan paylaşım yapacağım.

“Ahmet Kekeç ile edebiyata birlikte başlamış, birbirimizin hayatına, edebiyat serüvenine tanıklık etmiştik. Kekeç ile aynı kuşaktandık. Bizim kuşağın en büyük özelliği bağımsız, özgür düşünebilme yeteneğine ve birikimine sahip olmasıydı. Okuyan, yazan bir kuşak olarak cemaatlere, topluluklara, partilere mesafeliydik. Dolayısıyla benim kuşağımdan hiç kimse angaje bir topluluğun içinde yer almadı.

Ortak noktalarımız okumak, yazmaktı. Kendimizi okumaya, yazmaya, iyiliklere, güzelliklere adamış; akacak bir yol, dere arayan düzgün, çalışkan, pırıl pırıl delikanlılardık. Nefislerimizi, hayatlarımızı, gündelik zevklerimizi aşmış olgun başaklar gibiydik. Sanki hep böyle doğmuştuk; yoksul, olgun, bilge. Birbirimizi hemen ilk görüşte tanıyıp kaynaşmıştık. Omuzlarımızda ise bütün bir dünyanın yükü vardı, kurtarılmayı bekleyen koca bir dünya. Emek, inanç tek değerdi; kapitalist, emperyalist bu oyun er ya da geç bozulacaktı.”

“Ahmet Kekeç daha çok “gazeteci” kimliği ile bilinmesine rağmen nitelikli edebiyatseverlerin yakından tanıdığı, takip ettiği yazarlardan biriydi. Ne var ki Kekeç, az yazan ve uzun aralıklarla edebiyat eseri yayınlayan yazarlardandı. Son İyi Şeyler (öykü, 1985), Yağmurdan Sonra (roman, 1999), Kanamalı Haydut (günlük, 2005), Ulufer (roman, 2019) uzun aralarla yayınlandı. Öyküye, romana en üst basamaktan başlayan Ahmet Kekeç hep edebiyatın içinde kalmasına karşın kitap yayını konusunda ısrar etmeyen yazarlardandı.”

Hece Dergisinden Şiirler

şimdi olmaktan çıkmış şimdi

ile

şimdi olmaktan çıkacak şimdi

arasında

korku gelir devlet gider

ya da

gelmiş olan gelecek

ile

gelmekte olan gelecek

arasında

devlet gelir korku gider

İrfan Çevik

geri dönen mevsimler

çatısında teskin edebilsin

diye yol hikâyelerini

ve nedensiz yıl dönümleri

de tayinleyebilmek için

yaptım bu kâğıttan evi

karanlık odalarda

tab edilen fotoğraflar gibi

Tunay Özer

yanıldık

insanın kendini aramasıymış simya

bir aksakla bir körün avucuna bırakılır mıydı

değerli bir maden olsaydı dünya?

elimizi sallasak ellisinin yaşlı gözü

aynı masada olsak da ayrı kederlere ağlarız

gündüz vakti elimizde fenerler

birlikte gülebilecek adamlar ararız

Eyyüp Akyüz

kötü de olsa bir başlangıç arıyorum kendime yeniden

anlaşılmadığım yerlerden koşar adım uzaklaşarak

çitlerden atlayarak, çukurlardan geçerek, kana bulanarak

düşmüşüm ayağa kalkmak için seni bekliyormuşum gibi

ya da yan yana oturuyormuşuz da benden yana bakmıyormuşsun

işte bekliyorum dura dura, ince sızılardan aşk yaparak

dünya bu, gücüm yetmez dağları omzumdan indirmeye

çaresiz kalmış gibi söylerim bunu, yokluğum kanıtlanmış sanki

üzgünlüğün harfleri öper alnımdan içeri ıpıslak

otomobiller geçer önümden, birine varamayan ellerin gölgesi

oysa sana sokulmanın ellerinle aynı anlama geldiğini bilirim

sıcaklığından ev yaparım hem kuşlar da konar penceremize

ben sana nereden uzansam neresi yakın gözlerine

Cengizhan Konuş

gece yabanıl sesleriyle

beklerken koynunda hevesleriyle

taşrada bir haber gibi

daha var olmadan

yayıldı korku bedenine

sonra tabut

kırıldı sessiz

birlikte yol aldı göğe

damga ve kadavra

Ahmet Menteş

İki dal gibi uzanır sonsuza Tanrı’nın rahmeti, bu güzelliği

Dokun yanında büyüdüğün ağaca

Büyük bu zamanda ezeli hutbe okuyan dili

Gökle yerin birleştiği, ellerinin melekliği

Mahkûm çiçekleri bir atın gözlerindeki

Gerçeğin soluğu, cehennemin ateşi

Dönüş burada, içinde kal uzunca sen gözlerinin,

Dinle, ben sudaki gümüş yansımaların

Sonrasında hatırlanan akşamın

İç içe geçmiş göğsümdeki tereddütlerim

Böyle uzakta dönüşür zaman, ateşle sürekli.

Ahmet Tepe

üç elma yuvarlandı şehirden

dört meydana düştü

yuvarlandığı yere yollar dikti mahir

dolay dolay yollar doladım belime

beyaz kireçli ev pencere mavisinde dökük bir efsundu uyku

gerçeğe yürürken hakikat durakladı

duraklar on-oniki çocuklu

unuttuk unutuldu

ordaydım ben de

hem de burada unutanlar arasında

gaz lambası çiçekli basma unutturdu

sözü vardı açarken bir renk ses duyuracak

solarken bulut çatılar kuru kalmayacaktı

sözü vardı

tren aktı yollar çiftleşti yataklarında

aklı kuru sabrı çifte kavrulmuş köy kahvesinden

yayıldı bu inanma hırsı

duvarda iz yapmış dededen kalma tüfekler de

sözünü tutmadı

Ayşe Nur Kaymak

Dijitalleşme ve Kültürel Güvenlik

Ihlamur Dergisi 97. sayısına Dijitalleşme ve Kültürel Güvenlik dosyası ile girdi. Dosyadan altını çizdiğim satırları paylaşacağım.

“Dijitalleşme bir mahrumiyet zorbalığıdır. Varılan noktada öylesine büyük bir güç elde etmiştir ki yeryüzünün neresinde yaşarsa yaşasın bütün insanlara, hatta neredeyse her canlıya iki seçenek bırakır: Ya bile isteye sen girersin ekrana ya da o zorla seni içine alır. Tıpkı Daniel Defoe’nun ada romanındaki başkarakteri Robinson Krusoe’nun adanın yerlilerinden olan Cuma’ya söylediği gibi: “Ya ilkelerimi kabul eder veya ölürsün”. İlkeleri kabul, değişerek ve kendini inkâr ederek geciktirilmiş bir ölüm; ilkeleri ret ise orada, bulunduğun yerde, hemen ölmek anlamına gelmektedir… Dünyayı, hatta muhtemel bir gelecekte evreni kadrajına sıkıştırma amacı taşıyan dijitalleşme de aynı zorbalığı, belki biraz daha yumuşatarak, belki biraz daha incelterek ve oyun formatına sokarak sunuyor bize. Kadrajın dışı yok ve içindekiler dijitalin kurallarına tabi olmalıdır. Kural bellidir: Madden ve manen, bedenen ve ruhen, tek tek veya topluca o ekranın, o camın, o çerçevenin içinde yer alan herkesin ve her şeyin iradesi mutlak olarak ekrana bağlanacaktır. Bunun için de ona dair görünür-görünmez ne kadar bilgi varsa hepsi yüzeye çıkarılmalı, mahrem hiçbir nokta kalmamalıdır. Dijitalleşme, haliyle dijital çağın yeni tanrısını; her şeyi bilen, gören, tasnif ve tahlil ederek kıymet biçen devasa bir görüntü olarak betimlemiş olmaktadır. Her şeyi gören Kadir-i Mutlak Tanrı anlayışının yerini her şeyi görmekle kalmayan, anında müdahale eden, iradi kazalar yaratan ve yapay kaderler inşa eden yeni bir tanrısallık alanı inşa edilmiş olur böylece. Elbette bu noktadan itibaren hem bireysel hem de toplumsal tarihler ile ona bağlı eş zamanlılıklar kendiliğinden kısa devre yapıp kendiliğinden meşruiyet kaybına uğrayarak devasa bir ekranın içinde erir.”

“Mekânlar zabturapt altına alındıktan sonra ruhun mekânına geldi sıra: Bir zamanlar görüntü donduruculuğu anlamına gelen fotoğrafı bile yadırgayan insan bedeni sosyal medya üzerinden hızlıca dijitalleştirildi ve yeryüzünün neresinde yaşarsa yaşasın her beden kadraja girmek için sıraya dizildi. Bugün bloglar, whatsaplar, feysler, instgramlar üzerinden her saniye yüz binlerce resim kadraja giriyor, tasnif edilerek muhtemel bir gelecekte sigaya çekilmesinin sırasını bekliyor. Böcekler üzerinden eviçlerine, yatak odalarına bile sızan dijital gözler artık bununla da yetinmiyor ve insanın bütün vakitlerine özgü reflekslerini ölçmek için daimi resimler alıyor, vakti geldiğinde kullanılmak üzere ilgili raflara yerleştiriyor.” İsmet Emre

“Teknoloji, geçmişte kültürün sıradan ve etkisiz bir unsuru iken, XX. yüzyılın başından itibaren kültür üzerinde belirleyici bir konuma yükselmiştir. Bu konum, kültürü hem gelişmeyi sağlayan hem de sorunların kaynağı olan bir konuma taşımıştır. Teknoloji, özelikle, son yarım yüzyılda dijitalleşmeyi sağlamış dijitalleşme küreselleşme ile birlikte mevcut tüm sosyal dokuları etkilemiştir. Bu etkinliğin öne çıkan en önemli yanı; sosyal ağlar ve sosyal medya üzerinde olmuştur.

Sosyal ağlar ve sosyal medya, sayısallık, etkileşimsellik, sosyalleşme, katılım, hibermetinsellik ve hipergerçeklik vb. bileşenlerden oluşmaktadır. Sosyal ağlar, katılımcılık, iş birliği, açıklık, sohbet, bağlantılılık, web konferansları, gerçek zamanlı iş birliği teknolojileri, anlık mesajlaşma ve kitlesel öziletişim imkânı sunmaktadır (Castell, 2013; Mayfield, 2008). Bu ağlar ilk defa world wide web (www) olarak, 1989 yılında Timothy Berners-Lee tarafından ilk olarak dile getirilmiş ve 1991 yılında kullanıma açılmıştır. Sosyal ağlar; Web 2.0 teknolojisiyle kullanıcı tabanlı içerik üretmeye başlamış internet tabanlı ve dijital ortamlı uygulamalardır. Sosyal ağların, Web 2.0 ile başlayan süreci kısa sürede Web 3.0 ve Web 4.0 boyutlarına ulaşmıştır (Bat, 2012: 53-54). Sosyal ağların ilk örneği 1997 yılında faaliyete geçen sixdegrees.com sitesi olmakla beraber onun ardından Facebook, MySpace, Wikipedia, QZone, Apple, Tumblr, Twitter, Baidu Tieba, Sina Weibo, Vkontakte, iTunes, YouTube, Twitter, instagram vb. sitelerle katılımcı sayısını milyonlara ulaştırmıştır.

İnternetle birlikte ortaya çıkan ve dijital iletişimin kanalı olan sosyal medya, katılım, açıklık, konuşma, topluluk ve bağlılık gibi özelliklere ve eski medyaya göre daha fazla ve daha çabuk kitlelere ulaşma, kolay erişilebilirlik, düşük maliyetlilik, rahat kullanılırlık, hızlı geri bildirim ve yenilik gibi üstünlüklere sahiptir.”

“Dijital kültürün esas kültürü yok etmemesi için yine dijital kültürle mücadele edilmelidir. Bunun için sosyal ağlarda, yerli ve kültürel mecralar oluşturularak oralarda güçlü olarak yer alınmalı ve yanlış bilgilendirilmeler önlenmelidir.

Dijitalleşmeyi küreselleşmeden, küreselleşmeyi dijitalleşmeden ayrı düşünmek mümkün olmadığı gibi doğru da değildir. Küreselleşmeyi ve küreselleşmenin etkilerini yok saymak da küreselleşmeyi salt ekonomik bir olgu olarak görmek, kültürel yanını yok saymak da doğru değildir. Yapılması gereken şey, küreselleşme gerçeği ile yüzleşerek ona karşı bir duruşla ve ayakta durmayı sağlamak üzere yerel ve milli olan kültür, tutum, değer ve davranışları topluma kazandırmak ve muhafazasını sağlamaktır. Bu konuda ayrıntı, küreselleşmeyi ve dijitalleşmeyi reddetmeden küreselleşmeye ve dijitalleşmeye teslim olmamakta yatmaktadır. Özellikle eğitim sistemi, bu konuda konunun ağırlığını üstlenecek mekanizmalara sahip olarak organize edilmelidir.” Mustafa Hatipler

“İçinde bulunduğumuz çağ insanoğluna sunduğu teknolojik imkânlar, hazır belge ve bilgi birikimi bakımından dünyayı “küçük-küresel bir köy” olarak nitelendirmemizi sağlar. Söz konusu nitelendirmenin insan yaşamındaki kültür unsurlarını, alışkanlıklarını, pratiklerini, geleneklerini, ritüellerini değiştirmesi ise kaçınılmazdır. Tarihin en eski devirlerinden ve ilk insanlardan bu yana kültür, insanoğlunun yaşam şekillerinin, hayatlarını idame ettirebilme becerilerinin bir sonucu olarak gelişme göstermiştir. Bu bağlamda kültürü, toplam hayat tarzı ya da bir toplumun her türlü kendini ifade ediş biçiminin tümü şeklinde nitelemek de mümkündür. Bu ifade edişler, davranışlardan alışkanlıklara, törelerden gelenek-göreneklere, hatta korkulara kadar pek çok değişik şekilde kendini gösterir. Kültür en geniş manada “doğaya eklenmiş yaratmalar, donatmalar bütününün adıdır” denilmektedir. Türkiye özelinde baktığımızda ülkemizdeki halkbilimi/kültürbilimi araştırmaları, sözlü edebiyat temelinde bir gelişme göstermiş, ne yazık ki halkın ticari yaşamı, üretim-tüketim sistemi, kültürel üretimin ekonomik boyutu halkbilimcilerin pek dikkatini çekmemiştir.” Fatih Balcı

“Sanat ruhu, insanoğlunun yaradılışında vardır. Bu, asırlardır böyle olagelmiştir. Kimi sanatı üreterek kimi de üretilenle duygularını tatmin eder. Sözün öyle bir büyüsü vardır ki bir bakarsınız Uygurlar döneminde yaşamış, ilk Türk şairi olarak bilinen Aprın Çor Tigin’in şiirleri günümüze kadar ulaşmış. “Yavuklumu düşünüp dertleniyorum.” diye başlıyor ele geçen iki şiirinden birine. Haliyle aşk her devirde var.

