“Allah suçlamaz”, “Allah’ın kızcağızları” yoktur veya bir mealdeki Türkçe cinayetler

Bir kaynaktan öğrendiğime göre Türkçe olarak hazırlanmış dört yüz (400) Kur’an-ı Kerim meali varmış. Bunların bir kısmı harf inkılabından önceye ait. Harf inkılabından sonra Latin harflerine çevrilmişler de varmış aralarında. Neden (miş)li geçmiş zaman kullanıyorum? Çünkü hepsini görmedim ve bu bilgi bir nakle dayanıyor.

Benim kütüphanemde ayrı ayrı kalemler tarafından hazırlanmış 15 (on beş) meal var. Neden bu kadar çok? Ne yazık ki Arapça bilmiyorum; bildiğim Arapça, İHL talebesinin bildiği kadardır. Mecburen meal ve tefsire müracaat ediyorum. İlmine güvendiğim kalemlerin meallerini hemen alıyorum. “Kabı ayrı olanın tadı ayrı olur”, derler. Öyle ya, bu “meal yazarları” durdukları yerden neden böyle bir işe teşebbüs eder. Ya öncekileri yetersiz, yanlış ifadeler içeren mealler olarak görüyorlardır ya da kendi ilmî müktesebatına göre yeni anlamlar keşfetmiştir, ilim âlemini bundan mahrum etmek istemiyorlardır. İçlerinde Arapça biliyorum, kaynaklara vakıfım, zamanımı Allah’ın kelamını anlamakla, anladıklarımı da yazmakla geçireyim bari, diyenler de olabilir ki bu da saygıdeğer bir şeydir.

Kur’an-ı Kerim’i harekesiz okuyabilen kaç kişi var?

Elmalılı Hamdi Yazır merhuma bakarsak bu saydıklarım, Kur’an-ı Kerim meali yazmaya yetmez. Elmalı’ya göre bir kişinin meal-tefsir yazabilmesi için (o, buna Kur’an’dan bahsedebilmesi için diyor) Kur’an-ı Kerim’i harekesiz okuyabilmelidir. Bunu asgari şart olarak zikrediyor. Buradan anlıyoruz ki Hamdi Yazır, bu nitelikte bir hafız-âlim idi. BMM, Mehmed Âkif’e meal hazırlama vazifesi teklif ettiğine göre, Âkif de aynı yeterliğe sahip bir kişi idi. Nitekim kitaplardan Âkif’in “demir hafız”, “çelik hafız” olduğunu öğreniyoruz.

Sözümden kimse alınmasın. Sadece merak ediyorum. Acaba bugün Kur’an-ı Kerim’i harekesiz olarak, doğru okuyabilen kaç ilim adamı var meal ve tefsir yazarları içinde?  

Hamdi Yazır -merhum- şart olarak zikretmiyor fakat (sözün hepsi aptala söylenir) bu hıfz şartından başka Türkçeyi yani Kur’an âyetleri hangi dile meal olarak nakledilecekse o dili de çok iyi bilmeliyiz diyor ve ilave ediyor. “Ben hâlis Anadolulu öz Oğuz, Yazır Türküyüm. On beş yaşımda İstanbul’a geldim. (Bu, İstanbul Türkçesi ile yetiştim demektir.) Ne Arabistan’a gittim ne Türkistan’a. Ne İran’ı gördüm ne Frengistan’ı. Öğrendiğimi bu vatanda öğrendim. Yazır’ın Kayı, Kınık, Bayındır, Eymir, Avşar gibi büyük Oğuz kabilelerinden biri olduğunu da Arapça’dan, Dîvânu Lugāti’t-Türk’ten öğrendim. Dilimi de öğrendiğim gibi konuştum. Türkçem halis Türkçedir. Kaynağım Divân ü Lügat’it Türk’tür. Yeri geldi sözünü duyduğum vakit, bunu Türkçe’den başka bir lisânın edebiyatına kaydedemediğim gibi Türkçeyi en güzel sözlerinden tanımakta tereddüt etmedim. Kendimden fazla Türk olmaya özenmedim.”

