Anadolu: Elde dut, dilde Yunus

Edebiyat tarihçileri dini-tasavvufi Türk şiirini, Hoca Ahmet Yesevi’nin Hikmet’leri ile başlatır. Hikmet’ler yapı ve söyleyiş bakımından Yunus Emre’nin İlahi’lerine benzer. O kadar ki Yesevi’nin,

Kaygum sinsin tün i küni

Minge sin ok gireksin sin

söyleyişi

Yunus Emre’de,

Ben yanarım dün ü günü

Bana seni gerek seni

haline gelir.

Bu şiirden hareketle şu sonuçlara varabiliriz: Türk edebiyatı tasavvufla başlamıştır; bir. Türk edebiyatı,“şiir”le başlamıştır, iki. Şairlerimiz aynı zamanda düşünce adamlarımız, kanaat önderlerimizdir, üç. Yunus Emre bütün bu alanlarda pirimizdir, bu da dört.

Menakıbnâmelerde geçer ki Yesevi Hazretleri, ocağından tutuşturduğu meş’ale diyebileceğimiz dal parçalarını Anadolu’ya doğru fırlatır ve talebelerine bu meş’alelerin düştüğü yeri bulmalarını, orayı yurt edinmelerini ister. Dergahta yetişen bu talebeler böylece yollara düşer; Horasan’dan Anadolu’ya, Hindistan’dan Afrika’ya kadar geniş bir vatan coğrafyasına gelir, o meş’aleyi bulur ve meş’alenin düştüğü toprak parçasını vatan edinir.

Bu olay, gerçekte bir mecazdır. Bize denilmektedir ki Anadolu’da yanan İslam meş’alesini tutuşturan kişi Hoca Ahmet Yesevi’dir. Anadolu, Balkanlar (Rumeli), Hindistan ve Kuzey Afrika hep Horasan erenleri dediğimiz bu alp-erenler ile İslamlaşmıştır. Yanan, tutuşan bu meş’ale genel anlamıyla İslam, özel anlamıyla İslam tasavvufu meş’alesidir. Anadolu yüzyıllardır bu meş’alenin şulesinde ışımakta ve ısınmaktadır. Sönmeden elden ele dolaşan meş’ale budur.

Yunus Emre de Hoca Ahmed Yesevi’nin attığı meş’aleyi bulmak için yollara düşmüş ve onu Anadolu’da bulmuştur. Yunus sadece din ulumuz değildir; aynı zamanda dil ulumuzdur. O, Anadolu’nun Ahmed Yesevi’sidir. Gelmiş ve yaktığı meş’ale ile Anadolu’yu tutuşturmuştur. Hâlâ yanan meş’ale onun meş’alesidir. İlahilerine bakınız. Yüzyıllardır dergâhlarda, tekkelerde, zaviyelerde ilahi aşkı gönüllere o nakşetmektedir. Nakşetmek kelimesini atmayınız. Çünkü nakşibendiliğe işarettir. Yunus Emre’nin şiirlerinde bu kelime ile geçmese de biliyoruz ki Ahmed Yesevi hazretleri, Nakşibendi’dir ve bu tasavvufi çizgi, Yunus Emre başta olmak üzere Ebül Hasen Harakani Hazretleri Anadolu’da yol olmuştur.

İlahiler, Türk edebiyatının ilk dini-tasavvufi şiirleri olarak dilimizi, Türkçemizi kurarken aynı zamanda musikimizin de temeli olmuştur. Tekke’den dışarı çıkmış ve Anadolu’yu adeta bir tekke, bir dergah haline getirmiştir. Okuması yazması olmayan ninelerimizin dilinde bize “sarı çiçek” olup annemizin babamızın toprak olduğunu hâlâ o öğretmektedir. Ölüme yakın olan kişinin benzinin sarılığını çiçek dili ile kayda geçiren Yunus’tur.

Sordum sarı çiçeğe

Sen beni bilir misin

Çiçek eydur derviş baba

Sen Yunus değil misin

Derken hem keramet göstermekte, Süleyman peygamber gibi çiçeklerin dilini anlamakta hem de kendisinin Anadolu’nun çiçeklerine kadar nüfuz ettiğini söylemektedir.

Şimdi anladık mı Yunus Emre’nin Anadolu’da on üç yerde neden makamı var. Şimdi daha iyi anladık mı Yunus Emre niçin dinimizin, dilimizin ve musikimizin “ulu”sudur. Yunus olmasaydı ne yapardık diye sorarım sık sık. Gerçekten ne yapardık?

Anadolu’yu yurt tutan Yunus’tur

Bakınız Türk sanat musıkisine. Yüzlerce bestenin güftesi Yunus’un sözleridir. Ben türküden daha çok hoşlanırım diyen için türküdür Yunus Emre. Hafif müzik, popüler müzik formatına girmiş, kendince gençlere seslenmeye devam etmektedir. Oratoryo olmuş, Batı’ya gitmiştir.

Zamanı tayyederek, mekanı tayyederek yaşayan Yunus Emre son on yıldır enstitü hüviyetine girmiş, meşalesini Yunus Emre Enstitüsü olarak yakmaktadır Balkanlarda, Afrika’da, Avrupa’da.

Eğer tarihi bir çevrimden bahsedeceksek bir çevrimin tamamlandığını ve başladığımız yere geldiğimizi söyleyebiliriz. Bugün ülkemizde binlerce talebe var. Kafkasya’dan, Balkanlardan, Avrupa’dan, Afrika’dan gelmişler ve üniversitelerimizde her branşta burslu olarak okuyorlar. Tarihin bir zaman kesitinde Hoca Ahmed Yesevi’nin Anadolu’ya gönderdiği meş’aleyi yakmak ve tekrar ülkelerine göndermek görevi ile karşı karşıyayız. Bu bir vefa borcudur. Sosyalist devrimin zihinlere kazıdığı ateizme, materyalizme karşı yine Yunus dili ile verilmiş bir cevaptır bu. Yunus Emre, Yurtdışı Türkler olgusunu, yurt içi Türkler kılan tılsımlı kişimizdir. Anadolu’yu yurt tutan Yunus, şimdi Anadolu’dan taşmakta ve dibine ışık vermektedir.

Kim demiş mum dibine ışık vermez diye.

Derler ki Ahmed Yesevi hazretleri talebelerini Türkistan’dan Anadolu’ya gönderirken ellerine bir de dut ağacından bir dal vermiştir. Kara duttur bu. Demiştir ki bu dut ağacı ayakta olduğu müddetçe Anadolu bizim yani Türklerin olacaktır. Bundan dolayı Anadolu’da en çok ekilen ağaçtır dut. Biz dut Türkleriyiz. Yol kenarlarına dikkat ediniz. Nerde bir çeşme varsa, orada bir dut vardır. Onun gölgesinde oturur, dinleniriz. Yaprağını kuzularımız, bineklerimiz yer. Meyvesi ile yolcu karnını doyurur.

İçinde dut ağacı geçen yüzlerce köy, yerleşim yeri, türkü, mani…

Ağaçların Yunus’udur dut.

Son söz olarak şöyle diyelim.

Veya başa dönelim.

Anadolu hâlâ bizim.

Elimizde dut, dilimizde ve gönlümüzde Yunus.

YORUM EKLE