Allâme ve ansiklopedist Said Afgani (1909-1997)

Bugünlerde Afganistan yeniden gündeme geldi. Afganistan hem siyaset hem de turizm açısından şarkın İsviçre’si olabilecek kıratta bir ülke iken maalesef yerlerde sürünüyor. Talihsiz bir ülke ve talihsiz bir halk. Kuzeyi Tacikistan gibi verimli ve her türlü meyve ve sebze üretebilen, yetiştirilen bir düzlük ve ovadır. Güney bölgeleri ise daha ziyade dağlık bölgelerden oluşuyor. Afganistan büyük güçlerin hakimiyet tesis etmek için alabildiğince çekiştikleri bir ülkedir. Şimdiye kadar üç imparatorluğun mezarlığı olmuştur. Büyük İskender’den beri biliniyor. Coğrafyası İsviçre’ye benzese de iklimi o kadar yağışlı değil. Neredeyse bazen yağmur almıyor ve bu sebeple de zaman zaman kuraklık baş gösteriyor. Bu nedenle de ülke istikrarsızlık içinde debelenip, çalkalanıp duruyor. 1978 yılından beri bu fakir ülke gün yüzü görmedi. Ruslar ile Amerikalılar nöbetleşe bir biçimde bu ülkeyi işgal ve talan ettiler. Sonunda pişman oldular, çekilirken geride savaştan çıkmış yıkık bir ülke bıraktılar.

Afganistan kültürel olarak da incelemeye değer bir ülkedir. Tunus’ta Sadıkiye Lisesi gibi Kabil’de de Fransızlar benzeri; “Emaniye” ismi altında bir lise kurmuşlardır. Elbette Kabil veya Afganistan’ın da meşahiri yani seçkinleri vardır. Lakin bunların en meşhurları genellikle Afgan asıllı değiller. Afganistan’a nispetliler. Bunlardan birisi Said Afgani’den tam yüzyıl önce vefat eden Cemaleddin Afgani’den ((1838-1897) başkası değildir. Afganistan asıllı olmayıp İran’ın Esadabad bölgesinde doğmuştur. Bununla birlikte gerçek nispetini gizlemiş ve Afganlı olarak anılmıştır. Said Afgani ise esasında Keşmir asıllı olup Şam’a göçmüş bir babanın çocuğudur. Keşmiri olarak alınabilecekken neden Afgani olarak anılmıştır? Bu sorunun cevabını tam olarak bilmiyorum. Babası Şam’a hicret ettikten sonra Şamlı bir ailenin kızı ile hayatını birleştirmiştir. Bu evliliğinden bir kızı ile Said Afgani dünyaya gelmiştir. Eşini erken kaybetmiş ve bu nedenle çocuklarına hem babalık hem de analık yapmıştır. Said Afgani yine de yetim olarak büyümüştür. Çocukluğunda Ebu’d Derda’ya kadar uzanan Camii Emevi’de kurulan ders halkalarına katılmıştır. Elbette Ebu’d Derda döneminde bugünkü haliyle Emevi Camii bulunmuyordu. Bununla birlikte daha erken dönemde şaşaalı olmasa da hem cemaat hem de ilim halkalarına hitap etmesi için cami ve mescitler inşa edilmiştir.

Said Afgani hem geleneksel medreselere hem de modern mekteplere devam etmiştir. Halkın kurduğu medreselere gittiği gibi devlet okullarına da gitmiştir. Bu halk tarafından veya eşraf ve ilim erbabı tarafından işletilen, idare edilen geleneksel medreselerden birisi tarihi Eminiyye Medresesi’dir. Bu medrese yüzyıllar boyu devran ede ede günümüze kadar gelmiştir. Vaktiyle Türk talebelerinin de yöneldiği medreselerden birisi olmuştur. Liseden mezun olduktan sonra ilkokullarda okutmanlık ve öğretmenlik yapmıştır. Hayatını eğitime ve yazmaya adamıştır. Arapça’yı çok sevmiş ve yine birçok aslı Arap olmayan kimse gibi Arapça’nın dallarında yerlileri geçmiştir. Bir yabancı olarak dilin gramatik yapısına daha fazla nüfuz etmiştir. Sarf ve Nahiv konusunda parmakla gösterilir hale gelmiştir. Gramer alanında selefci (mezhep meselesiyle karıştırılmasın) bir çizgi tutturmuş ve kudemaya bağlı kalmıştır. Talebelik arkadaşı Ali Tantavi’nin de ikrarıyla Arap dili ve kuralları konusunda en yetkin isimler arasına katılmıştır. Kahire ve Bağdat Arap Dil Akademisi üyelerinden birisi olmuştur. Bununla birlikte mücerret ve zemininden kopuk Arap dil kurallarının öğretilmesine sıcak bakmamıştır. Yedirilerek ve içirilerek öğretilmesine kani idi. Tabii bir biçimde eski metinlerin izini sürerek; onların satır aralarından dil kaidelerini çıkarmanın veya bu şekilde özümsemenin daha doğru olacağı kanaatine varmıştır. Arapça dil kurallarını Arap nesrinin veya nazmının içinden öğrenilmesi gerektiğine inanmıştır. Bu vakit tasarrufuna da imkân verir. Arapça’ya derinlemesine nüfuz ederken diğer taraftan da satır aralarından kurallara aşinalık kazanılır.