Hamdi Hoca bundan sonraki satırlarda meal verirken kelime taassubuna kapılmadan kelime hazinesine dair örnekler verir.

Şimdi sorsam mı diye düşünüyorum. Acaba Türkçe meal hazırlayanlar içinde bu vasıfları taşıyan kaç kişi var?  Bütün bunları neden serdettik? Çünkü elimde bir meal var ve ondan bahsedeceğim.

Dediğim gibi ben Arapça bilmiyorum. Türkçeyi bütün veçheleri ile bildiğimi de söyleyemem. Bir İHL mezunuyum, Türk Dili ve Edebiyatı tahsili gördüm, dinî metinleri okumak suretiyle dinî ilimlerdeki eksikliğimi gidermeye çalışıyorum. Bütün kitapları okurken yaptığım gibi bu meali okuma esnasında da zihnime takılan cümleler oldu. Bu zamana kadar okuduğum meal ve tefsirlere, tahsil ettiğim bilgi seviyesine çok aykırı dil kullanımlarına rastladım. En azından bu sayfalarda verildiği gibi olmadığını biliyorum, öyle olmaması gerektiğini düşünüyorum.

Açık söyleyeyim. Eğer bu husus Kur’an meali değil de herhangi bir kitap olsa idi okur geçerdim ve üzerinde durmazdım. Okuma yazmaya başladığım günden beri, kerli ferli hocalar elinden çıkmış o kadar dil cinayetli kitaplar okudum ki alıştım artık. Ancak mesele Kur’an meali olunca buna da “eyvallah” diyemezdim. Zira mevzumuz Kelâm-ı İlahi, vahiy, itikat. Öyle ise ya sözün sahibine ya yayınevine yazmak gerekiyordu.

İlim adamları şüphesiz tenkitten âzâde değil. Yine de ilim adamı kimliği kazanmış, akademisyenlik sürecinden geçmiş bir kişiye “Şuralarda yanlış var, şöyle olsa nasıl olur?” sözlerini kamuya açık yerlerde söylemektense; usulüne uygun olarak kendisine doğrudan yazmayı denemek daha uygun olur dedim ve de denedim. (Günümüz) İlim adamları daha çok iltifattan hoşlandıkları için bu tenkitler, teklifler, zihin okumaya dönüştü ve bu yol muhatap tarafından kapatıldı. Ortada meal olduğu için Müslümanın itikadını korumak niyeti ile bari bazı yanlışlıkları düzeltelim diyerek kalemi, kâğıdı elime aldım.

Yazı üslubundan ziyade, konuşma üslubu hâkim

Efendim, konumuz Faruk Beşer tarafından hazırlanmış Kur’ân-ı Hakim’in Meali ve Kısa Tefsiri”. [1]

Şunu hemen belirteyim ki yukarıda Hamdi Yazır merhumun şartlarını taşımasalar da ilahiyat camiasının meal ve tefsir yazma cehdini önemli buluyorum. Faruk Beşer de fıkıh akademisyeni. Hazırladığı meali biraz da bundan dolayı merak ettim. Ayetlere fıkıh penceresinden bakacaktır ne de olsa. Bu da bir mealin farklı olması için yeterli sebep.  

Elde kalem, niyetim fıkıh dalında akademik kariyer yapmış bir gazeteci-yazarın mealini okumak. Şunu söyleyeyim ki mealden tabii ki öğrendiklerim var. Duran saat bile günde iki kez doğruyu gösterir, derler. Fakat konumuz öğrendiklerini en az İHL mezunu kadar test edemeyecek kişilerin göreceği zarar olduğu için makalemiz de onlar üzerinde olacak.

