Aralık 2019 dergilerine genel bir bakış-1

Mukadder Gemici; kar beyaz hikâyecimiz

85. kez selamlıyor bizi Ihlamur dergisi. Şifa niyetine sayılar sunuyor yüreğimize. Derginin her sayfasında bir emek var. Bunu hemen hissediyoruz.

Dergiden yapacağım ilk paylaşımım Fahri Tuna’ya ait bir portre. Tuna’nın bu ayki konuğu yazar Mukadder Gemici. Günümüz hikâyesinden bahsedeceksek adını mutlaka anacağımız isimlerden olan Gemici’yi anlatmış kendine has üslubu ile Tuna.

“TYB 2011 ödüllerinde tanıştık biz onunla. O Asla Pes Etmesiyle yılın hikâyecisi ödülünü almıştı, ben Aynalıkavak Yazıları ile yılın şehir kitabı yazarı ödülünü. Güray Süngü’yle de Necip Tosun’la da o törende tanışmış, sonra da dost olmuştuk.

İtiraf edeyim: Mukadder’i okurken hikâye mi okuyorum, film mi seyrediyorum ben? duygusuna kapılıyorum sık sık. Öylesine canlı, öylesine sürükleyici, öylesine içten çünkü.”

“Yalın bir şiir tadı var onun anlatılarında. Anlatılarının derinliklerinde. Emrah tınısı, Karacaoğlan hissi var. Kâh Abdurrahim Karakoç duruluğu kâh Sezai Karakoç rüzgârı. Kutlu mektebinden demiştim size.”

“Yerli ve millî kızdır o. Eserlerinde, en ince teferruatına kadar hissedeceksiniz bunu. Bu topraklardaki bin yıllık serüvenimizi; dilimizi dinimizi, acımızı sevincimizi gizil gizil, ılgıt ılgıt, ilmek ilmek hissedeceksiniz, evet.”

“Candır, her zaman uyumlu, her zaman olumlu, her zaman pozitif. Şikâyet etmez, çözümcüdür. İşine dört elle sarılır. Dakiktir. Şöhret derdi olmaz. Titizdir, çalışkandır, sözünün eridir. Ne demişse odur. Her olaya her kişiye herkese aynı samimiyet aynı dürüstlük aynı ciddiyetle cevap verir, yorum yapar.

Okumaya çok düşkündür. En çok okuyan, en iyi okuyan yazarlarımızdandır. Çok okuyan az yazanlarımızdan.”

Sanat felsefesi üzerine bir derkenar

Tanımaktan mutlu olacağınız isimlerdendir Muhammed Enes Kala. Elbette okumaktan da mutluluk duyacağınız bir yazardır aynı zamanda. Onun satırlarını okurken üzerinde işçilik olanlar cümleler hemen kuşatır sizi. Şiir, felsefe, sanat bağlamında geçmişle bugünü bağdaştıran bir bakış açısına sahiptir Kala’nın yazdıkları. Ihlamur dergisinde sanat felsefesi üzerine uzun soluklu cümlelerini okuyoruz. Devam edecek bu yazılar. Altını çizdiğim satırları paylaşıyorum.

“Bir sanat eserinin çağrıştırdığı manalar ve çağrışıma davet ettiği kişi sayısı arttıkça o sanat eserinin gücünün de ziyadeleştiğini ifade edebiliriz. Bu durum, kuşkusuz dil içinde geçerlidir. Dil de düşünceyi harekete geçiren anlamları ne kadar fazla taşıyabiliyorsa o oranda güce sahiptir. Burada ifade edilmeye çalışılan durum, sanat, anlam ve düşünme zeminin hemzemin olabilme imkânının sorgulanmasıdır.

Sanatın çağrışımının bir değere temas edebilmesi açısından anlamdan kopmaması gerektiği, anlamın ise üst bağlamda akli bir etkinlik olduğu dile getirilebilir. Dolayısıyla sanatın akıldan uzaklaşan yönleri olsa da akıldan tamamıyla koptuğu bir yönü olmaması gerekir. Zira ancak aklın olduğu yerde anlam söz konusudur. Aklın olmadığı yerde manalar solar ve buharlaşır. Sanat, eğer anlamlı bir etkinlik ise bir cephesiyle de olsa akılla ilişkilendirilmelidir. Zikrettiğimiz bu husus, sanat üzerinde düşünmek, onun felsefesini yapmak ve bir sanat eserini anlamlandırabilmek için önemlidir.”

