Aralık 2020 Dergilerine Genel Bir Bakış-1

Mabetlerin Işığında Edebiyat

Karabatak Dergisi 53. sayısında Mabetlerin Işığında Edebiyat dosyası ile karşımızda. Dosyadaki yazılara bakınca oldukça özenle hazırlanmış özgün bir dosya olduğu belli oluyor bu çalışmanın.

Ali Ural’ın giriş yazısından;

“Yazarlığın mekânlarla ilişkisine dair çok şey yazıldı. Mauppasant’ın hikâye tarzında mekân neredeyse karakter kadar önemlidir. İnsanın kutsalla olan bağı dikkate alındığında mabetsiz şehir olmayacağı gibi mabetsiz bir edebiyattan da söz edilemez. Victor Hugo’ya “Notre- Dame de Paris”yi yazdıran, katedrali gezerken bir taşın üzerinde rastladığı Grekçe “Kader” sözüdür. Nitekim romanında da mabetleri “sonsuz bir düş evreni” olarak tanımlamaktadır. Tarık Buğra’nın “İman buhranları, arayışlar, buluşlar ve kaybedişler ünlü roman veya piyeslerin ana temlerinden birisidir, bu temden unutulmaz trajediler doğdu,” sözünü de bu bağlamda değerlendirebiliriz.”

Dosyada yer alan yazılardan:

Şiirde, romanda, hikâyede, denemede ve diğer türlerde işlenen tema-konu arasında yer alan mabetler, şair ve yazarların kaleminde ölümsüz eserler olarak edebiyat ve kültür tarihindeki yerlerini almışlardır. Bu metinlerin başında, Yahya Kemal Beyatlı’nın “Süleymaniye’de Bayram Sabahı” şiirini gösterebiliriz. Süleymaniye’yi özel ve sembol bir mabet olmanın yanında, tarih, inanış ve ibadetle birlikte işleyen Yahya Kemal Beyatlı, İslâm dini ile Türk tarihinin öne çıkan sayfaların Süleymaniye/cami-ibadet yeri noktasında sentezleyerek tarihe şiirle bir kayıt düşmüştür. Yahya Kemal Beyatlı’nın “Süleymaniye’de Bayram Sabahı” şiirindeki, “Kimi gökten, kimi yerden üşüşüp her kapıya, / Giriyor birbiri ardınca, ilahi yapıya. / Tanrının mabedi her bir tarafından doluyor / Bu saatlerde Süleymaniye tarih oluyor” mısraları, mabet-ibadet-inanç ilişkisini yansıtan yüksek frekanslı bir anlatım olarak şiir-mabet ilişkisinin özel bir örneğini yansıtmıştır. Şiirdeki “Seçmiş İstanbul’un ufkunda bu kutsi tepeyi” söylemi, cami-ibadet yeri olarak Süleymaniye’nin yüceliğini de şiire taşımıştır. Yine şiirdeki “Bir neferdir bu zafer mabedinin mimarı. / Ulu mabet! Seni ancak bu sabah anlıyorum; / Ben de bir varisin olmakla bugün mağrurum; / Bir zaman hendeseden abide zannettimdi; / Kubben altında bu cumhura bakarken şimdi” ve “Nice bin dalgalı tekbir oluyor tek bir ses” mısraları, insan-sanat-mimari bağlantısını hem söylem, hem de yansıtma/öne çıkarma bakımından dinamik bir unsur olarak bizi karşılamaktadır. Nitekim şair, bu söylem ve ruh hâlinin içine kendisini de dâhil etmiştir: “Ulu mabette karıştım vatanın birliğine. / Çok şükür Tanrıya, gördüm, bu saatlerde yine / Yaşayanlarla beraber bulunan ervahı.” Ertuğrul Aydın

Sadece İstanbul değil aynı zamanda bir Bursa âşığı da olan Pierre Loti’nin 29 Mayıs 1894 tarihli Bursa Yeşil Cami notlarından bir bölüm:

“Yeşil Cami’nin imamları, sabah karanlığında oturmuş, gündüz düşlerine başlıyorlardı. Yeni doğan güneşin ilk saatleri, onları alışkın oldukları mekânlarında, huşu uyandıran taraçanın kenarında, asırlık çınarların altında bir araya getirmişti. Arkalarında caminin mermer cephesi yükseliyordu. Ayaklarının altında da, hayranlıkla seyre dalmış gözlerinin önünde, baştan başa yeşilliğe gömülmüş Bursa şehri, ovaların uzak deryasına iniyordu usul usul.”

Pierre Loti, Yeşil Cami’nin şehrin manzarasını da kendisine dâhil eden duruşundan hayranlıkla bahsediyor. Arabaları Yeşil Cami’nin yakınlarındaki çınarların altında durduğunda âdeta zaman durmuştur: “Çoktan büyülenmiş, hatta biraz kendimizden geçmiş vaziyette, yürüyerek küçük cümle kapısından geçip huşu veren iç avluya girdik. İşte o zaman imamları gördük; taraçanın kenarında hepsi yan yana oturmuştu; seyre daldıkları derin uzaklıkların önünde karaltıları göze çarpıyordu. Beyaz ya da yeşil sarıkları belli belirsiz bize doğru çevrilmiş, sonra bizim de seyre dalmamıza müsaade ederek hayallerine geri dönmüşlerdi.

Cami, bembeyaz ve dingin, tepemizde yükseliyordu. Yüzyılların, yer sarsıntılarının biraz eğip büktüğü mermer duvarları, daha yaklaşır yaklaşmaz, lekesiz beyazlıklarına rağmen, uzak zamanların etkisini yaratıyordu. Yer yer biten otlar, taş dizileri arasında yeşil bir bordür oluşturuyor, duvardaki oyuklara yuva yapan telaşlı güvercinler etrafta gidip geliyordu. Esrarlı bir süslemesi olan yüksek kapının, adeta bir sürü mağara sarkıtını andıran bir tepeliği vardı, pencereler ise ince Elhamra dantelleriyle çevrilmişti. Ayrıntıların bu aşırı karmaşıklığına rağmen, yapının bütünü, ana hatları, her şeyi dinlendirici ve sadeydi. Beş yüzyıl önce Yeşil Cami’yi tasarlayan ve burada, şu derin perspektiflerin önünde, şu ağaçlar diyarına uzanan bir balkon şeklinde inşa eden kişi, gerçekten büyük bir hayal ustasıymış.”

Pierre Loti haklı; ancak bir hayal ustası inşa edebilirdi Yeşil Cami’yi. Ercan Yılmaz

Akşehir’de her şey rutin bir şekilde devam ederken İstanbullu Hoca lakaplı Mehmet Reşit Efendi, Ulu Cami’ye imam olarak gönderilir. Gönderilme nedeni ise vaazlarında halkı millî mücadele konusunda pasif bırakmak, Kuvayımilliyeyi etkisiz kılmak ve halka tek kurtuluş yolunun padişahın etrafında birleşmek düşüncesini benimsetmektir. İstanbullu Hoca, bu görevini para veya mevki için yapmaz; gerçekten kendisi de böyle inanır. Halk, inanılmaz bir merakla İstanbul’dan gelen hocayı beklemektedir (sayfa 66): “Hemen herkes iki gün sonra, Cuma günü İstanbullu Hoca’nın vereceği vaazden bahsediyor.” (Sayfa 80): “Nitekim Perşembe günü, herkes “Yarın,” diyor, yarını bekliyordu.” Hoca, geldiğinde ise Akşehir insanları ile kısa zamanda kaynaşmıştır (sayfa 75): “Konuşmalar namazdan sonra da devam ediyor, Hoca, akla hayale gelmeyecek suallerle karşılaşıp duruyordu.”

Romanda, caminin toplumsal işlevinin en yoğun hissedildiği anlardan biri İstanbullu Hoca’nın ilk cuma namazını kıldırdığı zamandır. Merakla beklenen cuma günü gelmiştir (sayfa 90): “Nihayet Kulaksız Hafız o yanık sesiyle Sela vermeye başladı. Şimdi bütün Akşehir Ulu Cami’ye akıyor gibiydi… şundan bundan konuşarak, aşağıdan, yukarıdan, ara sokaklardan geliyor, camide toplanıyorlardı.” Gerçekten de o cuma saatinde Akşehir Ulu Cami’de mahşerî bir kalabalık oluşmuştur. Cemaatin bir kısmı, her zaman ibadetine gelen kişilerden oluşmaktayken muhtemelen bir kısmı ise yeni gelen İstanbullu Hoca’nın vaazını merak ettiği için camiye akın etmiştir. Cuma vaazında, hutbesini tamamladıktan sonra lafı vatanın içinde bulunduğu zor duruma getirip asıl gönderiliş amacı olan Kuvayımilliyeyi kötüleme misyonuna etkileyici bir şekilde başlamıştır (sayfa 95): “Kuvayı Milliye mi dedin? Bu nifakın ta kendisi. Bu çulsuz çuvalsız aklın, tek aklın peşine düşüp uçuruma sürüklenen gafletin, katil kastın ta kendisidir. Vatanı kurtaracakmış ha?” Kuvayımilliyeyi halkın gözünden düşürmek amacıyla ciddi iftiralarda bulunmuştur. Kuvayımilliyeyi yeterince kötüledikten sonra padişah övgüsüne başlayıp padişahın etrafında birleşmek gerektiğini savunmuştur. Nihayetinde bir hadis ile konuşmasına son vermiştir (sayfa 97): “Kim birliği bozarak nifak çıkarırsa bizden değildir… Ve Allah bir olanlarla beraberdir.” Ünal Çelik

“Mustafa Kutlu’nun Kambur Hafız ve Minare isimli öyküsü, mabetleri mekân olarak kullanan iyi ve sıra dışı bir başka örnek. Öykünün girişinden itibaren postmodern anlatının ayak seslerini işitiriz. Modern sonrası dönemde sıklıkla kullanılan ve postmodernizmin uygulama alanlarından biri olarak kabul edilen üstkurmaca tekniği, hemen hikâyenin başlangıcında verilir. Yapısalcı kuramın yazarı öldürüp metni kutsayan yaklaşımına karşı, “Ben buradayım sevgili okur, okuduğun şey yalnızca metinsel bir gerçeklik ve sen şu an kurmaca bir evrenin içindesin,” diyen yazarın sesi öykü boyunca işitilir. Yazara yeni imkânlar tanıyan üstkurmaca, okuru klasik anlatıdan uzaklaştıran da bir ilk hamledir. Ancak postmodernizmin öyküdeki ayak sesleri yalnızca bununla sınırlı değildir. Kahramanın modern dünyadan kopuşu simgeler şekilde kendini minareden aşağı bırakması, anlam ve değerlerin yitimi, öykünün geneline hâkim olan gizem ve fragmenter yapı ile bütüne dağılmış ironik tutum, öyküdeki postmodern anlatının izlerindendir.” Feyza Kartopu

Siyaset Yazmak

Hüseyin Su, Siyaset Yazmak isimli denemesi ile Karabatak’ta. Yazma eyleminin siyasetle olan irtibatından ve kurulan bu bağın edebiyat tarafından görülen algısına dikkat çeken bir yazı bu. Siyaset yazmanın ipuçlarına dair tespitler oldukça geniş yer tutuyor yazıda.

“Siyaset düşünürken de siyaset yazarken de siyaset yaparken de öznenin her zaman “neye göre?” sorusunu sormasını ve her defasında bir kez daha dönüp siyaset eyleminin arka planına bakmasını ve “oraya” dair de mütemadiyen daha dikkatli ve daha sakin düşünmesini, yazmasını, konuşmasını ve siyaset yapmasını gerektiriyor. “Neye göre?” sorusu, her eylemin kaçınılmaz ilk şartıdır, aynı zamanda her eylemin meşruiyet kaynağına götürür bizi. Bu eylem meşruiyetini nereden alıyor? sorusunun ancak böyle cevaplayabiliriz. Reel politiğin öğrenildiği alanı dışarda tutarsak, yanlış olarak sanıldığı gibi siyaset, her zaman kolayca alaylı ve karakucak bir yaklaşımla düşünülebilen, yazılabilen, konuşulabilen ve yapılabilen bir eylem değildir. Böyle bir sanıyla yaklaşıldığında ne denli insanî ve toplumsal hasara yol açtığını ve bu hasarın bedelinin nasıl ödendiğini, elbette bütün toplumlarda görebileceğimiz gibi en çok da Türkiye’nin yaşadığı yüz yıllık siyasal tecrübelerde görmemiz mümkündür.

Siyaset düşünürken de siyaset yazarken de öncelikle bir “siyasi zihniyet”, “siyasi akıl” “siyasi kültür” ve “siyasi anlayış” zemini gerekir. Bu “zemin” de en az yukarıda sorduğumuz “neye göre?” sorusu kadar önemlidir. Hangi zeminde siyaset? Bu zeminin bir yandan da siyaseti düşünüp yazma eyleminin hazırladığını da göz ardı etmemek gerektiğini ayrıca belirtmeye gerek bile yok şüphesiz. Tam bu noktada siyaset yazmanın felsefe, sosyoloji gibi bilimlerle bağının yanında bir yanıyla da edebiyat ve sanat özelliği taşıdığının altını özellikle çizmek gerekir. Bu yanıyla siyaset hem bir düşünce hem de bir eylem hâli olarak edebiyat ve sanatla birebir ilişkisi itibariyle toplumsal işlevi açısından son derece önemli ve gerekli sayılması gereken bir “siyaset dili” ve “siyaset duyarlığı” kazanacaktır. Edebiyattan ve sanattan sağlıklı bir biçimde beslenen bir siyasetten söz ediyoruz elbette. Bir dile ve duyarlığa sahip olan bir siyasetin, nasıl bir farklı etkiye ve ayrıcalığa da sahip olduğu ilk anda görülebilir. Bu etkinin ne denli önemli olduğunun farkında olunduğu için böylesine bir beslenmeye kapalı olan siyasetçiler ve siyasa kurumları bile sanat ve edebiyat metinlerine baş vurma, en azından bunları kullanma ihtiyacı duyarlar. Hatta zaman zaman bir sanatçının, entelektüelin, şairin, romancının, yazarın, müzisyenin, bilim insanının, sinema veya tiyatro sanatçısının siyaset sahnesinde birer figür -belki figüran, en iyimser bir ifadeyle bir aksesuar- olarak kullanıldığını, siyasi nutukların şiirle ve başka edebî sözlerle, metinlerle süslendiğini görürüz.”

