Aralık 2019 dergilerine genel bir bakış-2

Bûtimar’dan hikâye dosyası

Kendini özletmişti Bûtimar. Yokluğu da hissedilmişti. Samimiyetiyle, titizliğiyle ve özgün duruşuyla edebiyat dünyamızın Bûtimar’a ihtiyacı olduğunu bu süre içinde anlamış olduk. Bir döndü pîr döndü dercesine sıkı bir sayı ile çıkageldi dergi. Hikâye dosyası göz dolduran içeriğiyle dikkat çekiyor. Altını çizdiğim satırları paylaşacağım.

“Hikâye denince bugün akla, daha ziyade iki kişi geliyor: Maupassant ve Çehov. Birinci Fransız, ikincisi de Rus olan bu şahıslar ne yapmışlar da bir türün iki kopmaz parçası olarak zihinlerde yer etmişler? Ne yapmışlar: Hikâye yazmışlar. İkisi de modern hikâyenin doğuş çağlarının insanı. Maupassant, olay hikâyesi diye adlandırılan, Çehov da durum hikâyesi diye isimlendirilen hikâye türleriyle anılır olmuşlar.

Yani biz bugün diyoruz ki; iki cins hikâye vardır, 1. Olay hikâyesi ki bu durumda Mauspasant’tan bahsediyoruz, 2. Durum hikâyesi, bu durumda da Çehov’dan bahsediyoruzdur. Nasıl bir payedir bu? Mesela biz Ömer Seyfettin hikâyesinden söz ediyorsak diyoruz ki “Ömer Seyfettin hikâyesi Maupassant türü olan olay hikâyesine girer.” Yok, eğer, mesela Sait Faik hikâyesinden bahsediyorsak o zaman da şöyle diyoruz: “Sait Faik hikâyesi Çehov tarzı olan durum hikâyesine örnektir.”

Biri Fransız, biri Rus bu iki adam nasıl bir iş başarmışlar da kim nerde hikâye yazıyorsa yazsın, hikâyelerini kendilerine nispet ettirecek bu ulu payeyi almışlar? Bilmiyorum. Hak ediyorlar mı, hak etmiyorlar mı? Bol keseden mi verilmiş, yoksa hakikaten analarının ak sütü gibi helal bir unvan mıdır bu, onu da tam bilemiyorum.”

Dursun Ali Tökel

“Cumhuriyet Devri Türk şiirinde manzum hikâye yerini yavaş yavaş “şiir-hikâye”ye bırakır. Şiir-hikâyeler, manzum hikâyelerle karşılaştırıldığında bu metinlerde biçim ve içerikte daha özcü/minimalist bir ifade dikkati çeker. Mısralarla yine bir durum ya da olay(lar)ın aktarıldığı bu metinlerde şiirselliğin, imge ve simgelerin daha çok öne çıktığı görülür. Şiir-hikâyelerde estetik gaye ön planda olup az sözle yoğun anlatım hedeflenmektedir. Didaktik söylemden olabildiğince uzak olan bu metinler çoğunlukla bireysel içeriklidirler.”

Mehmet Güneş

“Tarihi bağlam açısından bakıldığında, hikâyenin kadim imparatorluk dönemleri anlatıları olduğu görülür. Buna karşılık öykü, modern zamanların anlatıları olarak yaygınlık kazanmıştır. Bu durum bizzat hikâyenin ve öykünün yapısında da mevcuttur. Yani, hikâyede bir olay, geniş ve ayrıntılı olarak işlenirken, öyküde olayın herhangi bir anı ya da kesiti öncelenir. Yukarıda da değindiğimiz gibi, hikâye “bütünlüklü” bir görünüm arz ederken, öykü “parça / kesit” temelli bir yapıya sahiptir.”

Şaban Sağlık

“Öykü uzun yıllar yolculuğa dayalı, taşınmaya bağlı olarak sürdürdüğüm hayatımda karşılaştığım zorlukları “bir tecrübe” olarak görmeme yardım etti hep. Bir cümle otobüs penceresinden sızar, birkaç cümle henüz yerleşilmemiş tozlu bir evin penceresinden yağar, ertelenmiş uçak yüzünden kaçırılan üzerine düşülmüş dağınık notlarda belirir. Mekanlar, ilişkiler, nesneler, sahneler değişirken, geriye kalanı koruma altına almaya çalışıyor insan. Bazen yıllar önce bir ajandaya yazılmış bir cümlelik not bir roman için yeni bir pencere açar, bazen bir roman için alınmış notlar zamanın süzgecinden geçerken özleşip bir öyküye dönüştürmeye çağırır. Bu arada Bakü’de başladığım ilk romanımı Tahran’da sürdürüp İstanbul’da tamamladım beş veya altı yıl içinde, ancak öykü her aralıkta, her köşede beni çağırmaya, bana çarpmaya devam etti. İşte bu sonuncu öykü kitabım olmalı, demişken, başka bir öykü zincirine açıldı zihnim. Muhayyilem de memnuniyetle kabul etti bu yeni macerayı.”

“Edebiyatı etkileyici ve vazgeçilmez kılan, kesinleşmiş gözüken tariflere rağmen yepyeni denemelere dolayısıyla yeni tariflere açıklığı... Öykü edebiyat atölyesinin en faal, en hareketli masası. Hızla gelip geçen sahneleri ucundan kıyısından da olsa fark etmeyi istiyorsa, fark edebilir insan bu masada. Unutulmaması gerekene özgü adaleti borçluyuz öyküye, bir tür zorunlu çileye rağmen bize sağladığı yazma sebepleri ve teselliler için. Kendi adıma bana okuma zevki kazandıran yazarlara duyduğum borçluluk için de hayal ettiğim metne ulaşmaya çalışıyorum.”

“Yazılması ertelenen, yarıda bırakılmış ne çok öykü, ne çok hikâye var! Bir romanın hatırına bekletilen öyküler de hiç az değil. Bir türlü tamamlanamayan öykülerimiz üzerine de yazacak ve konuşacak ne çok şey var. Yakın tarihlerde bir gün, yarım öykülerine bir türlü dönememenin mahcubiyetini taşıyan yazarlar olarak bunu gerçekleştirebiliriz ümit ederim.”

Cihan Aktaş

“Sezai Karakoç, Türk edebiyatı ve fikir dünyasında önemli şahsiyetlerden biridir. Onun fikir yazılarına edebiyatçı kimliği, edebî eserlerine de düşünür yönü yansır. Karakoç’un düşünce yazılarında savunduğu ya da karşı çıktığı görüşlerin edebî eserlerine sanatkârane üslupla yansıdığı görülür. Mütefekkir Sezai Karakoç daha çok şairliğiyle ön plana çıksa da diğer edebî eserlerinde olduğu gibi hikâyeleri de önem arz eder. Karakoç’un iki kitapta toplanan on yedi hikâyesi zengin içerikleri ile farklı okumalara imkân sağlar.”