Beşer’in meali ile ilgili ilk tespitim şu:

Üslup olarak bu kitap, meal olarak “yazılmamış”, bir yerlerde meal okuma dersleri yapılmış da o dersleri yapanlar not almışlar, o notlar sonra bir düzene sokulmuş gibi bir üslubu andırıyor. Yanlış anlaşılmasın, yazar, “yazmamış” demiyorum, üslup bu, diyorum.

Peki, bu bir zaaf mı? Evet. Çünkü konuşan kişi söylediklerinden emin değildir her zaman. İrticalen derslerin özelliği de böyledir. Konuşucu, cümlelerin sonunu açık bırakır ve kesinlikten kaçınır. Oysa yazan kişi kendinden daha emindir ve bundan dolayı cümleleri daha kesindir. Mesela “Bu ayeti kerime her zaman uygulanması mümkün olamayacak özel bir durumdan söz eder gibidir.(…)Yani savaş halinde bile namaz bu şekilde kılınmalı ise diğer zamanlar için onda asla gevşeklik yapılmamalıdır denir gibidir.”

Bu ayeti kerimede iki sayfa önce geçen Âdem kıssasına işaret olabilir.”

Ne anlamalıyız bundan. Olabilir de olmayabilir de. Oysa çıkarsama kuvvetli ise “Cumhur bu ayette Âdem kıssasına işaret olduğunu söylemiştir” demesini bilmeliyiz. Eğer bu çıkarsama kendimize aitse “Âyette Âdem kıssasına işaret vardır.” diyebilmeliyiz.

Aşağıdaki açıklamada benzer ifade sorunu görülüyor:

 “Hristiyanların kendilerine bu ismi vermelerinin sebebi şunlar olabilir.”

“Sabiiliği Hz. İbrahim’e kadar götürenler olduğuna göre, semavi dinlerden ayrılıp yeni bir görünümünde ortaya çıkan her inanış Sabiilik diye isimlendirilmiş olabilir.”

Bu tür hüküm(süz), hükümden kaçan, bildiğinden emin olmayan kişinin ifadelerine yakışan yüzlerce cümle örneği verilebilir. Şüphesiz yazar bu tür ifadeler kurarak, kesinlikten kaçarak kendini “kurtarabilir”. Yarın bir gün birileri bu hükümlerin, çıkarımların yanlış olduğunu söyler ve ispatlarsa “Biz de zaten kesin konuşmadık, olabilir” dedik diye çıkış/kaçış yolu bulunabilir. Fakat bunun okuyucuya verdiği izlenim mealin; tahminler, varsayımlar, kesin olmayan tefsir ve teviller üzerine kurulu olduğu şeklindedir ve bu; ilahi kelam için gayet sıkıntılı bir durum doğurur. Biz yazarın, bu zamana kadar kesinliğe varılmamış hususlarda cahil cesareti gösterip “Kesinlikle böyledir” demesini beklemiyoruz. Ancak "Bu kelimeden, ayetten vs. muradın, kastın şu olduğu da zikredilmiştir." gibi bir ifade daha kesin ifadedir. ‘Müfesssirler, âlimler bu âyeti böyle yorumlamışlar, bu kelimeden şunu anlamışlar’ da denilebilir.  Şahsi olarak anlam ve yorumlar da bu tür ifadelerin altında da bulunabilir.”

Yazar bu teklifi okuyunca, “Teşekkür ederim, sözünü ettiğiniz sorunları kaydedip gönderme lütfunda bulunursanız dua ederim” cevabını gönderdi.

Allah kulları suçlar mı?

Yeni baskılarda bu tür ifadeler, imla yanlışları düzeltilebilir. Bunun için yeni baskının yapılmasını bekleyebiliriz. Ancak yanlışlar, bu dil kullanımı ile sınırlı olmadığı için bize göre bu meal derhal toplatılmalıdır. Çünkü dediğimiz gibi içinde öyle dil kullanımı, anlam vermeler var ki Kur’an meali olarak ilk kez bu yayını okuyanlar ve yeni talebelerin zihninde büyük itikadi sorunların doğmasına sebep olur bu ifadeler. 