Yazı yokken insanların keskin bir kulak hafızası vardı. Bir kulağından giren öteki kulağından çıkmıyordu kolay kolay. Yoksa onca sav, sagu, koşuk, destan örnekleri günümüze kadar nasıl ulaşırdı. Sözü, hafızalarında salamura etmişler adeta.

Cahiliye döneminde Kâbe duvarlarına şiirler asılırdı. Asılan şiirler gün içinde ezber edilirdi. Bu, bir belagat yarışıydı adeta. Eski devirlerden günümüze çok şey değişti. Dinimiz değişti, dilimiz değişti, coğrafyamız değişti, alfabemiz değişti. Her çağ kendi tanıklıklarını yaşadı. Yirminci yüzyıl hız ve haz çağı olarak karşımızda duruyor. Bu hız ve haz, her alana yansıdığı gibi edebiyata da yansıdı haliyle. Aylar sonra gelen mektupların yerini tek tuşla gönderilen mesajlar aldı. Sosyal mecranın büyülü dünyasını yaşadığımız günlere geldik. Büyülü dünya diyorum çünkü bunu sonuna kadar hak ediyor. Günümüzde facebook, instagram, twitter gibi sosyal mecraları kullanmayan yok gibi. Edebiyatla ilgilenenler, yazanlar için de sosyal medya bir nimete dönüştü. Öyle ki bazı yazarlar, yazılarını edebiyat dergilerinde yayınlatmak yerine kendi sosyal medya hesaplarında paylaşıyorlar. Bu paylaşımları anında yüzlerce beğeni, yorum alabiliyor. Okur yorumları da ayrı bir tat katıyor bu dijital ortam paylaşımlarına.” Süheyla Karaca Hanönü

Fahri Tuna’dan Muharrem Dayanç Portresi

Fahri Tuna’dan büyük bir heyecanla ve merakla beklediğim bir portre idi Muharrem Dayanç Portresi. Mevzunun kıyısında köşesinde Sakarya varsa benim ilgi alanıma giriyor bu konu hemen. Bir de Muharrem Hocam’ı gıyabi olarak özellikle yazılarından tanıyorum. Çok değerli bir hoca olduğuna hiç şüphem yoktu, Tuna’nın bu yazısı benim düşüncelerimi pekiştirmiş oldu.

“Onu sevdim. Hâlbuki profesör sevmem ben. Sevdirmez çünkü profesörler kendini. Ama o sevdiriyor. İlginç. Kendisi sevdirmeyi başaran az sayıdaki akademisyenden biridir o.

İlginçtir; neden sevilmez akademisyenler bizim ülkemizde? Küçük dağları ben yarattım havalarından en başta. Cakalarından yani. Hele o bıyıksız, soğuk, Cumhuriyet okuru kılıklı, gözlüklerinin arkasından kibirli bakışlarından dolayı sevilmez. Bilgili yerine bilgiç havalarından. Bilgililer canım. Bilgili olmasa profesör olmazlar. Amenna. Olsunlar da zaten. Ama Muharrem başka. Muharrem’im başka. Muharremler başka. Can kurban ona ve onun gibilere. Halktan, yerde, yeryüzünde yaşayanlara. On binlerce profesörümüz arasında beş yüz tane çıkar mı Muharrem’ciğim gibiler bilmem. Bilemem. Allah sayılarını çoğaltsın.

Unutmadan: Bir tane de TYB’nin 40. Yılında (2018) 40 Yazar, on günlüğüne Edirne’den Mostar’a gitmiştik de o gezide Caner Arabacı’yı tanımış, gözlerime inanamamış, gezinin sonunda ‘senin için tarih profesörü diyorlar, doğru mu?’ ‘Evet’, ‘Ama sen iyisin’, kahkaha, ‘n’oldu ki?’, ‘Mütevazısın, cansın, digergamsın’, ‘Estağfirullah’ ‘bana profesörleri sevdirdin be arkadaş, kutluyorum seni’ demiştim.”

“Hayatı binbir zorlukla geçmiştir, evet. Geriye dönüp bakınca bu binbir zorluğun nedeni çok açık aslında; o iyi bir akademisyen olsun diye: İlkokulu üç öğretmende tamamlıyor. Orta bir Geyve’de, iki üç Adapazarı’nda. Önce İmam-Hatipli, okkalı bir tokat sonrası Ticaret Lisesine nakil. Tam da burada Ertan Gökmen, aslında Muharrem’im bizim okula benle tanışıp arkadaş olmak için geldi, bunu da başardı yani diyecektir, doğrudur, bu iddia ona çok yakışır doğrusu. Sonra edebiyat fakültesini bir miktar üçüncü başkentimiz Edirne’de okuyuş, sonra başkentler başkenti İstanbul’da bitiriş. Sonra sonra, Sait Faik’i yetiştiren Ada topraklarından Yunus Emre’nin davetine uyarak eskimez şehir Eskişehir’de, Osmangazi Üniversitesinde bir ömür edebiyat dervişliği. Edebiyat akademisyenliği ama Yunusca, Yunusla, Yunusda. Bakmayın her gün on sekiz saat tebessüm içinde baktığına yeryüzüne, arada bir dellendiği, Seyit Gazi olup kükrediği, arada bir Nasreddin Hoca olup mizahla gürlediği de olmuyor değil. Şahidiz. Şahidiyiz. Yakışıyor da bu ona. Suyundan havasından olmalı Eskişehir’in. Eyvallah. Sonra da ver elini İstanbul. Medeniyetimizin başkentinde nereye gidebilir bizim edebiyat profesörümüz? Medeniyet Üniversitesine elbette. Öyle de oldu.”

“Halktan profesör. Halkçı edebiyatçı. Halkın içindedir. Halkla iç içedir daima. Profesörlüğünü de hatırlamaz, biri hatırlatmasa.

Dünyanın her şeyiyle ilgilidir. Hayatın her şeyiyle ilgilidir. Edebiyatın her şeyiyle ilgilidir. Oysa profesör kendi ilgi alanı dışıyla ilgilenmez dünyada.

Onu bir gün Eskişehir’in bir köyünde yer sofrasında bağdaş kurmuş görürsünüz, bir gün Alia’nın mezarında Fatiha okurken. Bir gün Karaçam’da dut tepesinde öbür gün gönlündeki yeşil-siyahı giyinmiş Sakaryapor maçında, diğer gün Islama köfteyle kabak tatlısını taam eylerken lezzet cennetinde. Hayatın bütünüyle yirmi dört saat, üç yüz altmış beş gün içindedir.

Daima güler yüzlüdür, daima iyimserdir, daima iyi niyetlidir. Ama torpil geçmez. Neyse onu söyler.”

Teknik Adamlar Niçin Kravat Takarlar

Esaslı bir soru soruyor Nadir Aşçı. Cevabı da bir o kadar esaslı ve havalı. Yerinde ve kıvamında bir kravat güzellemesi olmuş ama biz yine de sivil itaatsizliğe devam edelim.

“Bürokrat değiller. Devlet memuru hiç değiller. O zaman niye saha kenarında takım elbiseli durup üstüne bir de kravat takar teknik adamlar? Hep merak etmişimdir bunu. Niye? Sanki maç bitiminde bir iş görüşmesine gidecekmiş gibi… Ya da doksan dakikanın sonunda bir okula koşup ders anlatacak bir öğretmen gibi. Öğretmen demişken, başka örneği var mı dünya üzerinde bilmiyorum ama mesleği öğretmenlik olan teknik adam olarak Şenol Güneş çarpıyor gözümüze hemen. Güneş bir Türkçe öğretmenidir ama futbol yeteneği ağır basmıştır hayatında. İyi ki de ağır basmıştır. Şenol Hoca, teknik adamlığa başladıktan sonra saha kenarında onu genellikle takım elbise ve kravat ile gördük. Bir iş elbisesi olarak eşofman giydiği dönemler de yok değildi ama hele ki millî takımı çalıştırırken neredeyse eşofmanlı olarak hiç görmedik onu saha kenarında. Biraz da millî takımın ciddiyeti mi bunda etkili bilmiyorum ama millî takımla olmasa da kulüplerimizle uluslararası müsabakalara çıkan bizdeki her teknik adam mutlaka takım elbise ve kravat ile çıkar saha kenarına. Buradaki psikoloji sanırım ülkeyi temsil etmek gibi ciddi bir iş yapıyor olmaya dayanıyor. Zira ülke içinde müsabakalardaki umumiyetle tişörtle, eşofmanla arz-ı ednan etmekte beis görmeyen teknik adamlar onlar.”

“Az kalsın takım elbise ve kravata eşlik eden kol düğmelerini unutuyordum. İki düğme iki ayrı kolda… Türkiye’de takım elbise ve kravatın yanında kol düğmesini en çok kullanana teknik adamı söylemiyorum ama hemencecik bulduğunuzdan eminim… 2014 Dünya Kupası’nda belki sizin de dikkatiniz çekmiştir. Van Gaal ve yardımcıları saha kenarında tek tip, tek renk takım elbise, tek renk (mavi) gömlek, tek renk (turuncu) kravat ile çıkmışlardı Hollanda’nın bütün maçlarına. Kol düğmeleri yoktu sanırım. Olsaydı turuncu kol düğmeleri ile ne güzel tamamlanırdı o kombin… İşte orada içimden geçen şuydu. Hollanda teknik ekibi gerekli ve yeterli teknik taktiği takıma ulaştıramayacak. Kafamdaki ezberde, eşofman giyen teknik adamlar, takım elbise giyip kravat takan teknik adamlara göre çok daha öndedir çünkü niyeyse… Ne mi oldu? Hollanda o turnuvada yarı finalde elendi. Takım elbise ve kravat olmasaydı belki de Kupa’yı alacaklardı.”

Anılar, Tanıklıklar

Hüsamettin Olgun’un yazısı kısa ve oldukça keyifli bir yazı olmuş.

“İstanbul Süleymaniye Kütüphanesinde “Edebiyatımızda Kadın Şairler” sempozyumunun konuşmacılarından biriydim. Süleymaniye Kütüphanesi Umum Reisliğinden emekli merhum Muammer Ülker Hoca ve “hocaların hocası” Haşim Nezihi Okay Hoca, diğer iki konuşmacı. Haşim Nezihi Hoca’nın naklettiği bir anı çok etkileyiciydi;

Yahya Kemal Üstat ömrünün son dönemine kaldığı Pera Palas Otelinde genç şairleri toplar, onlara yeni şiirlerini okur ve sohbet eder. Bir defasında bir şiirini okuduktan sonra, “Nasıl buldunuz?” diye sorar. Haşim Nezihi’nin ağzından: “Yunus’un şiirlerini andırıyor!” çıkar. Üstat kükrer: “Küstah!” diye. Haşim Hoca, yanında oturan Behçet Kemal’in kulağına: “Dışarı çıkayım mı?” diye sorar titreyen sesle. Behçet Kemal: “Otur!” der.

Haşim Nezihi, uzunca bir zaman sohbetlere katılmaya cesaret edemez. Yahya Kemal, yazdığı bir rubaiyi göndererek, sohbetlere katılmaya davet eder. Genç şair, hatırladığım kadarıyla-“Gitmeyiz, firakından ye’se düşeriz/ Gideriz titreriz azametinden”, dizelerinin yer aldığı bir dörtlükle cevap verir. Sonra tekrar katılır aralarına. Koca Şair, Haşim Nezihi’nin saçlarını okşar ve der ki: “Çocuk, o günden beri hiç aklımdan çıkmadı sözlerin. Yahu benim şiirim, kime benzetildi de ben rahatsız oldum. O Yunus ki, 13. Yüzyılda söylemiş şiirlerini, o gün anlaşılmış, 7 asırdır O’nu herkes anlamış, yarın yine anlaşılacak. Çünkü O, yaşayan Türkçe ile söylemiş şiirlerini. Yahya Kemal’in şiir dilini, bugün anlamakta zorlananlar var, yarın belki hiç anlayamayacaklar. Yaşayan dili kullanmak aslında çok önemli!”

Sekmeler’den- Metin Kayahan Özgül

“Flaubert, 1875 kışında George Sand’a yazdığı bir mektubunda, “bir ekole sahip olmayayım diye, mizacımı bile körleştiriyorum” diyor (Mektuplar, İst., 1992, s. 569). Üstad hiç farkında değilmiş ama, bu yolla “bir ekole sahip olmamak için mizacını bile körleştirenler ekolü”nü başlattı.”