Fikri Kula

“Kutlu’nun hikâyeciliğinde anlatılan bizim hikâyemizdir. “öteki olanı değil” bizi anlatır. Fakat bu anlatım tarzı ötekini de bilerek ortaya konulur. Biz kimiz? Ötekinin karşısında duran bizler neden “biz” diye isimlendiriliyor? Kutlu’nun eserlerinin geneline yayılan bir sosyolojik bakıştan söz edebiliriz. Ötekinin ve bizin durumunu gözler önüne serer bu bakış. Yaşadığı topluma Mustafa Kutlu Hikâyeciliğinde Savunu ve Eleştiri BİLAL CAN 57 fildişi kuleden bakmayan Kutlu, mahallenin kimi zaman çay ocağındaki müdavimlerinden biri, namazdan çıkarken birbirleriyle musafaha eden cami cemaatinden biri gibidir. Fakat ortaya koyduğu eserlerle bu toprakları çok iyi analiz eden bir çiftçi, toplumsal tabakalaşma ve toplumsal değişim ve dönüşümü ortaya koyabilen bir işçi, serbest piyasa ekonomisinin etkilerini ayrıntısıyla ortaya koyabilecek bir ekonomist gibidir. Bu bakımdan Mustafa Kutlu için bu toprakların yetiştirmiş olduğu, toprağından kopmayan bir aydın gözüyle bakmamız mümkündür. O, derdini söylemekten yorulmayan haliyle insana yazdıklarıyla kendine gelmesini fısıldayan bir yazardır. Modernizm karşısında geleneği savunur. Şehirlerin müzeleştirilmesine karşıdır, oradaki yaşantıyı önemser.”

Bilal Can

“Kemal Tahir, şairliği ve romancılığı yanında onu bir hikâyeci olarak anmaya yetecek kadar hikâye de kaleme alır. Bu hikâyeler Üstadın Ölümü, Göl İnsanları, Dutlar Yetişmedi ve Zehra’nın Defteri olmak üzere dört kitapta toplanmıştır. Üstadın Ölümü’nde Kemal Tahir’in 1937 ve 1938 yıllarında Yedigün ve Karikatür dergilerinde çıkan hikâyeleri bulunur. Bu hikâyelerin ortak yönü hepsinin de kısa hikâye kategorisine dâhil edilebilecek metinler olmalarıdır. Yedigün’de çıkan hikâyelerde yazar kendi adını kullanırken Karikatür’de yayımlananlarda genellikle “TİPİ” ve “TAKA” müstear isimlerini tercih eder. Üstadın Ölümü’nde yer alan hikâyelerde genellikle güldürü unsurları ön plana çıkarılmakta ve kurguya neşeli bir hava hâkim kılınmaktadır. Ayrıca hikâyeler, Kemal Tahir’in yazarlığının ilk dönem ürünleri olduğu için edebiyat açısından iddiasız metinlerdir. Dolaysıyla da hemen hepsi mekân, zaman, anlatım tekniği, konu arka planı gibi kurgu unsurları yönünden zayıftır.”

Mustafa Dere

“Türk toplumunda bürokrasi kavramı çoğu zaman olumsuz çağrışımlara neden olur. Anadolu halkı bürokrasi ve bürokrat kavramlarını zorluk çıkarma, sorun oluşturma söz gruplarıyla birlikte düşünür. Vicdan duygusundan ve sorumluluk bilincinden uzak olan memur ve bürokratlar halka ve devlete hizmet etmek yerine kişisel çıkar peşinde koşup adları da rüşvet ve yolsuzlukla birlikte anılmaktadır. Refik Halit Karay, Sabahattin Ali, Nurettin Topçu, Anadolu toplumunda bürokrasi ve memurları işleyen hikâyelerinde bürokraside yozlaşmayı farklı yönleriyle işlerler.”

Ufuk Sarıtaş

“Kaleme aldığı hikâyelerinde tıpkı şiirlerinde olduğu gibi ölüm korkusu-yaşam sevgisi ikilemini kurgunun merkezine oturtan Cahit Sıtkı’nın hikâye karakterleri, hayatı bir nevi ibadet görerek yüksek bir sevgiyle yaşarken; bu arzunun doğal olarak tetiklediği ölüm korkusunu da içlerinde hep taşırlar. Hikâyelerdeki kişiler ölümü yaşamın ve onun insana sunduğu nimetlerin son buluşu olarak algılarlar. Bu algı onlarda yaşamdan kopma kokusu yaratır. Ölüm korkusu ise hayatı daha kesif yaşama isteği uyandırır. Hikâyelerde ölüm gerçeği ve ondan kurtulma yolu olarak yaşam sevgisi bazen olay örgüsü içerisinde bazen karakterler aracılığıyla okuyucuya hissettirilir. Tarancı’nın kendisinden izler taşıyan hikâye kişileri doğa ve aşk gibi kavramlar aracılığıyla yaşama olan arzularını açığı çıkartırlarken; yalnızlık ve bunalım durumlarında da ölüm korkularını belli ederler. Tarancı’nın şiirlerinden çok iyi bildiğimiz yaşam sevgisi ve ölüm korkusu temaları hikâyelerinde de işlenmiştir.”

Ali Karahan

“Haldun Taner’in “Artırma” hikâyesindeki anlatıcının “züğürtlük geveleyişleri, talihsizlik yâveleri” dediği hikâyenin kendine göre ne olduğunu ifade eden cümlelerini, o ne derse desin, ancak bir hikâye/ci tarifinin ironisi gibi düşünmek en doğrusudur. Bir artırmaya katılan insanlara, bir eşyaya sahip olma veya olamamaya, sonradan görme zenginlerle kadir kıymet bilecek olmasına rağmen maddi imkânlarının kıtlığı sebebiyle hiçbir şeyi alamayanlara vb. dair görüntü ve yorumların yer aldığı “Artırma” hikâyesindeki bu ironik tarifin arkasında sosyal, bireysel ve ekonomik birçok ciddi meseleler bulunmaktadır. Hikâyede artırmaya çıkarılan her bir nesneyle, bunlara verilen tepkilerle ve bu esnada yapılan gözlemlerle okur, sosyal hayata, insan hallerine, ekonomi ve insan ilişkilerine, aşk’a…, en önemlisi de, hepsi arasında ikide bir kendine dönmeye, kendini yoklamaya ihtiyaç hissetmektedir.”