Edebiyat Fakültesi’nin çekirdeğe olarak kurulan Yüksek Edebiyat Medresesi’nde eğitim görmüş bilahare burasının fakülte haline geldiği yıllarda burasının dekanı da olmuştur (1961-1963). Suriye’de emekliliğinin ardından birçok Arap ülkesinde üniversitelerde hocalık yapmıştır. Beyrut üniversitelerinde bir dönem hocalık yapmış yine Libya’nın Bingazi Üniversitesi’nde emeklilik sonrası akademik hayatını sürdürmüştür. 1980 yılında Ürdün Üniversitesi’nde hocalık yapmıştır. Son görev yeri ise 1984 yılında Riyad olmuştur.

Muhammed Gazali gibi muradına eriyor

1997 yılında Mekke’de yeni bir Carullah (Zemahşeri) olarak bacanağı ve öğrencilik arkadaşı Ali Tantavi’nin komşuluğunda (mücaveret) 88 yaşında vefat ediyor. Vefatı dileğinin kabul olunması anlamına da geliyor. Zira ahir ömrünü Hicaz’da tamamlamak ve Mekke’de defnedilmek istiyor. Arzuladığı gibi de oluyor. Böylece dünya gözüyle son dostlarına ve talebelerine de veda etmiş oluyor. Talebeleri arasında Arnavut asıllı Mektebetü’l İslami’nin sahibi Züheyr Çaviş de yer almaktadır. Özellikle bacanağı Benan Tantavi’nin babası Ali Tantavi, vefat haberini alınca teessüre kapılıyor ve ‘Sanki kalbimi ya da bazı organlarımı kaybettim hissine kapıldım’ diyor. Ayrılığın acısı olmalı. Said Afgani’nin Mekke’ye defnedilmesi Mısırlı Muhammed Gazali’nin akıbetini hatırlatıyor. Muhammed Gazali’nin içinden de hep Hicaz’da ölmek ve Hazreti Peygamberin yanına; Cennetü’l Baki’ye defnedilmek arzusu geçer. Lakin bunun olup olmayacağını kestiremez. 1996 yılında Riyad’a bir konferansa davet edilir. Soru cevap faslında bir genç hatır, gönül ve mürüvvet dinlemeden hocaya sünnetle ilgili çekişmeli bir soru sorar. Bu hususta Gazali orada kendini Selefilerin arasında deplasmanda hisseder. Yani ortam ona yabancıdır. Bilindiği gibi Hoca, sünnet konusunu süzgeçten geçirmiş ve bazı tartışmalı fikirlere sahip olmuştur. Ali Özek ilgili kitabını Türkçeye çevirmiştir. Soru üzerine Hoca’nın sinirleri bozulur ve boğazı düğümlenir ve kriz geçirerek orada vefat eder. Bunun üzerine kraliyet ailesi üyeleri Medine’ye defnedilmesine dair bir ferman çıkarırlar. Böylece Hoca muradına nail olur. Bir şerden bir hayır çıkar. Muhammed Gazali’yi Hicaz’a ecel çekmiştir ve burada son arzusu yerine gelmiştir. Said Afgani de benzeri bir kaderi yaşamıştır.

Yalnız yaşayan adam

Belki sevenleri çoktu ama yalnızlığı giderek derinleşmiştir. İrtifa yükseldikçe yalnızlık artar. Yalnızlığını giderecek dost çevresi kalmamıştır. Belki de son dostlarından birisi biyografisini kaleme alan eski talebelerinden Mazin el Mübarek’tir ve yalnızlığını paylaşan ender kişilerden birisi olmuştur. Bazen ikisi Şam günlerinde kadim medreselerden Eminiye’nin koynunda buluşurlar ve sözün orasını burasını çekiştirirler. Bununla birlikte insan ilmen yükseldikçe çevresi boşalır. Yüce dağlar gibi tek başına kalır. Anlaşılmaz hale gelir. Said Afgani de aynı kaderi paylaşmıştır. Büyük dağlar, büyük insanlar dünyanın dengesini sağlarlar ama yalnızdırlar. Kitaplarıyla baş başa kalmış ve onların dostluğuna sığınmıştır. Gayrı natık dostlar edinmiştir. Hocası “Şam’ın son muhaddisi” lakabıyla anılan Bedreddin Haseni gibi zaman zaman uzlete çekilmiş ve münzevi yaşamıştır. Kendi dünyasında yaşamayı sevmiştir.