“Sürekli aynı kullanımı duyuyorum: Sosyal medya, sosyal medya... Biriniz de ortaya çıkıp, şu medyanın sosyal olmayanı hangisidir, söyler mi? Çok geç olmadan buna başka bir isim bulunsa, sözgelimi “dijital medya” yahut “ekran medyası” dense ne olur?”

“Yeni bir çağdayız. Artık, “insanlık hüsrandadır”. Yeni bir insan tipi ve onun çeşitlemeleri türedi. Nobran ama kibirli, zorba ama ahlâkçı, yavan ve yalınkat ama kendini derin, zengin ve entellektüel sayan, eyyamcı ve gündeme bağımlı yaşayan yeni bir insan... Bunun Batı dillerindeki adı “grobian”... Henuz bizde bir mukabili yok; lâkin, yakın zamanda bulup buluşturup türetmek zorunda kalacağız. İşte o zaman, yaşadığımız edebî krizin de aslında “grobian edebiyat”ın temel vasfı olduğunu farkedeceğiz.”

Ihlamur’dan Bir Hikâye

Hüseyin Opruklu- Sığınak

“Tam bir saattir koltukta oturmuş bekliyorum. Nasıl karşılayacağından emin değilim. Korkuyorum bir yandan da. Onu nasıl bir halde bulmaktan çok hiç bulamamaktan korkuyordum. Karşımda ağzı açık, vahşi bir hayvan gibi hırıldayarak uyuyor şimdi. Gözlerimi kırpmadan bakıyorum uyansın artık diye. Güneşte unutulmuş bir tuval gibi solgun görünüyor yüzü. Dokunsam mı, seslensen mi karar veremiyorum. Neden sonra uyanıyor. Her şeyi biliyormuş, anlıyormuş, bir bakışı var. Yaşayan ölüler mezarlığında iniltiler içinde kendine bir hayat kurmuş. Eskiden kalabalığa alışık olduğundan yadırgamıyor bu kuşatılmışlığı şimdi. Ait olmadığı bir dünyaya ne de çabuk alıştığına şaşırıyorum. Gözlerini ovuşturup yüzüme bakıyor. Sonra rengi uçmuş dudaklarını kıpırdatıp “Hoş geldin.” diyor.”

“Babamın ne zaman geleceğini, niye geç kaldığını soruyor. Bu çok önemli. Sesini kısarak, birazda kulağıma fısıldayarak diyor bunu. “Neredeyse gelir” diyorum “O gelmeden gideyim ben.” Mahzun bir sessizlik içinde bakıyor yüzüme. Ama nasıl bakıyor… Karşımda oturan kadın annem olmaktan çıkıyor baktıkça. Hafızasının geri gelmesini, beni tanımasını diliyorum. Kim olduğumu. Kim olduğunu.

Biraz bunları konuşurken huzurevinin tombul kadın bakıcısı salona gelip müzedeki eşyaların üzerinde titreyen görevli gibi tek tek inceliyor her birini. Sırayla ilaçlarını veriyor sonra elindeki tepsiden. Gündelik rutinlere alışmış, söz dinleyen uslu bir çocuk hepsi. Sıra ona gelince ağzını sonuna kadar açıyor, kaşık ağzına ulaşıncaya kadar dökülüyor bir kısmı. “Anne,” diyorum “Hafta sonu gelsen yemek yapsak beraber.” Şüpheyle bakan gözlerini dikip “Olmaz” diyor “Babana söz verdim, gelemem!” Kendimi rahatlatmak istiyorum sadece. Demezler mi “Bunca yıl neredeydin?” demezler mi? Belki biraz daha gevelesem sonunda içimdeki sözcükler isyan edip çıkacak, onu neden unuttuğumu, şimdiye neden gelemediğimi böylece söyleyiverecektim. “Tamam,” diyorum düzeltmenin bir yolunu arayarak “tamam, sonra gideriz.”

Temmuz’da Ömer Seyfettin Dosyası

Temmuz dergisi, ölümünün 100. yılında, hazırladığı Ömer Seyfettin dosyası ile karşımızda. Dosyadan altını çizdiğim satırları paylaşacağım.

“Daüssılaya uğrayacağım. Uyandığım saatten itibaren evi, annemi, ailemi düşünüyorum. Gece rüyalarımda hep onları görüyorum. Ah, İstanbul’a gitsem, bir ay evden dışarı çıkmayacağım” der Ömer Seyfettin (1915 yılı sonlarında Calibe Hanım’la evlendi. Üç yıl süren bu evlilikten Fahire Güner (Elgün) adını verdikleri bir kızları doğar. Daüssıla özlemi çekse de sonraki yıllarda evlilik hayatından da çok çekecektir). Ne yazık ki cephede geçen günlerin devamında “Biraz ekmeğimiz olsa yenilmezdik” noktasına gelinir. Elinde altıpatlar olsa ne yazar artık! İstihkâmları yıkılmıştır. Üzerlerine binlerce gülle mermisi atılmaktadır. Gün gün kuşatma daralır süreç dayanılmaz hale ulaşır ve 20 Ocak 1913’te Elli Altıncı Alayı takviye için gittikleri Kanlıtepe’de, yirmi neferle birlikte Yunan ordusuna esir düşer. Atina yakınlarındaki Naflion kasabasında on ay kadar süren esirlik hayatı yaşar. Okur, gözlemler. Ahalinin küfürleri, yer yer tutsak halleri sayılmazsa, şiddetsiz, sakin bir esaret hayatı sürer. 28 Kasım 1913’te esaret bitince, 17 Aralık 1913’te İstanbul’a döner. Balkanlar, savaş süreci ve esaret ayları pek çok eserine siner.

Tıpkı Cervantes gibi. Dünya edebiyatının en önemli isimlerinden biri olan Miguel de Cervantes Saavedra. Kıbrıs, Osmanlı Devleti’nin eline geçince Papa, İspanya Kralı ve Venedik Dükası Kutsal İttifak oluşturlar. 1571 yılında Osmanlı donanmasının dağıldığı ve on binlerce Müslümanın can verdiği savaşa Cervantes de Kutsal İttifak hülyaları içinde dâhil olur. Marquesa gemisinin bordasında savaşır, defalarca yaralanır. Sol elini burada kaybeder. Bir yıl sonra Navarin’de ve Modon’da yine savaşa katılır. Birkaç yıl sonra kardeşiyle bindiği gemiye korsanlar saldırınca esir alınır. Cezayir’de satılır ve fidyesinin ödeneceği zamana kadar beş yıl boyunca esaret hayatı yaşar. Müslümanları yakinen tanıma fırsatı edinen Cervantes’in esaret yılları modern romanın ilk örneği olacak olan eseri Don Kişot başta olmak üzere tümüne yansır.

Ömer Seyfettin de Cervantes gibi esareti bittikten sonra kalemi daha çok eline alır. Yazdığı Bomba, Beyaz Lale, Tuhaf Bir Zulüm, Nakarat, Primo Türk Çocuğu, Kaç Yerinden, Bir Çocuk Aleko, Ashab-ı Kehfimiz, Harpten Sonra, Niçin Zengin Olmamış, Memlekete Mektup, Yuf Borusu Seni Bekliyor, Foya’dan gibi hikâyeler konu olarak savaşı içine alırken daha fazlası zemin olarak Balkanlar’da geçer.” Süleyman Ceran

“Ali Canip Yöntem, Celal Sahir, Hıfzı Tevfik, Yusuf Ziya Ortaç, Halit Fahri Ozansoy gibi pek çok kalem ehlinin şahitliği, Tahir Alangu’nun müstakil kitabı (Ömer Seyfettin, Ülkücü Bir Yazarın Romanı) hakkında yazılmış onlarca yüksek lisans ve doktora tezi (Özellikle bu yazıda faydalandığım Mehmet IŞIK’ın “Ömer Seyfettin Hikayelerinde Milliyetçi Söylem ve Özne” başlıklı doktora tezi), Hülya Argunşah (Ömer Seyfettin, Bütün Eserleri) ve Nazım Hikmet Polat (Bütün Nesirleri) hocaların kuyumcu titizliği ile hazırladıkları göz nuru eserleri Ömer Seyfettin’in 23 Şubat 1920 den vefatına ve defnedilmesine kadar neler yaşandığını açık bir şekilde ortaya koymaktadır. 

Hastalandığının ertesi günü (24 Şubat) ablası Güzide Hanım yalıya gelmiştir ve bir de hizmetçi tutulmuştur. Aynı gün muayeneye gelen Hakkı Bey, ilk teşhisi de koyar: Nevralji yani sinir ağrıları. Ali Canip yanından hiç ayrılmaz. Fuat Köprülü ve Köprülü’nün bacanağı Binbaşı Cemal gibi ziyaretçileri de vardır. 28 Şubat’ta Ali Canip Tıbbıye-i Şahane (Tıp Fakültesi) Dahiliye Uzmanı Doktor Neşet Ömer (İrdelp)’in evine götürür. Muayene sonucu teşhis yine aynıdır: Nevralji ile karışık romatizma. İlaçlar yaptırılır. Bol bol portakal, mandalina yemesi, hoşaf içmesi, kısaca iyi beslenmesi tavsiye edilir. Eve dönülür fakat durum daha da kötüye gider. Yüksek ateş, sayıklamalar, çift görmeler, geçici koma halleri, hezeyanlar birbirini izleyince 3 Mart’ta Neşet Ömer Bey bu kez Ömer Seyfettin’in evine gelir ve tekrar muayene eder. Neşet Ömer Bey teşhisinin doğru olmayabileceğini fark etmiş olmalıdır ki Ali Canip'e esrar kullanıp kullanmadığını (kullanmaz), daha önce hastalık geçirip geçirmediğini sorar. Ömer Seyfetin’i fakülteye götürüp “konsültasyon” yapma konusunda anlaşırlar. Ertesi gün de Ömer Seyfettin hastaneye yatırılır. (4 Mart 1920) Mekteb-i Tıbbiye-i Şahane o tarihlerde Haydarpaşa Tıbbiyesi henüz “fakülte”ye dönüştürülmüştür. Başhekimi Cemil (Topuzlu) Paşa olan Fakülte'nin Dahiliye ve Tedavi Kliniği'nin başında ise Akil Muhtar Paşa bulunmaktadır. Yine o dönemin en önemli dahiliye uzmanları olan Süreyya Ali Bey ile Neşet Ömer Bey, kliniğin uzman doktorlarıdır. Konsültasyon gününden bir gün önce Akil Muhtar Paşa’nın tedavi kliniğinde, 6 Mart 1920’de saat 13.30’da “çocuk”, “çocuk” diye uzun zamandır göremediği kızı Güner’i sayıklayarak son nefesini verir.” Tahir Günay

“Bize ait bir hikâyeyi, bize ait bir sesi arıyorum” demişti bir konuşmasında öncü yazarlarımızdan birisi, ben Mustafa Kutlu olarak hatırlıyorum sanki. Bu “bize ait ses” ve “bize ait hikâyenin” temellerini atan, bu sesi derinden duyumsayıp zor günlerde, kendi kuşağı içinde, gün ışığına çıkararak hikâyelerinde aşikâr eden biricik hikâyecimizdir Ömer Seyfettin.

Osmanlı’nın son dönemleridir, her şey değişip dönüşecektir. Bunu derinden duyumsar o günün aydını ve yazarı. Bu derin duyuşu yüreğinde hissederek, kendi toprağına ait, kendi milli ve manevi değerlerine yaslı, derin sızıyı hissederek, kısacık ömrüne bereket kuşanmış bir hikâye evreni kurmakta gecikmez Ömer Seyfettin. Vakit dardır, her şey ellerinin arasından hızla kayıp giden nice hatıralar gibidir… Ecdada dair ne varsa geçmişte kalacak ve her şey hayata, yaşanmışlığa dair ne varsa, verilen tüm Kurtuluş Savaşı’na rağmen değişmeye mahkûm bir kaderi omuzlayacak, edebiyattan sanata, yaşantıdan, kültüre ne varsa Batılı bir anlayışın temelleri üzerine yükselecektir.

Bu topraklarda yaşanan sancılı zamanlarda kendi olarak kalmak, kendi öz değerleri üzerinde soluklanıp, alnı ak bir halde ödünsüz, öz diliyle, kimliğiyle, maneviyatıyla hikâye evreni kurmak geçiş dönemindeki milletin de acılı hikâyesi gibidir aslında…

Ömer Seyfettin’ nin, 11 Mart 1884 yılında Yüzbaşı Ömer Şevki Bey ve Fatma Hanım’ın oğlu olarak Balıkesir’in Gönen ilçesinde başlayan hayat serüveni kısa ama o denli de dolu dolu geçmiştir. Asker, öğretmen, yazar olarak her dönemde yaptığı işin hakkını sonuna kadar vermiş, her fırsatta yazmaya çalışmıştır. Savaş yıllarının en zor zamanlarında, 1909 yılında Selanik Üçüncü Ordu’da görevlendirilir. Yakorit köyünde bölük komutanlığı yapar. “Bomba”, “Beyaz Lale”, “Tuhaf Bir Zulüm” adlı hikâyeleri bu görevlerde bulunmanın verdiği şahitlikle ve gözlemlerle kaleme alınmıştır. Dil konusunda önemli görüşlerinin özeti olan mektubunu, Ali Canip’e, Yakorit’ten yazarak Yeni Lisan Hareketi’nin başlamasına önemli katkı sunmuştur.” Selvigül Şahin

“Ömer Seyfettin 36 yıl gibi kısa bir ömre birçok eser sığdırmış, modern öykücülük, dilde sadeleşme ve milliyetçilik hususunda öncülük yapmış etkili bir edebiyatçımız. Sinema ve televizyona en çok uyarlanan yazarlarımızdandır aynı zamanda. Uyarlamalar sinema, televizyon filmi, animasyon türünde eserlerdir. Bunlar arasında yer alan Ömer Lütfi Akad’ın, “Eski Kahramanlar” başlığı altında televizyona aktardığı, 1975 yılında siyah-beyaz gösterimi yapılan “Topuz”, “Ferman”, “Pembe İncili Kaftan” ve “Diyet” adlı filmlerin çekimlerinin renkli yapıldığına dair bilgiler olmakla birlikte araştırmamda maalesef görüntü kalitesi çok düşük olan siyah-beyaz kopyalarından başkasına ulaşamadım. Seyfettin’in filme uyarlanan diğer öyküleri, “Kaşağı”, “Yalnız Efe”, “Perili Köşk”, “Yüksek Ökçeler” ve “Falaka” dır.” Mustafa Kayapınar

“Moda programlarına muhalefet edelim, trendlere kafa tutalım, demode bir bindallı giyelim düğünde. Belden daraltmalı, öpücük yakalı, kaparık etekli bu tüllü beyaz gelinliği Cinderella'ya geri gönderelim. Biz bir şaman davulu, gümüş paralarla bir börk süsleyelim, zeytin çekirdeğinden takılar takalım.