Ahmet Cüneyt Issı

“Yaratıcı yazarların, ressamların mûsikî insanlarının vb. ortak vasfıdır herkes gibi görmemek ve herkes gibi duymamak. Eşyaya ve olaylara aynı yerden bakanlar aynı şeyi görürler. Oysa sanatçılar, yaratıcı yazarlar sıradan insanların baktığı yerden bakmadıkları için onların görmediklerini görürler. Mesela güvenlik problemleri yaşayan bir adam, T harfinde yolunu kesen bir harami görebilir, bir başkası aynı harfte içine büzülmüş, duygularını içine gömmüş bir adam görebilir; bir matematikçi orada bir hücreye, bir mimar bir binanın fil ayağına; bir başkası patentlerini Thomas Edison’da kaptıran -alternatıf akım deyince akla ilk gelenlerden biri olan bilim insanı- Nikola Tesla’yı; bir başkası (mesela bir sürücü) “ilerisi olmayan yol” işaretine; öteki “işleme bir süre ara verilmesi” anlamına ulaşabilir. Bir sanatçı, mesela bir ressam bütün bunların dışına çıkarak düşünme melekelerinin merkezinin yitirilişini (başsız bir insan), bir sosyolog ise lidersiz kalmış bir toplumu görebilir aynı harfte. Bu şunu gösterir: Kimi durumlarda nesne aynı kaldığı hâlde gözler farklılaşabilir; dolayısıyla görüngüler de değişebilir.”

Recep Seyhan

“Yaşlılık, ölüm ve yaşam Onat Kutlar’ın öykülerinin izleklerini oluşturur. Öykülerinde, karakterlerin içinde bulunduğu duygu ve düşünce durumunun, onların davranışlarına ustalıkla yansıtılması ise Kutlar’ın dili kullanma konusundaki özgünlüğünün bir başka göstergesidir. Büyülü gerçekçi metinleri işleyen Kutlar’ın İshak kitabı ölümle biten bir maceranın sürükleyiciliğinde son bulur. Okuyucunun karanlıktan çıkıp gelen ve omzuna konan İshak kuşu ise kulağımıza bir şeyler fısıldar ve o büyülü dizelerle macera son bulur.”

Onur Uzer

Güray Süngü ile söyleşi

Bûtimar’daki öykü dosyası Güray Süngü söyleşisi ile devam ediyor. Şeyma Subaşı’nın sorularını cevaplamış Süngü. Yazma serüveni, dergiler, öyküler, kitaplar üzerine keyifli bir sohbet Bûtimar okuyucularını bekliyor.

“Yaşayabilseydim yazar mıydım hiç. Bunu şair demiş. Biz demeyelim. Yazmak ile yaşamak birbirinden pek de ayrı değil, bir zamanlar çok yorucu bir işte çalışıyordum, o işi yapabilmek için yüzümü, derimi, her yerimi kaplayan bir kıyafet giymem gerekiyordu, sonrasında akşamları evde o kıyafeti çıkarıp kendim olmaya çalışıp yazıyordum. Böyle üç dört roman yazdım galiba. Sonra mahalledeki nalbur da sizin yazar olduğunuzu bilir hale geliyor, zaman alıyor tabii, ondan sonra başka kıyafetlere pek gerek kalmıyor. Şimdi kendi çapımda bir yazar hayatı yaşıyorum. Yazma konforu, ailenin, çevrenin kabulleri ve saygısı, hepsini içeriyor bu durum. Bazı şeyleri asla yapmama hürriyetine sahip oluyorsunuz. Bazı şeyleri de çekinmeden yapma hürriyetine. Bunlar değerli şeyler.”

“En güzel hikâyelerin geçmişte yazıldığına inanılır. Çünkü geçmişte yazılıp bugüne kalmış eserlerin üstünde hem okurlar, hem eleştirmenler hem de zaman tepinmiş ama yine de onları öldürememiştir. Ama bugün de gelecekte eski öyküler denecek öyküler yazılıyor. Bunların bazısı da elbette ölümsüz olacak. Sanat teknoloji gibi değil, medeniyet gibidir. Teknoloji ilerler, ama medeniyetin en iyisi belki de geçmişte kurulmuş ve yok olmuştur. Bilemeyiz. Benim bu konudaki tavrım net. Vakti zamanında çok görmezden gelinmiş ya da görülmemiş biri olarak yeni öykülere, yeni romanlara, yeni yeni şiir yazanlara bir imkân verilmesinden yanayım. Kötüyse silinecek zaten.”

Hikâyeden sinemaya

İhsan Kabil, Bûtimar’da hikâye ve sinema üzerine bir yazı kaleme almış. Birbirine oldukça yakın olan iki türün kesişen noktaları üzerinden bir durum tespiti yapıyor Kabil.

“Kısa film, kısa hikâyenin formuyla oldukça benzeşim gösterir; olay akışı, zaman yaklaşımı ve muradın sonunda hasıl olunmasıyla iki format arasında neredeyse doğrudan bir ilişki vardır. Bu anlamda, kısa film de kısa hikâyede olduğu gibi biricik ve saygıya değer bir konumdadır. Her iki iletim de kendi içinde bir bütün olup çok öznel bir dünya ortaya koyma kabiliyetine sahiptirler. Kısa film, uzun metraja göre kıyaslanmayıp, kendi içinde ele alınması gereken bir formattır ve belli bir süre içinde hayata dair önemli önermelerde bulunabileceği hasebiyle mikrokozmik bir önemi haizdir. Kısa hikâyeden uzun hikâyeye geçiş belli bir olgunlaşma, tecrübe, yetkinlik, üslup özelliği gerektiriyorsa, uzun metraj film yapmak da insanın yetişmişliği ve Hikâyeden Sinemaya İHSAN KABİL 129 yeterliliği anlamında belli bir merhaleye gelmiş olmasını getirmektedir. Hikâye, hayata dair ince, belki zaman zaman sıkıştırılmış bir gözleme tekabül eder; insani duyarlılık metnin bütün gövdesine yayılabilir, tema olarak işlenebilir veya sonunda tecelli edebilir. Kısa film de aynı şekilde, bir hisseye, ibretlik bir akıbete gidecek yolda sinema diliyle izafi kısa bir zaman diliminde muradını hasıl edebilecek görsel bir örgü olarak perdeye yansır. Hikâyenin kısadan uzuna varan metin çeşitliliğinde, yazarın gözlemlerinin yoğunluğu da okuyucunun zihnine bir söylem zenginliği olarak akar ve kendine orada bir köşe bulur. Sinema, hikâyesinin ağırlığıyla şayet estetik bir yaklaşım sergiliyorsa seyircinin gönlüne hitap edecek, içeriğini konusuyla izhar edecektir. Hem hikâye hem de sinema, dil ve anlatım olarak estetik unsurların gücü oranında bir değer kesbedecek, ancak içerik olarak etik değerleri göz önüne aldığı derecede insan varoluşuna yaraşır bir eser olarak alıcıyla bir etkileşime geçecektir.”