“Allah ehl-i kitabı iki şeyle suçladı.”

Soralım: Günümüz insanı, medyası, sözlükleri “suçladı” kelimesini hangi hallerde ve ne gibi durumlar için kullanıyor? İftira, biraz mübalağa katarak haksız yere söz ve fiil isnadı için. Eğer okuyucumuz günümüz insanı ise Allah için (hâşâ) “suçladı” kelimesini kullanamayız.

Beşer’e itimat edecek olursak bu cümle Razi’ye aitmiş. Acaba Râzi, tam böyle mi kurmuş cümleyi? Eğer Râzi de böyle kurmuş ise onun da düzeltilmesi lâzım.

Çünkü Allah, itham etmez, kulunun suç işlediğini “iddia etmez”. Kaldı ki suç, kriminal bir durumu anlatır daha çok. Günümüzün "suçlamak"i ile ayetteki murad birbirini tutmuyor.

Beşer, buradaki tenkidi önce anlamadı sonra “dikkate alacağım” dedi. Ne zaman? Mealin yeni basımında. Peki, o zamana kadar bu baskıyı okuyanlar ne yapacak!

“Allah’ın kızcağızları” da ne demek? Hadisten murat ne?

Büyük sorunlu ifadelere devam edelim.

Beşer’in nakline göre hadis-i şerifte Peygamberimiz, "Allah'ın kızcağızlarını dövmeyin" diyormuş. Peygamberimizin ve de onu dinleyen sahabinin Allah'a evlat nispet etmediği açık. Ancak bu cümle günümüz okuyucusuna ilk anda böyle bir anlama yol veriyor. Çünkü günümüzde meleklerin dişi olduğuna dair çok yaygın bir “bilgi” dolaşımı var. Mekke müşriklerinde olduğu gibi meleklerin dişi olduğuna dair bu sapkın inanca göre Cebrail elinde bir koç ile mavi gözlü, beyaz uzun giysili, sarışın olarak gelir ve Hz. İbrahim’e koç hediye eder. Bazı evlerde bunun seccade üzerine işlenmiş ve duvara asılmış olduğunu gördüm. Hatta bana göre kızlara “Melek” isminin verilmesinin derûnunda da bu tehlikeli algı var. “Melekler Allah’ın kızlarıdır diyen ey müşrikler! Rabbiniz, erkekleri size; kızları da kendine ayırdı öyle mi? Bunu mu demek istiyorsunuz? Ne kötü bir hüküm bu!” âyetini herkesin bildiğini mi sanıyor acaba yazar? Allah’a evlat isnat etmek. Hem de kız evlat. Meal ve tefsir yazarının bilgisi, firaseti, dikkati işte tam bu noktalarda kendini göstermeyecekse bu meali niye yazalım ki? Geleneksel âlim ve müfessirlerin böyle durumlarda literal ifadeden ziyade murad-ı ilahiyi, asıl maksadı aradıklarını ve âyetlere buna göre mânâ verdiklerini bilmiyor olabilir mi Faruk Beşer?  Bize göre hadisin tercümesine, Peygamberimizin muradı esas alınarak, biraz müdahale etmek gerekirdi ve anlam en azından "Allah'ın (kulları) kadıncağızları” veya “Allah'ın (kadıncağız) kullarını " şeklinde olmalı idi. Bizim yazara teklifimiz bu şekilde oldu.

Sayın yazar, okuduğunu anlamamış olmalı ki “Allah'ın kızcağızları olmaz da Allah'ın kadıncağızları olur mu?” diye yazmış.

“Men çi gûyem

Tambûrem çi gûyed”

Hz. İbrahim Güneş’i, Ay’ı, yıldızları Rab belledi mi?