Türkiye’nin Aydınları ile Azerbaycan’ın Ziyalıları

D. Mehmet Doğan, Türkiye ile Azerbaycan arasına bir kültür köprüsü kuruyor. Aslında o köprü hep var da bu kez Doğan farklı bir zaviyeden yaklaşıyor iki kardeş kültüre. Ortak paydalar üzerinde ilerliyor yazı. Dilimiz, kültürümüz, dünümüz ve bugünümüz var yazıda. Bir de uzaklaştığımız değerlerimiz.

“Türkçenin en büyük şairi kimdir, sorusuna farklı cevaplar verilebilir. Bu farklı cevaplar içinde Yûnus Emre ve Fuzulî en sık geçen isimler olmalıdır. Yûnus Türkçenin Anadolu’daki edebî başlangıcının büyük şairi olarak müstesna bir isimdir. Onun şiiri kültürümüzün dokusuna işlemiş, en ücra köylerde dahi annelerimiz yüzlerce yıl onun ilahilerini terennüm etmiştir. Bu terennümlerin yayılma merkezi ise tekkelerdir. Bütün Osmanlı coğrafyasında, Türkçe konuşulmayan bölgeler dâhil, Yûnus Emre adı bu ilahilerle yayılmıştır. Biliriz ki, 20. yüzyılımızın büyük şairi Mehmed Âkif de onun ilahilerinin hayranıdır.

Tanpınar, Yûnus Emre’yi divan şairi sayar. Sırf divanı olduğu için değil, kendinden sonrakilere açtığı yol için de bu doğrudur. Bazılarının onu “saz şairi”, “ozan” saymaları fanteziden ibarettir. “Yûnus divan şairi değildir, halk şairidir” iddiasını bir de “o öz Türkçe yazmıştır” iddiası takip eder.

Yûnus düpedüz Türkçe yazmıştır! Ne öz ne de üvey Türkçe yazmıştır! Yunus Emre’nin şiirlerindeki kelimelerin yüzde 49’u Türkçe asıllıdır. Geri kalanı? Yüzde 31’i Arapça, yüzde 13’ü Farsça! Latince, Yunanca kelimeler de kullanmış. Bu o zamanki halkın dil hazinesine işaret eden bir sonuçtur.”

“Fuzulî dilimiz ve edebiyatımız bakımından o kadar mühimdir ki, onu kimsenin görmezden gelmesi mümkün değildir. Onun şiiri, Nevaî yani Çağatay şiiri ile Anadolu sahası arasında bir köprü olarak görülebilir. Öyle bir dille yazmıştır ki, Anadolu, İran ve Türkistan onu anlamış ve benimsemiştir. Fuzulî klasik şiirimizin eserlerine en çok nazire yazılan şairidir. Onun hem yüksek kültür muhitlerinde hem de geniş halk kitleleri içinde yüzyılımıza kadar yaşadığını, divanının yaygın olarak ezberlendiğini biliyoruz. Tekkelerde şiirleri bestelenerek okunmuş, okuma yazma bilmeyen insanlar bile onun divanını ezberlemiştir.”

Gör Noktayı Kör Noktayı

Ali Ömer Akbulut, gözden gönüle, oradan kâinata açılan bir geniş perspektiften yakaladığı bakış açısını ilişkilendirerek kaleme aldığı poetik bir yazısı ile Karabatak’ta. Görmek gözün bir işlevi olmaktan çıkıyor ve kuşatıcı evrende görülen her şey bir eser oluyor. Bu bağlamı güçlü cümlelerle ifade ediyor Akbulut.

“Gösterenin gösterileni sunduğunu iddia edebilen, özneyi de nesne olarak karşısına koyan, dahası özneyi bakışa alet eden bu özsevicilik kendini böylece kurban vermektedir. Kurban verme, öznenin kendisini aradan çekme muştusunu verip onu “yararcılık” stratejisinden koparabilen bir imkânlılık da olabilir. Oysa bu türden bir yitim ve çözülüş sırasında bile hâlâ “ben” diyebilen biri kendi çözülüşünü bir şenlik olarak da yitirecek, kendini kendi benliğini yitirirken yaşantılayacaktır. Seyirci üzerinde hâkim bir etki oluşturmanın onu şaşkınlıkla büyüleyerek sağlanabileceğini varsayan imge [kurgucuları], bakışa ayarlanmış, giderek görünmeyeni görünür kılma [sonuçsuz] çabasına düşerek ve kendisini çıplak bir beden gibi sunar.”

“Göz hiçbir zaman bakışla eşyayı kuşatamayacağı gibi, şey’in kendisinin kendi görüntüsünde izlenmesi de olası değildir. Hiçbir görüntü, göze görünme “bizzat kendisi” olamaz. Kendisine benzese bile bu, benzeşmeyen bir benzeşimdir. Perspektif gayretleri şey’e tümüyle hâkim olmak ve onu yeniden ifade etmek için çabalamıştır. Perspektif, görünmeyeni görünende kuşatma gayretidir. Bakışı kuşatmaya hevesli perspektifle, okunmayı bekleyen figür ve ikonalar arasındaki derin fark açıktır. Figür ve ikonaların aksine perspektif görünmeyeni de görünür kılmak iddiasındadır. Perspektif benzeşimden, giderek kendisi sayılacak olandan hareket eder; kadim sanatlar ise benzeşmeyenden. Ayrıca bakışta pek çok şey etkendir, etkindir. Kültürünüz, alışkanlıklarınız, malumat seviyeniz, duygusal durumunuz, açlık vb. gibi bedensel hâlleriniz, sağlığınız [belki de hayat içinde var olan her şey] görüşünüzü şekillendirir. Bu kaçınılamayacak bir açıklıkla gösteriyor ki, görmen görmemendir. Bakışını, görüşünü her şeye hâkim kıldığını zannederek hakikat buyurmaya başlamak görür körmesidir, basiretsizliktir. Bakışın basireti ancak varlığın kendiliğine yürekten bir sadakatle mümkün olur. Hakikat kavranışının aşırı bolluğu “kendi”- siyle “yürek”ten karşılaşmaktan kaçınmanın sonucudur.”

Karabatak’tan Öyküler

Merve Büyükçapar - Tavşan Huzuru

“Ben dost canlısı biri değildim. Bu halim onu hayal kırıklığına uğratıyordu. Arkadaş olmamızın kolay olacağını, ailelerimizden yakınıp durduğumuz sohbetler yapacağımızı düşünüyordu. Kendi isteğimle görüşmeyi reddettiğim yakınlarımın, beni anlamadıklarını, huysuzluklarımı bahane edip benden uzak durduklarını sanıyordu. Oysa terk edilmiş değildim. Çocuklarımın, torunlarımın etrafımda dönüp durduğu bir hayat beni cezbetmemişti. Bu beyaz yatak, mavi duvarlar, ilaç kokuları… Hiçbirine aldırış etmiyordum. Burada yaşamayı kendim seçmiştim.

Her şeye rağmen benden ümidini kesmiş değildi. Sahte inlemeleri, oflayıp puflamaları sesini bana duyurmak içindi hep. Bazen de söyleniyordu uzun uzun. Çocuklarına kızarken ona karşı çıkarım, sakin olmasını söylerim, onun tarafını tutmayacak olsam bile bu tartışmalara katılırım diye bekliyordu. Benden ses çıkmayınca suratı allak bullak oluyor, bir sağa bir sola dönüp, dayanamayıp yüzüme bakıyordu sonra. Duyup duymadığımdan emin olmak için belki. Bense yalnız sessizlik istiyordum. Onun böyle çileden çıktığı anlarda hepten kitaplarıma gömülüyordum.”

“İlk günkü hali değişti. Nezaketi ve iyi görünmeyi git gide daha az umursuyor, telefonda birileriyle tartışmaktan çekinmiyor, sesini yükseltirken beni süzmüyordu. Çünkü kimseyle konuşmuyordu. Birdenbire gazeteyi kucağıma indirdim. O an fark ediyordum. İki gündür daha sessiz, kimseyi aramıyor. Sorularına daima gönülsüzce cevap veren hemşire de farkında halinin. Bugün hal hatırdan fazlasını sordu. Sadece, “İyiyim,” dedi. Sustu sonra.”

Ayşe Sevim- Figüran

“Dün kızımı lüks bir suşi lokantasına götürdüm. Ben rakı balıkçıyımdır, suşiden hoşlanmam ama Ada rengârenk moda dergilerindeki mankenler gibi beslenmeyi seviyor diye gittik. Masada kulaklığıyla müzik dinliyordu. Sevecen bir halde: “Sana bir şey sorabilir miyim?” dedim. Kulaklığını çıkarıp “ Ne?” dedi, “Sana bir şey sorabilir miyim?” diye tekrar ettim. Ada, kulaklığı masaya koydu sonra da telefonuna bakarak “Bu zaten bir soruydu” dedi. Ergenlik, kısa kahverengi saçlarından, sivilceli yüzünden, konuşmasından, yüksek bel pantolonundan ve pembe bluzundan buram buram yayılıyordu. İçimdeki babalık duygusuna çim biçme makinasıyla saldırıyordu resmen. Aslında lokantaya iyi niyetlerle gelmiştim. Hasan “Kızınla beraber yiyeceğin güzel bir akşam yemeği aranızı düzeltebilir.” demişti. Tabii uzaktan karı boşamak kolay. Adamın çocuğu bile yok, ameliyathanede tanrı gibi karşılanan başarılı bir cerrah. Anestezi almamış bir ergenle birkaç saat geçirsin de görelim.”

“Karakterlerimden biridir Rıfkı. Ona dışarıdan bakan parmaklarının arasında ezebileceği bir adam sanır lakin onu ezmek için parmaklarının arasına alınca sakız gibi yapışır. Elinden çıkmaz, gömleğine bulaşır, kokar durur. Pimpirikli herif. Turp gibi aslında ama hastaneyi haftada altı gün görmezse içi rahat etmiyor. Lisedeki halini hatırlıyorum, o zaman arkadaşlarımız aşktan, özgürlükten, evrensel ahlaktan ateşli ve çiğ sözlerle bahsederken; bu, o yaşta bile sağlığını düşünürdü. Eliyle nabzını yoklar dua mırıldanır gibi saymaya başlardı. Okulda çocuklar beğendikleri bir aktristen bahsetse Rıfkı matematik formülü anlatılıyor gibi onlara bön bön bakardı. Hayatı böyle geçti. Donlarını renklerine göre çekmeceye yerleştiren, gömleklerini jilet gibi ütüleyen, pantolonları mis gibi sabun kokan bu adamın hayatı da odasındaki çamaşırlara benziyor. Ertesi gün bir davete gidecek gibi hazır ama ortada davet filan yok.

“Al bakalım bitki çayını, yine abartıyorsun.”

“Boynumda da kırmızı kırmızı lekeler çıkmaya başladı, ayaklarımın altında da uyuşukluk hissediyorum.”

Zeynep Emirdağ – Aya

“Sadece bulutların üzerine çıksa iyi, uzay boşluğuna doğru yol alıyordu. Araba o kadar hızlanmıştı ki etrafa baktıklarında görebildikleri tek şey renk cümbüşü oldu. Görüntüler birbirine karışmış, arabayı yutan gizli bir tünel oluşturmuştu. Atmosfer katmanlarını geçmek için ne yeterli yakıt ne de donanımları vardı. Gerisin geri yeryüzüne düşme tehlikesi devam ederken emniyet kemerlerinin takılı olduğundan emin oldular ve birbirlerine panikle baktılar. “Senin yüzünden!” dedi Radyo Kafa, “Macerayı her zaman sevmişsindir.” Bayan Dudak, dudaklarını küçümseyici bir tavırla bükerek, “Hız yapmak benim fikrim değildi!” dedi. Tedirginlikle koltuklarına yapışmıştı ikisi de. Bundan sonra ne olacaktı, sıradan hayatları hangi dönüm noktasına doğru ilerliyordu?

Ayın pütürlü yüzeyine sert bir iniş yaptılar. Radyo Kafa, “Ay yüzlüm!” diye hitap ettiği akça pakça sevgilisinin yüzüne tekrar baktı. Sivilcelerin yerini alan çukurlar gözüne çarpmıştı bu kez. Bayan Dudak aya ayak basma konusunda tereddütlüydü. Topuklu ayakkabılarının ay yüzeyinde yürümek için uygun olmadığını düşünüyordu. Yoksa kim arabada kalmak isterdi ki? Ayakkabılarını çıkarıp yalın ayak yürürse zeminin ayaklarını yakmayacağından emin olmalıydı. Eliyle zemini yokladıktan sonra arabanın kapısını sertçe çarpıp aya ayak basma cesaretine sahip ilk insanın tavırlarıyla yürümeye başladı. Kendisi için büyük adımlar atarken topuklu ayakkabılarını elinde birer silah gibi tutuyor, olası bir tehlikeye karşı etrafı kolaçan ediyordu. Telefonunu uçuş esnasında düşürmese bir selfi çeker arkadaş ortamında bütün ilgiyi üzerinde toplardı. Yalnızca arkadaş ortamı mı? Bütün dünyaya meydan okumaktı ayda yürümek.”

“Radyo Kafa ceplerini yoklarken Bayan Dudak dehşet içerisinde dönerek, “İniş izin belgemiz yok, buraya yanlışlıkla geldik,” dedi. Fakat Radyo Kafa resmi belgeyi cebinden çıkarmıştı bile. Ay sakini gülümseyerek genç adamın elinden izin belgesini aldı ve uzaklaştı. Bayan Dudak’ın dudakları öfkeden titrerken bütün yüzünü kaplamıştı. “Demek beni buraya getirmek için rol yaptın. Seni yalancı, düzenbaz haysiyetsiz!” diye başladığı konuşmasının sonunu getiremedi. Çünkü Radyo Kafa diz çökmüş, ayda bulduğu küçük bir parça taş ile susuyordu. Bu bir evlilik teklifi miydi? Bayan Dudak da sustu. Kuyruğunu yiyen yılan, geçmiş, gelecek, ay, gezegenler, karanlık sustu. Sadece Impala’nın hala sıcak olan motorunun çıkardığı ses duyuluyordu.”