“Nesne ve değer nesnesi temelde iki şekilde birbirinden ayrılır. Epistemik ve estetik anlamlarda. Ancak epistemik ve estetik nesneyi önceleyen üst bir nesne alanı daha vardır, o da ontik nesnelerdir. Ontik anlamda yani var olan olarak karşımıza nesneler üç sınıfta çıkmaktadır. Merhum Necati Öner hocamızdan da hareketle söyleyecek olursak bunlar, gerçek var olanlar, zihni var olanlar ve sanal var olanlardır. Bir dağ, akarsu ve ağaç gerçek bir var olan olarak karşımıza çıkar. Matematik ve mantık değerleri zihni dünyada var olan konumundadır. Dış dünyadan da ilham olarak oluşturduğumuz ancak gerçek dünyada varlığına rastlamadığımız hayalhanemizde var kıldığımız Anka Kuşu, Kafdağı gibi var olanlar ise sanal var olanlar sınıfına girer.”

“Sanat felsefesi, son tahlilde estetik değerin ontik bağlamda sahibi olan Aşkın Özne ile onu keşfedip, inşa ederek anlamlandıran “özneyi”/insanı ortak ufukta bir araya getiren güzelliği idrak, vicdan, his ve hissiyat boyutlarında anlamlandıran akli etkinliğin kendisi olarak karşımıza çıkacaktır.”

Futbol-şiir

Yan yana durunca çok da anlam içermeyen ama Nadir Aşçı’nın bakış açısıyla buluşunca bir estetik olarak derginin sayfalarında arz-ı endam eden “futbol” ve “şiir” kavramları ruha dokunan bir hüviyete kavuşuyor. Nadir Aşçı hem şiirden hem de futboldan anlayan biri olarak bizlere keyifle okunan bir yazı sunuyor. Şairler, şiirler ve elbette futbol şöleni bizi bekliyor.

“Futbolun edebi türler içinde en yakın olduğu tür, şiirdir. Ve fakat ben hâlâ konuya nasıl geçiş yapabileceğimi bulabilmiş değilim. Öyleyse tam burada şöyle bir şey aktaralım. Doksanlı yıllarda bir lig müsabakasında Beşiktaş kalesinde golü görür. Ama Beşiktaş seyircisine ve futbolcularına göre gol bariz ofsayttan atılmış bir goldür. Bütün itirazlar elbette hakemin kararını değiştirmez ve meşin top orta yuvarlağa konulur. Topun hemen yanında başlama vuruşunu yapmak için Metin Tekin vardır. O esnada ise hakem, Metin Tekin’in yanı başında Beşiktaş sahasındadır. Hakem düdüğünü çalmasına rağmen Metin Tekin bir türlü oyuna başlamaz. Hakem “Niye başlamıyorsun?” diye sorunca da şu keskin cevabı verir Metin. “Hocam geç karşı sahaya da başlayalım.” Oyun kurallarına göre bir takımın başlama vuruşu yapabilmesi için o takımın yarı sahasında hiçbir rakip futbolcu olmamalıdır çünkü. Bu kural hakemleri bağlamasa da hakemler istedikleri yerde durabilseler de, hakem Metin Tekin’e göre rakip bir futbolcu hüviyetindedir. Futbola en yakın edebî tür şiirdir demiştik. Şimdi cümleyi ters çevirip şöyle diyelim. Metin Tekin’in başından geçen bu anı, şiir değildir de nedir?”

“Üsküdar’da mukim iyi bir Beşiktaş taraftarı olan Adem Turan ise bir şiirinde şu dizeleri kuracaktır: “Yok şuymuş, yok buymuş; kızıl ötesiymiş, mor ötesiymiş sabah akşam yokuşlarda/ Biz hep aynı minval üzereyiz: çarşılarda pazarlarda daima kendimizce/ Hafta sonlarıysa, çoluk çocuk vapurla/ Üsküdar’dan Beşiktaş’a bayraklarla…” Bir kuş uçumu mesafe olan Üsküdar – Beşiktaş arası nasıl heyecanlı bir yolculuğa kapı aralıyordur kim bilir, söz konusu futbol olunca. Bir sakatlık sonrası bırakmak zorunda kalınan bir futbolculuk geçmişi de olan Adem Turan, futbol için ne kadar kayıpsa Türk şiiri için o kadar bir kazanç olmuştur kuşkusuz. Her ne kadar futbol ve şiir arasında bir bağ kursam da, şair futbolcu metaforuna başvursam da, şairlik ile futbolculuğun bir arada yürümeyeceğini rahatlıkla söyleyebiliriz sanırım. Futbolcunun oynadığı oyundan şiir devşirmek ile futbolcunun şair olamayacak olması farklı şeyler… Adem Turan, bir başka şair Ahmet Erhan ile aynı kaderi pay ededursun bir başka şiirine şöyle başlayacaktır: “Ben gidersem bu taş ağlar ardımdan/ Renkleri bütün silinir, hükmü kalmaz burada/ Ateşböcekleri geceye küser, geceyse bana!/ Ben gidersem Pilar tutuklanır İspanya’da/ Fener Roberto’yu alır, Madrid küme düşer İstanbul’da.” Ahmet Erhan’ın şiirden önce başladığı futbolculuğundaki tercihinin Adanaspor değil de bir işçi takımı olan Adana Demirspor olması ise kendi kişisel sergüzeştinde bilinçli bir tercih olarak yerini alacaktır. İtalya’da futbola başlasaydı Livorno, İngiltere’de futbola başlasaydı Liverpool olacaktı bu takım. Buna eminim.”