Vefatından sonra geriye tek kızı Büşra kalmıştır. O da babasının hatıratını canlı tutmak için çalışmalarını bir araya getirmeye çabalamıştır.

İlmi tutumu ve meşrebi!

Menşei itibarıyla Keşmirli olması hasebiyle Hanefi mezhebine mensuptur. Bu vesilesi ile dostları kendisinden Ebu Hanife ve arkadaşlarıyla alakalı bir risale yazmasını istirham ederler. O da bu isteklerini geri çevirmez. Bununla birlikte mezhep konularında Reşit Rıza veya çok sevdiği Zahiri mezhebinden İbni Hazm’ın meşrebindedir. Bilindiği gibi İbni Hazm konusunda kalem oynatanlardan birisi de meraklı oryantalist Macar asıllı Yahudi olan Ignaz Goldziher’dir. Said Afgani İbni Hazm’ın dil yönünü de incelemiştir. Bununla birlikte bir yönüyle ondan ayrılmaktadır. İbni Hazm Şii mezhebinin şiddetli muhalifleri arasındadır ve Muhibbiddin Hatip’in naklettiği gibi bu mezhep mensuplarını tekfir etmektedir.

Humeyni'den önce Şahlık rejimi Arap dünyasını yanına kazanmak ve düşmanlıkları törpülemek gayesiyle takrip el mezahib fikrini ortaya atar ya da en azından destekler. Bu çalışmalar Şah’tan bağımsız surette de yürütülmektedir. Şah’ın Arap dünyasına gönderdiği ulaklardan birisi Muhammed Taki Kummi’dir. ‘Kayıp imam’ Musa Musavi de bunlar arasındadır. Bu ortak gayeye hizmet için Kahire’de bir merkez kurulmuş ve bir de bu gaye etrafında yayın yapan dergi çıkarılmaktadır. Şah bu dergide yazı yazan Ezherlilere ve eli kalem tutanlara sahi telif ücretleri ödemektedir. Ali Tantavi ile birlikte Said Afgani de bu fikre yatmış ve gönül vermiştir. Mısırlı Muhammed Gazali gibi birçok samimi İslam düşünürü de mezhep çekişmesinin Müslümanların enerjilerini tükettiğini varsayarak yakınlaşma çabalarını desteklemişlerdir. Humeyni ile birlikte bir tarafta Sünni dünya ile savaş diğer taraftan da mezhepler yakınlaşması projesi yürümemiştir. 1979 yılında merkez Kahire’den İran’a kaydırılmıştır. Bugün mezheplerin yakınlaşmasına inanmayanlar da baskı ile birlikte inanır hale getirilmiştir. Bunun en tipik misallerinden birisi Şam’da faaliyet gösteren Fethül İslam ve burasını işleten Ferfur ailesidir. Geçmişte mezheplerin yakınlaşmasına karşı iken şimdi taraftar hale gelmişlerdir! Said Afgani o dönemde mezhepler arasında dolanan kimselere karşı pusuda olan Said Udeh (Avde)’in hasımları arasındadır. Said Udeh bugün itibarıyla Said Fode’yi hatırlatmaktadır. O günlerde sadece Suriye’de değil Irak’ta da mezhepler arası yakınlaşma fikri revaç halindedir. En azından ortak düşmanlara karşı ortak hareket tarzı prensipte benimsenmiştir. Siyonizm, Komünizm ve Masonluk karşısında ittihat ve birlik düşüncesi ağır basmış ve buna dönemin Irak Müftüsü Emced Zehavi gibiler omuz ve destek vermişlerdir. Lakin Humeyni bu yakınlaşma fikrinin üzerinden geçmiş ve savaşlarla ve müdahalelerle büyük hasarlar vermiştir. Projeyi temellerinden sarsmıştır. Yakınlaşma fikri yerinde saymakta belki de ötesinde gerilemektedir. İran Şam bölgesinde mezhebi yakınlaşma yerine Şiileştirme çabalarına hız vermiştir. Dolayısıyla mezhepler arası yakınlaşma bir maske görünümü kazanmıştır.