Karabatak’tan Şiirler

gece rüyadan fırlar bir boksöre dua ederdik

ali’yi biz uykumuzdan daha fazla severdik

namaz uykudan gökçedir kavga zilletten

göz kapakları kurban tek düş gördür bize sen

ali’nin eldivenleri pamuk şekerinden yumuşak

ali’nin dişlerinde kamaşır kemik saplı bir bıçak

aydınlandı ring küçük ellerden apoletler omzunda

melek rütbesi bu totemler yıkılacak

kelebek etkisi nerede bir kalp varsa uçtu

ekran tutuştu siyah arı dudağa konacak

beni aliyim ali benim dağ bisikletim yokuşta

zincirini kırmış yıldız mahı yakalayışta

Ali Ural

Susmadığın kadar yaşıyorsundur

Uyandığın kadar derin uykudan

Bilmediğin kadar bazı şeyleri

Kim bilir belki de o son uykundur

Evden kovduğun gün endişeleri

Meğer herkes genç yazılmış kütüğe

Herkesin verilmiş bir sözü varmış

Yarı yolda kalmış, çıkmış çürüğe

Anne ölür biter uyku nöbeti

Zaman meğer boş beşiği sallarmış

Hüseyin Akın

sen karşımdaki. derinleştiğim

göl. her gün

böyle karşılıklı. iş çıkışı

sesinle çoğalttığım akşam

taşıyoruz ellerimizle eve

telaşlar

yorgunluklar

katık

çocuklara kırıntı. sevinç

taşıyoruz. akşama

bir anlam

varlık ve yokluk

babalarımızdan işçi. annelerimizden

kalan. anne. yarım damla ışık

karşımdaki aynam. pürüzsüz

cam yüzey. büyüyen görüntü

Şafak Çelik

Zümrütten ve ulu kelimelerden yontma

Korkuları çevrede değirmen taşı gibi dönen

Yolculuk fasılları ulu dağ öyküleri

Çin çarpması sonsuz alışverişler

Mısır pirinç ve buğday taş evler medreseler

Zeytin ve dağ ve ova komşu illerden

Konuklar için nar kıvılcımları harlı sular

Şuaranın yağ çektiği Batı’dan getirilip

Fırtına vadisinde büyütülen hürriyet!..

Yumuşak rüzgârların yağladığı deriler

Yolda yayılan süt incir fabrikaları

Mübarek mekânda bengü taş trafiği!..

Som taşlara yazılmış son kral mektupları

Görkemli kayalardan kurulu taş ciltler arasında

Yaşamaktan yorulmuş solgun sütunlar

Boşluklarla dolu Selsus Kütüphanesi

Başı taşla ezilmiş insanlık anısına

Kıyama kalkmış rahmetlik taş bloklar

Hasan Akay

Sor sor amma en son hep o soracak dedi gönül

Kendi varsın bizi de hem görecek dedi gönül

Bir hayal ömrümü böyle öricek dedi gönül

Sinede zülfün hayalin göricek dedi gönül

Bir karınca ininin içinde ejder gizlenür

Zarı attım sanma sonra gelmedi zarlar düşeş

Seni yeniden umam deyu maçı verdim beleş

Yâri gördüm de kızardım yani naberr ey ateş

Haceden ol serv azad olıcak görse güneş

Titrer endamı sararır benzi kaçar gizlenür

Muhammed Enis Özel

kaç dil bir söz eder

ya da kaç kılıç bir yara

ağızlarından düşen kırıntılarla doyuruyorlar

değilsen bu denizin balığı

sınayıp durma incileri yoksa Sultan’ları

ne eksik ne de fazla

bir basamak daha kaybettim

büyüyen çıtırtılarla

bilenmiş ruhlar arasında

kaftan üstüne kaftan

Ali’ler bilirmiş

yara hangi kılıçta

Serpil Çete

Yenilgi Üzerine

Yenilgi güzellemelerini severim. Güzel yenilmek diye bir hâl vardır dünya üzerinde. Yenildikçe yenilenir insan.

Âsi Dergisi’nin 9. sayısında Arif Onur Solak, Yenilgi Üzerine isimli yazısıyla yer alıyor. Yenilmek ama neye karşı nasıl yenilmek… Bu soruların ardına düşüyor Solak. Karşımızda kocaman bir dağ gibi modernizm var.

“Bir şeylere kahrolsun demek için çıktığımız sahanın ortasında, sosyal stadyumları hınca hınç doldurmuş binlerce kalabalık tarafından yuhalanırken buluyoruz kendimizi. ‚Durun kalabalıklar‛ diyecek, diyebilecek zamanı bulamadan atılıyoruz oyundan. Savaşmak ve mücadele etmek için çıktığımız ve kurallarını daima galip olanların belirlediği müsabakanın mağlubu olarak ayrılmak zorunda kalıyoruz. Sonra bu çarkın dişlileri arasında yok olup tükenmemek adına hüzünlü mağluplar olarak dönüyoruz kalbimize. Güya yok olmamak için seçtiğimizi iddia ettiğimiz bu geri çekilme de başka bir tükenişin ve silinişin nişanesidir. Sürekli vuruşarak yenilen kahramandır ancak meydanı terk edenler asla.

Hiçbir şey eskisi gibi değil farkındayız. Farkındayız korkunç bir saldırı altında yaşıyoruz günlerimizi. Bizi ayakta tutan değerlerimizi ayakları altında ezmeye çalışanlar, erdiğimiz şu günlerde bunu müthiş bir şevkle başarmanın müstehzi gülüşü içindeler. Kapitalizmin sunduğu tüketim hazzı çepeçevre kuşatmış sıkıyor boğazımızı. Akıllı telefonlardan başını kaldırıp da dünyanın gerçekliğini algılayabilmenin çok uzağında bir nesil yetişiyor. Öyle ki, yetiştiği coğrafyada kendi toprağına son derece yabancı ve bu kültüre küçümseyici ifadelerle emojiler bırakan gençliğin mimarı da hiç kuşkusuz bahsettiğimiz saldırıyı gerçekleştirenlerdir. Bizse yine ‚bu gençlik nereye gidiyor böyle‛ diye alık bir soruyla iflas bayrağını çekmekten başka hiçbir şey yapmıyoruz. Aslında kendi ellerimizle teslim olduğumuzu bir türlü görmek istemiyoruz.”

Harun Çelik Gürcistan’da

Yollar bitmiyor gitmekle. Her nefes yeni bir mekân çıkıyor karşımıza. Harun Çelik bu kez Gürcistan’da. Yine kendine has üslubuyla adım adım dolaşıyor bir ülkeyi baştan sona.

“Malumunuz; pandemi nedeni ile Gürcistan sınırı, Türkiye’den gelenlere uzun süredir kapalı. Gürcistan yetkililerinden aldığım özel bir izinle Gürcistan’a gittim. Ama ziyaretin bir şartı vardı. Girişte Covid-19 testi olacak, ardından da 13 gün bir otel odasında, bir tek insan yüzü görmeden karantinada kalacaktım. Ama serde seyyahlık olduğu için karantina marantina bana vız gelir diyerek yola çıktım. Hem 13 gün boyunca bir odada tek başıma kalmak farklı bir deneyim olacaktı benim için. Rus yazarların, dört duvar arasında yaşadıkları derin buhranları anlattıkları o anların bir benzerini yaşayacak olmaktan dolayı da içten içe sanatsal bir haz alıyordum. Havam yerindeydi yani.”

“Her şeyden önce şunu belirtmek isterim. Yıllardır her fırsatta Gürcistan’a giden ve birçok Gürcü dosta sahip bir seyyah olarak, şunu çok iyi biliyordum. Türklerin ve tabii ki siz buna Kürtleri, Arapları, İranlıları da ekleyin, Gürcistan algısı tamamen yanlış ve çürük bir bakış. Gürcistan’a bu pencereden bakanların aslında gördükleri şey, aynaya düşen kendi yansımalarından ibaret... Gürcüler; benim tanıdığım en dindar, en namuslu ve aile bağları en güçlü topluluklar arasındalar. Batum ve Tiflis’in batakhanelerinde pinekleyenler, tüm Gürcistan’ı ve Gürcüleri böyle zannediyorlar. Tek bir cümle ile net söyleyeyim ki Gürcüler namus ve ailelerine çok düşkün insanlar. Bir Gürcü kadına yapacağınız en küçük bir taciz, sizi tepeden aşağıya diklemesine kesmeleri için yeterli bir sebeptir. Batum’a gidiyorum deyince yüzlerde beliren o muzip ve muzır tebessüm, kendi ayıbımızdan başka nedir!”

“Peki, Gürcistan’da sadece Gürcüler ve Ortodokslar mı yaşıyor? Tabi ki hayır! Gürcistan’da hiç azımsanmayacak kadar Anadolu Türkü, Azerbaycan Türkü, Müslümanlar ve Ermeniler yaşıyor. Azerbaycan sınırına yakın bölgelere gittiğinizde; Azeri Türkçesi ile konuşan Türklere, Ermenistan sınırına yakın bölgelere gittiğinizde de Ermenice konuşan insanlara rastlıyorsunuz. Daha doğrusu, bu bölgelerde ağırlıklı olarak Azeri Türkçesi ve Ermenice konuşuluyor ve bu bölgeler de etnik problemler yaşanıyor. Bu kısım yazımızın ana konusu olmadığı için bu kadar söylemek ile yetiniyorum.”

“Stalin’in doğdu bu küçük evin önünde görkemli bir Stalin heykeli de mevcut. Bu heykeli izlerken, Stalin’e ve Stalin’in şahsında tüm diktatörlere, ‚Fikirler ve inançlar, silah ve şiddet ile yok edilemez‛ diyesim geldi. Stalin taş bir heykel olarak orada dikiliyordu ve heykel konuşamıyordu; ama O’nun bedenen öldürdüğü velakin fikirleri ile yaşayan binlerce yazar ve aydının sesi, kitap sayfaları arasından halen bizlerle konuşmaya devem ediyor. İnsan ölür, diktatörler ölür, devletler ölür; ama fikirler ve inançlar ölmez!”

O Kapkara Eylüllerde Biz

Reşit Güngör Kalkan yine şiir tadında bir deneme ile karşımızda. Eylülün ne çok halleri var içimize dokunan. İçimizi karartan yönlerine dokunuyor Kalkan. Sadece yaprak, sadece romantizm değildir eylül.

“Biz o vakit, terli okşayışlarıyla akşamın, bölüşülmemiş, yekpare yasını tutardık. Hava, hep öyle, ‚keskin bir kömür kokusuyla dolar‛dı, yalan değil. Yavan ağrılarımız gözde, bitmez sancımız hep dizde olurdu. Şehri kuşatan kar kokusuyla bitişikti işte hiç susmayan silah sesleri. İşte silah sesleri uzaklardan boğuk acılarla yükselerek gecenin yırtık kanatlarıyla bize kadar gelirdi. Uzayan gölgelerle birlikte, ‘siyasiler’, yani ki, o ‘karanlık adamlar’ damlardı sokaklara; duvarları baştan sona ‘halk adına’ destanlaştırır, geceyi kuşlarlardı.”

“Biz o vakit, hep demirden sancılarla titrek sanırdık dünyayı. Neydi “Go home yankee” ve neydi ‚Tanrı Türk’ü korusun‛ Yumruklar inmeksizin öfkeden çatlamış hançereler arasında hilal bıyıklı ağabeylerimiz, gizli gizili ne de güzel severlerdi komşu kızlarını, unutmadık. Hepsinin mahmur türküleri vardı ve kış kadar karanlık yüzleriyle siyasî şubeden ‘beyaz haberler’i beklenirdi söz arasında. Parkalarında aynı öfkeden yapılma kızıl bir halk ağrısı vardı sonra, kımıldadıkça silkinirdi sloganları peş peşe ve yorgun zamanları yığardı habire.”

“Bağışlanmış hüzünlerle çıkagelirdi akşamın alacasında. Göğsüne bastırdığı kitaplar kadar yorgun bir çehreyle dikilirdi sonra aynanın karşısına. Dikilir ve ürkek bakışlarında gizlediği korkulu yalnızlığını sığdırırdı içimize. Uzun düşlerini sağardı sonra gece. O güldüğünde hepimiz, yani yoksul varoş çocukları, yekpare camdan bir kalple donanır sanırdık gövdemiz. Bilirdik, aydınlık bir kalbi vardı her şeyden önce; müstakil hesaplarla tartardı bilincimizi ve bir tek patronları sevmezdi ki bir bildiği vardır derdik, okuduğu kitapları sevgiyle okşardık birer birer. Sahi, kimdi bu patronlar? İşçileri üç kuruşa çalıştıran ve sömürgeci düzenin bankalarla birlikte kutsal savunucularıymış, öyle söylerdi hep. Sonra, aydınlık bir bilinci vardı ve eşit işe eşit ücret olmalı, derdi. İnsanlar emeğinin karşılığını almalı, yoksulluk olmamalı, hepimiz dünyada üç günlük misafiriz nasıl olsa, derdi.”

“Eylül, yorgun bir ‚anlamak‛ sözcüğüyle serilmişti aramıza: Kurtuluş ve eylem birliği adına, halkı mahkûm etmişti Amerikan köpekleri! Boğulup giden sessizliğimizle bekledik aylarca. Bekledik ve mahallemiz, gözlerinden korku akan annelerin, her habere merakla kulak kabarttıkları pek netameli sancılı bir sabır meydanı oldu. Sofralar toplandı, ocaklar söndürüldü, defterler dürüldü sonra. Kırk gün bıçak açmadı kimsenin ağzını. Kırk asır sokaklar korkuyla mühürlendi. ‚Eri‛ alınıp götürülen, ‚oğlu‛ alınıp götürülen evlere tabaklar, kazanlar taşınıp duruldu fasıl fasıl. Hepimiz, yani bizler; biz Sünniler, biz Aleviler, biz Türkler, biz Kürtler, biz Aşiretler, biz Garipler, hep birden hep aynı sofraya uzattık ellerimizi, aynı kaptan yedik, aynı tastan içtik, elhamdülillah.”