Yabani gül ağacı kabuğuyla, şeftali yaprağıyla, haşhaş çiçeğiyle, safranla boyayalım kumaşlarımızı. Laleler, narlar, çınar yaprakları işleyelim, altına çedik papuç giyelim.

Yarpuz kokulu koyaklardan aşıp, Ergenekon vadilerinde bir medeniyetin tohumlarını yeşertemiyoruz biz bu topuklu ayakkabılarla, marka eşarplar yüzünden mi ekemiyoruz bostanımızı acaba? Makyajımız akıyor, yürüyemiyoruz patırdakta, çavlanda, şelalelerin altında. Hep bir yerlerimizden incilerimiz dökülüyor, inciler diziyorlar kelepçelerimize. Değiştiriyor bizi bu porselen yüzümüz, bu takma kiprikler, bu pırlanta yüzükler. Slav kadınlarda durduğu gibi durmuyor üstümüzde bu Avrupa modası; bizi rahatsız ediyor, yoruyor, mecbur bırakıyor, kısıtlıyor.

Avrupa'nın soyup boyayıp teşhire koyduğu, modern köle pazarlarında güzelliğiyle para kazandığı kadınlar biz miyiz?

Ben penceremde her bahar, Ömer Seyfettin gibi bakıyorum kelebeklere.

Bir yanım elinde bir siyah kaplı kitap; Desenchante.. "sevinç ve mutluluktan mahrum kadınlar..." Bir yanım çok yorgun huysuz o ihtiyar kadın gibi, gürültülü ve kokulu bahara sırtını dönmüş, yabancı yabancı bakıyor gençliğine, kahverengi yemenisinin altından.

Gençliğim ve yaşlılığım bakıyor o pencereden arada sırada. Bir beyaz kelebek görmek istiyor. Bu bahar yükümüz azalsın; bize işlevli bir eşya gibi, meta gbi bakanların olmadığı, kadınların resim çizebildiği, istediği gibi giyinebildiği, bisiklet sürebildiği bir ütopyayı ya da en azından hayal kurabilenlerin baharını müjdeleyen, bir beyaz kelebek, özgürlüğün ruhu gibi kanat çırpsın penceremde...” Kevser Çakır

Necati Tonga ile Ömer Seyfettin Üzerine

Süleyman Ceran, Ömer Seyfettin Sadeleştirmeleri üzerine Necati Tonga ile bir söyleşi gerçekleştirmiş. Tonga, edebiyat tarihi üzerine çalışmaları ile tanınan bir isim. Ben onun özellikle Milli Edebiyat ve Cumhuriyet Dönemi üzerine çalışmalarını önemsiyorum. Sağlam kaynaklarla, ışık tutan bakış açılarıyla ele alıyor konuları.

Söyleşiden altını çizdiğim satırları paylaşmak istiyorum.

“Bir kere Ömer Seyfettin, çok çalışkan bir yazar. Otuz altı yıllık kısa ömründe yayımladığı ciltler dolduran eserler bu çalışkanlığın göstergesi. Bunun yanı sıra o, mustarip bir insan… Ülkenin içinde bulunduğu durum karşısında düşünen, hüzünlenen ve bir şeyleri düzeltmek için uğraşan bir edip… Ömer Seyfettin’in hikâyelerini yayımladığı dönem, Osmanlı İmparatorluğu’nun en çalkantılı yıllarına denk gelir ki ülkenin içinde bulunduğu bu buhranlı dönemin yansımalarını yazarın pek çok hikâyesinde açıklıkla görürüz. İnsanları güldüren bazı hikâyeler yazsa da hakkındaki biyografilerden Ömer Seyfettin’in hayli çileli ve hüzünlü bir hayat yaşadığını öğreniyoruz. Balkanlar'da vatan savunması için cephe cephe dolaşan, Yanya Kalesi’ni müdafaa ederken esir düşen, Balkan Bozgunu’nu ve Birinci Dünya Savaşı’nın yıkıntılarını iliklerine kadar hisseden bir yazar Ömer Seyfettin. Eşi Calibe Hanım’la yaşadıkları ve kızına hasreti de malum.

Velhasıl; çalışkan, toplumu iyi gözlemleyen, kalemiyle yaralara merhem olmaya çalışan, bir yönüyle muzip, bir yönüyle hüzünlü bir yazardır Ömer Seyfettin.”

“Ömer Seyfettin’in hikâyelerini yayına hazırlarken şu yöntemi takip ettim: Eserin bir cildini, “açıklamalı orijinal metin” olarak hazırladım. Metinlerin dergi ve gazetelerde yayımlanan ilk hallerini esas aldım, bugüne kadar defalarca yayımlanan hikâyeleri tek tek Arap harfli nüshalardan kontrol ettim, atlanan kelimeleri ekledim, yanlış okumaları düzeltmeye uğraştım. Maksadım bu sayede en sağlam metne ulaşmaktı. Bu ciltte yazarın diline, üslubuna, kelime tercihlerine özellikle müdahale etmemeye çalıştım. Açıklanması gereken olay, kişi ve terimleri metin içinde dipnotlarla verdim. Bu sebeple bugün anlamının bilinmesinde zorlanılacak kelimeler ve terkipler için eserin sonuna bir sözlük hazırladım. Bu cildi, biraz da 20 yaş üstü gençler, yetişkin okurlar, üniversite öğrencileri ve akademisyenler için hazırladığımı söyleyebilirim.”

“Özetle; açıklamalı orijinal metni biraz da akademik bir kaygıyla; ikinci cildi ise daha geniş okur kesimlerini göz önünde bulundurularak hazırlandığımı söyleyebilirim. Bu hususta ne hissediyorum? Ömer Seyfettin gibi bir yazar, daha çok kişi tarafından okunup sevilirse, fikirleri anlaşılırsa, bunda benim de ufacık bir katkım olursa kendimi mutlu hissedeceğim.”

Mustafa Yılmaz’dan Alaattin Soykan Yazısı

Alaattin Soykan’ı da kaybettik. Onu tanıyıp bilenlerin hüznünü tahmin edebiliyorum. Çünkü bir gönül insanıydı Soykan. Mustafa Yılmaz da Soykan’ın ardından bir yazı kaleme almış. Dua niyetine geçmesi dileğiyle yazıdan paylaşımlar yapacağım.

“Alâaddin Soykan şiiri serapa bir ses ülkesi, kelime madenciliğidir. O madenin esrarına vakıf olmak için mutlaka dizeyi ikinci kez okumak ihtiyacı duyarsınız. Şiirin bir mısraının sonuna varınca kendinizi bir uçurum kenarında hissedersiniz de düşmemek için hemen ikinci mısraa tutunup şiirde yolda kalmaya çalışırsınız. Şiirin buna mecbur eden bir yanı vardır.”

“Alâaddin Soykan’ın Akabe yayınlarından 1985’te çıkan ilk şiir kitabı Doru Özlem’in arka kapağındaki bilgi şöyle: “1943 Pınarhisar, Kurudere doğumlu. İlkokuldan sonra İstanbul’da bir Kur’an kursunda kalarak hafız oldu. Köyünde ve Pınarhisar’da imam-hatiplik görevinde bulundu. Ortaokul ve liseyi dışarında bitirdi. Maliye muhasebe, nüfus tescil, tahrirat katipliği ve kaymakamlık yazı işleri müdürlüğü yaptı. 1979’dan bu yana sürekli olarak Mavera dergisinde şiirleri yayınlanıyor. Doru Özlem şairin ilk şiir kitabıdır.” Otuz beş yıl geçmiş üzerinden. Sonra ikinci kitabı “Vay Sevda Karam” yayınlandı Beyan yayınları arasında. Yıl 1997. Bu arada 1989 yılında “Beş Pınar” adıyla Trakyalı şairler Uluğ Turanlıoğlu, Süreyya Eryaşar, Necdet Tezcan ve Bünyamin Durali ile birlikte ortak bir kitabı yayınlanmıştır. İlk şiiri 1964 yılında Yelpaze dergisinde yayınlanmıştır: Ankara Aşk Kokar. Aylık Dergi, Mavera, Hareket, Kardelen, Düş Çınarı, Ay Vakti, Oluşum, Sesimiz, Somut, Türk Dili ve Varlık dergilerinde eserleri yayınlanmıştır.

Kendine has kelime işçiliği, anlam kurma becerisi ile Soykan, ikinci yeniden de izler taşır, Yunus Emre duyarlılığı ve söyleyişinden de. Modern acılar da şiirinde yer tutar geleneksel sevdalar da. Doru Özlem’de şair dört makamda seslenmiştir okuyucuya. 1. Usul Sesli Sözcüklerle Kuytu Konuşmak. 2. Doru Özlem. 3. Çelik Örsünde Sevdanın. 4. Vakti Söz Çiçeklemek.”

“Her kulun kolayca katlanamayacağı zorlu bir yaşamı vardı. Bu zorlu imtihanda onu ayakta tutan bir dayanak olarak şiir asasını elinden hiç bırakmadı. Şiirinde gizli bir bağlılık kendisini sevdayla, kuşlarla, yağmurlarla, salkım söğütlerle gösterdi. En sevgiliye bağlılık! Samimiyeti kadar büyüktür onun şiiri, sadeliği kadar görkemlidir.

Lirik bir isyandı aslında. Eliyle savaşamadı. Diliyle yol açtı. Yüreği sevdalılara salkım söğüt gölgelikler sundu. Kanatlara kuş, ırmaklara yatak oldu söylemi. Sessizce yaşadı sessizce göçtü.

Heceli vezinli şiirle serbest şiiri yeni bir inşada buluşturan şair güncel bir Yunus Emre söyleyişi kurdu. İkinci yeni esintisi çoktur şiirinde. Ama bütün güzelliği kendi orijininde ve kendi özgünlüğünde yatar. Aşk ve sevda şiirin mayası olmuştur. Acı ve kederden bir hırka giyinmiş, söğüt ağaçlarının gölgesinde serçelerle konuşan bir şiir var etmiştir.

İmgeler sağanak gibidir. Kara zemheriden nevruz çıkarmak da ondadır, Şubatları Temmuz kılan da odur. Yıldızlar emzirmiştir, sözleri dilinden öyle bir şavkır ki, yitiğini buldurur bir aşk ateşiyle yanan kıvılcım eridir.”

Temmuz’dan Bir Öykü

Gülay Südâ- Bir Şey Eksik

“Araba, toprak yolu çıkarken zorlanıyor; tekerleğin zeminle her temasında oluşan gıcırtılar müziğin sesini bastırıyor. Yolun kenarından düzensizce sarkan dikenli çalılar arabanın kapılarını çıtır çıtır süpürüyor. Düzlükten önceki son yokuştan rahatça çıkabilmek için olabildiğince yükleniyor gaza. Araba bir teker geri kaydıktan sonra ok gibi bir hamle yapıp düzlüğe ancak çıkabiliyor. “Arabanın düzlüğe çıkabilmesi için bile gaza yüklenmek gerekiyor, hey anasını sattığımın dünyası!” deyiveriyor dili ile dişinin arasında. Yıkık duvarlı, evimsi yapının önüne durduruyor arabayı. Kim bilir ne zamandır bu halde, ilgisiz, bakımsız… Evlerle insanlar ne çok benziyorlar, diyor kendi kendine. Çabucak kırılıyor, yıpranıyor, yıkılıveriyorlar. Gerçi insanlar yıkıntılarını saklamak, dört başı mamur görünmek için ne yapıp ediyor, bin dereden su getiriyorlar. Pahalı kıyafetler, görkemli binalar, son model arabalar, sahte dostluklar…

Getirdiklerini indiriyor bagajdan. Evden çıkarken bir şey unuttuğu endişesi gelip kuruluyor yine içine. Zihnini yokuş aşağı salıyor. Neyi unutmuş olabilir? Yıkadığı perdeyi koymuş. Patates soğanı almış. Arabanın içini kaplayan taze ekmek kokusundan ekmeğin alındığı da belli. Çakmak çantasında. Anahtarı her zamanki yerine, saksının altına koyuyor. Getirdiği poşetlere bakıyor bir bir. Zihnine gidiyor yeniden, çekmeceyi karıştırır gibi yokluyor. Unuttuğu bir şey olmasa niçin alarm kurulmuş gibi hatırlatıp duruyor zihni?”