“(Yükselmekte olan) Ay'ı görünce, benim Rabbim bu dedi. Ay da batınca, eğer Rabbim bana doğru yolu göstermeseydi ben de kesin bu dalalete düşen kavimden olurdum, dedi.   78. (Yükselmekte olan) Güneş'i görünce, işte benim Rabbim bu, bu en büyükleri dedi. ”(En’am Suresi)

Âyete bu şekilde meal verilmesini çok büyük bir itikadi sorun olarak görüyorum ve bunu reddediyorum. Efendim, bizden önceki mealler hep böyle. Biz de onlara uyduk, deniyorsa sorum şudur:

Bir yeni meal yazılacaksa, tam da bu meşhur, tekrar edilen yanlışları düzeltmek için meal yazılmalıdır. Çünkü “Hz. İbrahim yıldıza, Ay’a ve Güneş’e tapmamış, onları Rab edinmemiştir. Böyle söylemek İbrahim Peygamberin önceleri müşrik olduğunu söylemektir; bu söz peygamberlerin masumiyet özelliğine aykırıdır. O putperest ve de müşrik değildi.”

Tam tersine şöyle deniyor:

“Buradan da anlıyoruz ki insan, aklını kullanarak Allah’ın varlığını bulabilir, bulmalıdır. Tabiatı okumasını bilen, onda Allah’ın varlığına dair delilleri görebilir. Hz. İbrahim de aklını kullanarak, Allah’ın varlığı sonucuna varmıştır.”  

Bu Mutezili akıl yürütmeyi de reddediyorum.

Daha önce babasına ve kavmine “Huzurunda eğildiğiniz bu heykeller de nedir?” (Enbiya/21, 51)’ diyen bir peygamber, böyle bir sözü söylemiş, böyle bir akıl yürütme ile Allah’ı bulmuş olamaz. O, putlara sataşmadan önce de hidayet üzere idi. “Demek ki insan, aklını kullanır ve tabiatta olup bitenlere bakarsa sırf bu yolla da Allah'ı bulabilir.” gibi bir çıkarsama (belki) mücerret insan için söylenebilir; fakat bir peygamber, “Ben müşriklerden değilim” diyen bir Hanif için söylenemez.

400 küsur meal içinde eğer bu konuya işaret eden varsa; onu hazırlayandan peşinen özür dileyerek ve istisna ederek diyoruz ki meal hazırlayan kişiler, bu noktada öncekilerin söylediklerini tekrar ederek bir yanlışı çoğaltıyorlar.

İtiraf ettik ki bırakın medrese tahsili görmüş kişileri, ilahiyat tahsili görmüş kişiler kadar bile Arapça bilmiyorum. Fakat Türkçe biliyorum. Ve bildiğim Türkçe, bu âyetin bu şekilde mânâlandırılmasında bir yanlışlık olduğunu söylüyor bana. Öyle anlıyorum ki âyetlerin düz ifadesi ile Hz. İbrahim’in sesli düşünmesi arasında bir vurgu farkı var ve bu vurgu farkı, dilde görülmediği/gösterilmediği için böyle yanlış bir meale varılıyor. Bu konuda bir hatırlatmada bulunmamız gerekiyor.

Hemen herkes bilir ki dillerin; “yazı dili” ve “konuşma dili” özellikleri vardır. Konuşma dili, kendi içinde lehçe, ağız gibi özellikler gösterir. Her duygu yazıya dökülemez, yazı, alfabe bazı duyguların ifadesinde yetersiz kalır. İnsan için önemli olan, iletişimin sağlanmasıdır. İfadede, meramın muhataba ulaşması esas olduğundan, insanlar konuşurken kelimelerin doğru telaffuz edilip edilmediği ile ilgilenmez. Bu husus yazı dilinde de sık görülür. Buna göre insanların konuşurken bazı harfleri yuttuklarını, değiştirdiklerini hatırlamalıyız. Bu bağlamda hatırlatalım ki ses tonu veya vurgu ile de soru cümleleri kurarız. Kurulan bu cümleler yer yer ironiktir.