Âsi’den Şiirler

Söylemek bizi birinden etti her seferinde

Çerçeve çizmenin fevki ne, bir kez diyemedik

Cana dayanan zamandı sandıktan çıkardığımız

Rüzgârda mecal olmasa sıfat olmazdı

Sükûtla melek adları arası yaramız

Öfkeli seçenekler esasen mercek, ismimiz asliyelik

Öyküsü yazılsa da kanatları zor açılır fayın

İğne nereden derliyor böyle gösterişli genleşmeyi

Belki şiirden geride eğlenmiş imge

Bir asitli infilâk tülbentlerde kekrelik

Ethem Erdoğan

Üryandım; giyindim can hırkasını

Nefret libasını söktüm, olmadı

Dilimden def ettim kin türküsünü

Sazımı ateşte yaktım, olmadı

Dolaştım âlemi, çarnaçar hâlde

Kimisi handadır, kimisi yolda

Bülbül gibi viran olup da dalda

Kuşlara içimi döktüm, olmadı

Yolcusu olmayan bomboş duraktım

Kendime herkesten daha ıraktım

Sessizce çağlayan garip ırmaktım

Dağlardan denize aktım, olmadı

Daha okumadan söktük yazmayı

İnsaf eleğinden adam süzmeyi

Dostuma gücenip, aldım kazmayı

Gönül sarayımı yıktım, olmadı

Ali Rıza Kaşıkçı

Sizde nasıl diyorlar kanılmaz acı sudan

Yalakların başında yalapşapsa enikler

Şöyle miydi o türkü bir ben miyim unutmuş

Hem kurtlu derelerde meler kaçıncı kuzu

Efelikte olurken bu denli kahpelikler

Bir servinin dalı hep gebe çatırdamaya

Bir rüzgârın susuşu şiire abanışı

Çaylakça bir yürüyüş başlatan o derede

Taşlar bile çıkmışken Allah’ı aramaya

Gümüşi bir balığın her ağa takılışı

Yılmaz Yetiş

düşsen artık bir cemre gibi

bulut bulut göklerinden

damarları buz tutmuş

solgun ve cansız yapraklarıma

kurak iklimlerimde sürgün verir nevbaharlar

ne zaman ağsa nefesinin gölgesi

kurak topraklarıma

katre katre öpsün beni alnımdan

billur buselerle bezenmiş

çehrenin ay ışığı

güz kızılı demimde

başlasın artık

bir âsûde saâdet çağı

  Mehmet Osmanoğlu

evimiz müstakil

evimiz toprağa, suya komşu

kuşların pencereye konduğu

kır bağlarında gün aydınlığı

evimiz iki göz, bir gönül

evimiz taş duvar, toprak damlı

içinde insan sıcaklığı, içinde neşe

kır bağlarında göz aydınlığı

evimiz dut ağacı ile söyleşir

evimiz yılların yorgunu

kapısı, penceresi kırık

kır bağlarında gül aydınlığı

Murat Soyak

Şiir Dili Lisanı da Değiştirir

Ali Sali’nin şiirleri kadar poetik yazılarını da önemsiyor ve ilgiyle takip ediyorum. Özellikle şiir-dil birlikteliğine yaptığı vurguları çok kıymetli buluyorum. Aydos Dergisi 24. sayısında Şiir Dili Lisanı da Değiştirir yazısında şiir üzerine önemli notlar var. Şiir dilinin şiiri anlam bakımından zenginleştiren unsurlara dikkat çekiliyor.

“Dilimize yüzyıllarla ifade edilen bir zamanda yerleşmiş kelimelerin tasfiye edilmesi, yerine konan kelimelerin meramımızı anlatmada fakir kalması en çok da Türkçe yazılan edebiyatımız üzerinde olumsuz etkisini gösterdi. Sadece o dille inşa edilen edebî eserlerin ele aldığı meselelerin fakirleşmesi değil, ele alınan meselelerin bir eser haline getirilirken kullandıkları dil de ne yazık ki zenginleşemedi, müzeyyen bir hâl alamadı. Burada, ele alınan meselenin yapısının meseleyi ele alış tarzını ve dilini ne derece etkilediği veya belirlediği hususuna girmeyeceğiz. Edebiyatımızın fakirleşmesi bizi kaygılandırıyor.

Edebî eserlerin muhtevasına, şekline, nasıl olduğuna etki edenin sadece dil olduğunu iddia etmiyorum tabii ki. Dilin yanı sıra dönemin, o dönemde hâkim olan hayat tarzlarının da (mutlaka hâkim hayat tarzı olması gerekmiyor tabii ki) etkisini görmezden gelemeyiz. Fakat hayat tarzları ne kadar değişirse değişsin, bu değişimin sonuçlarından hareketle istihsal edilen edebî eserleri dil ile zenginleştirmek, dil ile tezyin etmek mümkün. Ortaya çıkan sonuç ise dil ile zenginleştirilen bir edebî eserle değil, dil ile fakirleştirilen edebî eserlerle muhatabız ne yazık ki. Bu da bizi kaygılandırıyor.”

“Dilin anlam gelişmesi ve genişlemesine katkı yapan en önemli unsurlardan birinin deyimler ve atasözleri olduğu bilinir. Deyimler ve atasözlerinin ise cemiyetin maşeri vicdan ve şuurunda köken bulan ve dili en iyi temsil ettiği söz kalıpları olduğunu söylemeye gerek bile yok. Bu söz kalıplarına ise halk irfanı dediğimiz şeyin hayata ve hayattan doğan tecrübelere dair bir nevi yansımalar ve dile getirişin zirveleridir denilebilir.”

“Şiir ile halk irfanının oluşturduğu deyim ve atasözlerinin sözünü ettiğimiz tasarruf gözetme hâli birbirine benzetilebilir. Bunda belki de irfan dediğimiz bilgelik hâlinin bir etkisi vardır. Üzerinde düşünmek gerek. Deyim ve atasözleri nasıl ki halk irfanının dile getiriliş hâlleri ise, şiirin de bu irfanla bir bağının olması gerekir. Şiir ile irfan dediğimiz bilgelik hâlinin de bir biçimde bağını kuran onu inşa veya inşad eden şairdir. Şair olarak adlandırdığımız varlığın irfan ile bağının olması şiirin gerek şartlarından biriymiş gibi gelir bana. Bir de tabii şiirin inşa veya inşad edildiği dilin de irfana açılan bir kapısının olması gerekli. Dil irfanı dile getirebilecek kelime yapısını veya düşünme tarzının yol ve zeminlerini barındırmıyorsa bünyesinde kelimeler yetersiz kalabilir. Kelimelere yeni anlamlar yüklenmek durumunda kalınabilir. Bu ve benzeri konular bugüne kadar yayımladığımız bu neviden yazılarda dile getirmeye gayret ettiğimiz meseleler arasında. İstidadımız ve telakkimiz kadarıyla bu meseleleri ele almaya gayret ediyoruz.”

Zaman Fotoğrafları

Şadi Oğuzhan, geçmişten günümüze doğru bir objektiften bakıyor hayata. Fotoğrafların arasındayız. Bir fotoğrafın dondurduğu anın çağrışımları var yazıda.

“Sinema filmlerinin esin kaynağı olan fotoğraf ilk kez 1826’da, Fransız Niepce tarafından icat edilen -bugün için oldukça basit sayılabilecek- bir düzenekle çekildi. Bunu uzun çalışmalar sonucunda başaran Niepce, zaman denen bütünün parça parça “an”ların birbirine yan yana ulanmasıyla oluştuğunu, başka bir deyişle, zaman akıp giden bir bütünse eğer, onun her bir fotoğraf görüntüsü süresince duraklatılabileceğini mi kanıtlamak istemişti? Kanıtlamak demeyelim isterseniz. Öyle olacağını umdu belki. Çektiği fotoğraflar giderek onda böyle bir düşünce mi oluşturdu yoksa?”

“Fotoğrafın icat edildiğini gören bir başka dehanın kafasında belirmesi gereken ışık hiç gecikmedi: Film yapmak. Fotoğraflardan. Tabii ki bu yeni buluş insanlık içindi ve elbette insanlara yeni imkanlar getirdi.”

“Bergson’a göre, bizler zamanı mekânda düşündüğümüzde ölçülebilir olarak görür ve anları iç içe değil, yan yana sıralarız. Bu da bizim yanılmamıza yani zamanı ölçülebilir sanmamıza neden olur. Bilim de eşyayı mekânda tasarlama hatasına düşmektedir. Oysa zamana sahip tek varlık, insanın bilincidir ve her bilinç hafıza demektir. Geçmişin şimdide barınmasıdır ve aynı zamanda bilinç, gelecektir.”

Aliya’dan Günümüze Kalanlar

Mehmet Mazak, Aliya’dan günümüze kalan değerleri, onun manevi mirasını, vasiyetini taşımış yazısına. Bosna demek Aliya demektir. Bu vurgu yazıda sık sık çıkıyor karşımıza. 19 Ekim 2003’te aramızdan ayrılan Aliya için bu yazıyı bir yıldönümü yazısı olarak dualar eşliğinde okuyabilirsiniz.

“Bosna ve Saraybosna denince aklıma iki isim gelir, birincisi Gazi Hüsrev Bey (d. 1480 - ö. 1541), Osmanlı Padişahı Kanuni Sultan Süleyman devrinde Bosna'da uzun süre görev yapan ve Saraybosna’ya mührünü vuran Sancakbeyi’- dir. Bir diğer isim ise bazılarına göre Bilge Kral, bana göre mütefekkir, düşünür ve düşünceleri ile toplumu dönüştüren bir lider olan Aliya İzzetbegoviç’tir.

Bazı isimler unutulur, zaman geçtikçe tarihin tozlu raflarındaki yerini alır. Ancak öyle isimler vardır ki vefatının üzerinden zaman geçtikçe hatırlanması, hatırlatılması gereken bir cevherdir. Bu unutulmaması gereken değerlerden biri olan Aliya izzetbegoviç, benim gönlümde her sonbahar geldiğinde Yahya Kemal’in ifadesi ile; “Fani ölüm biter, bir uzun sonbahar olur.” Bizler Aliya’yı bir sonbahar günü 19 Ekim 2003’te sonsuzluk yolculuğuna uğurlamıştık.”

“Aliya İzzetbegoviç, Yugoslavya döneminde, temel hedefi ülkedeki Müslüman Boşnakları dini ve milli konularda bilinçlendirmek olan "Genç Müslümanlar" isimli oluşumun kurucularından ve öncülerinden biridir.”

“Aliya, güç ve kanunun adaletin bir vasıtası olduğuna inanan, tarihe Allah’ın hükmettiğini söyleyen, din ahlaktır; onu hayata geçirmek ise terbiyedir diyen inanmış bir gönüldür. Hayat inanan ve salih ameller işleyenler dışında hiç kimsenin kazanamadığı bir oyundur düşüncesini hıfz etmiş, Boşnak halkına bu fikri aşılamak için yıllarca eli, dili, kalbi, gönlü ve fikri ile hizmet etmiş bir İslam Çelebi’sidir.

Aliya, Boşnak halkının tekraren uyanışı ve dirilişi için Medrese-i Yusufiye de dirsek çürütmüş bir düşünürdür aynı zamanda. Yugoslav zindanlarında ektiği fidelerin toprak üstüne çıkmaya başlaması 1990’lı yıllardadır.”

“Bosna Hersek halkına uluslararası arenada tanınan, bağımsız ve egemen bir devlet bırakan Aliya İzzetbegoviç, yine Necip Fazıl’ın “Gideriz nur yolu izde gideriz, Taş bağırda sular dizde gideriz, Bir gün akşam olur biz de gideriz, Kalır dudaklarda şarkımız bizim” diyerek ebedi âleme bir sonbaharda yere düşen sararmış bir çınar yaprağı gibi Osmanlı yadigârı Saraybosna’da 19 Ekim 2003'te toprağa düştü.”

Ben Mustafa İken

Asım Gültekin’in hiçbir yerde yayımlanmamış bir yazısına yer veriyor Aydos. Otobiyografik bir metin bu. Rahmet dileklerimle yazının bir bölümünü buraya alıyorum.

“Benim doğduğum yer Amasya’nın Taşova ilçesi. Sene 75 imiş. İlkokul bitene kadar orada kaldım ben. Sonra ortaokul için İstanbul’a geldim, yatılı okudum. İstanbul’a tek başıma 11 yaşında gelişin öncesi ile sonrası arasında çok farklar var. Çok çok farklar… İlkokul beşe kadar ismim Mustafa idi.. İstanbul’da Asım oldu.. Sınıfta altı Mustafa idik çünkü. Ben Mustafa iken yine kitaplar dünyasında yaşardım. Ben Mustafa iken tarihle ilgili şeyler okumayı çok severdim. Ben Mustafa iken ufukların ötesini çok merak ederdim. Benim Mustafa olduğum zamanlar tarlada, bahçede, sokakta ve kütüphanede geçen zamanlardır.”

“Çocukken borcuna sadık biriydim. Hüseyin Denizli amcadan borç gofret vs alırdım ve sonra elime para geçtiği gibi öderdim. Ama bu ödeme işini hazla, büyük bir hazla yapardım, "bak ben sözünde duran biriyim" der gibi dururdum sanki. Şimdi borç almıyorum. Çocukluğum boyunca yattığım odanın tavanında garip garip şekilleri canavarlar, garip varlıklar olarak görürdüm. Bahçemizde bir tulumba, incir ağaçları, elma ağacı, dut ağacı, ayva ağacı olurdu. Tavuklarımız, ineğimiz oldu. Çok şey oldu… Bakalım devamı gelir mi?!”

Aydos’tan Öyküler

Sevda Deniz K. – Bir Gün Diye Başlayan…

“Bir gün yaşlı bir adam, tarlasında çalışırken birden durdu. Üstüne bastığı toprağa baktı. Tohuma can veren toprağa… Sonra uçsuz bucaksız görünen dağlara… Üzüm salkımları takıldı gözüne; yeşil yapraklarına, incecik dallarının ucundaki şerbetli meyvesine sanki ilk defa görüyormuş gibi hayretle baktı. Başı dönmeye başlarken yer de ayağının altından kayıyor hissine kapıldı. Her şey görünmez bir hızla -sadece kendisinin hissettiği- dönüyordu.”

“Bir gün bir kadın, denizde yüzerken aniden ürpererek durdu. Kıyıdan çok uzaklaştığını fark etmişti. Fakat suyun hizası belini ancak aşmıştı. Korkusu geçti. Kendini, vücudunu şefkatle kucaklayan annesinin dokunuşlarına benzettiği dalgaların okşayışına bıraktı. Gözlerini denizin gökyüzüyle birleştiği ufuk çizgisine dikti. Kısa adımlarla yürümeye başladı. Kafasının içindeki her şeyi de ardında bırakıyormuş gibi rahattı. Su göğüs hizasını geçmeye başladığında ona seslendiler ama kadın duymadı. Saatlerce kalabilirdi burada böyle. Hem böyle sakin bir denizin içinde, sıcacık kumlar ayaklarını okşarken yürüyebilmek o kadar güzeldi ki…”

“Bir gün genç bir delikanlı, kız arkadaşını beklerken sıkıldı. Başını gökyüzüne çevirdi. Kollarını güneşe doğru uzattı. İki elini baş ve işaret parmaklarından başlayarak birleştirdi ve güneşi avuçlarının içine aldı. Çok geçmeden, “Ellerim yanıyor.” diye acı acı bağırmaya başladı. Delikanlıyı o gün ellerinin yanmadığına kimse ikna edemedi. Etrafını saran insanlara, “Görmüyor musunuz ellerimden dökülen ateşi, yanan derilerimi.” dedi durdu.