“İçinde, derinde bir yerde, bahçenin gizli bir köşesine bir zaman açılıp sonra unutulmuş kuyu geliyor aklına. Çocukken saklambaç oynadıkları sıra ayağı boşluğa gelip düşmüştü bir seferinde. Dedesi gelip kurtarmış, kocaman sarılmış; sonra da ağzını kapatıp üzerine toprak atarak yeşillendirmişti kuyuyu. Şimdi arasa da bulamazdı yerini. Üzeri kapatılan her şey gibi yok sayılmıştı. Üzeri kapatılınca, hele bir de zeminle eşitlenince yeryüzü olup çıkmıştı kuyu. Bir tek kendisine aşikârdı artık kuyuluğu. Diğerleri uzaktan toprak yer sanıp, basıp geçmişlerdi üstünden. Belki de saklambaç oynamalıydı yeniden. Bir, iki, üç, dört, beş… Sağım solum sobe, saklanmayan ebe! Saklanacak yer bulamayınca sobelenmekten korkup kimsenin bulamayacağı yeri ararken çıkardı belki yine karşısına. İnsan saklanacak bir yer ararken düşmüyor muydu kuyularına? Sonra kalkıp devam ediyordu kaldığı yerden. O karanlık kuyuda tek başına kalmışlığını, sesini duyuramamışlığını umursamadan devam ediyordu hem de. Kimse, kimsenin kuyusunu görmüyor; herkes herkesi çayır çimen, güllük gülistanlık sanıyordu. Oysa yatağını aşındıran ırmak gibi günden güne için için derinleşiyordu boşluk. Gittikçe oyuluyordu yeryüzü, fazla gitmez ufak bir depreme bakardı düzlüklerin yerle bir olması.”

Temmuz’dan Şiirler

Beni böyle gurbet elde yalnızlıkla bir başıma koyup gittin

Çırpındıkça sensizliğe batıyorum sesim bana yetişmiyor

Bundan sonra yatar kalkar bölük pürçük hayallerle avunurum

Bir gün bahar uzaklardan hayal meyal gözlerime gözükürse

Kuşanırım pusatımı meydanlarda yüreğimi savunurum

Bir kez olsun sarmak için kaç bayramdır hasretimi biriktirdim

Yenemedim her sene bir bahaneyle karşılaşmak korkusunu

Yetmedi mi bu sebepsiz küskünlüğü senelerdir suladığın

Sen ne kadar ekip biçsen senin değil bu yeryüzü kiracısın

Ancak kendi toprağındır gece gündüz yağmurunla suladığın

Tayyip Atmaca

Ve bir ırmak dolanır boynuma Nil'den

Çağıltısı boğulmaktan öte

Açar dolaşıkları saçlarımdan

Bir yazgı dedikleri

Dökülür sonra telleri tek tek

Bir ilmek sıkışır bir tığın boynunda

Örülmek adına

Yağmura eş sözcükler dökmeyi

Biliyordu gözlerim

Onlar gibi metrelerce ötelerden gelen

Acıtmadan düşen yanak kıvrımlarında

Sesine değmeden

duyduklarım da vardı

Sesini duyarken değemediklerimde

Nilüfer Zontul Aktaş

Covid-19 çadırında alınıyor taze biletleri taziye çadırlarının

Tutulmuş nefeslere eşlik ediyor “aman Allah korusun”lar

Dua zincirleri kuruluyor, sökün ediyor felâk, nâs ve ihlâslar

Yel esiyor yerinde tevekkül önü tedbirin, bilim ve aklın

Böyle böyle yiyor başını iştahla işbu kör cehalet insanlığın

Hayret!

Nasıl da benzeşiyorlar vurdumduymazlıkta, nasıl da aynılaşıyorlar

Bilmezden gelmekte ve tıkayıp kulaklarını sağıra yatmakta

Beş benzemezliklerine rağmen, rağmen onca farklılıklarına

İnsanlıktan nasibi kıt bu gamsızlar, kalın kafalılar, bu asalaklar

Erol Yılmaz

Hece Taşları’nda Karabağ Özel Sayısı

Hece Taşları Dergisi, 70. sayısını Karabağ Özel Sayısı olarak çıkardı. Dergi, Tayyib Atmaca’nın bir Dede Korkut edasıyla söylediği; “Kanımızda Deli Taylar, Karabağ’da Toynak Vurur” seslenişiyle başlıyor.

Sene bin dokuz yüz on dört, ahmet cevat’ın yüreği, dalgaların arasında, “çırpınırdı karadeniz, bakıp türkün bayrağına”, aradan geçiyor dört yıl, mehmet emin resulzade, biz sizinle bir çınarın, ayrı yerde kökleriyiz, “bir defa yükselen bayrak, artık yere inmez” diyor, yeryüzüne nizam veren, osmanlı can çekişirken, nur topu gibi bir ülke, hilali göğe gererek, dikilirken yeryüzüne, “minlerce can qurban oldu, sinen herbe meydan oldu, hüququndan keçen asker here bir kahraman oldu.”

Sene bin dokuz yüz doksan, yetmiş yıllık esaretin, zincirini kırmak için, önümüzde elçibey’im, mangal gibi bir yürekle, arslan gibi kükreyerek, elinde üç renkli bayrak, o yürüdü biz yürüdük, azadlık meydanı doldu, yandı hürriyet ateşi, sokaklardan caddelerden, sel yerine insan aktı, tanklar geldi üstümüzü, her taraf kızıl gül oldu, ölüm güldü yüzümüze, haziran’da doğan güneş, bir eylül’de battığında, boynunu büktü laleler, yüzde yirmi toprağımız, düştü yağının eline.

Derginin tamamı Karabağ üzerine yazılmış şiirlere ayrılmış. Şiirlerden paylaşımlar yapacağım.

Gülüstan sazişi bir qandal kimi,

Keçdi qolumuza, biz məhkum olduq.

Əsir Qarabağım köhnə dərdimi

Sızlatdı, biz təzə dərdə tutulduq.

Səfərə çıxmışıq, Şəkidən birbaş

Üzü Qarabağa sürdük maşını.

Gördüm ki, yol boyu sürücü qardaş

Gizlədə bilməyir öz təlaşını.

Yol boyu ağrıyla dünəni andıq.

Aşağı Qərvənddə gəlib dayandıq.

Halal torpağımda burdan o yana

Keçməyə yox bizim ixtiyarımız.

Bizə həsrət qalıb öz diyarımız,

Aşağı Qərvənddə durub yad kimi,

Yuxarı Qərvəndə boylanan olduq.

Bizdən nicat uman əsir ananın

Halına uzaqdan biz yanan olduq.

Bir adlı bu kəndim o kəndə həsrət!

Bu bir həqiqətdir, acı həqiqət!

Amma hər həqiqət, hər doğru haqmı?

Bu acı gerçəklə barışmışıq biz.

Dədələrin ruhu barışacaqmı?

Bu ağır suala sabah yox, bu gün

Cavab verməlidir hər nəfərimiz.

Bəxtıyar Vahabzadə

Bahtına ağlayan Azeri kızı

Sen Karabağ dersin, ben karayazı

Boşlukta çırpınır Türk’ün avazı

Sanma ki dertlerin azı bizdedir

Sizdeki yaranın özü bizdedir.

‘Gel gardaş’ diyorsun gelecek yol yok

Şehitler kabrine koyacak gül yok

Çilesiz saat yok, kavgasız yıl yok

Kurşunlar sizdedir, sızı bizdedir

Sizdeki yaranın özü bizdedir.

Türkmen’e mi, Kırgız’a mı yanmadım

Tatar’a mı, Çerkez’e mi yanmadım

İmdat diyen bir söze mi yanmadım

Uygur’un, Özbek’in gözü bizdedir

Sizdeki yaranın özü bizdedir.

Müslüman, Türk olmak suçumuz bizim

Öfkeyle doludur içimiz bizim

Bir günde ağarır saçımız bizim

Yüz iki belanın yüzü bizdedir

Sizdeki yaranın özü bizdedir

Abdurrahim Karakoç

Dünya duysun bu sesi, bu ses şarkın sesidir

Peygamberin övdüğü, necip ırkın sesidir

Bu ses Azerbaycan’ın, bu ses Türk’ün sesidir

Bu Ermeni tak etti, canımıza tak artık!

Ya Karabağ ya ölüm! Başka yolu yok artık!

Karabağ’da kan var kan, ağlıyor Azerbaycan

Karabağ’da karalar, bağlıyor Azerbaycan

Kanlar karı eritti, çağlıyor Azerbaycan

Vahşet bu, vahşet dünya, dön başını bak artık!

Ya Karabağ ya ölüm! Başka yolu yok artık!

Dünya, göz yumamazsın bu insanlık suçuna

Gözünü kan bürümüş, bak Ermeni piçine

Benim diyor girmiş de hududumun içine

Ya bu işe bir dur de ya aradan çık artık!

Ya Karabağ ya ölüm! Başka yolu yok artık!

Ozan Arif

Bir seher vaktinde vardım Göygöl’e

Burda kızlar gül takıyor kâküle

Alev alev bir gül attım su yandı

Sunam derin uykusundan uyandı

Yavaş yavaş araladı perdeyi

Gönlüm göle düşmüş yaban ördeği

Giyip kuşanmaya erinmiş Göygöl

İpekten tüllere bürünmüş Göygöl

Ne kadar özenmiş hilkâtin eli

Bir depremle doğan yayla güzeli

Ninniler dinlemiş deli rüzgârdan

Gıdasını almış yağmurdan kardan

Sonra canlar yakan bir âfet olmuş

Burdan su içiyor her sevdalı kuş

Sanki aynasını düşürmüş felek

Göygöl’den gayrısı bir kirli gölek

Ali Akbaş

Laçın’ım, Laçın’ım kesilen elim

Düşman pençesinde yetim güzelim.

Yol mu var yanına ne yandan gelim

Laçın’ım, Laçın’ım yaralı kuşum

Kimin var hâlimi kimden soruşum.

Derdinden okuyan “Ay Laçın” diyor

Kaldı o yerlerde ilacım diyor

Ya şimdi ben kime el açım d eyim

Laçın’ım, Laçın’ım yolu yokuşum

Kimim var hâlini kimden soruşum?

Mehmet Ismayil

Azerbaycan yüreğimde bir şahdamardır

Ben Yâkub gibiyim uzun yıllardır

Onda Yusuf ’umun kokusu vardır:

Ve hasreti, gönlümde, büyük Türkistan kadardır

Âyettir kitabımda, bayrağımda rüzgârdır

Azerbaycan yüreğimde bir şahdamardır.

Şimdi Azerbaycan’da mevsim bahardır

Ama türküleri yine, baştanbaşa efkârdır

Düşlerime yağan kardır

Boynu bükük bir diyardır

Yârdır…

Ağzı köpüren atlar üstüne yeminim vardır

Azerbaycan yüreğimde bir şahdamardır.

Yavuz Bülent Bakiler

Bu gün üfüq bir üzükdü-Nizami qaşlı.

Geri fırlan, yer kürrəsi, zamandan küsüb

Nüşabənin kəcavəsi təpədən aşdı...

Qədim Bərdə Tərtər üstən yüz körpü atdı,

Xəyanətin adlaması böyük ar oldu.

Hanı tarix cünglərinə yubanmış atlı

Azərbaycan qadınından hökmdar oldu!

Bu gün mənim bir düz kürsüm

Qarabağ düzü.

Qanadımdı qız alqışı, qadın alqışı.

Bu gün mənim bacım Gülsüm

Qarabağ düzü.

Doluxsunma, bir də gələr, şair qardaşın,

Bu gün bizə quzu kəsdi Hüseyn qağa,

Baxdım: sürü adaları göy düzdə üzür.

Bir dostluğa, bir süfrəyə, bir eşqə sığan,

Bir dənizdi yer üzünün

Qarabağ düzü...

Məmməd Araz

Karabağ’da akan kanlar,

Karadağ’da coşup çağlar;

Param parça olan yurdu,

Kızıl kan kol kola bağlar.

Şehadet verdi el, bir bir

Vatandan toprak eksilmez;

İnancı olmayan kimse,

Canından geçmeği bilmez

O toprak dil açıp şîrîn,

Dağın feth eyleyip ferhad,

Edip sevgiyle aşkıyle,

Kuran ayetlerin feryad.