Oğuz Atay Ketebe Piyan’da

Ketebe Piyan dergisi 17. sayısının kapağına Oğuz Atay’ı taşımış. Sürekli yükselen bir ilgi var Atay’a. Kitaplarının okunurluğu konusunda tereddütlerim olsa da onun adının anılıyor olması bile büyük bir kazanç. Dergide Oğuz Atay üzerine kaleme alınmış yazılar var. Onur Uzel’in Oğuz Atay biyografisi ile başlıyor dergi.

Füsun Rabia Ünal, Zamana Yenilmeyen Yazar olarak anlatıyor Atay’ı.

“Herkesin geleneksel roman yazma anlayışıyla eser ürettiği bir dönemde Oğuz Atay postmodernizm ile yeni bir soluk getiriyor Türk edebiyatına. Kolay olanı bırakıp, risk almayı tercih ediyor. Toplumun içinde belki de kimsenin dile getiremeyeceği konulara parmak basıyor, ülkenin temel sorunlarına değinerek yaşadığı dönemi korkusuzca eleştirme cesaretini gösteriyor.”

“O bizden biri olduğunu, bizi anladığını kanıtlıyor yazdıklarıyla. Ama yaşadığı dönemde kendisi ve kıymeti pek de anlaşılmıyor. “Beni hemen anlamalısın. Çünkü ben kitap değilim, çünkü ben öldükten sonra beni kimse okuyamaz, yaşarken anlaşılmaya mecburum” demesine rağmen sağlığında hiçbir kitabı ikinci baskı görmemiştir. Ancak ölümünden sonra birçok eseri tekrar tekrar basılmıştır.

O yazdığı ölümsüz eserlerle zamana yenilmeyen bir yazar. Bugün aramızda olmasa bile eserleriyle hala birçok kişinin kalbine ve ruhuna dokunabiliyor. Ruhun şad olsun Oğuz Atay. Belki geç anlaşıldın ama edebiyatımızda yeri doldurulamayacak bir isim olduğunu biliyoruz. Seni ve Türk edebiyatına kattıklarını unutmayacağız. Seni her zaman eserlerinle yüreklerimizde yaşatacağız.”

Özlem Çelik, Oğuz Atay ve Eylembilim isimli yazısı ile yer alıyor dergide. Atay’ın Eylembilim romanı üzerine bir inceleme yazısı bu.

“Oğuz Atay’ın pek çok eseri hakkında yazılar yazılmış, söylenmesi gereken söylenmiştir. Fakat, özellikle merakımı celbeden eseri Eylembilim olmuştur. Usta yazarın değerli eseri, Eylembilim, tamamlanmamış bir romanıdır. Bir devlet üniversitesinde meydana gelen olaylara karşı, Profesör Server Gözbudak’ın yaklaşımlarını konu almaktadır. Ölümünün ardından 40 sayfası bulunmuş ve olduğu şekli ile 1987 yılında yayınlanmış olan Günlük isimli kitabının sonunda “Eylembilim” bölümü adı altında yayınlanmıştır. Oğuz Atay’ın ölümünden 11 yıl sonra, kızı Özge Atay’a isimsiz bir paket içerisinde son çalışmasının 74 sayfasının daha bulunmasının ardından kitaplaştırılmış ve 1998 yılında “Eylembilim” adıyla yayınlanmıştır.”

Oğuz Atay konulu yapacağım son paylaşım Adem Yeniçeri’ye ait Tutunamayanlar’a Tutunmak isimli yazıdan olacak.