Yan masadaki boş çay bardaklarını toplayan garson, “Ne demeye güneşi tutmaya çalışırlar ki.” dedi. “Oysa herkes ateşin yaktığını bilir.”

Gül Tanrıverdi-Hamal Hasan

“Her zaman mahşer yeri gibi olan çarşı bugün ıssızlık kokuyordu. Tahtakale’nin dar sokaklarından geçip elli metrelik bir yokuşu çıktığınızda, ahşaptan yapılma küçük bir kahve vardır. Köhne çatısının altında her gün kucak açtığı insanları konuk eder, dostça karşılar. İşte orası iş için bekleyenlerin durağıydı. Burada kalabalık halde bekleşen; sıcak bir bardak çayla içlerini ısıtan insanlar topluluğu, hamallık yapanlardı. Bu insanlar, ekmek parası için sabahtan akşama kadar iş çıksın diye dört gözle bekler dururlardı. Sırtlarına sardıkları semerlerine ne yükler koymazlardı ki. Etliye sütlüye karışmadan pazarlıklarını yapar ne olsa taşırlardı.”

“Anadolu’nun bir köyünde doğmuştu Hasan, hem yetim hem de öksüzdü. Akrabalarının arasında itile kakıla, hırpalanarak büyümüştü. Herkesin ayak işlerine koşturur, yaşının küçüklüğüne aldırmadan köyden şehre yürür, çarşıda; su, mendil, limon satmaya çalışırdı. Kazandığı iki kuruşu da amcası elinden alır, “Aferin kerata” deyip, kafasına bir şaplak vururdu. Bu bir sevgi hareketi miydi? Pek anlayamazdı. Okul yüzü de görmeyen çocuk; fakirlik içinde, rahat yüzü görmeden çalışıp didinmişti.”

“Büyük şehrin keşmekeşi içinde buldular kendilerini. Başlarını sokacak bir yer bulmalıydılar. Dizlerinin bağı çözülene kadar dolaşıp durdular. Sonunda camlarının kenarları çatlamış; duvarların kireçleri dökülmüş, tahtaları çürümüş bir gecekonduya rastgeldiler. Paralarının yetebildiği tek yer burasıydı. Burulmuştu yüreği Hasan’ın, üzgün ve mahcup bakışlarla baktı karısına. “Etraf çok kötü görünüyor, başka yerlere de bakalım” dedi.”

“Nihayet evine gelmişti Hasan. Yol boyu nasıl hızlı yürüdüğünün farkına varmamıştı. Kapıyı çalmaya yine gerek kalmamıştı. Zeliha her zaman yaptığı gibi onu pencerede beklemiş, gördüğü gibi kapıya koşmuştu. Annelerini takip eden çocuklar “babam geldi, babam geldi…” diye sevinerek adamı karşılamışlar, boynuna atlamışlardı. Eli boş gelmediği için memnun bir ifade ile aldığı erzakları karısına verdi. Kadın hemen çay demleyip demliği sobanın üstüne koydu.”

Sıddıka Zeynep Bozkuş -Yol Basamak Basamak

“Çocuk yürürken birkaç adımda bir duraksıyor, sağ ayağının topuğunu sol dizinin arkasına vuruyordu. Acelesi var gibiydi. Kaldırımsız asfaltın topraklı köşelerinden yokuş aşağı, kayar gibi iniyor, giderek eve yaklaşıyor ya da yaklaştığını sanıyordu.

Trafik akıyor, çocuk, kaldırımsız caddenin kıyısına rast gele park edilmiş otomobilleri, apartman önlerindeki çöp tenekelerini dolana dolana iniyordu yokuşu. Ara sıra ardından yükselen korna seslerini işitiyor, fakat dönüp bakmıyor, yaralı ceylan misali seke seke yola devam ediyordu. Bu fakir sokaklar; cübbelisi, çarşaflısı, kısa pardösülüsü, başında mendil gibi geleneksel örtülüsüyle seksenli yılların yarı mutaassıp karma İstanbul tablosunu resmediyordu. Aslında caddenin sağına soluna ister istemez gözü takılırdı her zaman. Bu defa öyle olmamıştı.”

“Gideceksin! Diyordu babası. Dinini öğrenmelisin! Babasının kaşları daha da kalınlaşıyordu böyle dediği zaman ya da akça oğlana öyle geliyordu. Sağ dizinin arkasına üç tekme atıp yeniden yola devam ediyordu çocuk. Karşı kaldırıma geçerken, kara bir kedi hızla önünden seğirtti yavrucağın. Cüzlü elini başına götürerek bir iki kıl yoldu çocuk. İki üç sekmeli adımdan sonra durdu, içine sinmedi bir tutam saç kopardı sarı başından. Eksildikçe tamamlanıyor muydu insan, aksadıkça akıyor muydu yol, ıslık çaldıkça içindeki şeytanı mı susturuyordu çocuk, bazı şeyleri anlamak için büyümek yeter miydi?”

Aydos’tan Şiirler

Taşıyıcı kolonları boynuna dolandığından

Kaç kez yıkıldı gökyüzü başımıza.

Çöktü içimize geçen güzün tayları

Çıkarıp aldık enkazdan dünkü çocuklarımızı

Ve kendi kendimizi kaldırdık üzerimizden.

Havlayan duvarları yıkılınca ağılların

Önce keçiler yağmaladı yasak ekinleri.

Ne bir dut durabildi göçenlerin önünde

Ne de komları bekleyen köpekler…

Bir de anne olamayacak kadar çocuk

Yazmasından başka bahar görmemiş kızları,

“Süt” denince bile utanan düveleri

Kevenler yağmaladı; çıplaktı ayakları.

Ulaş Konuk

iki an arasında bir sarkacım

anladığım ve anlamadığım

anladığımı sandığım

anlamadığımdan emin olduğum iki an

bir a şıkkı diyorum

diğerine b aşkı

ve c hiç biri oluyor ciğerimde

d hepsi nedense

anlattıklarımı bir sandığa koyuyorum

sandık mı dedim

tabut diyecektim

hani şu ayakları ve kanatları olmayan

mezarda olmayan tabut

son ve en son yol arkadaşım

topraktan kapıya kadar

kapı mı dedim

çukur diyecektim

anlamak ve anlatmak

Suavi Kemal Yazgıç

Yılanlara yakalandık bağlandı kollarımız

Ölmüyorduk ve çarmıh yoktu

Fakat defalarca gerilip tek satırda

Parçalanıp tekrar birleşirken cümle olarak

Sırıtıyordu bin başlı ejder kazancına

Kaybettiğimiz ne varsa

Doğrulup eğrilip

Bir bütüne bakıyorduk

Cam fanus gösteriyordu bize öykümüzü

Virgülü atlamıyor nefes alıyordu noktada

Şu ünlem olarak uzayan vücudumuz

Koşarak kırıyordu sınırlarımızı

Halime Erva Kılıç

Eski bir atlasa dair

Atlı askerler taşıyor gök

Durup seyrediyorum

Gökyüzünde olup bitenleri

Köpekler yüzümü yalıyor

Kiremit taşları taşıyor kirpiklerim

Her zafer kazandığımda

Acemi çaylak oluyor bakışlarım

Zeynep Yıldırım

dalına yüklenince çiçekten kırılmış mı turuncu

bak sedirin üstünde unutulmuş ikindi güneşi

selvinin mırıldandığı türküyü işte tam oradan

çıkaracakken pili zayıflamış radyonun

ondan cızırtı yapıyor rüzgar

gördüm bir sevmek geçti

açık kalmış mushaftan

adımdı gözlerinden uçuşurken uzakta

çok uzakta fireze inen kırlangıç sürüleri

toplamaya tane yok zamanı birer birer

birden bire bir uyumak bastırır yağmur gibi

Yaren Kayıp

Anadolu İrfanı

Ne güzel bir ifadedir Anadolu irfanı. Belki de Anadolu’yu en güzel anlatan sözlerden biri. Derinliği olan, anlamı yoğun…

Dil ve Edebiyat Dergisi 144. sayısında Lütfi Bergen, “Kurt, Su Ve Sarı Çiçek İle Konuşan Anadolu İrfanı Ve Topçu'nun Varlık-Hareket Düşüncesi”isimli yazısıyla yer alıyor. Bergen’in Anadolu irfanı konusuna yaklaşımını çok değerli buluyorum. Hamasi nutuklardan arınmış ve sağlam dayanaklı bir düşünce yapısı ile yapıyor bunu Bergen. Bizim değerlerimize getirdiği bakış açısı yerli olduğu kadar özgün bir duruşu da temsil ediyor. Destanlara, destan geleneğimizin değişmez unsurlarına Rahmanî bir bakış açısı getirilen bu yazıdan paylaşım yapacağım. Yazının tamamını mutlaka okumanızı tavsiye ediyorum.

“Dede Korkut’a atfedilen “Kurt uluması Allah’ı zikirdir” sözünü bir dostuma nakledince şöyle dedi: “Göklerde ve yerde ne var ise Allah için tesbih etmektedir. O, azîzdir, hakîmdir.” Ben de kendisine şu cevabı verdim: “Kurt uluyunca dağlar, taşlar, hayvanlar selama durur. Kurdun uluması çakal korkutur.” Aslında bu cevap kendi başına yeterli ise de başka bir cihetten de açıklanması fayda verecektir. Dede Korkut’ta su ve kurt hakkında şu ifadeler geçmektedir:

“Kazan der: Su Hak yüzünü görmüştür. Ben bu su ile haberleşeyim (…) Sudan geçti, bu sefer bir kurda rastladı. Kurt yüzü mübarektir. Kurt ile bir haberleşeyim.”

Görüldüğü üzere Dede Korkut modern bilimsel paradigmaya göre biri cansız, diğeri akılsız iki varlıkla konuşmakta ve hatta onları doğrudan Allah ile muhatap olmuş veya Allah’ın kendilerine bereket indirdiği yaratıklar saymaktadır. Modern paradigmaya göre insan “hayvan-ı natık” olarak düşünen ve konuşan bir varlık olarak diğer varlıklardan (hayvan, bitki, madde) üstündür. Ancak Dede Korkut’ta insan dışı varlıkların bir kısmı Tanrı ile haberleşen, Tanrı’dan haber alan bir yaradılışla yaşarlar. Korkut Ata’nın bu yaklaşımına bakarsak şu neticeye varılacaktır: İnsanlar arasında nasıl “bilge”, “ermiş” kişiler varsa, hayvanlar arasında da aynı şekilde “bilge”, “ermiş” yaratıklar bulunmaktadır.”

“Fırat Mollaer, Nurettin Topçu’nun insanın Tanrısallaşma potansiyeli taşıyan yönünün karşısında, özgürlüğünün önünde engel olarak duran örfler, âdetler, toplumsal kurallar, gelenekler bulunduğuna dair görüşlerini aktarır. İsyan ahlakında hareket, kaba güç, içgüdü ve basit refleksten ayrılarak, “özgürlüğün ve ahlâkın temeli” olarak düşünülür: “İnsanı çelişik ve yüce varlık kılan, hayatı boyunca engellere karşı verdiği ahlâkî mücadeledir. İnsan hareket ederek kendisini sınırlayan engelleri, özgürlüğün düşmanı olan toplumsal baskıları aşar ve yüce varlık haline gelir. Hareket, bu anlamıyla özgürleşmedir. Uyum ise özgürlüğün güvenliğe teslim edilmesi ya da güvenliğin özgürlüğe tercih edilmesidir (…) İsyan ahlâkı, gelenekçi ve bürokratik muhafazakârlık tarafından önerilen gelenekçilik ve sosyal uysallığa karşı gelişmiştir (…) Gelenekçi, güvenliği özgürlüğe tercih etmiş, yaratıcı potansiyellerinden vazgeçmiş bir cemiyet adamıdır.” Dikkat edilirse Nurettin Topçu’da varlık ile hareket birbirinden ayrıdır. Topçu, “hürriyeti olmayan varlık” ve “hürriyeti olan, yani hareket eden varlık” kategorilerinden bahsetmektedir. Böyle bir kategorileştirme, insanların da bazılarını “hareketsiz” olarak tasavvur etmeyi gerektirmekte ve onları bir tür “hayvanî varlıklar” olarak derecelendirmektedir. Nurettin Topçu’nun tartıştığı konu Sartır’ın (Sartre) insanın özgürlüğünün önündeki engelleri aşmak amacıyla varoluşun özden önce geldiğini savunmasına da benzemektedir. Sartır’da (Sartre) varoluş özden önce gelince, insan kendi özünü yaratır, fiillerinden mesul olur.”

Kelime Okumaları

Dil ve Edebiyat dergisine en çok yakışan yazılar dil hassasiyeti yüksek derecede olan yazılar. Murat Ertaş, kelime okumaları ile bu hassasiyeti canlı tutuyor. “Nişanlanalım mı, Gezelim mi?” yazısı kelimelerin ruhuna doğru yolculuğa kaynaklar eşliğinde çıkan bir yazı.

“Evlilik öncesi akitleşmeye “nişanlanmak” denmektedir Anadolu’da. Yani gönüllerin birbirine işaretlenmesi, birbirine mühürlenmesi, imzalanması… Spor ve askerî terim olarak nişan almak hedefe odaklanmak demek… Okla, silahla atış talimi yapılan mekanizmanın adı da nişangâh…

Eskiden köyden şehire çuval çuval erzak gönderilir, diğer yolcularınkiyle karışmasın diye çuvalların üzerine herkes kendince bir nişan (işaret) koyardı. Bu amaçla koyulan işaretlerin, nişanların birçoğu bugünkü artı (+) şeklindeydi. Bu hâliyle nişan kelimesi ne kadar da Ermenilerin nişana yüklediği anlama benziyor. Artı işareti “haç” ve "haçkar" a benziyor. Bir haritada, bir arazide ilgili noktaları göstermek için çizilen nişanlar da artı (+) şeklinde olurdu.

Nişân kelimesi “belirti, iz, işaret, ayırıcı işaret, ödül, hedef, madalya” anlamlarında kullanılıyor. Nişân kelimesinin nüanslarına, örnek metinli anlamlarına Kubbealtı Lugat'ten bakılabilir. Bilhassa “hedef” anlamına gelen nişanın anlamını karşılayan köken itibariyle Türkçe olan bir kelimemiz var: Gez.”