Hikâye soruşturması

Dergide yer alan soruşturmadan birkaç örnek;

“Hikâye kadim kültürümüze ait bir tür. Arap­ça kökenli. Aslında her şeyin bir hikâyesi vardır, bir romanın, bir şiirin, bir resmin, bir filmin. Hikâye bu anlamda ana anlatı damarı gibi kadim bir geleneğin de temsilcisidir. Ben âcizane hikâye olarak yer etmiş metinlere bak­tığımda yaşadığımız zamanlara izlek oluştura­bilecek güçlü eserler olduklarını söyleyebiliriz diye düşünmekteyim. Ahmet Mithat Efen­di’den başlayarak, Nabizade Nazım ve kendi kuşağındaki hikâyeciler. Ömer Seyfettin, Hali­de Edip Adıvar’dan Cumhuriyet Dönemi hikâ­yecilerimize kadar gelen kuşak; Sabahattin Ali, Sait Faik ve kuşağı yine Memduh Şevket Esen­dal, Refik Halid Karay gibi pek çok usta isim kendi kuşakları içinde hikaye yazarları olarak da bilinen usta yazarlarımız. Seksen sonrası edebiyat ortamında daha çok “öykü” olarak adlandırıldı hikâye türü.”

Selvigül Şahin

“Kitaplarımın bazılarına öykü bazılarına hi­kaye yazıldı yayınevlerince. Özel bir talebim hiç olmadı. Günümüzde ikisi de sözlü geleneği değil yazıyı ifade ediyor. Hikayeyi gelenekle özdeş görme eğilimine katılmıyorum. Öykü­nün daha köksüz metinlerden söz edermiş gibi kullanılmasına karşı olduğum gibi. Bu konuda­ki tartışmaları saygıyla izliyorum ama günde­mimde değil. Derdim meselem varsa ya da bir iz bir duyuş hakkında mırıldanmak istiyorsam yazarım. Klasik türlerin bile aşındığı, farklı form ve yöntemlere, kelime ve görsellerin har­manlandığı anlatıya geçildiği bir dönemdeyiz.”

“Bu göğün altında anlatılmamış bir hissiyat yoktur denilir, o halde ele alınan durum, port­re, olay yazarın kaleminden nasıl geçiyor bu önemli. Bu geçiş bu özgün üsluba, biçime ve kurguya işaret eder. Aslolan metnin insana ne sezdirdiği, hangi izi bıraktığı ve hangi küçük aydınlanmayı yarattığıdır. Elbette hikaye içe­riksiz matematik bir oyuna da dönüşmemeli.”

Yıldız Ramazanoğlu

“Sahicilik, dilin kendine özgülüğünü, kurgu­nun kendi tutarlığını ve gösterilen ile söyleni­len arasındaki çelişik veya uyumlu gerçekliği ifade ediyorsa bütün sanatsal üretimde sahici­lik esastır ve estetiğin şartıdır. Ama sahicilik, herhangi bir okur düzeyinin kabullerine bağ­lanmış ise hikaye, roman veya şiirdeki sahici­liği değil o okurun kabullerinin doğruluğunu veya yanlışlığını tartışıyoruz demektir.”

Mehmet Narlı

Bûtimar’dan iki şiir

Çiçekler hakkında ne çok konuştuk
Yüzümüze değdi ıhlamur kokusu
Sarmaşıkla bezenmiş Isırgan otları önünde
İlikledik düğmelerimizi

Seninle böyle mühim dertlerimiz var

Özcan Ünlü

herkes özleyebilir ben seni özlediğimde
bir güvercin gelir gerdanına kadar ıslak

Muhammed Korkmaz

Dünyaya ve hayata yabancılaşmak

Yolcu dergisi 98. sayısına yine sıkı duruşunu pekiştiren hassasiyeti ile girdi. 100. sayısını ve nice sayılarını görmek nasip olsun inşallah. Çünkü Yolcu’nun duruşuna ihtiyacı var edebiyat ve düşünce dünyamızın.

Dergiden yapacağım ilk paylaşım Atasoy Müftüoğlu’na ait. Yolcu okumak için çok önemli bir sebeptir Müftüoğlu’nun dergideki varlığı. Dünyaya ve hayata yabancılaşmak üzerine kaleme aldığı yazısı ile yer alıyor dergide Müftüoğlu. Mümin duruşunu yitiren insanlık ve yara alan İslam algısı üzerine tespitler dikkat çekiyor.

“Müslümanların başarısızlıkları, yeteneksizlikleri, ufuksuzlukları, bağnazlıkları, partizanlıklarını vb. sebebiyle İslam’ı sorumlu tutmamak gerekir. Özeleştiri yapılmadığı takdirde, yeni bir başlangıç yapılamaz, çelişkiler fark edilemez. Yeni bir başlangıç yapılamadığı için de statüko devam eder. Çelişkilerimiz büyük ölçüde tutarsızlıklarımızla ilgilidir. Toplumlarımızda iktidar sahipleri, bir yanda, toplama kampı sakinlerine hitap ediyor gibi, yüksek sesle hitap ederek her gün bir vesile ile, ulus- devlet mitolojilerine özgü sloganlarla- klişelerle halklarımızın zihinlerini kontrol ediyor, bir diğeryandan da, bu iktidar sahipleri ümmet liderliği iddiasında bulunabiliyor. İslami bilinç alanlarına yabancılaştığımız için bu korkunç tutarsızlığı, tutarsızlıkları ve çelişkileri hiç sorgulamıyoruz.”

“Neoliberal dünya görüşü, hayat tarzı her tür özgürlüğü sınırsız bir biçimde istismar ederken, İslami özgürlüklere hayat hakkı tanımıyor. Sömürgecilik, dünyayı tek bir paradigmatik çerçeveye ve Kuzey Atlantik dünyasının dünya görüşüne mahkûm ediyor. Entelektüel emperyalizm sebebiyle bugün entelektüel hayat, İslami bir sistemin yeniden tarihe dönüşünü imkânsız bir şey olarak görüyor. Bu nedenledir ki, ‘’ başka seçenek yok’’ ideolojisine cevap verebilecek bağımsız bir seçenek üzerinde ne yazık ki çalışmıyoruz. Günümüzde kültür hala ideolojik düzlemde şekilleniyor.”