Türkçe örneğinden hareket edersek Doğu, Güneydoğu ve Karadeniz yöresi konuşma dilinde, ses tonuna, vurguya yaslanan soru cümleleri kurar.

“Yemek yediin?” “Gelirken annemi gördüün?” “Paran vaar?”

Gibi imlalarla gösterebileceğimiz cümleler, aslında birer soru cümlesidir. “Yemek yedin (mi)?”, “Gelirken annemi gördün (mü)?,  “Paran var (mı)?”  cümlelerinin sese, vurguya yaslanmış ve fakat kısa tutulmuş şekilleri bunlar. Cümleyi telaffuz eden kişi, soruyu sese yansıttığı için muhatap bunu hemen anlar ve olumlu veya olumsuz cevap verir.

Türkçe’de görülen bu hususiyetin bütün dillerde olduğu düşünülecek olursa, Hz. İbrahim aleyhisselamın da kendi kendini hesaba çekerken, akıl yürütürken, belki de kendisi ile konuşurken bir yargı cümlesi değil; bir soru cümlesi ve hatta ironik cümle kurduğu kanaatindeyim.

Buna göre mânâ şöyle olmalıdır:

“Bu yıldız benim Rabbim (?) (Öyle mi !) Yok canım sende!) Ay daha büyük, (yoksa) benim Rabbim bu (?) (mu?) Ayetin devamındaki “Eğer Rabbim bana doğru yolu göstermeseydi ben de kesin bu dalalete düşen kavimden olurdum, dedi.” ifadesi de bizi doğruluyor.  Güneş hepsinden büyük; yoksa Rabbim bu (?) mu yani!)”  

Görülüyor ki Hz. İbrahim as. küçükten büyüğe, uzaktan yakına, ışığının azlığından çokluğa doğru akıl yürüten halkının sorularına ironik olarak cevap vermekte ve aslında tam zıddını ifade etmektedir. İronik oluş üzerinde özellikle duruyoruz. Çünkü Hz. İbrahim’in ironik bir üslup sahibi olduğunu, tebliğde bu üsluptan da yararlandığını biliyoruz. “Söyle bakalım İbrahim, putlarımızı sen mi kırdın? Sorusuna ‘Ne münasebet! Bakın balta en büyük putun omzunda duruyor. Ondan başkası kırmış olamaz!” cevabı (Enbiya suresi 63) ironik değil de nedir? 

Peygamberlerin (büyük) günah işlemediklerini, kullukları gereği “zelle” denilen küçük ayak sürçmeleri yaşadıklarını, onların da Rabbimiz tarafından düzeltildiklerini bilip buna iman etmemize rağmen bu şirk isnadı da ne böyle? Estağfirullah!

Biz âyette kastedilen mânânın izah ettiğimiz şekilde olması gerektiği kanaatindeyiz. “Bundan böyle meâllerde benzer yanlışlıkların tekrarlanmaması için ne yapmak lâzım gelir?” sorusuna da kendimce bir cevabım var: Bu hususla ilgili bir “secavend” inşa etmek ve ilgili âyetlerde bu secavendi kullanmak.

Bilindiği gibi mushaflarda bazı âyetlerin okunuşları ile mânâları arasında doğrudan bir ilişki olduğu için, eslaf, yanlış anlamaları önlemek amacıyla “secavend” dediğimiz işaretler icat etmiştir. (Tı) durağı, (Lâ) durağı, “sekte” gibi işaretlerde olduğu gibi.

Mushafları İnceleme Kurulu’nun En’am Suresi’nin ilgili âyetleri için de “Bu âyetlerde bir ironi var, bu âyetler  lafzî mânânın tam tersini ifade etmektedir, bu secavend/işaret de bunun için konulmuştur” diyerek ilgili âyetlere özel bir işaret getirip secavendler bölümüne de bir açıklama koyarsa bu hususun düzeltilebileceğini düşünüyorum.