“Kendini daktiloya vermişti artık Atay. Tutunmayanlar… Yakın bir arkadaşı üzerinden hayatı sorgulayan, bu yüzdende hayal kırıklığına uğrayan insanların anlatıldığı Türk edebiyatının çağdaş romanını yazdı. Yazmıştı yazmasına lakin kitap uzun süre yayınevlerinden geri gönderilmişti. Kimi zaman ‘’Bu kitapta hiçbir şey anlatılmamış ki’’ cevabıyla karşılaştı. Arkadaşlarının tavsiyeleriyle TRT roman yarışmasına göndermişti. 1970 TRT Roman Ödülü’nü kazandı. Profesörlük için İTÜ’ye başvuruda bulunduğu sırada beyninde tümöre rastlandı. Arkadaşlarının yardımıyla İngiltere’ye giden Atay için çareler artık tükenmişti. Kırk üç yaşında hayata gözlerini yumdu Atay. Yaşamı boyunca ikinci baskı görmeyen kitaplarının bugün seksenden fazla basımı yapıldı. Bugün şairlerin, öykü yazarlarının edebiyat ile uğraşan yegâne kişiler arasında olması her şeyi gözler önüne sürmekle beraber yaşamı boyunca anlaşılmamasına yine Tutunamayanlar kitabından cevap vermişti; ‘’Bir silgi gibi tükendim ben. Başkalarının yaptıklarını silmeye çalıştım. Mürekkeple yazmışlar oysa. Ben kurşun kalem silgisiydim. Azaldığımla kaldım...’’

“Şehirli Mandal”

Sıddıka Zeynep Bozkuş’un öykü ve şiir dili birbirini tamamlayan bir kıvraklığa ve ustalığa sahip. Bir imge avcısı gibi çalışıldığını hissettiren metinler oluşturuyor. Sıradan olandan daha çok sözcüklerin üzerindeki perdeyi aralayarak öyküler kuruyor. Şehirli Mandal da böyle bir metin. Keyifle okunan ve okunduktan sonra ruha hoş gelen bir anlatım var bu öyküde. 

“Filozof gibi düşünmenin faydası yoktu. Sakinleşip yarım kalan işine, balkona geri döndü. Kırmızı bir mandal aldı dişlerinin arasına ve gömleği yakasından tutup silkeledi. Alt kattaki komşu balkonu yıkamış on sekizinci kez kuruluyor olmalıydı. “Hooop” diye seslendi.”Su damlatma sakın!”Çattık yahu, diye düşündü Neriman. Aşağı tükürsem sakal yukarı tükürsem bıyık, tam da bu vaziyet için söylenmiş olsa gerek, diye kendi kendine konuşuyor, ağzındaki sarı mandalı kırmızı dona iliştirirken sinirden elleri titriyordu. Tabii mandal da don da aşağı indi böylece. Çayını sakin sakin karıştıran Mahir Usta kulaklarına kadar kızardı. Asmalı çardağın altından, yaprakların alaca gölgesindeki boşluktan yukarı doğru, çayı püskürterek söylendi: Puuu edepsizin yaptığına bak sen, tövbe tövbe… Neriman Hanım, bunu da duymazlıktan geldi. Geri kalan çamaşırı balkonun orasına burasına alel acele serip mutfağa koştu. Çocukların kahvaltılarını ettirdi, onları okula gönderdi. Eşini yolcu etti. Çok geçmeden zil çalmaya başladı. Köpüklü ellerini önlüğüne silerek kapıyı açtı. Gelen, kapıcıydı. Kapıcı elini çelik kasaya dayayarak ağzının yan tarafıyla : “Neriman Hanım, suyu sizden alacakmışım hazır yakalamışken siz verin, bi zahmet kirli suyu da boşaltıverin.”dedi. La havle çekti Neriman, girdi içeri. Karşı komşunun tadilatının moloz kırıntıları temizlik kovasının dibine çökmüştü. Fark edene kadar tuvalete boca etmişti bile. Allah vere de tuvalet tıkanmayaydı bir de. Neyse ki İşlerini bitirdi, pırıl pırıl giyindi, süslendi. Tam kapıdan çıktı, merdivende topuğu kırılmasın mı “ Hay aksi! dedi, şimdi ustaya da gidilmez, hem zaten geç de kalırım.” Böylece koştu minibüse, eliyle işaret etti. Emlak sekreterliği yaptığı dükkâna, takır tukur nal sesini andıran bir telaşla girdi. Patronun üst dudağı sola doğru kalkmış, küstahlaşan çenesinin üzerinden konuşuyordu adam: Ne o, Neriman Hanım. Bir topuk yaptırmaya yetmiyor mu verdiğimiz para. Zam mı istiyorsunuz yoksa?”

Gülhan Tuba Çelik ile…

Piyan’da bu ay Gülhan Tuba Çelik söyleşisi var. Derginin artık kadrolu söyleşicileri diyebileceğimiz Rumeysa Turan ve İrem Ahıskalı sormuş soruları. Şiirden, öyküden, yaşamdan yana samimi cevapları var Çelik’in. İçtenliğini tüm yazdıklarına olduğu gibi söyleşiye de yansıtmış Çelik.