“Bütün insanlığa yönelik sorumluluklar almaları gereken Müslümanlar, dünyaya yabancılaştıkları için kendilerini, yerel/ içsel/ mistik geleneksel /folklorik/ nostaljik ve etnik hapishanelere kapattılar. Bu hapishanelerden ne dünyayı görmek mümkün olabiliyor ne de dünyaya hitap edilebiliyor. Önyargılarımız, bencilliklerimiz, koşullanmalarımız ve bağnazlıklarımız ufkumuzu kapattığı gibi, özgürlüklerimizi de yok ediyor.”

Ahmet Sezgin’den Nuri Pakdil yazısı

Yaşarken de aramızdan ayrıldığında da hak ettiği itibarı gördü Nuri Pakdil. Bu herkese nasip olmaz. Edebiyat dergilerimize bakıyorum. Hepsinde Pakdil üzerine yazılar var. Ahmet Zengin de Yolcu da “Son Devrimcinin Kapısında” başlıklı yazısı ile anılar eşliğinde anmış Usta’yı.

“Kudus’ü “anne” olarak gören bir Müslüman şair ve düşünür olarak Kudüs’e gittiğini, ne hissettiğini sordum üstada. “Çok duygulandım. Büyük zulümler yapılmaya devam ediyor kutsal beldede.” dedi Pakdil Usta hüzünle. Kudüs hatıralarınızı yazdınız mı, diye sordum. Evet, yazdım, dedi. İnşallah okuruz üstadım, dedik.

“Hatıralarınızı yazacak mısınız efendim?” diye sordu Erdoğan Hocam. “Yazıyorum, bunlar ne?” dedi sertçe. Ben diğer hatıralarını sordum. “Yazıyorum.” dedi. Günümüz edebiyat, kültür dergilerini sordum. “Yazacak pek dergi yok ki.” dedi üzüntüyle.

“Öğretmenlerin durumu, okuma seviyeleri nasıl?” diye sordu bize. Okuyan çok az, dedik. Okulumuzda bile sizin isminizi duyan, eserinizi okuyan öğretmen birkaç kişiyi geçmez maalesef, dedim. Çok şaşırıp üzüldü üstad. Biz eğitimcilere neler tavsiye edersiniz üstadım, dedim. “Kitap okuma alışkanlığı kazandırın öğrencilerinize. Bir de yabancı dil öğrenmelerini tavsiye edin.” dedi Nuri Pakdil.

İki saat sonra Necip Evlice ağabey geldi. Okurlarından gelenlere cevaben yazdığı mektupları postaya vermesi için 5-6 mektup verdi Necip Bey’e. Birlikte hatıra fotoğrafları çekindik büyük bir sevinçle. Evine her gelip gidenin ismini, memleketini saatiyle birlikte not ediyormuş meğer üstad. Bizi de not etti. Şaşırdık ve onur duyduk. Biz tam kalkarken “İncir ikram etseydik size.” dedi. Ayaküstü incir ikram etti bize. Bu incelik ve ikramına teşekkür ettik, çok mutlu olduk.”

Ercan Kesal söyleşisi

Yolcu’nun 98. sayı söyleşisi Ercan Kesal ile yapılmış. Kesal, Münevver Saral’ın sorularını cevaplamış. Saral’ın içtenlikli sorularına aynı samimiyetle cevap vermiş Kesal.

“Yazmanın iki ucu vardır, birisi esin diğeri zanaat. Esin içinize doğan birşey bu anlaşılabilir ama zanaat meselesi baştan sona usta-çırak geleneğidir. Sizden öncekilerin yazdıklarını okumadan nereye gidebilirsiniz? Bu yüzden yazma serüveni sizden öncekilerin birikimine sahip çıkarak ve çoğu zaman onları taklit ederek başlayan bir yolculuktur. İlk Çehov metinlerini okuduğumda, (Bilgi Yayınları’ndan çıkan ‘’Çukurda’’ isimli kitabıydı Çehov’un) zaten çoktan ustamı bulmuştum. Ona benzemeyi bırakın bir süre sadece onu taklit eden alıştırmalar bile yaptığımı hatırlıyorum. Çehov ayrıntıların, başkalarının geçip gittiği, görmezden geldiği detayların hikâyecisidir. Sessiz çoğunluğun, sokağın, küçük ve hesaba katılmayan ama dünyanın kaderi olan insanların hikâyesini anlatır. Büyük laflar etmez. Akıldanelik yapmaz. İdeolojik kaygı ve hizalanma telaşı hiç yoktur. Bir de hekim olması galiba, ona olan tutkumu artırmıştır.”

“Öncelikle derdim okurla aramdaki mesafeyi kaldırmak. Klasik edebiyat bağlamında ister istemez yazarın adı konulmamış bir iktidarı vardır. Bu da üsluba mutlaka sirayet eder. Bundan rahatsız olan biriyim. Sadece edebiyat alanında değil hayatın tüm alanlarında iktidardan vazgeçmek esastır bence.

Biçim olarak öyküleri kısa filme, novella ya da romanları uzun metraj filmlere benzetiyorum. Yöntem ve yolculukları aynıdır. Kısa filmde ‘’anın’’ peşine düşersiniz. Öncesini ve sonrasını anlatmak zorunda değilsiniz. Gerilimi aksatmadan sürdürmelisiniz. Uzun metrajda ise olay örgüsü, karakter psikolojilerinin derinleştirilmesi, giriş, açılım, final ve tempo iyi hesaplanmalıdır. Seyirciyi kollarsınız ister istemez. Senaryoda boşluk ve soru işareti kalmamalıdır. Okuyucu ya da seyirci nezdinde inandırıcılığınızı kaybetmeden merak ve gerilimi sonuna kadar taşımalısınız.”

“İnsan yaşadığı yere benzer. Coğrafyaya iman ediyorum. Habitattır aslolan. Siz farkında olsanız da olmasanız da bu böyle. Sınırlar, kimlikler, simgeler,yönetim biçimleri vs. bizim sonradan uydurduğumuz kavramlardır. Hepsi de kültürel zenginliğimizin vazgeçilmez ögeleridir, o kadar! Antropoloji okumalarının da çok katkısı oldu, şükürler olsun. Avanosluyum. Bozkır çocuğuyum. Benden binlerce yıl önce hüküm sürmüş insan topluluklarının kültürel mirasıyım. Onlardan biriyim, parçasıyım, devamıyım.”

İnsan ve linç

Kadir Özsöz, insanın içinde evrilip duran linç çıkmazının oluşumunu, bu duyguyu tetikleyen sebepleri örneklerle anlatıyor. Linç etme hırsını tetikleyen faktörleri maddeler halinde sıralıyor.