Çok eskiden, askerî ve tüm anlamlarıyla ayırıcı işaret, iz, belirti anlamına gelebilen “nişân” yerine “gez” kelimesi kullandığımız muhakkaktır. Erzurum'da Gez Yaylası, Gez Mahallesi, Gez köyü gibi yer isimleri olduğu gibi geçmişte gez'i "çentik" yahut "kert" anlamında kullandığımız da olmuştur. Gez meydanı nişangâhtır. Nişan talimi yapılan yere de eskiden “gez” denirdi.

Silahla hedefe yönelip "gez, göz, arpacık" derken, "nişan" alınan noktaya odaklanırken namlunun gerisinde bulunan ve nişan alırken arpacıkla birlikte göz ile hedef arasında aynı doğru üzerine getirilen kertike “gez” deriz. Nişanlamak eski Türkçede “gezlemek.”

Sanatın Bir Muhatap Olarak Portresi

Elif Sönmezışık’ın yazılarını büyük bir beğeni ile okuyorum. Ayrıca bu yazıların Dil ve Edebiyat’a çok yakıştığını da belirtmek isterim. Sönmezışık’ın yaptığı; ele aldığı konuyu birçok yönden geniş bir açıya taşıması ve çağrışımı zengin bir kurgu ile yazılarını temellendirmesi… Bu sayıda; Sanatın Bir Muhatap Olarak Portresi isimli yazısında da “sanat” kavramını ele alıyor. Elbette önce kelime kökeninden başlayarak, anlam yoğunluğunu vererek… Daha sonra sanatı varlık ve muhatap bağlamında ilerliyor yazı.

“TDK Türkçe Sözlük, sanatı, “Bir duygu, tasarı, güzellik vb.nin anlatımında kullanılan yöntemlerin tamamı veya bu anlatım sonucunda ortaya çıkan üstün yaratıcılık” olarak tanımlıyor. Bu tanım binlerce yıllık sanat serüvenine kıyasla kısır ve kısıtlı olsa da sanatın duygularla doğrudan ilişkisini göz ardı edemeyeceğimizi anlatmaya yetiyor. Anlatamadığı kısım, sanatın duyguları harekete geçirmeye, şiddetini azaltıp çoğaltmaya, kimilerini körleştirip kimilerini şahlandırmaya, ehlileştirmeye, iyileştirmeye, dizginlemeye ya da zenginleştirmeye, bir şekilde kontrol etmeye yetkin olduğu. Zira sanatın muhatabı algı ve dolaysıyla zihindir ki onu duygulardan arınmış olarak düşünmek bile imkânsız.”

“Bilhassa sanatın daha doğrusu topluma sunulan “sanat eseri”nin sosyolojisine zihin ve kalem yoran Tolstoy, Sanat Nedir? isimli eserinde dünya dolusu kalabalığın ve görece yorumların sanatın anlaşılması noktasında bir kargaşa meydana getirdiği tespitini yapmıştı. Burada hedefinde yalnızca sanat eserleri ve eleştirmenler yoktu. Sanatçıların sanatla ilişkisini, eser üretim yöntemlerini, topluma sunuş biçimlerini, yüksek kazanç sağlama iştiyaklarını, lüks hayatlarını ve sanat icraları üzerine haklarında verilen hükümlerin mutlaklığını da sorguluyordu. Herkesin parasıyla desteklendiği hâlde, herkese sunulmayan sanat eserlerini de yadırgamış ki bu her devirde yeniden tartışılabilir nitelikte ve tazelikte bir sorgudur. Yoz sanat/sanatçı tutumunun, insanın yitirdikleri karşısında bir teselli, bir katkı, bir iyileştirme sunamamasından, haz vermesi şartıyla kabul görmesinden yakınmıştı Tolstoy. Görece sanattı-değildi yargısına ilk elden ulaşmanın mümkün olmadığıyla ilgili bir yüzleşmeydi bu. Öyleyse kendini besleyen, seçkinleşerek bencilleşen sanatın ya da onun adına yapılan bir şeylerin fayda-zarar yönüyle değerlendirilmesine yönelik yasakların kalkması için haklı bir direnç sayılmalıydı.”

“Bugünün insanı, sanatın yontusunu tanımlamaktan ziyade tanımakta zorlanırken temaşa tecrübesi fakirliğinden hastalıklıyla şifalı olanı ayırma imkânından da uzaklaşıyor. Sanatın ihtiyaç olup olmadığını düşünmek bir yana, sahici şifacılar bu dünyada sanata yer açmanın güçlüğüyle karşı karşıya. Çünkü haz vadedenler kıdemli köşeleri kapmış durumda. Tolstoy’un sözünü ettiği iyiyi kötüden ayırt eden ortak dinsel bilinçten de gitgide uzaklaşıyoruz üstelik. Karakoç’un, “…aslında sanatın öz ilkelerinin derinlerinde sürmesi ve zamana hükmünü yürütmesi, gelen her yeni sanatçıyla hesaplaşmasını yapması anlamında” düşünülmesi gereken tek tip bir gelenekten söz edebilir miyiz artık?”

Aynalar Ne Söyler Bize?

Musa Yaşaroğlu, aynalardan geçen bir yazı ile Dil ve Edebiyat’ta. Şiirler eşliğinde aynalara bakıyoruz Yaşaroğlu ile birlikte. Yüzümüzü kaçırsak da hakikat değişmiyor. Zaman hızla geçiyor.

“Aynalar... Bir baştan bir sona uzanan ince bir koridor... Karşımızda duran ve hiç olmadığı kadar sahici haykıran bir gölge... Kimsenin olamadığı kadar dürüst bir çehre... En yakınlarımızdan bile samimi bir gönül...

Biz bu yazıda, “Bir elinde cımbız bir elinde ayna, umurunda mı dünya?” diyen Orhan Veli’nin aynasından da Ahmet Muhip’in: “Kaybolan gençliğimi aradığım aynalarda” dediği aynalardan da söz etmeyeceğiz. Hatta Cahit Sıtkı’nın: “Neden böyle düşman görünürsünüz/ Yıllar yılı dost bildiğim aynalar?” mısralarındakinden de bahsetmeyeceğiz.

Yahya Kemal’in, “Girdiğin aynada, geçmiş gibi diğer küreye/ Sorma bir sâniye, şüpheyle sakın, yol nereye?” beytinde olduğu gibi, aynaların zamanın geçişini, hayatın hakikatini, maziyle hesaplaşmasından bahsedeceğiz. Tanpınar’ın da ifade ettiği gibi: “Bizden iyi tanır aynalar bizi/ O vefalı kalbe benzer ki onlar, bir küçük vesile, mâziye yollar.”

Aynalar, kendimize dahi itiraf edemediklerimizi hiçbir şey eklemeden ya da çıkartmadan yüzümüze yüzümüze çarpan, “acıyı söyleyen” dostlardır. Yolun başında olduğu gibi ortasında da sonunda da onların imzası var alınlarımızda. Davudî bir sesle "er ya da geç olan"ı, "O'ndan geldiniz, O'na döneceksiniz" hakikatini haykırırlar bize. An be an, saat saat, gün gün hiç durmadan o kaçınılmaz sonu bize hatırlatırlar.”

“Hâlbuki aynalar bize hep aynı soruyu sordu: "Hâl böyle iken nereye gidiyorsunuz?" Onlar sordukça biz kaçtık kendimizden. Hep daha fazlasına sahip olmanın iştihasıyla saldırdık dünyaya. Biraz daha sarıldık maddeye. "Olmak" yerine sahip olmayı tercih ettikçe de hakikatte sahip olduklarımızı birer birer yitiriverdik. Geriye ne mana kaldı ne mavera. Karakoç’un mısralarıyla şiar edindiğimiz “yenilgi yenilgi büyüyen zaferler”imiz adım adım küçülüverdi. Okçular Tepesi de yükseldiği yerden düşüverdi. Heveskârlığımızın dayanılmaz albenisiyle, tırnaklarımızla kazıyarak çoğalttığımız "değer" adına ne varsa kaybettik. Öyle olunca da Hira Dağı’nın çocukları Olimpos Dağı’nın sahiplerine teslim bayrağını çekiverdi.

Bunların hiçbiri aynaların suçu değildi elbette. Onlar bize hiç yalan söylemedi yani aslında. Bize hiç yanlışı da göstermediler. Aynalar her zamanki vazifelerini yerine getirdiler getirmesine de ne silüetler ne siretler doğruydu. Çehreler aynıydı belki ama gönüller, benlikler elden çıkalı çok olmuştu. Tıpkı Üstad Necip Fazıl’ın dediği gibi:

“Suratımda her suç bir ayrı imza,
Benmişim kendime en büyük ceza!”

Masal ve İdeoloji

Gönül Yonar; isminin mitoloji, destani masal gibi kavramlarla anılmasını hak edecek işler yapan değerli bir kalem. Onun yazı tarihimizin bu safhasına getirdiği düşünce zenginliği özellikle gelenek bağlamının yanında evrensel bir bakış açısını da kuşanmakta. “Masalın İdeolojisi Olur mu?” diye soruyor Yonar. Cevabı yazıda.

“Masal, ortak bilinçdışının evrensel simgelerini kendisinde taşıyan, halk kültürünün ürettiği insana dair bütün bir alemin dille billurlaşmış şeklidir. Hayat masalda akar, orada durur, orada ölür ve yeniden oradan dirilir. İnsana dair ne varsa dört başı mamur masallarda yerini alır. Masal insanlığın âdeta tiyatro sahnedir. Ortaya çıktığı ilk andan itibaren, dolaştığı her coğrafyanın kendine özgü rengini yansıtır ve yerel varyant çeşitliliği ile kendisini ebediyyen daim kılar. Kazancakis’in dediği gibi “Gerçekten daha gerçek olan bir şey var mıdır? Evet, vardır: Masal!”

Gerçekten daha gerçek olan masalların kendi fantastik yapıları içinde, gelenekten beslenen düzenekleri bağlamında, simgelerin ördüğü kurgularla masalları kim anlatır ve dinleyeni kimdir? Bu soru bir özneyi belirtmekten çok, masalların arkasında bulunan ideolojik rengi ve onun yan mahsullerini görebilmek amacını taşır. Söz konusu olan kahir ekseriyet çocuklar bile olsa masallar, içerdikleri ideolojik dikte pozisyonlarıyla dikkat çekici sırları kendilerinde saklarlar. Bu ideolojinin varlığı simgeler ve dil yoluyla kurduğu gerçeklik ve bilinçli bir şekilde bilinçaltına işlediği mesajlarla ortaya çıkar.”

“Masalların potansiyel ileti aktarıcı oldukları bugün yapılmış birçok çalışma ile ortaya çıkmıştır. Özellikle psikanalitik çalışmaların, beyin, bilinç ve ileti ile birleştiği interdisipliner çalışmalarda bilinçaltı simgelerini ve genetik hafızayı kullanan masalların, anlatılan somut ve görünür hikâyenin altına bambaşka bir hikâye eklediği iddiası yaygındır. Bu bambaşka hikâye bireyin kendilik bilincini yönlendiren, biçimlendiren, toplumsal hafızayı etkisi altına alan ve daha da önemlisi "istenildiği şekilde" birey davranışları oluşturan yapısıyla netameli bir kulvarda yürür. Doğrudan çocuk yazınıyla ilişkili olması nedeniyle, klasik masalın çocuk üzerindeki olumsuz etkilerini, bireyleşme sürecinde cinsiyetinden başlayarak diğer toplumsal rollerini ne derece etkilediği üzerine birçok araştırma yapılıyor. Bu araştırmaların ortak noktası çocukluk döneminde dinlenen, anlatılan masalların çocuğun bilinçaltına yaptığı göndermeler ve bu göndermelerin ideolojik bir araç olarak kullanılıp kullanılmadığı şüphesi. Bu şüpheyi haklı çıkaran masal araştırmaları altbene işlemiş kodların ergenlikte ya da erişkinlikte farklı şekillerde ortaya çıktığını ve bireyin toplumsal rollerini etkilediği üzerine odaklanıyor.”

Dil ve Edebiyat’tan Bir Hikâye

Mülayim- Berra Salman

“Öfke, hayal kırıklığı ve diğer benzeri hislerle hıncahınç dolu, tabureye oturdum. Havanın sıcaklığı etraftaki mangal kokusunu iyice yoğunlaştırıyordu. Elimdeki köfte ekmek ve ayranı masaya bıraktım. Kravatımı gevşettim. Burun kemiğimi ovup sinirlerimi yatıştırmaya çalıştım. Aylarca çalış didin, ne uğruna? Soğuk ayran şişesini yüzümde gezdirip biraz serinledim. Sekiz saatlik yol gel, adliyeye yakın ama fazla masraf olmayacak bir otel bul. Eee, sonuç? Adamın yalan dolanı yüzünden kaybedilmiş bir dava! Yumruğumu öfkeyle masaya vurdum.

İşte şu dengesi bozuk masa ve müşteriler de saatlerdir dinmeyen kızgınlığımdan payını almıştı. Gerçi onları çok da önemsiyor değildim. Asıl buz gibi ayranla takım elbiseye yazık olmuştu. Etrafta boşları toplayan çocuk, koşarak ıslak mendil getirmeye gittiğinde ben de yerdeki ayran şişesini almak için eğildim. Fakat başımı kaldırdığımda karşılaştığım bir iz, zihnimde bu ana ait her şeyi dondurmuş ve beni yıllar öncesine götürmeye yetmişti. Elektrik telleri, güvercinler, motor sesi ve şamatalı pazar günleriyle dolu yıllara... Müsaadenizle anlatayım.”

“Babam, konu komşuya karşı hep mahcup fakat ekmek teknesi olan Mülayim’e de asla söz söyletmez bir adamdı. Ne yaptıysa herkesi bize düşman eden şu sese bir hâl çaresi bulamadı. Her gün sabır çeke çeke koltuğa atlar, köşeyi dönene dek de Mülayim’e söylenir dururdu. Fakat düz yola çıktığında sabah türküleri çalmaya başladı mı artık değmeyin keyfine!

Tabii ben bu merasime yalnızca cumartesi günleri şahit olurdum. Babam her gün mü böyleydi yoksa o gün ona yardım ediyorum diye mi keyifli olurdu bilmem. Bildiğim tek şey işini gerçekten severek yaptığıydı. Bu sevgi zamanla bana da bulaştı. Cumartesileri iple çekmeye, sabahleyin ondan önce hazırlanmaya başladım.