Sanat olayı karakterlerle, karakterlerimizle fazlasıyla bağlantılı. Israrcı biri olmasam Gülhan Tuba Çelik olmazdım ya da tutkulu bir insan olmasam Gülhan Tuba Çelik olmazdım. Baskın bir karakterim olmasa, kendimi göstermeyi sevmesem de olmazdım. Demem o ki; her şey en başta bizimle, bizliğimizle, karakterimizle ilgili. Kimlere neyi söyleyebiliyoruz, neye isyan edebiliyoruz, ne için karşı çıkabiliyoruz, neyi kabulleniyoruz, neyi kabullenmeyip delmeye çalışıyoruz? Bunlarla, cevaplarıyla alakalı her şey. Fıtratla alakalı. Benim için bedel ödeme süreci şöyle gelişti; olayın çocukluk, gençlik kısımları hepimizde bir şeyler bırakmıştır, hepimizi öyle ya da böyle üzmüştür. Hani kırgınlıklar olmuştur, kendini ispat çabaları olmuştur. Buradan kaynaklı bir şey oldu. Bu isim önemliydi benim için, Gülhan Tuba önemli. Bunu dile getirecektim elimden geldiği kadarıyla. Birilerine ispat çabasıyla başladı. Sonra okuryazarlıkla tanışmakla beraber o deryanın tutkusuna doğru aktım. Böyle başladı. Dediğim gibi burada kişisel olan devreye giriyor. Huyları, gayreti, fıtratı rol oynuyor. Bunun üzerine kuruldu. Yine istediğimi yapamıyorum, yine istediğim bedeli ödeyemiyorum.

“Kaybolmak değil bulduğum şey. Çünkü yolun da bitmesini seviyorum. Biraz avuntu denebilir. O benim oyuncağım ve bununla bir süre avunuyorum. Sonra eve dönüyorum tekrar. Evsiz, dışarıda olan, berduş olmak istemezdim elbette. İşin güvenli tarafında, evde, toplumun içinde ve o eklentide olmayı istiyorum. Diğer yandan neden bu böyle bilmiyorum ama, yine dışarıda olana, evsiz olana, bağımlı olana, berduş olana, öteki olana da bir sempatim var. Diğer tarafa beni çeken de bir şey var. Büyük bir çoğunluğun içindeyim, güvenli bölgedeyim. Diğeri olanı kapsayan her şeyi de çok karizmatik bulduğumu ifade etmeliyim. Diğeri dediğimizi seviyorum ama diğeri’nin içinde olabilir miydim? Bilmiyorum. Onun bedelini ödemeyi göze alamazdım. Bu bir ikiyüzlülük olur mu, onu da bilmiyorum.”

“İnanmadığım şeye kalem oynatamam ben. Çok fazla uzak bir şey bu. En başta nerede ve nasıl konuşacağımı bilen bir insan da değilim; işte, evde, dost meclisinde. Her zaman çok açık ve net bir çizgideyim. Yazarken ise iki misli, çok daha cesur ve açık olmayı ister ve gözetirim. Yine de o istediğim şeffaflığı yakalayabilmeme zaman var. Samimi olmayı, dürüst olmayı, açık olmayı seviyorum.”

Ketebe Piyan’dan üç şiir

yaşamanın,

birkaç beden büyük geldiği coğrafyamda

pencere önündeki saksılardan

barut kokuları alabildiğine yükselirken

bana sormayın çiçeklerin yazgısını

onları bizden alıp götürdü bir bahar

söyleyin, ölüm beni başka bir mevsime bıraksın

hiç kimsenin kınamadığı bir mevsime

hiçbir beynin kirletmediği bir çağ mesela

veya başka ölümler paklasın beni

devletlerin kınama mesajlarıyla paklanan insanlık gibi

Mustafa Yasin Arat

Sivri sözlerle dikildi yaşamın hecesi

ayakta oldu her şey

bulutlandık dinledik okuduk dağıldık

rükûsuz ve secdesiz

satır araları Fatihalar dualar aminler

ve şahittik bütün yaşamı taş üstüne serdiler

uzanın sayın ölü

size soğuk hüzünler kaldı terkinizde

ve rahat zamanlarda gerildi deriniz

Cihan Adıman

bizi de kırarlar

çay içeriz geçer

baharı bekleriz, gelir

çiçekleri koparmadan severiz

insanı kırmadan

rüzgarı her zerremizle hissederek

umutları yitirmeden

sevmek devrimidir insanın

çünkü sevmek; tüm incitmelere ve kırmalara baş kaldırıştır

Emine Bey

Ahmet Mithat Efendi

Edebiyat dünyamızın yazı makinesi Ahmet Mithat Efendi ile açıyor sayfalarını Kitabın Ortası. Deniz Demirdağ bir portre ile tanıtıyor yazarı bize.