“İnsanın linçe başvurmasının içsel ve dışsal birçok nedeni vardır; sonbaharda yaprak döken ağaçlar gibi… Çoğu zaman içsel faktör olarak saldırganlık ele alınsa da, biz daha önemli bir etken üzerinde durmak istiyoruz: Düşmanca eğilimler. İnsan yaşamı büyük ölçüde çocukluk deneyimlerinin belirlediği özel bir süreçtir. Sosyal çevresiyle sürekli etkileşim halinde olan çocuk, karşılaştığı tepkiler ile çeşitli duygular besler.”

“İçinde bulunduğumuz kültürel yapının eğitim yöntemi, düşmanca eğilimlerin derinleşmesinde büyük etkiye sahiptir. Çocukların korkutularak terbiye edildiği kültürlerde “korku” duygusu baskındır. Nitekim bütün duygularımız bulaşıcı bir özelliğe sahiptir. İnsanın kızgınlığı ile korku duygusu birbiriyle ilişkili iki önemli olaydır. İnsan korktuğu için kızar, kızdığı için korkar. Korku kültürünün baskın olduğu toplumlarda düşmanlık eğilimleri çok keskin ve derindir.”

“En kısa ifadelerle kitleler, telkine yatkın ve kolay ikna edilebilir bir özelliktedir. Hisleri abartılmış ve basittir. Bulaşıcı bir hastalık gibi duygular bireyden bireye sirayet eder. Şüphe durumu ortadan kalkar. Sürekli söz konusu olan bir borderline (uçta yaşama) durumu vardır. Kimi istisnalar dışında kitle “ipini koparmış bir sosyal hayvan” niteliğindedir. Duygu, düşünce ve inançlar tek hedefe yönelir. Kitlelerde rasyonel düşünme yetisi yok denecek kadar azdır. Dolayısıyla kitlelerde hitap beyne değil hisleredir.”

“Sevginin iyice hissedilmediği ve korkunun içselleştirildiği toplumlarda sosyal ilişkilerde aksaklıklar meydana gelir. Bu aksaklara sebep olan ise sağlıklı iletişimin sağlanamamasıdır. Bir yerde korku varsa orada iletileri arı duru anlama ve olumlama zorlaşır. Dolayısıyla insanlar hakkında önyargılar edinilir ve bu önyargılar genelleştirilerek sosyal ilişkilerde tutum ve davranışları dolaysız olarak etkiler.”

“Narsisist bireyler üstü kapalı bir yalnızlık yaşarlar. Bu yalnızlık onu korkutur ve zannettiği ‘ben’in kurgudan ibaret olduğunu gösterir. Fakat yalnızlıktan kurtulmak istese de sosyallik de aynı tehdidi içerir. Dolayısıyla maskeler edinir. Bu maskeler ile insanlar arasına karışan narsist, lincin olduğu yerlere hayat bulmak adına karışır. Giderek işi gücü insanları utandırmak, trollemek olan bir kişi haline gelir.”

Yolcu’dan üç şiir

incindikçe suya varan ceylanın gözleriyle ağladılar bana
taşla kalbin bazen aynı şey olduğunu öğrendim bir kızdan
açtığım bahar hiçbir fotoğrafta görünmedi, öyleyse ben nasıl yaşadım
ben nasıl diyerek yaşadığım hayata Rabbim sen nasıl dayandın
beni müsait bir yarayla ıslattılar, acımı benden sevmeden aldılar
beyazlığı meleklerle aynı bir çocuktum oysa ben
kara kalem resimlerde babasıyla annesi hiç yan yana gelemeyen
ey aldanıp karakışa yakalanan çiçeğin rabbi
beni nereye götürüp beni nereye gömdüler ki bulamadım kendimi

Cengizhan Konuş

cebinde ünlem işareti taşıyanlardan Allah’ım
parantez üstüne parantez açanlardan
sorularını, soru işaretlerini yakıp yıkanlardan
tırnaksız konuşamayanlardan sana sığınıyorum

Eyyüp Akyüz

Yüz kızartacak bir suçtur devlet
Zarif ve keskin bir bıçak bütün hikâyelerde
Manasını yitiren uzun bir cümle sonrasında.
Çeliğe tapan bir muhannet suyun kıyısında...

Hikmet Kızıl

Oktay Taftalı Karabatak’ta

Karabatak dergisinin 47. sayı söyleşi konuğu Oktay Taftalı. Şair-yazar- akademisyen kimliği ile karşımızda Taftalı. Özellikle şiir kuramı üzerine yazdıklarını takip ettiğim bir hoca. Mehmet Sabri Genç’in gerçekleştirdiği söyleşiden altını çizdiğim satırları paylaşacağım.

“Bizde tüketmeme kültürünün ipuçlarının, yakın ve uzak geçmişimizde mevcut olduğunu, bozkır soyluluğunun, imecenin, rızk, nimet ve kanaat ahlakının bize bir çıkış sunabileceğini hâlâ var sayıyorum.”

“Tarih boyunca bireysel ve toplumsal çatışmaları, öznel iradenin bir tercihi olarak düşünmemek gerek. Can sıkıntısı, merak, ruhsal bunalım veya herhangi bir hobi savaş nedeni olamaz. Burada toplumsal maddi koşullar belirleyicidir. Koşullara gelince; dünya çağında bireysel ve toplumsal art-değerin gasp edilmesi, sermayenin / tekellerin hegemonyası ve gezegeni yağmalamanın maddi sonucu, sizce savaştan başka ne olabilir?”

“Bakınız, memleket Tanpınar’ı elli sene sonra hatırladı, şimdi günahın büyüklüğü nedeniyle abartarak da olsa hakkını teslim etmeye çalışıyorlar. Yirmi sene önce Orhan Kemal’i unutmuşlardı. Hakiki bir ‘tin yapıcı’ olarak Orhan Kemal unutulmazlığını deyim yerindeyse popüler kültürün kafasına vura vura göstermiştir. Neşet Ertaş en az elli senelik bir geçmişe sahipti, vefatından sadece üç beş yıl önce, insanlar onun gerçek bir ‘tin yapıcı’ olduğunu gördüler. Gördüler ama gördüklerinin adını koyabiliyorlar mı, şüphelidir, onu yine biz felsefeciler kavramsallaştırıyoruz  ‘tin yapıcı’ diyoruz.”

“Hem yerli çözümler için hem de imperyal dayatmalara karşı durabilmek için her türlü imkân ve tecrübeye sahibiz. Ahlaklı olmamız ve bunu istememiz koşuluyla başarabiliriz. Canlılar için canlılık durumunu sürdürebilmenin iki koşulu var; Beslenme ve güvenlik. Önceliğimiz sanayi değildir artık. Önceliğimiz, ülkemizi yeniden kendi kendini besleyen yedi ülkeden birisi yapmak olmalıdır.”