Anlaşılmıştır ki bizim maksadımız, Hz. İbrahim aleyhisselamı şirkten kurtarmak değildir. Hâşâ, o zaten müşrik değildi. Biz; Kur’an meâli okurlarını ve özel olarak Arapça bilmeyen, temel İslâmi bilgilerden yoksun fakat meâl okuyarak Kur’an-ı Kerim’in mesajını öğrenmek isteyen kişileri düşünüyoruz. İmam hatip ve Kur’an Kursu talebeleri başta olmak üzere meal okuyucularının bu açıklamaya muhtaç oldukları âşikârdır.

Doğrusu, yeni bir meal çalışması olduğu için F. Beşer’den böyle bir açıklama güzel olurdu. F. Beşer’in bu açıklamamızı doğru anlayıp anlamayacağından bile emin değilim. Çünkü okuduğunu anlamamak veya anlamak istememek gibi bir tavrı var Beşer’in. Öyle ki kendi yazdığı meali bile son kez okuyup okumadığından emin değilim.  Çünkü F. B. kendi mealinde olan bir ismi yazıp gönderdiğimizde bize, “Hiç adı anılmayan Soner Duman'dan söz ettiğinize göre biraz da toy ve acelecisiniz.” diye cevap vermiş. Ve de şöyle devam etmiş: “Başka bir karın ağrınız olduğunu anlamıştım ama nedir acaba diyordum. Şimdi anladım.”

“Fethullah Gülen Hocaefendi’nin Fıkhını Anlamak” kitabını reddetti mi?

Bu vakanın perde arkası şöyle:

Beşer, 167. sayfada Âl-i İmran Suresi 190.âyetin tefsirinde bir yorum aktarıyor ve yorumun (Soner Duman)a ait olduğunu işaret ediyor. Allah şahit ki bu isme ilk kez bu sayfada rastladım. Mutlaka önemli, itimada şayan bir ilim adamı olmalı ki akademisyen-gazeteci-yazar onu referans gösteriyor, gösterme ihtiyacı hissediyor diye düşündüm. İnternetten araştırdım ki Soner Duman da bir fıkıh akademisyeni imiş. Aynı fakültede çalışmış olabilirler.

Her ne kadar bu tür nitelikleri olsa da bize göre hayatta olan bir kişinin bir mealde referans olması sorunludur. Çünkü insanın nerelere savrulacağı belli olmaz. Bizim bugün ilim adamı olarak referans verdiğimiz kişi yarın bambaşka şekilde karşımıza çıkar, çıkabiliyor. Nitekim Faruk Beşer de onlardan biridir. Zamanında “Fethullah Gülen Hocaefendi’nin Fıkhını Anlamak” diye bir kitap yazan ve 15 Temmuz’dan sonra internet sitelerinde Fetöcülük isnadı yapılan F. Beşer, bir kısım okuyucular katında hâlâ Fethullahçı olarak biliniyor. O reddetse de bu ithamı üzerinden atamıyor. Yanlış anlaşılmasın, biz Beşer’in Fetöcü olduğunu söylemiyoruz. Belki kitabını bile reddediyordur. Fakat bir zaman işlediği bir hatadan dolayı hâlâ muaheze ediliyor diyoruz. Dolayısıyla hayatta olan bir kişinin yarın ne olacağını bilmediğimiz için bu isme atıfta bulunmak sorun oluşturabilir diyoruz.