Babam sadece birlikte olduğumuz günler tersanenin oradaki köye giderdi. Çünkü ben o yolu çok severdim. Gün aymış, dupduru su iki yanımıza çarşaf gibi serilmişken ortasındaki uzun köprüden geçer ve tersanenin kurulduğu kıyıya varırdık. Dev gemilere, koca koca makinelere olan hayranlığımı asla gizleyemez, tersanede çalışan işçilere imrenirdim. Fakat yolun güzelliği burada bitmez asıl bundan sonra iki yanı ağaçlarla dolu köy yoluna girerdik.”

“Dakikalarca bu işi nasıl yoluna koyabileceğimi, köfteciyi nereden sıkıştırıp da ağzından laf alabileceğimi düşündüm. Kaybedilmiş bir davanın beni getirdiği bu yol kenarı, çocukluğumu geri verebilirdi! Fakat sonra bundan vazgeçtim. Kim bilir belki de Mülayim, çileli hayatından kurtulacağını düşünüp sessiz sedasız teslim olmuştu kurtarıcısına. Belki de ona her gün minnet duyuyordu.”

Dil ve Edebiyat’tan Şiirler

Bazı vakitler siyahlar içinde gelirmiş ölüm

Bazı vakitler süt gibi ağarırmış gece

Ak kâğıda mavi bir mürekkep damlarmış

Eski bir rüyanın busesi konarmış yanaklarına

Günlerin trübününde bir alkış sesi

Bitiş düdüğünü çoktan çalmış hakem

Rüzgâr söylüyor baharın şarkısını

Gönderilmemiş mektuplar birikiyor sarı zarflara

Mehmet Baş

seni düşünürken

kendimi unutmaktan sabıkalıyım ben

bu sebeple su gitti demire tünedi

herkesin gözü önünde

doğurmak için güneşi

ikişer ikişer çıktı merdivenleri

masalar masallara uygundu

yanı başında papatyalar

ceylan gibi sekiyordu

ışıklar aynalarda kristal

besmele çekip sardunyalarla

kenti taşlamaya koyuldular

keşke sen de olsaydın orada

belki hatırlardın çölü ve denizi

ben o sırada

batmakta olan eski bir güneşi

okutuyordum bir eskiciye

kulak memesi kıvamında

plastik bir maşrapa karşılığında

evlerimiz tek pencereliydi

Kadir Ünal

Bir elma düşüyor yere

Sokakta üç çingene

Bölüşüyor son lokmayı

Gece değil desen

Dört elektrik direği meydanda

Henüz karanlık her yüz

Kesilmemiş sütten

Sağılmamış yurttaş

Bir elma düşüyor yere

Yüksek bir yere

Alçak bir el uzanır gibi

Tutmak yüceltir kibri

Elimde bir yüce

Sokakta üç çingene

Keman çalıyor esmer sesiyle

Bir elma düşüyor yere

Düşler yerde kuşlar yerli yerinde

Düştüğü yerde

Sokaklar yerinde

Kırılan soluğumda büyüyen

Bu pişmanlık yerinde

Bu kusurlu ses

Yitirilen ve eksilen

Bir elma

Bölündükçe çoğalan

Hasan Hüseyin Özbunar

Kubbealtı Akademisi 50 Yaşında

Türk Edebiyatı Dergisi 566. sayısında Kubbealtı Akademisi’nin kuruluşunun ellinci yılı münasebeti için bir dosya hazırlamış. Kültürümüz bağlamında bu akademinin hizmetleri ve yapılan çalışmalar ele alınmış. Dosyadan altını çizdiğim satırları paylaşacağım.

“Mart 1970’de Sâmiha Ayverdi ile Nihad Sâmi Banarlı’nın ön ayak olmasıyla “Kubbealtı Dil ve Edebiyat Akademisi” adıyla kurulan müessesenin, bugün 50. yılını idrak ediyor oluşu, son derece önemli ve üzerinde durulması gereken bir kültür hadisesidir. Ülkemiz şartlarında genellikle kurucularının vefatından kısa bir süre sonra şu veya bu sebeple dağılan birçok kurumun akıbetini hatırladığımızda, Kubbealtı’nın, kurucularının vefatından sonra da, onların emanet ettiği emin eller vasıtasıyla, herhangi bir devlet desteği almadan, daha da gelişerek ve büyüyerek bugünlere ulaşması dikkat çekmek istediğim önemli bir husustur. Bunda, bence bugün adı geçen müessesenin başında bulunanların herhangi bir dünyevi menfaat gözetmeden, son derece halis bir niyetle “rızâ-yı Bârî” adına çalışmaları gelmektedir. Kubbealtı Akademisi’nin kurulduğu ve faaliyete başladığı 70’li yılları daha dün gibi çok iyi hatırlıyorum. Anarşinin doruğa tırmandığı, sağsol çatışmalarının had safhaya vardığı, güpegündüz hemen her gün sokak ortasında masum insanların öldürüldüğü, fâili meçhul cinayetlerin sıradan hadiseler hâline geldiği; okullarda, iş yerlerinde ve fabrikalarda işgal ve boykotların kol gezdiği, Türkiye’nin bir bakıma “kef” attığı o meş’um günlerde ben de İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi’nde talebe idim. Başlangıçta “Masum öğrenci olayları” şeklinde, derslerin boykot edilmesiyle başlayıp giderek dershanelerin ve üniversitelerin işgaliyle devam eden o kara günlerde Çarşıkapı’da Kara Mustafa Paşa Medresesi’ndeki Kubbealtı Akademisi, benim de aralarında bulunduğum bir arkadaş grubu için, gerçek anlamda bir sığınak mevkiinde idi. Kubbealtı, bugün olduğu gibi o sırada da, hakikaten bir nevi açık üniversite gibiydi. Zaten o yıllarda İstanbul’da Millî Türk Talebe Birliği ile Milliyetçiler Derneği dışında, bu anlamda herhangi bir kültür müessesesi de yoktu.”

“2000’li yıllardan itibaren vakfın Çemberlitaş’a Köprülü Mehmed Paşa Medresesi’ne naklinden sonra, bu sefer bu yeni mekânda düzenlenen cumartesi toplantıları dolayısıyla gerek Mehmet Nuri Yardım, gerekse İdris Alhanlıoğlu, zaman zaman Mustafa Tahralı ve Sinan Uluant ile bir araya geldiğimizde yapmış olduğumuz tadına doyulmaz sohbetlerle pekişen dostluğumuz bugünlere ulaştı. “Yahya Kemal ve Balkan Coğrafyası”, “Rıza Tevfik’in Evrâk-ı Metrûkesi”, “Nihad Sami Banarlı’nın İstanbul’u”, “Kültür Hayatımızda Fatih Semti”, “Fikir Hayatımızda Ali Suavi”, “Doğumunun 100. Yılında Mehmet Kaplan”, “Boğaziçi’nde Tarih” ve son olarak Kasım 2019’da “Millî Mücadele Dönemi Edebiyatı” adıyla benim de birkaç konuşma yaptığım bu toplantıların, özellikle İlber Ortaylı, Selim İleri, Tuğrul İnançer ve Şevket Eygi’nin konuşmacı olduğu bazıları, öylesine kalabalık oluyordu ki, salona sığmayan dinleyiciler bahçeye, hatta zaman zaman sokağa bile taşıyordu. Aynı şekilde her yıl Vakıflar Haftası dolayısıyla yapılan konuşmalardan sonra rahmetli Emin Işık hocanın okuduğu aşr-ı şerifi müteakip yaptığı duadan sonra misafirlere yapılan ikram âdeta geleneksel hâle gelmişti.” Abdullah Uçman

“Kubbealtı Sözlüğü hazırlama çalışmaları 1972’de başlamış. 2005’te üç cilt hâlinde ilk baskısı yapılmıştır. Büyük ilgi ve takdirle karşılanan sözlüğün ikinci baskısı 2006 yılında, gözden geçirilmiş üçüncü baskısı 2008’de, dördüncü baskısı ise 2011’de yapılmıştır. Sözlüğün tek cilt battal boy yayımı, genel okuyucu kitlesi için hazırlanmış Türkçe Sözlük (2007), ortaöğretim öğrencileri için hazırlanmış Okul Sözlüğü (2009) gibi edisyonları da bulunmaktadır. Kubbealtı Sözlüğü, ihtiva ettiği söz varlığı, bunlara verilen tanımlardaki ilmî tutarlılık, iyi seçilmiş örnekler, köken bilgisi ve dilbilgisi açıklamaları gibi özellikleriyle yayımlandığı günden beri hem genel kültür çevrelerinde hem de akademik çevrelerde başlıca müracaat kaynaklarından biri hâline gelmiştir.”

“Elde edilen verilerin işlenmesi sırasında basılı edisyonun dijital bir kopyasının olmadığı görülmüş; Kubbealtı Sözlüğü’nün sürekli güncellenen bir sözvarlığıyla geleceğe taşınabilmesinin ve gelecek nesillere ulaşabilmesinin tek yolunun öncelikle mevcut sözlüğün dijital veri tabanın hazırlanması, ardından ağ ortamında yayımlanması ve mobil cihazlara uygun yayımlarının yapılması gerektiği Vakıf Mütevelli Heyetine bildirilmiştir. Sonuçta basılı sözlüğün bütün verileri Prof. Dr. Şeref Naci Engin ve ekibi tarafından bilgisayar ortamına aktarılmış ve 2014 yılında Kubbealtı Sözlüğü www.lugatim.com adresinde yayımlanmaya başlamış, 2017 yılında taşınabilir cihazlar için uygulamalar yayımlanmıştır.” Hayati Develi

“Kubbealtı’nın kurulduğu 1970’li yıllarda yaşayanlar, yoksul, iç karışıklığın yorduğu ama her şeye rağmen ilerleyen bir memleket manzarası hatırlar. İlk resim, bu içimizi yakan durumdur ve giderilmesi Cumhuriyet hükûmetlerinin birinci derdidir. Bu böyleyken, bilenler başka bir derde dokunurlar. Büyük manasında eksiklik ruhtadır. Mana kaybını ancak bilenler bilir. O daha derin ve iyileşmesi güç yaralar açar. Yokluğun maddi olanı, bütün derinliğine, sarsıcılığına rağmen katlanılabilir görünür. Derler ki, “Kan kaybeden bir hasta gibiyiz ve işin garibi farkında değiliz.” Böyle bir resim de gözlerinizin önünde olsun!

Bu fotoğrafı iyice göstermek lazım. Dönemi ve hatta bugünü anlamanın başka yolu yok. O yıllarda, kendimize ait ne varsa bir bir hayatımızdan çekilirken, yer yer yükselen sesler cılız kalıyor ve düşüşü önleyemiyoruz. Türk’ü Türk yapan tarihi, dili ve dini üzerinden yürütülen yıkım hamlelerine cevap verecek isimler pek az, mahfiller oluşmamış veya var olanlar dağınık hâlde. Toplu uyanışın fitilini ateşleyecek kuvvetli merkez veya merkezlerden mahrumuz. Millî Eğitimimiz, üniversitemiz, aydınlarımız kendinden uzaklaşma hâlinin en keskin örneklerini verme yarışındalar. Diyanetimiz, başka tür bir darlığın ipiyle tersten bir uzaklaşma ile aynı sonuca gidiyor. Ortada bir gerçek var, her taraftan Türk’ü Türk yapan unsurlara hücumlar altındayız. İşin garibi ve hazin tarafı, bunu yapan da kendimiziz, içten hırpalanıyoruz.”

“Sanırım, yakın tarihi yazanlar, Kubbealtı’nı ayrı bir yere koyarak değerlendirecekler. Çok büyük hizmetler gören kurum ve kuruluşlarımız var. Her biri bir türlü kültürümüze, insanımıza, hayatımıza değer kattı. Fakat bunlar arasından hiçbir kurum ve kuruluşumuz, bu merkez kadar geniş konulara eğilmek ve kültür bütünlüğü içinde bir bakışla hareket etmek yüksekliğinde görülmez. Kubbealtı bir lokomotif güç olmaktan ileri bir hamledir. Çıkışı, yüksek donanımıyla şaşırtıcıdır. Bütün klasik sanatlarımızın son üstatlarını hoca olarak bünyesine almış ve hemen öğrenci yetiştirmeye başlamış, âdeta yok olmayı önlemiştir. Bu, öyle kolayına söylenip geçilecek bir husus değildir; mevcut gidişe karşı aşılanmış, yeniden inşa edilmiş ve kendisi de inşacı bir nesil yetiştirme işidir. Çağın gerekleriyle buluşan, her yönüyle medeni ve kendi kültürüyle bezenmiş yapıcı nesiller yetiştirecek sırlı bir hamledir. Memlekette kol gezen her tür yıkıcılığın kanıksandığı bir dönemde açılmış yeni bir yoldur. Hat, tezhip, minyatür, musiki kursları hemen başlatılan işlerdendir. Edebiyat, mimari, şehircilik, aile ve toplum hayatı, bütünüyle Türk yaratıcılığı ve kültürün her dalında konuşmalar aynı zamanda başlamıştır.” A.Yağmur Tunalı

“Kurulduğundan beri Cevri Kalfa Medresesi’nde hizmet veren Türk Edebiyatı Vakfı’nın ilerleyen senelerde bu tarihî mekânın restorasyona girmesi sebebiyle seminer faaliyetlerini yaklaşık iki sene Kubbealtı Vakfı’nın bulunduğu Köprülü Mehmet Paşa Medresesi’nde vermesi, iki kurum arasında devamlılık arz eden manevi bağın en güzel göstergelerinden biridir.

Şahsi dostluklarla halli hamur olarak, büsbütün kıymet kazanan bu prensip ve dava birlikteliğini, anlatması bakımından iki yazışmaya yer vermek isterim. Sâmiha Ayverdi’nin Ahmet Kabaklı’ya imzalayarak gönderdiği çok sayıda kitabının arasından “Ah Tuna Vah Tuna”daki şu ithafiye, bu ezeli dostluğu en güzel ifade eden örneklerden biridir. “Evet aziz Dost Ahmet Kabaklı. Sanki bu yazıları beraber aynı masada yazmışız. Mamafih doğrusu da bu değil mi? Mademki iman ve îkandan, derûnî bir yol vardır, aynı sızıları ya da şuuru paylaşmış olmamız nasıl yadırganır? Size de Meşkûre Hanım’a da sevgi ve selamlar. 13.7.1990”

Türk Edebiyatı Vakfı kurulacağı zaman, Sâmiha Ayverdi’nin, Kabaklı Hoca’nın yazdığı davet mektubuna verdiği cevap ise şöyledir: “Muhterem Efendim, teveccüh ve nazik dâvetinize azim teşekkürler. Bir millî dâvâ çatısının altında bulunmak, vazife olduğu kadar şereftir de.