Səhər Xiyavı

Pusatlanmış yiğitler yalçın dağları aştı

Tahammüller tükendi, sabır kabından taştı

Yarasanın gözleri aydınlıktan kamaştı

Kızılca kıyamette bir yel değdi Şuşa’ya

Her şeyi değiştiren bir el değdi Şuşa’ya

Kükredi yiğit erler, dağdan dağa koştular

Mavi, kırmızı, yeşil renk içinde coştular

Hıyabanın erleri sanki göçmen kuştular

Çeyrek asırdan sonra ayak bastık Şuşa’ya

Hürriyet nişanesi, bayrak astık Şuşa’ya

Kafkasya’nın öz halkı edilmişti yerinden

Esaret sancısını hissetmişti derinden

Çeyrek asır geçmişti tutsaklık üzerinden

Bir millet, iki devlet; şükür erdi Şuşa’ya

Arslan pençeli yiğit nefes verdi Şuşa’ya

Dindi bir şafak vakti, mazlumların yasları

Silindi bu muştuyla gönlümüzün pasları

Bozkurtlar yurt eyledi, güldürdü Kafkasları

Yiğit çıkarma yaptı kartal gözlü Şuşa’ya

Nice canlar verildi melek yüzlü Şuşa’ya

M. Nihat Malkoç

Odlu ürək yuxulardan oyandı

Gözlər ağlayanda nara o yandı

Könlüm iki yerdən vaz keçəbilməz

Birisi bu yandı biri o yandı

Xocalıda yaş tökənlər hardadı

Qaçqınların göyə çıxdı hər dadı

Bülbülün məkanı indi xardadı

Fələyin zərbəsi qəlbi oyandı

Vətən dərdi illərimdən il çaldı

Neçə aşıq türkü yaxdı tel çaldı

Mahcubî’nin yarasına əl çaldı

Hamısı da öz dərdimə uyandı

Doğan Kaya

Zafer takı kurulsun masmavi göklerinde

Dalgalansın bayrağın, yıldızlar selam dursun

Her yiğit askerinin alnından öpsün güneş

Çatlasın düşmanların, bu zilletle kudursun

Nicedir gözlüyordu bu muştuyu yürekler

Göğsünü kabartarak zafer meydanına çık

Buğulu gözleriyle Karabağ seni bekler

Dillerde tekbir ile eller semaya açık

Her mevsim bahar oldu nazlı Karabağında

Dağlarında sümbüller ve özgürlük boy verir

Ne vakittir gizlenen her karış toprağında

Boynu bükük tohumlar, sürurla filizlenir

Mehmet Osmanoğlu

Ebabiller uçar, görünmez olur

Düşmanı nereye saklansa bulur

Düşmanın korkudan içi burulur

Volkanlar püsküren tankımız vardır

Ruhumun özlemi, yâdı Karabağ

Kalpteki hasretin adı Karabağ

Aç bize bağrını haydi Karabağ

Destanın yazılı cönkümüz vardır

Ermeni’nin zulmü tam bir vahşetti

İnsanlık adına utanç, dehşetti

Rabbim bize nusret, zafer bahşetti

Şimdi Karabağ’a döngümüz vardır

Halit Yıldırım

Bu ucalan bayrağım,

Qəlbimə qürur mənim!

Ana vətən eşqiylə,

Ürəyim vurur mənim!

Mavi mənim göyümdür,

Al qanım hər şeyimdir,

Yaşıl-cənnət torpağım,

Sabah orda toyumdur!

Vətən andı içməyim,

Varlığımdan keçməyim,

Şəhid yolu seçməyim,

Arzumdu, diləyimdir!

Yola çıxdım, uğura!

Qəhrəmanlar doğula!

Qələbəyə çağıran,

Əslim, köküm, soyumdur!

Zərəngiz Mansurova

Mahfel’den Edebiyat ve Tiyatro

 Dosya konularına devam ediyor Mahfel Dergisi. 12. sayının dosya konusu; Edebiyat ve Tiyatro. Dosyada yer alan yazılardan paylaşımlar yapacağım.

“Turan Oflazoğlu’nu sizinle tanıştırmadan önce, kendim onunla nasıl tanıştığımı anlatmak istiyorum. Edebiyat bölümünde üniversite son sınıf öğrencisiydim. Türk Tiyatrosu dersinde tanıştım kendisiyle. Derste konu Turan Oflazoğlu’na gelmeden önce, bir iz peşindeydim. Peşinde olduğum iz, Deli İbrahim adlı Osmanlı padişahından başkası değildi. Deli lakaplı bu padişah hakkında okumalar yaparken onunla ilgili yazılmış bir oyuna rastladım. Ne tesadüf ki oyunun adı da aynı şekilde “Deli İbrahim” idi. Oyunun yazarı ise konuğum Turan Oflazoğlu’ndan başkası değildi. Oyun hakkında neler yazılmış, neler anlatılmış okumaya koyuldum bir heyecan ve bir merakla. Merakım ve heyecanımın beni yanıltmadığını fark ettim. Okumalarımdan şöyle bir sonuç çıkardım: Oflazoğlu, tarihî bir kimliği, tiyatro kahramanı olarak, bir tiyatro eseri içinde başarılı bir şekilde çizmiş bir sanatçı. Bunun dışında Oflazoğlu’nun IV. Murat, Kösem Sultan, Korkut Ata gibi oyunlarını bilmeme karşılık; III. Selim: Kılıç ve Ney adlı oyununu ise okumuştum. Bu anlattıklarımla birlikte derste öğrendiğim, okumalarımdan, incelemelerimden süzülen bilgiyle şunu söylemek istiyorum: Turan Oflazoğlu, tiyatro edebiyatında başarılı eserlere imza atmış, bugün de eserleri hâlen sahnelenen bir sanatçıdır. Peki, ben, yazarın bu başarısını hangi yöne mâl ettim? Yazarın sanat(edebiyat) ve hayatla kurduğu ilişki ve de felsefî derinliğinde Oflazoğlu’nun başarılı olduğunu teslim ettim. Ancak bugün bu satırları yazarken Turan Oflazoğlu’nun sadece yazdığı çeşitli konulardaki tiyatro eserlerinden ibaret olmadığını anladım. Konuğumu ‘”felsefe ile komşu edebiyatçı” başlığı altında vermem, onun tiyatro yazarlığını, yazdığı ve sahnelenen oyunlarını felsefî bir bakışla anlatmama sevk ediyor.

Deli İbrahim adlı meşhur oyunuyla peşine düştüğüm, III. Selim ile ilgili yazdığı oyunundan okuduğum Turan Oflazoğlu, İstanbul’da felsefe eğitimi görmüş bir yazardır. Bununla birlikte İngiliz edebiyatı sertifikasını da ekleyen yazarımız, Amerika’da Washington Üniversitesi’nde tiyatro dersleri de görmüştür. Ancak yazarın tiyatroya karşı merakını Amerika ile sığdırmak, onun adına haksızlık olur. Amerika’da tiyatro dersleri gördüğü kadar, Oflazoğlu, çocukluğundan gelen bir tiyatro merakına sahiptir. İşte bu merak, onu üniversite sıralarından Amerika’ya kadar taşımıştır. Aynı zamanda Turan Oflazoğlu, çocukluğunda kendi yaptığı şekillerle Karagöz oynatmıştır. Nereden bilebilirdi ki Oflazoğlu, kendi yaptığı şekillerle Karagöz oynatan çocuktan büyük bir tiyatro yazarı çıkacağını?” Beyza Özkan

“Haldun Taner, öykücü kimliğinin yanında tiyatrocu kimliği ile de bilinir. “Keşanlı Ali Destanı” en bilinen, en çok oynanan oyunları arasındadır. Taner’i ve tiyatrosunu özel kılan bir şey vardır: Brecht etkisinde olması. Bertolt Brecht’in geliştirdiği Epik – diyalektik tiyatroyu Türk tiyatrosuna kazandıranlardan/uyarlayanlardan biridir. Epik – diyalektik tiyatro en basit şekilde, burjuva tiyatrosu olarak da anılan geleneksel tiyatronun karşısında durur. Tiyatroyu ideolojik bir araç olarak gören Brecht, burjuva tiyatrosunun izleyiciyi ‘büyülediğini’ -Aristoteles’in Poetika’sında katharsis olarak geçer- söyler. İzleyici, kendini kahramanın yerine koyar ve olaylar kendi başına geliyormuş duygusuna kapılır. Akıntıya kapılan seyirci düşünemez ve eleştiremez. Bu, seyirci için tehlikelidir. Epik – diyalektik tiyatroda katharsis’i engellemek için yabancılaştırma ögeleri mevcuttur. Yabancılaştırma ögeleri kostüm, sahne, dekor veya şarkıyla sağlanabilir. Eşeğin Gölgesi metninde yabancılaştırma ögesi olarak müzik kullanılmıştır. Her sahne müzikle kapatılır.”

Taner’in tiyatrosu eleştireldir. Bu eleştirel olma da batı düşüncesinden beslenmesiyle açıklanabilir. Ancak yazarın tiyatrosu sadece Batı ile beslenmez. Geleneksel Türk tiyatrosu ile Batı tiyatrosunun sentezi gibidir. Eşeğin Gölgesi oyununda da diyaloglar Hacivat – Karagöz gibi çatışma şeklinde ilerler. Sözgelimi, Abid Ağa ve çırağı Şaban, Zahid Ağa ve çırağı Mestan arasındaki ilişki ve söyleşiler, Karagöz-Hacivat, Kavuklu-Pişekar, İbiş-Efendi arasındaki ilişkiyi çağrıştırır. Gelenekseldeki taklit motifini anımsatan bir yer değiştirmeyle, Şaban patronu Abid Ağa’yı, Mestan, patronu Zahid Ağa’yı taklit ederek, birbirlerine kendilerini dükkân sahibiymiş gibi tanıtır ve pazarlığa girişirler. Şaban panayıra gitmek için Mestan’dan eşek kiralamak ister ve asıl öykü başlar.” Işık Selin Orhuntaş

“Ahmet Vefik Paşa’nın kurduğu ilk tiyatro, bugünkü Heykel’de, Ziraat Bankası merkez şubesi olan binanın yerinde idi ve ilk olarak Ahmet Vefik Paşa’nın adapte ettiği Moliere’in ‘Meraklı’ adlı oyunu sahnelenmiştir. Bunun yanında bugün kullanılan tiyatro binası ise 1935 yılında Vali Şefik Soyer tarafından Halkevi binası olarak yaptırılmıştır. Bina, 1950-1951’de Dr. Edip Akyürek tarafından genişletilerek bugünkü şeklini aldı ve sinema (Marmara Sineması) olarak kullanıldı. Bursa Devlet Tiyatrosu’na tahsis edilen bu bina, 28 Eylül 1957’de “Ahmet Vefik Paşa Tiyatrosu” adıyla perdelerini açtı. Açılışta Rossini’nin ‘Sevil Berberi’ sahnelendi. 30 Eylül 1957’de Celal Esad Arseven’in yazdığı, Behzat Butak’ın sahneye koyduğu “III. Selim” oynandı. Tiyatro müdürü olarak Ragıp Haykır görevlendirildi. Ahmet Vefik Paşa Tiyatrosu’nda yerleşik kadrolu tiyatro, ilk defa 1 Ekim 1971 akşamı Lilian Helmann’ın yazıp, Ali Cengiz Çelenk’in sahneye koyduğu “Küçük Tilkiler” oyununu sahneleyerek hizmete girdi. İlk müdür, Ali Cengiz Çelenk idi. Daha sonra tiyatro müdürlüğünü Adnan Açıkdüşünenler, Yalın Tolga, Feyha Çelenk, Selim Gürata, Mehmet Gökçer, Halil Balkanlar, Arzu Tan Bayraktutan ve Ömer Naci Topçu gibi tiyatro sanatçıları üstlendi. Bina içinde bir salon 1985 yılında oda tiyatrosu olarak düzenlenerek “Feraizcizade Mehmet Şakir Oda Tiyatrosu” adıyla hizmete girdi ve Bursa Devlet Tiyatrosu ikinci bir sahneye sahip oldu. Ahmet Vefik Paşa, tiyatroda yeni oyuncuların da gelişmesine öncülük etmiştir. Ahmet Fehim Efendi ile meşgul olmuş, sonraları yarım asır boyunca Türk sahnesinin en iyi komedi sanatkârı olarak şöhret bulan bu değerli artistin yetişmesinde büyük emeği geçmiştir. Bursa Tiyatrosu’nda tercüme veya adapte ettiği bütün Moliere külliyatını sahneye koydurmuş, böylece büyük komedi üstadının o zamana kadar ancak bir iki tanesi Gedikpaşa Tiyatrosu’nda oynanabilmiş olan hemen bütün piyeslerini, arka arkaya, en iyi şekilde hazırlatarak sahneye çıkartmış ve bu olgunluk çağının birkaç yılını seve seve harcamıştır. Ahmet Vefik Paşa, Moliere çevirileri ve tercümeleri ile halk ve konuşma diline ilk defa geniş ölçüde yer vermiş kişidir. Devrinin süslü Osmanlı üslûbu yanında bu tercümelerde kullanılan Türkçeye bakarak Ahmet Vefik Paşa’yı, dilimizin sadeleşmesi yolunda ilk adımı atanlardan biri olarak Türk Tiyatro tarihine adını yazdırmıştır. Onu tiyatro dosyasında kendi sözüyle selamlıyoruz: “Bu âlemde herkesin bir derdi var. Bizim de aradığımız var. Ah keşke bulabilsek…” Onur Uzer

“Radyo tiyatrosu, 1940’lı yıllardan itibaren Türkiye’de TRT radyolarında klasik edebiyat yapıtlarından uyarlamalarla ve özgün radyo metinleri üretilerek yayınlanırdı. Bu eserler eğer ‘arkası yarın’ değilse en fazla 60 dakika olarak sınırlandırılırdı. Bu tiyatro eseri, sihirli kutunun içinden dinleyiciye ulaşmadan önce tiyatro metninin TRT Yayın İlkeleri’ne ve dramaya uygunluğunu irdeleyen, gerekli düzeltme ve düzenlemeleri yapan bir dramaturgun elinden geçerdi. Selma Fındıklı, Bilge Bölükbaşı, Miyase Sertbarut ve Oytun Şahin, Ankara Radyosu’nda bu alanda çalışmışlardır. Tiyatro metni kabul edildikten sonra yapımcıyla cast çalışması yapılır ve yönetmen oyunu incelerdi. Oyun tekniği için de efektörler vardır. Bu aşamalardan geçen oyun metni, en sonunda yapımcı, yönetmen, efektörler ve seslendirme sanatçılarıyla stüdyoya girerdi. Rüştü Asyalı, Ali Hürol, Mehmet Atay, Serhat Nalbantoğlu, Erdal Küçükkömürcü ve Levent Şenbay yönetmen, Nebi Tanyüksel, Hamit Çelik, Ömer Atilla Ulaş, Korkmaz Çakar, Ertuğrul İmer ve Erhan Mesutoğlu, efektör olarak görev almışlardır. Oyunun önce provası daha sonra kaydı gerçekleştirilirdi ve artık günümüzde radyo tiyatrosu adıyla bildiğimiz o zamanın radyofonik temsilleri, sihirli küçük kutudan ülkeye ve dünyaya yayılırdı. Bu radyo programlarına 1960’lı yıllarda “Mikrofonda Tiyatro” adıyla yayınlanmıştır.” Sevgi Tayhan

Ses Bir Kişilik midir?