“Bir Tanzimat dönemi yazarı olarak Ahmet Mithat Efendi, edebiyat teorisi, edebiyat tarihi ve eleştirisi ile ilgili bağımsız bir kitap yayınlamasa da edebî eserlerinde ve gazete yazılarında bu konuda önemli açıklamalarda bulunmuştur. Yazarın edebiyat teorisine ait görüşlerini; edebiyat, roman, tiyatro ve şiir olmak üzere dört başlık altında topladığımızda onun edebiyat konusunda Şinasi, Namık Kemal gibi çağdaşlarıyla benzerlik gösterdiğini görürüz. Edebiyatın halkın eğitimine öncelik vermesi ve toplumun ahlakına, milli değerlerine hizmet etmesi gerektiğini vurgulayan Ahmet Mithat Efendi, tüm bunların anlaşılır ve sade bir dille yapılmasını şart koşmuştur. Ahmet Mithat Efendi için edebiyat muhakkak hikmetten istifade etmelidir.”

“Tiyatroyu bir edebî tür olarak değerlendirmeyen Ahmet Mithat Efendi, tiyatronun perde, oyuncu, kostüm gibi sahneleme özellikleri üzerinde durmuş, muhteva konusunda da tiyatronun insanları eğlendirirken eğitmesi, insanlara iyi ve doğru ahlakı göstermesi, her yönden gerçeğe uygun olması ve milli bir karakter taşıması hususlarına özen göstermiştir. Şiirden daha çok nesre önem veren Ahmet Mithat Efendi, şiirin, dili esir ettiği ve şairi kısıtladığı görüşündedir. Mithat Efendi’ye göre şiir de bir hakikat bir hikmet barındırmalıdır. Hayale değil gözleme yer vermeli, gerçek tabiattan bahsetmeli ve bilimsel bakış açısından faydalanmalıdır.”

“Estetik bir şiir zevkinden uzak bir şiir anlayışı olan yazarın amacı, burada da bilgili ve ahlaklı olanı ön plana çıkarmaktır. Ahmet Mithat, eski şiir geleneğimizin kalıplarından sıyrılmasını, yeni fikirlerine açık olmasını, kimsenin göremediğini gören, duymadığını duyan, malzemesini tabiattan ve varlığın kendisinden alan olmasını istemiştir. Ahmet Mithat Efendi, çalışmayı, okumayı kendisine düstur edinen biridir. Onun için bunun getirdiği maddi ve manevi kazanç da önemlidir. O eserlerinde hem Doğu kültür ve medeniyetini hem de Batı medeniyetini uzlaştırmayı bilmiş ve böylece devletin Tanzimat projesine içtenlikle hizmet etmiştir.”

Bizim milli mutabakat metnimiz, İstiklâl Marşı’dır

D. Mehmet Doğan; Cemre Akbulut’un gerçekleştirdiği söyleşiyle Kitabın Ortası’nda. Yaşadığımız çağda söylediği her söz mutlaka dikkatle alınmalı D. Mehmet Doğan’ın. Bizim sesimizi bizim içimizden seslendiren bir değerimiz olarak önemli uyarıları oluyor Doğan’ın.

“Günümüzde Mehmed Âkif’in bilhassa bu yönüyle yeterince anlaşıldığı söylenemez. Bilhassa gençler Âkif’i tanıma, eserlerinden yararlanma konusunda bir sürü engelle karşı karşıya. İstiklâl Marşı güzel bir başlangıç olabilir. Bizim tarihi, milli mutabakat metnimiz İstiklâl Marşı’dır. Mehmed Akif bu şiirde üç asırdır Batı emperyalizmine karşı savaşa savaşa çekilen bir milletin kimlik kodlarını ifade etmiştir. İstiklal Marşı’nın derin manasına gençlerin nüfuz etmesini sağlamak zorundayız.”

“Mehmed Âkif Milli Mücadele’ye daha Meclis açılmadan, başlangıç safhasında davet edilmiştir. Bu davet, İslâm Şairi Mehmed Âkif’edir. Çünkü Milli Mücadele’nin yürütülebilmesi için İslâm Şairi Mehmed Akif’e ihtiyaç vardır. Âkif bu daveti kabul etmiş, Milli Mücadele için üzerine düşeni yapmıştır. Şair olarak yapmıştır, fikir adamı olarak yapmıştır, vaiz olarak yapmıştır, milletvekili olarak yapmıştır. İstiklal Marşı’nı yazmak da bu üzerine düşenlere dâhildir.”