“Değer üretimi kavramı biraz soyut kalmış olabilir, nereden başlayacağız diyenler için somutlayarak söyleyelim: Herkesin yaptığı işi en iyi şekilde öğrenmesi ve en iyi şekilde yapması, o işin hukuki ve ahlaki sorumluluğunu da açık yüreklilikle yüklenmesi ilkesinden ballayabiliriz.”

Yerli olmayan yerliler

Karabatak’tan yine sarsıcı, sorgulayıcı bir dosya var karşımızda.  Yerli olmayan yerliler üzerine hazırlanmış dosya. Rengi olmayan, sesi başka, görüntüsü farklı, iki arada bir derede ömür sürmeyi hayat gayesi haline getirmiş yersiz yurtsuzlar var dosyada.

“Göz bir kez yerinden oynatılmaya görsün. Kendi milletine eğri bakmak zorunda kalır insan. Evrendeki resimlerin kendi göz merceğinden retinasına düştüğünü sanır ve inanır gördüğüne. Bununla da yetinmez başkalarına da anlatır gördüklerini. Göz yoldaşları arar. Bir yabancının gözleriyle aynaya bakmak kadar acı verecek ne var şu dünyada! Sabahattin Ali kızgınlıkla yere çarpıyor bu aynayı: ‘Kitle ile beraber ıstırap çekmeyen, haklın sevinci ile yüzü gülüp onun isyanı ile şaha kalkmayan, nabzı kitlenin nabzı ile aynı tempoda atmayan adamın kitleye sen diye hitap etmesi gülünç hatta gülünçten de ileri bir şeydir. Hâlâ köylüyü Amerikalı bir seyyah gözüyle seyredip onda ya mistik, karanlık bir ruh veya iptidaî bir hayvan gören büyük muharrirlerimiz var.’

Kendi gözüyle dünyaya bakabilmek için kendi kaynaklarıyla yıkamalı yüzünü insan. Uyanmak için göz kapaklarının aralanması yetmiyor. Kendi topraklarının içinden doğan buz gibi ırmaklara gömmek gerek başları.”

Ali Ural

“Denilebilir ki, Kemal Tahir ve sol kesim yerlilikte dini ıskalıyor, İslamcı kesim ise tarih ve geleneği.

Türkiye’de din söz konusu edilmeden, Müslümanlık işin içine katılmadan sahih bir yerlilik veya milliyetçilik ortaya koymak mümkün değildir. Elbette bu sentetik olarak yapılabilir, fakat tabii (organik) olan bu değildir. Sentetik kimliklendirme Cumhuriyet projesi olarak tek parti devrinde etkili bir siyaset olarak sürdürülmüştür. Türk, ama tarihsiz ve dinsiz (laik!) Türk. Eğer ille de tarihse, İslam öncesi tarih, ille de dinse ideolojik laiklik yeterli görülmüştür. İslam tarihinin bir dönemi olan tarihimizi ıskalayıp İslam tarihinin belli bir dönemine atıflarla yetinen İslamcılığın da bu anlamda benzer bir sentetiklik ürettiği görülebilmektedir.”

D. Mehmet Doğan

“Birçok kavramda yaşadığımız duyguyu edebiyatta yerellik, yerlilik, ulusallık, millîlik ve evrensellik gibi kavramlar söz konusu olduğunda da hissetmemek mümkün değil. Son yüz elli yılın getirdiği alt üst oluş içerisinde daha önce var olan olguların kavramlaştırılması, var olan kavramların ise yeniden yorumlanması belki de sorunlarımızın başında geliyor. Olmayanlar veya bu biçimiyle olmayanlar ise en çok arıza çıkaran alanları oluşturuyor. Kabul edelim ki son bir buçuk asrın hikâyesi biraz da bu tartışmaların şekillendirdiği bir uzun karmaşık maceradan başlıyor. 

Bu yüzden (bu tür) adlandırmaların psikolojik- ideolojik yükleri de aynı zamanda bir enerjinin açığa çıkmasına yol açıyor. On dokuzuncu yüzyılda bazen birbirinin yerine kullanıldığını gördüğümüz bu kavramlar, hem yeni edebi formaların/ türlerin yerleşmesini ve yerlileşmesini hem de orada olmayanın benimsenmesini kolaylaştırmıştır. Mesela bu erken dönem örneklerinde roman türünde birçok kitabın kapağına ‘milli roman’ ibaresi ‘telif roman’ anlamında olmak üzere basılmıştır. Buradaki millî - yerli ilişkisi ne konuyla ne de formla ilgilidir daha ziyade eserin üretimini işaret etmek üzere kullanılmıştır. Yirminci yüzyılın başından itibaren ise giderek vurgusu şiddetlenecek ve Cumhuriyetin ilk döneminde bir heyecan ve gerilimi de üstlenecek biçimde millîlik vurgusu daha çok ideolojik nitelikte ve içerikle ilgili olmak üzere kullanılmıştır.”

Yılmaz Daşcıoğlu

“Bazı yazarların akıllarına hayallerdeki Doğu bulunana kadar alternatif sahneler yaratma fikri geldi. Pierre Loti ve Orhan Pamuk gibi yazarlar, Batı’nın dönüp bakmaya tenezzül edeceği resimler yapıştırdılar duvarlara. Orada büyülü bir İstanbul, biraz Osmanlı biraz Binbir Gece Masalları bulunmalıydı. Padişahların haşmetli gölgeleri, Batı saraylarını aratmayan müptezellik ve entrika olmalıydı. Ve hepsinden öte, akıl ve bilimle değil, hurafe ve kötücül bir hırsla bakmalıydılar dünyaya.

Orhan Pamuk oryantalist bir gözle baktı her zaman kendi topraklarına. Yetiştiği dünya, Doğu’ya değil de Batı’ya ait topraklar gibi sunuldu. Bu bölgenin yüzü ve alışkanlıkları Doğu’ya değil, her zaman Batı’ya dönük oldu. ‘Benim Adım Kırmızı’da ve ‘Beyaz Kale’de bu tavır ağırlıklı olarak ortaya çıktı.”

“Orhan Pamuk keşke Batı’nın beğenisine ihtiyaç duymadan, tek endişesi birkaç iyi okurun beğenisi olarak yazsaydı da modern bir Cem Sultan vakasına dönüşmeseydi. Kendisine bugün kucak açanlar; onunla işleri bittiğinde yüzüne dahi bakmayacaklardır.”