Eftalya Fettahoğlu Emirmiran, ses ve kişilik merkezli bir yazısı yer alıyor Mahfel’de. Müzik, ses, sesin rengi, sesin kişilikle olan bağları konuları derinlemesine işleniyor yazıda.

“Çok tanınmış yaşlı bir Türk Halk Müziği sanatçısını aklınıza getirin. Herhangi biri olabilir. Şimdi onu, ses rengini çok değiştirerek bir rock şarkısı okurken hayal edin. Bambaşka bir tını boğumlayarak ve cover yapmadan söylediğini düşünün: Şarkıya hiçbir türkü aroması vermeksizin, yepyeni bir renkle tıpkı bir rockçı gibi orijin bir stilde okuduğunu. Zorlandınız değil mi? Çünkü onlar bunu bir zaaf olarak gördüler, bir kimliksizlik gibi telakki ettiler ve hiç yapmadılar. Siz de hiç tanık olmadığınız için hayal etmekte zorlanıyorsunuz. Aynı şekilde bir rockçının da kendi rock stili ve tınısı dışında, hiç covera başvurmaksızın, tıpkı bir türkücü gibi okuduğunu, hançereler yaptığını hayal etmekte zorlanırız. Oysa bu stil geçişlerini yapmak hiç de düşünüldüğü gibi zor değildir. Müziğe yetenekli her insan, yeterince çalışarak ses rengi üretiminde ve beraberinde stil tavrı yakalamada belli bir seviyeye gelebilir. Çünkü kimse tek bir ses rengi imkanıyla yaratılmaz. Ancak herkes tek bir ses rengi kullanmayı tercih eder ve bu ses alışkanlığı oturduktan sonra da artık her şey için geç olur. Sebebi, temelde bu -’doğalizm’ adını vermeyi tercih ettiğim- anlayıştır. Bir diğer güçlü sebebi ise, çağımızın tek bir alanda uzman olunması gerektiğine dair sınırlayıcı kabulüdür. İlim sahasında polimatların(aynı anda çok disiplinde uzman kişiler) sonunu getiren bu kompartımancı modern anlayış, sanatta da etkisini aynı oranda hissettirmektedir. Sonuç olarak nasıl ki gençlerin uzmanlaşacağı tek bir alan/bölüm gerekiyorsa ve buna da sınav puanları biçim veriyorsa; ses sanatçılarının da tek bir müzik türünde uzmanlaşmaları bekleniyor ve buna da doğal ses renklerine en yakın tür ya da içine doğdukları kültürel çevrenin genel müzik zevki biçim veriyor.”

‘Doğalizm’ akımını çürütecek ikinci yaklaşım, yukarıda sözünü ettiğimiz “yapay”lık bahsiyle ilgilidir ve şimdi dediğimiz gibi bu konuyu biraz açalım. İlkin masaya yatırılması gereken şudur: Sesin yapaylığı demek, iddia edildiği gibi ses renginin doğal olmaması mı demektir yoksa bu renge kondurulan duygu ifadesinin gerçekçilikten uzak bir oyunculuk içermesi veya bu ses rengine eşlik etmesi gereken hiçbir duygu tavrını içermemesi mi demektir? Yani bizi rahatsız eden aslında nedir? Sesin rengi mi yoksa sesteki tavır mı? Dikkat edildiğinde görürüz ki, doğal ses renginden çok farklı bir ses rengiyle şarkı söyleyen bir sanatçı eğer bizi yapaylığıyla rahatsız ediyor ise, bunun sebebi bu farklı ses renginde değil; genelde, o ses rengini üretirken sesindeki ve tavrındaki duygu halinin o renge eşlik edememesinden kaynaklanan bir eğretiliktedir. Mesela hayal edin ki bir tenor kendi doğal ince ses renginden tamamen uzaklaşarak sesine tıpkı bir bas ses gibi bir ses koyultması yapmakta ve bu kalınlaşan sesi adeta bir korku filmi efekti gibi karanlık bir ihtişamla tokça belirmektedir. Baktığımız zaman bu tınının lezzeti ve tadı bambaşkadır. Hele doğal ince sesini bildiğimiz bu sanatçıdan bu kadar farklı bir tını işitmenin ilginçliği ve şaşırtıcılığı, bu lezzeti daha da arttırıcı bir işlev görür. Hele bir de bunu aniden yapıyorsa ve ton-renk geçişleri, kulağımızı bu değişime alıştırmaksızın birdenbire gerçekleşiyorsa bu daha da çarpıcıdır. Tüm bu saydıklarımız, bütünüyle artistik figürlerdir ve sanatsal açıdan ancak onay artırıcı unsurlar olabilir.

Şaire Don Biçmek yahut Şiirde Yeni Atılım/İmkân Arayışı

Ahmet Özdemir, şiirin varoluşsal evrendeki kat ettiği yolu ve şiirin zamanla olan mücadelesini anlatıyor Şaire Don Biçmek yahut Şiirde Yeni Atılım/İmkân Arayışı isimli yazısında. Özellikle II. Yeni üzerine önemli tespitler var yazıda.

“1980 sonrası çizgiyi devam ettiren Modern Türk şiirinde, şiirin, ‘yenilikçi’ bir nitelik kazanması, Zühtü Bayar’ın işaret ettiği çelişkili durumun, sanatsal olgu dâhilinde ‘bireye, topluma ve şaire’ hangi ölçülerle yansıdığıyla doğru orantılıdır. Gerçekçi olmak gerekirse, hem ülkenin içinde bulunduğu nesnel ve öznel koşullar, hem de şiirin iç dinamikleri göz önüne alındığında, şiirin, Garip ve İkinci Yeni evrelerinde olduğu gibi kesin bir değişim arayışı içinde olduğunu söylemek mümkün değildir. Bu nedenle, 1980 öncesi şiirde yenilenmenin (modernizasyon) bağlı olduğu koşullarla, 80 sonrası şiirin bağlı olduğu koşulların paralelliğini ve ayrım noktalarını tespit etmemiz gerekir. Ancak bu şekilde şiirde yapılabilecek yeni bir atılım/imkân arayışının nitelikleri belirlenebilir ve saptanabilir.

1860’dan itibaren ‘modern’ olarak adlandırdığımız ‘yeni edebiyatın’ koşulları neresinden bakarsanız bakınız, bu edebiyatı yapan şair ve yazarların elinde değildir. Yarı sömürge haline gelmiş bir imparatorluğun can çekişmesi esnasında vücuda getirilen ‘yeni edebiyat’, Batılılaşma eğiliminin bir sonucudur. Tanzimat’tan bu yana hem şiirimizdeki hem de yazın hayatımızdaki değişim ve yenilikler –buna 1950’lerin ortasında gelişen ve İsmet Özel’e göre son modern atılım olan İkinci Yeni de dâhil- Batı’da serpilip gelişen felsefi akımların ve edebi anlayışların bir tezahürüdür. Buna yerel ile evrensel arasında sıkışan aydınların dramı da denilebilir. Ancak bu tahlili derinleştirme kaygısına düşmeden söyleyecek olursak, Türk şiir ve yazın dünyasında meydana gelen her yeni atılım, yeni imkânları beraberinde getirmiş, öncüler, şiir ve yazın dünyamızın hangi minval üzerinde ilerleyeceğini tespit etmeye çalışmışlardır. Bugün itibarıyla, şiir yazma gayretinde olan herkes, biçim olarak değilse bile, ‘öz-içerik’ olarak, 1860’dan bu yana devinen ‘yeni şiirin’ ötesinde ya da gerisinde kalamayacağı için, şiirde çıkış noktasını Tanzimat’tan sonra başlayan ‘yeni edebiyatın’ kazanımları olarak belirlemek zorundadır.”

“Bilindiği gibi 1950’li yıllar, Türkiye’nin siyasal anlamda yeni bir düzene geçtiği yıllardır. 1945 yılında biten Dünya Savaşı’nın ardından Türkiye’nin Sovyet Rusya ile yaşadığı siyasi ve diplomatik gerilim, savaş yıllarında Türkiye’nin tarafsız olmasına rağmen takındığı Almanya yanlısı tavır, Türkiye’yi hemen savaş sonrasında oluşan iki kutuplu dünyada kendisine güvenilir bir yer seçme arayışına itmiştir. Sovyetlerle yaşanan gerilim nedeniyle Türkiye, ABD’nin başını çektiği gruba yaklaşmış; bunun neticesinde 1945-50 yılları arasında ABD eksenli politikanın etkisi altına girmiştir. Yapılan antlaşmalar neticesinde kurulan yeni dünya düzeninin bir parçası olmaya çalışan Türkiye’nin BM üyeliği konusunda en büyük engeli, çok partili siyasal yaşama geçilmesidir. Bu nedenle, DP, Türkiye’ye dayatılan bir zaruretin ürünü olarak kurulmuştur. Diğer taraftan ise Türkiye, imzaladığı antlaşmalarla ekonomisinden hukukuna siyasetten kültürel yaşamına kadar pek çok alanda değişim kararlılığı gösterir. Bu kararlılığın arkasında beliren Sovyet Rusya tehdidini görmemek yanlış olur.

Devir etkisinin İkinci Yeni’nin oluşumunda yegâne sebep olduğu, bu harekete edebiyat dışı, özellikle de politik yaklaşanların öne sürdükleri görüştür. Devrin siyasal ortamını gözden geçirmeden önce bu iddia üzerinde durmak yararlı olacaktır. İkinci Yeni’nin dönemin siyasi iktidarının şiiri olduğunu iddia edenlerin başında Attilâ İlhan gelmektedir. 40 Kuşağı Toplumcu gerçekçilerinden olan Attilâ İlhan, İkinci Yeni şiirini, “adeta diktanın işine gelir bir sapıklık” hareketi ve “Menderes Diktası’nın” şiiri olarak görür.”

Han Günlükleri

Muhammed Münzevi, Han Günlükleri’ne devam ediyor. Bu günlüklerde, yaşadığı şehri değerlendirmenin an ben an kıymetini gösteriyor bizlere Muhammed Münzevî.

“Mahfel’imizin 8. sayısını da neşrettik. Geç de olsa, güç de olsa, dergiyi bir şekilde çıkarabildiğimizi görüyorum. Bir buçuk yıllık yayın sürecinde dergide bir hayli yazarın ismi geçti. Bu işi devam ettirirken birçok insanla tanıştığımız gibi, birçok insanla da yolumuz ayrıldı tabi. Galiba dergicilik iyi olsun, kötü olsun çıkmakta olan dergileri takip etmeden devam ettirilebilecek bir iş değil. Günceli yakalamak kolay gibi görünse de dergilerde yayımlanan şiirden öyküye, denemeden makaleye birçok edebiyat türünde belli bir seviyede ürün vermek çok zor bir iş. İlk sayıdan 8. sayıya kadar epey yol kat ettik, bu bir gerçek. Bizim hikayemiz biraz da kervan yolda düzülür mantığıyla yazılıyor. Kervanın gittiği yol meşakkatli olduğu için her yolcu, bu yola ilk baştaki hevesiyle devam edemiyor. Dergiciliğin her zaman dertli olmakla ilgisi olduğunu söylerler. Üniversiteye geldiğim ilk günden beri benim derdim neydi? Şiirlerim yayımlanmıyor diye bir dergi çıkarma fikri hiçbir zaman canlanmadı kafamda lakin, Metin Önal Mengüşoğlu’ndan aldığım ilhamla “Bizim de söyleyecek bir sözümüz var!” şiarı bu eyleme yönlendirdi beni ve çevremdekileri.”

“Haziran aylarını çok severim. Belki de en çok şiir yazdığım aydır kendileri ya da en iyi şiirlerimi yazdığım ay da diyebilirim. Her yıl olduğu gibi bu yıl da Haziran ayı şiir açısından velud geçiyor. Daha ayın ortasına gelmişken dört adet şiir yazmış olmak beni sevindiriyor. İlk kitap bitmeden ikinci kitabın şiirleri yazılıyor. Bunun Haziran ayında ölen şair sayısınn çokluğuyla ne tür bir ilgisi var bilmiyorum. Haziran, hüzne kapı aralıyor olabilir.”

“Son haftalarım şiir açısından epey üretken geçiyor. Bundan bahsetmiştim. Bu hayra mı yoksa şerre mi işaret ediyor kestiremiyorum. İçinde bulunduğum hayat, beni gırtlağa kadar borç batağına saplanmış genç bir adam olduğumu gösteriyor. Bundan ötürü mü şiirde üretkenim yoksa her oturuşta şiir yazmak kolay mı geliyor bilemiyorum. Bu sabaha kadar son günlerde kendime epey öfkeliydim böyle bir hale düştüğüm için. Ama sabah oldu, gün doğdu bir iki telefon görüşmesinden sonra içtiğim limonataya verebilecek param olduğunu fark edebildim. Bugün güzel bir gün oluyor. Umarım iyi de devam eder. Çünkü ben böyle durumlara alışık olmadığımı biliyorum. Son bir haftada telefonumla alakalı yaşadığım problemler, bana telefonsuz da yaşanabileceğini öğretti. Birazdan telefonumu aldıktan sonra fazla kurcalamadan cebime koyup yoluma devam edebilecek olmak beni sevindiriyor. İnsanların çok da umurunda olmadığımı bir kez daha fark ettim böylece. Acaba kimler aradı da ulaşamadı diye dertlenmeme hiç ama hiç dertlenecek değilim. Bu aralar dert ettiğim şeylerin başında bir an evvel borçlarımı bitirip ilk şiir kitabımı çıkarmak geliyor. Bunu halledebilirsem ileriye daha güzel bakabileceğim. Başımı kaldırıp sadece ve sadece yazdıklarıma odaklanmak istiyorum.”

