Altın günlerinin postmodern evrimi

Bir zamanlar para arzının “altın”a endekslenmesine sebep bir event çeşidi olarak altın günlerinin çıkış noktasını ve tarihsel sürecini tam kestiremiyoruz, ancak girizgâh olarak bir tanım yapmak gerekirse altın günü; ev hanımlarının, piyasayı canlandırmak için kendilerince yaptıkları hamur işi katkılı bir faaliyettir, diyebiliriz.

İlkokuldan eve dönüşlerde karşılaştığımız, on beş çeşit parfümün birbirine girdiği, en az iki tane çaydanlığın aynı anda kaynadığı, bin bir çeşit leziz tatlı, börek ve salata çeşitlerinin yuvarlak masada arz-ı endam ettiği bu büyük buluşma günlerinin kutsal tarafı su götürmez. Menünün zenginliği sınırları zorlayacak boyuttadır; sosyete mantısı, mercimek köftesi ve pandispanya hamur kekinin altlık teşkil ettiği yaş pasta demirbaş hükmündedir. Bunun yanı sıra börekler, poğaçalar, zeytinyağlılar, dolmalar, tatlı ve tuzlu çeşitleriyle annelerimizin “show must go on!” mottosu alıp başını giderken evlerinde bu şanslı günü ihya edecek olan çocuklar ve eşler bayram edecektir.

Günümüzün baş döndürücü hızıyla zehirlenmeden ve popcorn kültürüyle temaşa etmeden evvel, her ay iple çekilen bu gün için biriken umutlar ve heveslerle ayrı bir yatırım fonu oluşturulabilirdi. Hülya Avşar’ın kalın kaşlı gençlik filmleri ekranlarda boy gösterirken, orta yaşlı anneler yüksek vatkalı, volanlı, parlak bluzlarıyla çocuklarının gözünde devleşirken, oyun havaları karışık doldurma kasetlerle yüksek dozda eğlence vaad eder; bigudili saç modelleri havada uçuşurdu. İki gün öncesinden dip köşe temizlik yapılır, perdeler, salon ve mutfak takımları yıkanır, ütülenir; dantel yatak örtüsü bugüne mahsus çıkarılır, hiç kimsenin girip de bakmayacağı çocuk odaları bile neredeyse yeniden dekore edilirdi. O dönemde mantar misali türeyen küçük ev aletleri pazarlamacıları mahallede pusuya yatar, günün en heyecanlı yerinde alacaklı gibi kapılara dayanırdı. Yaşları 0- 12 yaş arasında değişen çocuklar ise öğlenci değillerse annelerinin elinden tutarak bu aktivitede bulunmak zorunda kalır, bazıları da gidişatın çılgınlığını erken fark ederek daha üçüncü sınıftayken etüd olur, dersane olur, bilimum ders aktivitesi icat ederek geleceğe yatırım yapmaya karar verir ve kariyerinin parlaklığı içi hayat boyu yine altın günlerine borçlu kalırdı.

Katılımcılarının oldukça değişkenlik gösterdiği altın günlerinin de elbette kendi içinde bir sosyokültürel hiyerarşisi vardı; içlerinde ev hanımlarının yanı sıra lise öğretmenleri, güzellik uzmanları ve hatta bankada çalışıp da yatırım aracı olarak altın gününü tercih eden bankacılara rastlanırdı. İnsanlara, alternatif yatırım araçlarını öneren; onları, paralarını nasıl verimli kullanacağı konusunda yönlendiren bankacı hanımların, bir araya gelerek gün düzenlemeleri de apayrı bir tartışma konusudur, elbette. Ancak baş aktörler; her durumda kadınlardır. Kadınlar. Çocuğu diğerlerinden daha zeki olan kadınlar. Diğerlerinden daha çok pasta börek tarifi bilen ve uygulayabilen kadınlar. Kızı kendisine daha çok yardım eden kadınlar. Kocası evine daha çok bağlı olan kadınlar. Kayınvalidesi daha ceberut olan kadınlar. Daha temiz, daha becerikli, daha titiz, daha güzel kadınlar… Ve çocuklar. Ah canlarım, bu sosyal deneye defaatle maruz kalmış, küçük yaşta ruh sağlığı bozulan çocuklar.

Gündem maddeleri, katılımcıların dünya görüşlerine ve çapına göre şekillenirken her altın günü için dedikodunun ve mahremiyet sınırlarının yiğidin harman olduğu Anadolu gibi mozaik bir yapıya sahip olduğunu söyleyebiliriz. İlla ki her genç kızın başka bir yeğene yakıştırıldığı muhabbetler dönmese de teyzelerin gözünden farklı yaş gruplarına mensup çocuklar asla kaçmaz ve ilerde değerlendirilmek üzere doğal seçilim ile kategorize edilir. Bu günün haftalar öncesinden iple çekildiği düşünülürse konuların ne kadar birikmiş olduğunu ve kimsenin aslında karşısındakini dinlemek için bir araya gelmediğini tahmin edersiniz. 10-15 kadının aynı anda konuştuğu, çocuk zırıltıları, kahkahalar ve çatal/bıçak sesleriyle “yurttan sesler korosu”na dönüşmüş bu ortamda aslında kadınlar birbirlerini anlamadıkları için mutlu olurlar.  Yani örneğin araya biri girip normal ses tonuyla küfür etse ve sonrasında gülümsese kimsenin tepki vermeyeceği içten yanmalı, biyokimyasal bir reaksiyon gerçekleşiyordur. Ama elbette günün asıl kahramanı; ara ara yüksek volümde kahkaha atan o teyzemizdir. O teyzemiz var ya; o, baş tacımızdır.

Bugüne gelecek olursak bariz değişikliklerin olduğunu söyleyebiliriz. Bir kere vatkalar küçüldü, dantel yatak örtüleri kaldırıldı, pazarlamacılar çekildi, yemek çeşitleri azaldı, çocuklar kreşlere paslandı, hoşbeş saatleri kısaldı; işin garibi artık altın günleri evlerde yapılmamaya başladı. Göbek atma seanslarını bıçak gibi kesen bu değişiklikle altın günleri yerini, herkesin hesabını kendisinin ödediği, yeni açılan mekânların keşfine dayanan bir organizasyon kafasına bıraktı. Evlerdeki rahatlığın ve terapi etkisinin yanından bile geçmeyecek olan bu modelde sırası gelen teyzeler, enerjisini artık yeni açılmış olan prestijli bir cafe bulmaya harcıyorlar ve ayazda kalmamak için günler öncesinden kuaför randevularını netleştiriyorlar. Bu arada herhalde bir yerlerde altın günü out, tl günü de in olmuş, mübarek olsun.

YORUM EKLE

banner26