Kültürel mirası ve eserleri

Said Afgani’nin özellikle de tercihli konuları arasında kadın meselesi gelmektedir. “İslam’da Kadın” ismiyle eser kaleme aldığı gibi müstakil olarak ‘Hazreti Aişe ve Siyaset’ başlığı altında peygamberin eşlerinden Hazreti Aişe’ye özel bir yer ve eser tahsis etmiştir. Tarihte oynadığı rolü analiz etmeye kalkışmıştır. İnsan sahabeler dönemindeki ihtilafları hiç yaşanmamış varsayma eğilimindedir. Ama kabul etsek de etmesek de yaşanmıştır. Kuşkusuz bu durum Said Afgani için de fazlasıyla geçerlidir. Sahabe dönemi ihtilaflarını gözden geçirirken insanın içi burkulmadan edemiyor. Dolayısıyla insan tarihi olaylarda taraf tutmak yerine nedenlerini anlamaya yöneliyor ve çekişmenin taraflarını aynı karede ve zeminde görmek istiyor. Doğru tutum da bu olsa gerek.

Said Afgani’nin Muaviye Bin Ebi Süfyan ile alakalı bir eseri de vardır. Hicri 41 yılında aam el cemaa yani birlik yılından İslami rejimin değiştirildiği ve saltanata geçildiği veya bugünkü tabirle kaçırıldığı 61 yılına gelinmiş, geçilmiş ve İslam tarihinin yatağı ve mecrası değişime uğramıştır. Said Afgani Emevilik adına hurafeler üretildiğini ileri sürmüştür. Ve ahir zamanda hilafetin Kudüs’e inmesinin de bu garip rivayetler zincirinden birisi olduğunu söylemiştir (2). Es Sünne adlı eserinde Mustafa Sıbai, Ignaz Goldziher’in İbni Zühri üzerinden Emevilerin Şam’ın fazileti hakkında rivayetler uydurdukları iddialarını çürütmüş veya reddiye kaleme almıştır. Bu hususta Abdulhüseyin Şerafeddin Amili gibi kimi Şiiler (3) hatta başta Humeyni olmak üzere Mahmut Ebu Reyye gibi Şii isimler Emevilerin Şam’a dair hadis uydurduklarını ileri sürüyorlar bu iddialar güncellenerek devam etmektedir.

Günümüzde Abdurrahman Ebu Zikra Şam devriminin ‘başarısızlığını’ nazara vererek Şam’ın faziletine dair mevcut hadislerin sıhhatine gölge düşürmeye çalışmıştır. Şiiler de kendi açılarından benzeri hadisler rivayet etmişlerdir. Olaylar üzerinden Sünnilerin dayandığı hadisler tekzip yemiş oluyorsa buna mukabil Şiilerin isnatları doğrulanmış olmuyor mu? Ebu Zikra devrimcilerin bu hadislere dayandığını ve en az 10 yıldan beri de hadislere rağmen bir ilerleme kaydedilemediğini yazmıştır (2). Çağdaş muhaddislerden Ahmet Sıddık el Gumari’nin de Muaviye ve Emeviler hakkındaki görüşleri Said Afgani’nin görüşleriyle birebir mutabık sayılır. El Gumari tarih içinde nasibilerin yani Ehl-i Beyt düşmanlarının Emevileri ve yaptıklarını süslediklerini ve tarih içinde Şam, Basra ve Endülüs’ün nasibi diyarları olduğunu ileri sürmüştür. Bir de Emeviler’in Hazreti Ali ile kavgalarının içtihadi olmadığını aksine bağlılık kapsamına girdiğini savunmaktadır (4).

Hastaneler ve cahiliye ve İslam dönemlerinde Arap pazarlarına dair sosyal ve kültürel konuları da işlemiştir.

Mısır’da Risale, Sakafe, Kuveyt'te yayınlanan Arabi ve Beyan Dergileri’nde yazmış keza Fas'ta yayınlanan Davetu'l Hak Dergisi’nde yazıları yayınlanmıştır. Irak'ta Cidde'de yayınlanan Rabitatu'l Alem el-İslami Dergisi’yle benzer ve hatta aynı ismi taşıyan dergide de çalışmaları yayınlanmıştır.

Karma eğitime karşı olmuştur. Ya da en azından içine sinmemiştir. İlk gördüğü andan itibaren karşılaştıklarını şaşmaz bir şekilde tanıyan birisidir. Gözü ve gönlü perdesizdir. Bu hususta Reşit Rıza'nın hilafınadır. Reşit Rıza insanları tanımakta güçlük çeken bir yapıdadır. Bundan dolayı da birçok kez çabuk kanmış ve aldatılmıştır. Said Afgani ise feraset sahibidir.

Kaynakça:

1-Üsaretü Fikrin ve Tecrübetü Hayatin: El Üstaz Said el Afgani, s: 465,Daru’l Beşair

2-Ebu Hureyre: Raviyetü’lİslam, Muhammed Accac el Hatip, Mektebetü Vehbe, s: 160

3-https://arabi21.com/story/1363045/

4-https://al-3itra.ahlamontada.net/t290-topic

YORUM EKLE

banner26