 Mahfel’den Üç Öykü

Nalan İncekara- El mi Yaman Bey mi Yaman

“Karga kafayı bir sağa bir sola yatırıp gaklayarak havalanınca, Yaman da az önce gelen sesli mesajın, mezarından çıkan bir ruha ait olmadığına kendini ikna edince derin bir nefes alıyor. “Kedidir kedi!” diyor kendi kendine. Çünkü buranın olabilecek en sevimli yaratığı tatlı bir kedicik. Bahar duymaz inşallah da köpekten de korkuyor. Babaannesinin ona daha el kadarken anlattığı köyde geçen ecinni hikayelerini kovuyor aklından, zira o hikayedeki kediler de pek masum değil, ayakları hep ters. Ah o babaanne yok mu zaten denize atar, boğulmaya az kala tutar çekerdi çocuğu. Cesaretli olsunmuş, korkularının üstüne gitsinmiş. Eskilerin kişisel gelişim uzmanı sanki hatun. Ee çocuk korkularının üstüne gidiyor da ne oluyor, madara oldu şimdiden garibim.”

“Ağzı bir karış açık bakakalıyor. Sislerin arasından en az iki metre boyunda, beyazlar içinde, ışık saçan, ak sakallı biri, elinde asası ile ona yaklaşıyor. Yaklaştıkça boyu da sakalı da daha çok uzuyor. Bizimki “Yok, Azrail olamaz, orak değil elindeki,” diye aklı sıra kendini rahatlatıyor. Dünya değiştiren birilerinden Azrail’in oraklı dolaştığı bilgisini ona iletenler olduysa demek ki. Ve işte bir kanat sesi ve bir karga daha. Duyan geliyor.

Yaman, oradan sağ çıkarsa, koç, dana keserim, diye adakların dozunu artırdıkça artırıyor. Sürekli başa saran duaların çeşidinin az oluşundan kendine kızacak gibi oluyor.

Çömelip kaldığı betonda, az sonra başına geleceklere kendini teslim etmişken derviş yere göğe sığmaz oluyor. Asası olmayan eliyle ona el sallayınca kafası karışıyor. Bu bir veda mı, ölüme gönderme ritüeli mi acaba, diye düşünüyor. El sallıyor ya, hoşça kal, sana ayrılan sürenin sonuna geldik babında…

Karşıdan gelenin bir ermiş olma ihtimali aklına gelince, acaba bu ermiş, ölmüş bir ermiş mi, ölmemiş bir ermiş mi, gibi ona asla faydası olmayacak ikilemlerde kalıyor.”

“Hasan’ın gökyüzüne savurduğu kahkahası inletiyor mezarlığı. Seyirci kargalar da eşlik ediyor kahkahaya, kanatlanıp uçuyorlar. Hasan bir nefes daha çekiyor sigarasından, havaya üflüyor. Kahkahalarını toparlıyor, ciddileşiyor yüzü, hala yerde duran Yaman’a eğilip gözlerinin içine dimdik bakıyor. Bir şey söyleyecekmiş gibi kıpırdayan ıslak dudakları ile Yaman’ın alnından şapadanak öpüyor. Ardından arkasını dönüp gidiyor. Alnından mühürlenmiş Yaman, mezarlığın ortasında, dizlerinin üzerinde bakakalıyor ihtiyarın gidişine. Berduş, sigarasının dumanı tüte tüte, sopasını mezarlığın demirlerine vura vura bir ritim tutturmuş sislerin arasında kayboluyor.

“El mi yamaaaan bey mi yaman, el mi yamaaan bey mi yaman.”

Sıddıka Zeynep Bozkuş - Kehanet

“Kehanet ağızdan çıkan boş sözlerle şöyle başlamıştı: Sarı şortlu, balık etli, buğday tenli kadın, bir balıkçıl gibi dalıp kaybolduğu denizden henüz çıkıyordu. Hâlâ üzerinden süzülen ziril ziril damlacıklarla bize doğru geliyor, yaklaşıyordu. Ben o zamanlar sekiz yaşımda ya var ya yoktum. Elinde siyah uzun paletler, yüzünde sevgi dolu bir tebessümle denizin şırıltılılarından sıyrılarak geldi, başımızda durakladı. Hey! Ne yapıyorsunuz bakalım siz? diye sordu. Melih ve ben, kıyıya koltuk genişliğinde iki çukur kazıyorduk. Ben cevapladım: Gömmek için çukur kazıyoruz, dedim. Ağzını daha çok yayarak keyiflenip güldü. Kimi gömeceksin, adam mı öldüreceksiniz yani? diyerek kahkahayı bastı. Sonra Melih’e dönerek yarı şaka yarı ciddi: sen niye sarı şort giydin bakalım? Sarı şortu cankurtaranlar giyer burada, dedi. Melih utandı, sustu. Yine ben cevap verdim: Evet, dedim, Melih can kurtaracak, ben de adam öldüreceğim. Kadın yine kahkaha atarak kumsalda yürüyüp uzaklaştı, gözden kayboldu.”

“Gözlerim yaşlı, arkama yeniden döndüğümde tepemizde sarı bir şemsiye vardı. Annem şefkatle soruyordu: Nasılsın, biraz daha iyi misin yavrum? Başına güneş geçmiş, ah neden kendine dikkat etmiyorsun, ne zaman büyüyeceksin sen?..

O an büyümüştüm. Annem bilmiyordu.”

Erhan Çamurcu- Şükür

“Bayramın birinci gününden arta kalan tatlı bir yorgunlukla uyandı Ali. Sabah namazından sonra tekrar uyumak âdeti değildir aslında ama nerdeyse altı aydır pazar günleri dahi mesaiye kalıyor; üstelik aldığı maaş, evin çarkını döndürmeye ancak kâfi geliyor. Ne fabrikanın yetiştirmesi gereken siparişler bir türlü bitiyor, ne de patronun acilen ödemesi gereken faturalar. Asgari ücretle çalışan onlarca gariban da sıranın üç kuruş maaş zammına gelmesini beyhude yere bekleyip duruyor. Ne zaman içlerinden biri bütün cesaretini toplayıp zam konusunu gündeme getirse patrondan önce sendika yönetimi karşısına dikiliyor. Neymiş efendim; hak istemenin de bir adabı varmış, kendileri patronla lisan-ı münasiple konuşmuşlarmış, öyle her önüne gelen patronun kapısına gidemezmiş, ne diye seçmişlermiş kendilerini, hele az daha sıksınlarmış dişlerini, önümüzdeki ay patron bir ayarlama yapacakmış… Haklarını korumak için örgütlenmişler, sözcülüklerini yapsınlar diye bu adamları başlarına geçirmişlerdi ama üç güne kalmadan patronla bir olup daha beter dert olmuşlardı işçinin başına. Herkes bütün bunların farkında olmasına rağmen işinden olmak korkusuyla kimsecikler ses edemiyordu. Zira fabrika kapısında iş için bekleyen adamlar içeride çalışanlardan daha fazla. Hem bu küçük şehirde başka bir iş bulmak için kim bilir kaç ay beklemeleri gerekir. Üstelik bulacakları iş, şimdikinden daha iyi olur mu bilinmez.”

“Askerden dönünce bir manifaturacının yanında işe başladı. Serpil’le de orda tanıştı. Patronu Hacı İhsan amca, güngörmüş bir adamdı. İki gencin yuvasını yaptı. Hacı İhsan, ebedi istirahatgâhına varınca oğulları dükkânı sattı. Ali’ye de yol verdiler haliyle. Aylarca işsiz dolaştıktan sonra eşinin ve karnındaki bebeklerinin rızkı için bir kez daha amcasının kapısını çaldı. Amcası, bütün yaptıklarının diyeti niyetine bir fabrikada iş buldu Ali’ye ve bu iyiliği için bir ömür kendisine minnet duymasını istercesine, “Bak evladım, bu zamanda iş bulmak kolay değil, kıymetini bil, düzgünce çalış, kimselere uyma!” diye öğüt verdi. Ali on yıldır aynı fabrikada çalışıyor. Kimsenin işine karışmadı, kimseye öte git demedi. Ali, bütün bunları düşünürken elindeki çay buz gibi oldu, kızının kendisi için kızarttığı patates, dilimlenmiş domates, bakkaldan veresiye de olsa çok şükür alabildiği zeytinle peynir… Aynı sofranın etrafında toplanmışlardı ya işte, Allah’tan başka ne istesin…”

“Ali, daldığı hayalden zil sesiyle uyandı. Mahalleli kendi aralarında kurban paylarını toplayıp getirmişti. Muhtar da yarın akşam yemeğe bekliyordu ailecek. Muhtarın elinden poşetleri alırken ne diyeceğini bilemedi. Etleri dolaba koydular. Küçük Ahmet, “Köfte yapalım mı baba, lütfen!” deyince kıramadı oğlunu. Kırk yılın başı, o da konu komşunun ikramıyla et yüzü görüyordu çocuklar. Köfteler kızarırken çıkan kokuyu içine çektikçe annesinin pişirdiği köfteleri hatırladı. Tıpkı Ahmet gibi, bütün köftelerin pişmesini bekleyemez, ayaküstü sıcak köfteleri aşırırdı annesinden. Oğlunun sevinci için bir kez daha şükretti Allah’a.”

Mahfel’den Şiirler

yüreğimin en derin boşluğunda

kendi varlığını damla damla büyüten

en güzel renklerle dans eden bir nebula içinde

kanın kendini durmadan delirtip aktığı damarlardan geçip

seni var olana götürecek bir yolum sadece

fırtınaları sesimle dindiriyor

yağmurların ıslak karanlığını tuvalimde beyazla örtüyor

seni incitecek tüm yolları silikleştiriyorum

sen var ol ey var edenin mucizesi

sen ol ve tamamlansın senin için cennet

bir nutfeden mucizeye devrilen bir kadeh gibi

sarıyorum tüm yalnızlığını

ortanca çiçekleriyle sarılı bir veranda yüreğim senin için

dinlen, rüyalan ve gülümse

Ayşe Gönenç

Düşse

Kırılan düşü olur sadece

Sürer hüznü ağaçtaki şarkının

Günü gününe uymayan insanı andırır

Geceye değişken bir ay koyuşu Tanrı’nın

İnsan ki ayrıntıyı gitgide kabalaştırır

Zamana uyar

Zamansız uyur uzun ve derin

Gözü önünde avcının hep yeniden kanar

Yüreği yıllar önce vurduğu geyiğin

Tüm bunlara çare olur diye kalbim

Durma göğe saldıralım

Av diye avcıyı vuralım yoksa avlanırız

Toprağa tapalım aç kalırız

Geç kalırız yarına koşalım

Efendimizin eteğinin altına sığınalım

Altına sarılalım kese kese, çil çil

Bak, gözleriyle gel diyor

Elinde sallıyor koşalım kan torbası

Yücedir o dönüştürür mücevhere

Ahmet Menteş

En başından başlasın yaşamaya, yaşamak yakın

Yeniden inansanız, son bir defa daha bakın

Geleceğin geleceği, dünden daha yakın

Kuzunun tuzağa düşer başı uzağa

Susma durdur yok sayma nefesini tutana

Duyur sesini sisli, hisli anaya

Duymaz ise duymasın başla yeniden yaşamaya

Yeni bir şans yeter dayanmaya

Duymaz ise duymasın yeniden başla yaşamaya

F. Gözde Albayrak

Nasıl olduysa oldu;

Dünya bizi bir kere aldı sırtına,

Sonra yağmur, sonra şimşek, sonra kar.

Olur ya, bir kez döndü yüzünü bizden,

Belki güneş, belki ceviz, belki yar.

İşler oldukça yolunda;

Şiirler silik, hikâyeler yeminli

hüznün dalgın sayfalarına.

Bir sinek vızıldar, ben kovalarım,

ben ancak bir sinek…

Bakın diyorum, bakın benim

dünya kokan tenime,

Ölesiye asit, ölesiye karanfil, ölesiye nur.

Başımda ıslak bir serçe yuva yapar gibi;

Bula bula benimki, bula bula bir çuval.

Haklıdır kuşlar, haklıdır annem,

Bir serçe haklıdır, bir yuva kadar.

Çiçek Demirci

Her şey yolunda ama yolunda

olmayan bir şeyler var

Efendim bakın kendimize gelirsek

kendimizi kaybedeceğiz

Anlarsınız işte, çaresizlikten.

Haberleri açarız şimdi,

Bir kadın cinayeti daha, Orta Doğu’da

ateş hattından gelişmeler,

Enflasyon, dolar, sonra reklamlar

Alıştığımız gündem bu değil mi?

Korkulu bir rüyadan uyandıktan sonra

karar vereceğiz ne tarafta olacağımıza

Safımızda kimse kalmamış olacak

Bir çoktan büyüktür diyeceğiz o zaman

Kalbimiz, adresimiz olacak

Şimdi bizi kaybetmek ne mümkün

Şimdi evimizdeyiz

Diyeceğimiz

Günler yakındır.

Sevda Altınkaya

 

 

YORUM EKLE

banner26