“Mehmed Âkif’in gerçekçi bir şair olduğundan şüphe yok. Onun tuttuğu yol gerçekleri şiirle ifade etme yoludur. İslâm âleminin içinde bulunduğu durum, Müslümanların dünya şartları içinde kendi varlıklarını sürdürme konusundaki meseleleri Mehmed Âkif’in şiirlerinde sık sık dile getirilir. Yüksek bir şiir gücüne sahip olan Âkif, vaız edasıyla konuşmakla beraber hiçbir zaman basitliğe, bayağılığa düşmez, hamasete kaçmaz. Sözünü en güzel şekilde söyler. Fakat Âkif öyle şeylere şahit olmuş, öyle şeyler yaşamıştır ki “Hayal ile alışverişim yok” demesine rağmen yüksek tahayyül gücünü şiirlerine yansıtmak zorunda kalmıştır. Buna en açık örnek “Çanakkale Şehidlerine” şiiridir.”

“Dilimiz ana yurdumuz, evimiz. Kişilik yapımızı dilimiz belirler. Dil evi harab olursa biz biz olmaktan çıkarız. Dil ilgim ortaokul yıllarında başladı. Bana büyük görünen TDK sözlüğünün; Mehmed Âkif’i, Yahya Kemal’i, Peyami Safa’yı, Tarık Buğra’yı hatta o zamanın günlük gazete yazılarını anlamak için yetersiz kalması beni dehşete düşürdü. Sözlük ihtiyacını derinden hissettim. Türkçenin sözlük meselesi dâhil birçok meselesinin temelinde ne yattığını zamanla öğrendim. Doğru bildiğimi söylemek, yazmak yanında doğru bildiğimi yapmak da istedim. Bu yüzden sözlük işleri ile uğraştım. Dilimizin birçok meselesi ile ilgilendim.”

Şeyma Kısakürek Sönmezocak ile söyleşi

Munise Şimşek, Şeyma Kısakürek Sönmezocak ile yeni kitabı Saklambaç merkezli bir söyleşi gerçekleştirmiş. Altını çizdiğim satırları paylaşacağım.

“Edebiyatla olan münasebetim itibarıyla yazarlar ve eserleri üzerinde sıkça çalışmalar, incelemeler yapıyorum. Okurların yazar tercihleri üzerine de çalışıyorum. Bu minvalde bakılınca; popüler kültürün önlerine sunduğu her şeyi hızlıca tüketen sıradan okuyucuyu kastetmiyorum belirteyim; okurlar, genel itibarıyla felsefik meselelerin edebiyatla buluştuğu çalışmalarda uzun vadeli talepkâr oluyorlar. Çünkü herkesin istisnasız herkesin sorguladığı, anlamaya, kavramaya çalıştığı meseleler bunlar.”

“Hayatın olağan akışı içerisinde; insan olarak kendimizi çok güçlü zannederiz. Oysa gücümüzün yetmediği; her şeyi yapsak da başaramadığımız bir sürü olay yaşarız. Bu noktada işte ilahi kudretin varlığını unutmamak gerekir. Her vakit muhakkak ki aklımızda; lakin görünen o ki bu kadar hızlı yaşarken insanların geneli bunu atlıyor. Elbet; tevekkül edeceğiz. Çabalayacağız, sonrasında teslim olacağız. Ancak çabalama noktasında herkes o kadar hırslanıyor ki sonuç ortaya çıktığında hep kendine yöneliyor.”

“Toplumları cemiyetlere dönüştüren yahut onları yok eden belli hususiyetler var. İçinde yaşadığımız zaman ve mekân ve topluma baktığımızda birçok şeyin açmaza sürüklendiğini görebiliyoruz. Bunları çözümleyebilmek yahut doğruyu ifade edebilmek; toplumla kurulacak sağlam bir zemin üzerinden olabilir. Bu da sanat ve edebiyattır. Edebiyat yahut sanat; sosyolojik, psikolojik yahut felsefî olarak insana ait her noktayı barındırır. Bu sebeple bu zeminin benim açımdan edebiyat olması daha doğru geliyor. Ben edebiyatı edeb-i hayat olarak değerlendiriyorum. Hayatın terbiyesi. İşte tam da bu noktada çok ihtiyacımız var.”

Tiyatro, ucuza gelen psikiyatridir

Ayla Algan ömrünü tiyatroya adamış önemli bir isim. Sahnenin her yerinde bulunmuş Algan ile Deniz Demirbağ konuşmuş. Hayatımızda tiyatronun yeri konulu söyleşiden paylaşımlar yapacağım.

“Dışarı bana neyi öğretti biliyor musun? Önce kendi kimliğimden çıkmalıydım ortaya. İster istemez Paris’te okuduğum zamanlarda aldığım eğitim sayesinde; insan bilimi, varlık bilimi, ontoloji, fenomenoloji gibi birçok kavram ve bilim çıktı karşıma. Notre Dame de Sion Fransız Lisesi bana çok şey öğretti. Fransızcayı çok iyi biliyordum, kuvvetli Fransızca dil bilgim sayesinde İngilizceyi de öğrendim. Amerika’ya gittiğimde bu durum benim için büyük bir avantaj hâline geldi. Benim aksanıma ve güzel İngilizce konuşabiliyor oluşuma hayret ediyorlardı.