Ancak her an gözümüzün üstünde olmasını bir iman borcu kadar mukaddes bildiğimiz Kubbealtı ile dahi, sıhhî sebepler yüzünden gereği kadar meşgul olamamaktayım.” Zeynep Uluant

Çağdaş Özbek Şiiri

Hikmet Koraş, Çağdaş Özbek Şiiri üzerine kaleme aldığı bir yazı ile Türk Edebiyatı’nda.

“Özbek edebiyatı ve şiirini Özbek adının resmi olarak kullanılmaya başlandığı SSCB Özerk Özbek Cumhuriyetinin kurulması ile başlatmak yanlış olur. Özbek edebiyatı, bugün temeli üzerine oturduğu Çağatay Türkçesi ve edebiyatından ne kadar savrulmuş olursa olsun dünya görüşü, hayat anlayışı ve mazmun olarak Çağatay Türkçesi ve edebiyatından neşet etmiştir ve hâlâ o köklerden beslenmektedir. Bu köklerin derinliği Harezm, Karahanlı ve Eski Türkçe dönemine kadar uzanır.

Özbek edebiyatı terimi, Sovyetlerin kurulmasından sonra rejimin dayatmasıyla yaygınlaşan ve Çağatay edebiyatı terimi yerine ikame edilen bir isimdir. Bu, her ne kadar Sovyet dayatmasıyla oluşmuş olsa da bugün yaygınlaşmış, hem bağımsız Özbekistan Cumhuriyetinin dilini ifade etmek için Özbekçe terimi, hem de bu dille meydana getirilen edebiyat için Özbek edebiyatı terimi yaygınlaşmıştır.

Türkiye ve Türkolojide kullanılan Çağatay edebiyatı ve şiiri ibareleri, Fıtrat tarafından kurulan Çağatay Gürüngi topluluğunun Bolşevikler tarafından dağıtılması ve yerine Özbek Bilim Heyeti kurulması ile sadece bilimsel bir terim olarak kalmış, hatta geçmişteki birliği çağrıştırdığı için kullanılması yasaklanmış, kullananlar yönetim tarafından karşı devrimci olarak ilan edilmiştir.

20. yüzyıl hariç tutulursa Türk edebiyatı neredeyse bir manzum edebiyattır denebilir. Bu hüküm hem anonim hem de aynı köklerden beslenen anonim olmayan edebiyat için geçerlidir. Şiirin bu kadar rağbet gördüğü bir milletin şairlerine itibar etmesi ve onlara kutsiyet atfetmesi de normaldir. Hükümdar saraylarında şairlerin özel bir yerinin olması, hatta neredeyse dokunulmaz olmalarının sebebi budur denilebilir. Nihayet, Türklerin yaşadığı coğrafyanın tamamında toplumsal olayların ve yeniliğin öncüsü hep şairler olmuştur.”

“Çağdaş Özbek Edebiyatını ve bunun içinde şiiri genel olarak, yaşanan olaylar ve eğilimler dikkate alınarak dönemlere ayırmak mümkündür. Millî şuurun oluşmaya başladığı 1910’lara kadar süren dönemi Çağatay edebiyatının son dönemi kabul etmek daha doğru olacaktır. 1910’larda başlayıp günümüze kadar devam eden dönemi Çağdaş Özbek edebiyatı ve şiirini Çağdaş Özbek şiiri olarak adlandırmak mümkündür.”

“Bugün çağdaş Özbek şiirinde görülen dışarıdan girmiş türler, nazım birimleri, nazım şekilleri kısa sürede millîleştirilmiştir.

Her ne kadar Çağatay ismi yasaklanmış olsa da Özbekistan Türk topluluğu Çağatay yazı dilinin mirasını çok iyi değerlendirmiştir. Sovyetler Birliği döneminde en çok edebî eserin verildiği cumhuriyet Özbekistan’dır demek yanlış olmaz. Bunda elbette Özbeklerin sayıca kalabalıklığının da etkisi inkâr edilemez. Buna, Semerkant, Buhara, Taşkent, Hive gibi eski kültür merkezlerinin Özbekistan sınırları içinde olması, bu şehirlerin daha önce bütün İslam alemi için önemli bir kültür merkezi olması da bu bölgede önceden de okuma yazma oranının yüksekliği vs etkili olmuştur. Özbekistan devletinin kurulduğu bölgedeki bu birikim çağdaş Özbek edebiyatının şekillenmesinde elbette önemli bir amildir.”

“Çağdaş Özbek şiirinde muhtevanın zenginleşmesi Milli Uyanış denilen Çağatay şiirinin son döneminde olmuştur. Klasik formda yazılan şiirlerde klasik şiirden farklı olarak toplumsal olaylarla milli ve evrensel değerler şiire girmiştir.

Şiir kitapları klasik şiirdeki divan formunun dışına çıkmış, şiir ve şair tezkerelerini andıran şiir antolojileri yayımlanmaya başlanmıştır. Özellikle matbuatın yaygınlaşması şiire olan rağbeti artırmış bu da şiirin fikirlerin yayılmasında bir vasıta olarak kullanılmasını beraberinde getirmiştir. Sanattan uzak didaktik yazılmış şiirler yanında hayal gücü zengin sanat değeri yüksek şiirler de ortaya çıkmıştır. Fakat hem Cedit Dönemi hem de Sovyet dönemi Özbek şiirinde hep toplum için sanat anlayışı ağır basmıştır.”

“Bağımsızlık sonrası dönem, millî duyguları terennüm eden şairlerin yönetime talip olduğu ve siyasete girdiği dönem olmuştur. Siyasi mücadeleler şairleri olumsuz etkilemiş, daha önce başarılı şiirler yazan sanatçılar susmak zorunda kalmışlardır. Son dönem bir tarafa bırakılacak olursa Sovyet döneminde iktidara gelen yönetim SSCB’yi aratmamıştır. Sadece Özbek aydınları değil bütün Türk dünyasındaki aydınların büyük beklentileri gerçekleşmemiş bir hayal kırıklığı yaşanmıştır. Buna rağmen yönetimle ters düşmeyen şairler serbest bir şekilde duygularını terennüm etmişler, güzel eserler ortaya çıkmıştır.

Bu şairlerin ve terennüm ettikleri duyguların Sovyet dönemi anlayış ve düşüncesinden tamamen arınmış olduğunu söylemek de imkânsızdır. Her şeye rağmen bu gelişmeler çağdaş Özbek şiirinin güzel bir yolda olduğunu ve ileride çok güzel eserlerin ortaya çıkacağını müjdelemektedir.”

Türk Edebiyatı’ndan Hikâyeler

İmdat Avşar- Fotoğraf ve Kaşağı

“Garip bir çocuktum. Saatlerce duvar halılarındaki hayvan figürlerini izliyordum. Pırıl pırıl bir dereden su içen ceylanlar, elvan renkleriyle tüylerini kabartan tavus kuşları, duru bir gölde yüzen yeşilbaş ördekler… Bir de üzerinde av sahnesi olan bir duvar halısı vardı. İri, bir ağacın kökleri gibi çatallanmış boynuzları olan zavallı bir maralı yakalamış; kimi bacağından, kimi boynundan ısıran benekli av köpekleri… O geyiğin gözlerindeki acı, o köpeklerin sırıtan dişlerindeki hınç geceler boyu zihnimin duvarlarına çarpıp duruyordu… Sonra duvarlarda asılı aile fotoğrafları ve o fotoğraflardan bakan insanların kedere batmış gözleri tuhaf düşünceler uyandırmaya başladı çocuk zihnimde. Ölüp gitmiş insanların siyah beyaz bir fotoğraftan yansıyan yüzleri ve bedenleri ölmüş olsa da ölmeyen, diri bakışları... Ninem o kadar hayat dolu bakıyordu ki, onun duvardaki fotoğrafın çerçevesinde sıyrılıp ete kemiğe bürünerek yanıma geleceğini, ellerimi tutacağını, bana yine “Al Kız-Bal Kız-Kel Kız”masalını anlatacağını düşünüyordum. Bazı geceler de ninemin fotoğrafına bakarken gözlerimin önüne onun mezarı geliyor ve içimi ürperten bir korkuya kapılıyordum.”

“Üç kardeş tek öğretmenli bir köy okulunda okuyorduk. Ablam beşinci sınıfta, ben dördüncü sınıfta, kardeşim ise birinci sınıfta… Ağabeyim şehirde, ortaokulda okuyordu. O hafta sonu tatilinde köye geldiğinde, benim bayramım oluyordu. Onun getirdiği “Tarkan”, “Tolga”, “Kara Murat”… çizgi romanlar, masal ve hikaye kitapları, beni köyümüzden binlerce kilometre uzaklara götürüyordu. Köy evlerindeki siyah beyaz fotoğraflardan ve duvar halılarının tılsımından kurtuluyordum. Bu dergiler ve çizgi romanlar çocuk dünyamı bin bir renge boyuyordu…”

Samet Çıldan- Tülbent

“Kitaplarla haşır neşir olduğu, küçük sayılabilecek çantasından çıkardığı, aşağı yukarı çantayla aynı ebattaki kitaptan belliydi. Öyle ya, hem küçümen bir çantan olacak, hem de içinden kitap çıkacak. Öyle anlaşılıyordu ki yanında her daim bir kitap yahut mecmua taşıyan bu genç kadın -bayan denince bozuluyordu- düpedüz bir kitap kurduydu. Ayraç kullanmadığı için, son okuduğu sayfanın köşesini içe doğru kıvırmıştı. Evet, bir kitapsever için bu hareket, biraz özensiz sayılabilirdi.

Fakat başörtüsü özenle bağlanmıştı. Örtüsünün üzerindeki gözlük, zarif ve şıktı. Tırnaklarındaki ve dudaklarındaki oje ve ruj değil, sadece parlatıcı idi.”

“Şehrin kuzey çıkışında, ana yolun üzerindeki yazıhanede bekleyen kadın, tedirgin gözlerle yolu gözlüyordu. Yaşı yetmişe yakındı. Üzerinde koyu kahve bir pazen etek, aynı renkte sayılabilecek bir kazak ve kazağın üzerinde emanetmiş gibi duran uzunca bir el işi yelek vardı. Yeleğin ön yüzünde belli belirsiz karanfile de aslanağzına da benzer çiçek motifleri. Başındaki örtü, tülbent dediklerinden.

Bu tülbentler biraz eskidi mi, hani ıskartaya çıkınca yani, süt kovalarının ağzına takılır da süzgeç yapılır, bilirsiniz. Kimisinin yaralı bir kola sargı bezi yapıldığı yahut tarla sınırlarında direklerle tuğ gibi dikildiği vakidir.

Otobüs gecikti mi ne? Hanidir gelmiş olmalıydı.

Eliyle sık sık düzeltiyor tülbendini. Buruşuk yanağının kenarından içe doğru kıvırır gibi hareketler yapıyor.”

“Ömer Seyfettin’in aksine, bu defa karşımızda mukayese edilen kadın tipleri başörtülüdür. Anneannesiyle torunu arasında bir kıyas yapılmaktadır. Fakat zihniyet aynıdır. Eskiden gayrimüslim kadınlarda öne çıkan özellikler, şimdilerin muhafazakâr kadınlarına atfedilmektedir. Sözümona genç kadının giyim kuşamı, parfümü vesaire, anneanneyle hiç uyuşmamaktadır. Müslümanca yaşayanın anneanne oluşu, genç kadının ise sanki ninesinden rahatsız olurcasına tavır takınması, otobüstekilere rezil olmuş gibi kitabına gömülmesi; üstelik bir duruş sahibi olduğu düşünülen İsmet Özel okuyor oluşu, genç öykücümüzün eleştirdiği noktalardır.”

Türk Edebiyatı’ndan Şiirler

Efsunlu yağmurlarla yıkanırken

Adını yazdım o şehrin kaldırımlarına

Sevdiğin şarkılarla adımladım zafer meydanlarına

Barış kuşlarıyla donattım gökyüzünü

Hiç haberi olmadı kayan yıldızın

Buğday başağında uykuya dalan uğur böceğinin

Ölesiye kokular saçan

Zambaklar da hiç söz etmedi bu sırdan

Köprüler yaptırmıştık oysa

Ve nice güneşler bağışlanmıştı kapkaranlık uslara

Bir nar gibi kızarıp durmuştu tanlar

Kızaran o pak, namus kokan yüzler misali

Ney eşliğinde bir ilâhî kesilmişti ıhlamurlar

Zeynel Beksaç

Kışa vurdum kendimi

Yüzüm ağarsın diye

Asırlarca yağsa da

Ağartmaz bu kar beni

Bu insan ormanında

Ağaç olmak ne mümkün

Bu karanlık gülüşler

Bu yüzler sıkar beni

Ne yıldızlar el eder

Ne toprak omuz verir

Ne bulut süt emzirir

Ne yağmur yıkar beni

Tacettin Şimşek

Balam

Beyaz bulutlardan güller devşiren

O ak gülüşün bulutlandı mı?

Toprağa uzandıkça cansız bedenin

Senin saçların uzar benim kederim

İsa’nın elleri değmiş zamana

Sûr’a vakit olmasaydı hiç

Bilal belirirdi şu Karabağ’da

Son cefa, son zulüm ve son hıçkırık

Kopmadan kıyamet son bulsun diye

Balam sende

Ezan kokusu var

Süleyman Aydemir

Daş olub elece yağır başıma

Sene uzatdığım güller, çiçekler.

Tanrının da her gün çıxır yadından

Bu seven ürekler, yanan ürekler.

Öpdüyün yerlerden derdler boy atır,

İndi hesret gelib oxşayır meni.

Ne zaman qolumu açsam yoluna,

Sanki qolların da ox sayır meni.

Daha qanadların quşları yoxdur,

Ağacsız qalıbdır indi budaqlar.

Menden yaranmışdı, meni öldürdü,

Sinemde yurdsuzdur indi bu dağlar.

Gülay Tahirli

o sen miydin koşuşmanın ucunda

eklem yerlerinden ayrılmış yolun

alışılmış bir yerde kaybolmak sanki

nehrin işaret dilinden habersiz

eşildikçe biraz daha kendinden

bir sabah tanıdık, çok eski bir yüz

bir kuyuda birikmiş kadar üst üste

ve insan ve kitap ve toprak belki

Şadi Oğuzhan

YORUM EKLE
YORUMLAR
HEK
HEK - 2 ay Önce

Kaleminize sağlık hocam

banner26