Naime Erkovan

“İhsan Oktay Anar için ‘Anlatıcı’ tanımını kullanmak yerinde olacaktır. Çünkü ondaki anlatma isteği, anlatmaktan aldığı haz, anlatılandan daha değerli gördüğü anlatma hali romanlarında defaatle ifade edilmiştir. Ancak postmodern edebiyatın tüm tekniklerini kullanarak oluşturduğu anlatılarda karakterler, yüklendikleri roller, anlatılan meseleler de oldukça önemlidir. Oluşturduğu fantastik ortamlar, karakterler; yaşadıkları olaylar anlatıyı zenginleştirmek ve anlatı zevki için yapıldığı savunulsa da postmodern edebiyatın temel özelliği olan anarşi, sorgulama, ironi ve oyunsuluk daima gözetilmiştir. Toplamda yedi roman yayınlayan ve bir süredir suskunluğunu koruyan yazarın varmak istediği noktaya vardığını söyleyebilir miyiz? Yolunun sonunda istediği menzile varmış mıdır?

Şafak Çelik

“Cioran, doktora tezi için değil bisikletle gezmek için gittiği Fransa’yı Barınak’tan Anayurt’a doğru giden yolda bir ara durak olarak görmüş olmalıdır; bir ara durağa gönüllü sürgünlük. Daha ilk yıllarından itibaren bir sara krizine uğrayabilirmiş gibi yaşayan bu ezelî mağlup, sürgünlerin de sürgün verdiğini kavramış olmalıdır. O, vatanını ve kimliğini reddederken dünya vatandaşlığı durumunu kabul ediyor değildir. Aşırılıklara düşkün ve sadece yılgın olduğu (hemen her an) zamanlarda yazmayı tercih eden biri için ‘gülme’ bir varoluş sıkıntısının tezahürü, en azından dünyayı protesto etme biçimidir. Rumenler için yeryüzü cenneti niteliğindeki Paris için Cioran da Rilke gibi düşünüyordu; Daha ziyade ölmeye gelinen şehir.”

Ercan Yılmaz

“Haruki Murakami 1996 senesinde, Ian Buruma’na verdiği röportajda, köklerinin olmadığını söylemişti, ‘Ben, dünyanın herhangi bir yerinde olabilecek modern bir şehirde büyüdüm. Köklerim hakkında yazamam. Kendi hikâyemi bulmalıyım. Ruhuma dönmeliyim. Kökler ve aile düzeni hakkında yazmak istemiyorum. Belki de çocuksuz olduğum için. Köklerim yok ama birçok insan gibi travmalarım var. Bu yüzden yazıyorum.”

Güzide Ertürk

Salman Rüşdi İngilizleşince bir İsrailli kadar Müslümanlık düşmanı kesilmiş. Sakal-ı Şerif! isimli hikâyedeki karakter ile çelişkili bir Müslüman yaşantısı örneği vermiş. Kendine metres tutan Müslüman baba, ailesinin Müslümanlığını sorguluyor: ‘Sonra aynı ruh haliyle ailesine metresinin varlığını açıkladı ve bazı vesikalı kadınları düzenli olarak ziyaret ettiğini ilan etti. Karısına öncelikli mirasçısı olamayacağını, hatta ona İslam yasalarının münasip gördüğü şekilde servetinin sekizde birinden bir kuruş fazlasını bırakmayacağını söyledi…”

Bünyamin Demirci

Bir öykü

Hülya Sarıhan’ın “Süt ve Su” isimli öyküsü anlatım ve özgünlük olarak dergide dikkat çeken çalışmalar arasında. Cümle kurgusu ve anlatımdaki rahatlık hemen kendini hissettiriyor. Okuyucuyu öykünün içine davet eden bir anlatımı var Sarıhan’ın. Çalışılmış cümleler karşılıyor bizi.

“Ağır sözlerin saplandığı, koyu suskunlukların yankılandığı, sarı huzmeli odalarımız vardı.”

“Keşke hep başkalarının lekelerine işaret etmek, kendi kirlerimizden bizi arındırsaydı.”

“Çocuksu mutluluğun mavi tişörtlü karesi, tüm vazgeçişlerimin mührü olacak. Odamın duvarında yıllandıkça gücümü yeniden kazanacağım.”

Başarılı öykülerle buluşmasını diliyorum Hülya Sarıhan’ın.

Karabatak’tan şiirler

yağmur olmaktan çıkmış bir yağmurdu bu
şair olmaktan çıkmış şairlerin yağmuru değil
burada hiç değilse kitap okunurdu burada hiç değilse
bir caddenin ortasında durulurdu vızır vızır arabalar geçerken
sallayarak aptal aptal sileceklerini iki yana
silecekleri yok şairin yazacakları var
bir tarlanın ortasında tek başına
yaşayan ağaçlar gibi
sallandıkça kök salan

Ali Ural

Şu tabloda bir çocuk unutulmuş bir ağız
Sadece gözleri var kırk dökük nazarla
Yalnız toprağa bakan- değil mi ki toprağız-
Bir anne eli gibi dipten çatlamış toprak
Fısıldaşıp duruyor bir rüzgâr bir mezarla

Hüseyin Akın

korkusuz mu dedim
saldırgan!
hiç değil
yalnızca savunmadır yapabildiği
görmeden düşmanı
kabartıp çıkarır dikenlerini
fırlatamadığı oklarla kaplı
sırtında değil mi yegâne silahı
onu vurmak isteyenlere karşı
kaçarken mi saldırır öyleyse
gözlerine bakamadan düşmanın
korkuyla pustuğunda mı
ne acı

Şafak Çelik

çığ yumrukluyor kapımı
elli altıncı kattayım. beni vurup yerde bırakacak.
dizlerini dövecek albümlerdeki fotoğraflarım
saksıdaki çiçekler avuçlayıp topraklarını üstüme atacaklar
salonun ortasında milyonlarca yıl ölü kalacağım ben de
üzerimde şarkılar büyüyecek.

Ayşe Sevim

Damlalar alevlenirdi kolonyanın kokusuyla
Tütünler zaten hep ıslaktı, kuyular daha derin
Fiziğin ötesinde hep özlemenin; yani ellerin
Yaşamak dediğimiz o geç kalmanın
İçimizdeki tortusu var ya
Bizde bıraktığı ölümsüz uykusuyla

Adem Yazıcı

Taş ve ahşap hayatları geçtik de geldik
Her aleve bir tarih düşürmekten yorgunuz
Bekle ki soğusun içimiz
Güncelin hâli habersiz günden
Künhüne vâkıf olan yok aramızda

Cengizhan Orakçı

Metropolde yağmur da bir tuhaf yağar
Yukarılardan şehre bakınca
Senin taifenden son kalan hikâyeciler
tek tek bürünürüm her birinin yerine

Betül Aksakal

   

 

YORUM EKLE