Tasavvuf konusundaki ilgim ise Fransa’daki edebiyat öğretmenimin bir ikazıyla gelişti. Müslümanları koruyan ve Müslümanlığı önemseyen bir kadındı. Bir gün bana Kur’an-ı Kerim okudun mu? diye sordu. Ben eski Türkçe olduğu için okumadığımı söyledim. Bunun üzerine öğretmenim Kur’an-ı Kerim’in Fransızca çevirisinin çok iyi olduğunu muhakkak okumam gerektiğini söyledi. Hakikaten alıp okuduğumda günümüzde ihtiyacımız olan her şeyin içerisinde mevcut olduğunu gördüm. Kur’an-ı Kerim’de her şey olması gerektiği gibi olmazsa neler olabileceği anlatılıyor. Ancak günümüzde insanlar Müslümanlığı silah gibi kullanıyorlar.”

“Muhsin Ertuğrul’un öğrencisi olmak onunla çalışmak bana çok şey kattı. Öncelikle Shakespeare’i öğrendim. Muhsin Hoca çok büyük bir Shakespeare hayranıydı. 16 yaşındayken mezarlıklarda Hamlet’i okurmuş. Düşün ki nasıl çok seviyormuş. Tiyatroyu çok seviyordu, kitabında da yazmıştı benden sonra tufan olmasın diye. Şimdi tiyatrolar dolup taşıyor, her şey yolunda. Ah canım hocam, bu günleri görseydi nasıl mutlu olurdu.”

“Tiyatro, ucuza gelen psikiyatridir. Hatta şehir yada devlet tiyatrolarına giderseniz çok daha ucuza bilet alarak oyun izler ve bir şekilde psikiyatri desteği alırsınız. Çünkü biletler ucuz, İnsanlar tiyatroda izlediklerinden kendilerince dersler çıkarıyorlar. Kötü bir karakter izlediklerinde ben böyle olmamalıyım ya da iyi bir karakter izlediklerinde bende böyle olmalıyım diyorlar. O yüzden ben insanlara bir şeyler öğretebileceğim işlerde yer almaya özen gösterdim.”

Osmanlı’yı elyazmaları üzerinden yeniden okumak

“İstanbul Araştırmaları Enstitüsü, Latin alfabesine geçişten 90, imparatorluğun çöküşünden 100 ve matbaanın yaygınlaşmasından neredeyse 200 yıl sonra, Osmanlı dünyasından bugüne kalabilmiş elyazmalarının hikâyesini “Hafıza-i Beşer: Osmanlı Yazmalarından Hikâyeler” başlıklı sergiyle yeniden gündeme taşıyor.”

“Yazmak kadar okumak da kolektif bir eylemdi, bir yanda kahvehane ve kıraathanelerde popüler hikâyeleri yüksek sesle okuyanlar, diğer yanda önceki okurların notlarına cevap veren başka okurlar vardı.

“Hafıza-i Beşer: Osmanlı Yazmalarından Hikâyeler” sergisi işte bu kolektif kültürün izini sürüyor: Van Kalesi’ni beklerken yazma kopyalamaya fırsat bulan muhafız İbrahim Ağa’yı, divanı elden ele gezmiş Zübeyde Hanım’ı, kendi yazmasını düzelten Fransa Sefiri Yirmisekiz Çelebi Mehmed Efendi’yi, esere “yazan yanlış yazmış” diye müdahale eden Kilisli Rıfat’ı, yazdıkları ayıplanmış, yasaklanmış ama kulaktan kulağa anlatılmış Enderunlu Fazıl’ı, yazmayı koruması için yazılmış “Ya Kebikeç” duasını, bunu umursamadan karnını doyurmuş kâğıt kurdunu ve yüzlerce meşhur ya da isimsiz yazarı ve okuru bir araya getirerek elyazmalarının çok katmanlı dünyasını daha iyi anlamamızı sağlıyor.

İnsanlığın elyazmalarında maddeleşmiş, ilahi ve dünyevi, çok dilli ve dinli, eşsiz ve sıradan, bazen çok yabancı bazen de tanıdık, parçalı, noksan ama her zaman ilham verici hafızasının kapılarını aralayan “Hafıza-i Beşer: Osmanlı Yazmalarından Hikâyeler” sergisi, 17 Ekim 2019 - 25 Nisan 2020 tarihleri arasında İstanbul Araştırmaları Enstitüsü’nde ziyaret edilebilir.”

YORUM EKLE