 (F.G’nin yaklaşmadığı, yakınlaşmadığı ilim, siyaset, kültür adamı çok az. Ben yine de bazı ilim adamlarının firasetli, basiretli olmalarını beklerdim. O kişi hakkında kitaplar, övgüler yazmak şöyle dursun, İsmet Özel örneğinde olduğu gibi; FG’ye yaklaşmadığı gibi FG’nin yakınlaşmasına da izin vermeyen, bu teşebbüsleri geri teptirmesini bilen kişiler olmasını beklerdim. Çiğ et yemeye yatkın olanları avlayan F.G’nin tuzağına düşenler çok oldu ne yazık ki. Hâlâ o noksanlıkla mâlûller. Bundan dolayı Beşer’e şöyle bir mesaj yazdım:

“Soner Duman kimdir bilmem. İlk defa bu mealde gördüm adını. Kimsenin peşin fikirle aleyhinde bulunmam. Bir akademisyen. Mealde referans gösterildiğine göre itimada şayan. Acaba nerede, ne söylemiş de Kitab'a girmiş, burası meçhul. Esas meçhul taraf, bundan sonraki istikameti. Hayatta olanları referans göstermezdim yerinizde olsam. İnternette hâlâ FG Fıkhı adlı kitabınız dolaşıyor ve F.Beşer, hâlâ o kitapla tenkit ediliyor. İleride, istemeyiz ama kimin nereye savrulacağı belli olmaz. Meal, kadirşinaslığı aşar. (Beşer’in, Soner Duman’a kadirşinaslık gösterdiğini zannediyordum.) Bundan dolayı hayatta olanları, meal gibi bir çalışmaya almak taraftarı değilim. Takdir sizin.”

Zât-ı muhteremin cevabı şöyle oldu:

Hiç adı anılmayan Soner Duman'dan söz ettiğinize göre biraz da toy ve acelecisiniz. Başka bir karın ağrınız olduğunu anlamıştım ama nedir acaba diyordum. Şimdi anladım.” Daha önceki tenkit ve tekliflerimizin perde ardında meğer benim böyle bir karın ağrım varmış. Bize düşen de mealin 167. sayfasının fotoğrafını çekip göndermek oldu.

Buradan ilan edelim. Ey Faruk Beşer, mealinizin 167. sayfasında Soner Duman ismi var. Bu meali tek nüsha olarak ben basmadım.

Buradan ne anlamalıyız? Yazarın mealini okumadığını mı? Yazarın haberi yokken ve baskıya giderken birileri tarafından bu ismin eklendiğini mi? Aslında yazarın haberi vardı, ismi kendisi koydu, bu süreçte tartıştılar veya kavga ettiler; yazar daha sonra Soner Duman ismini çıkarmayı unuttu. Bu ve bunun dışında sebepler olabilir, bilmiyorum. Bildiğim bir şey varsa, benim meal baskımda Beşer’in yok dediği ismin var olduğudur ve benim tanımadığım Soner Duman ile ilgili bir karın ağrısı çekmediğimdir.

Mealdeki imla ve cümle yanlışlıkları

Geçiyorum imlâ ve cümle kuruluşuna.

Şunu hemen belirteyim ki biz, bir sayfa numarası, bir kelimede bir harf eksiği veya yanlışlığı gördüğü için piyasadan bütün kitapları toplatıp yeniden basan Nuri Pakdil’i biliyoruz. Bunun böyle olması gerekir çünkü “Allah işin güzel yapılmasını sever.” Elimizdeki iş, hele Kur’an-ı Kerim ise. “Eslafta gördüğümüz ciddiyeti neden görmüyoruz?” aklım almıyor. Bir hareke eksik/yanlış olduğu için matbu mushafları toplatan eslaf neredesiniz?

Cildine, hattına, tezhibine, şirazesine kadar her bir şeyi ile kusursuz olan kitaplar, mevzu Kur’an-ı Kerim olunca evham derecesine çıkar, sıfır hata ile neşredilirdi. Beşer’in dediğine göre 4 kişi katkıda bulunmuş meale. Kendisi ile beş kişi. Bu kadar imza acaba nasıl ve ne kadar katkıda bulundu bilmiyorum. Esas sorumluluk Beşer’de.

Hatırlatalım ki Türkçede (de, da) bağlacı hiçbir zaman (te, ta) olmaz. Bu kadar mı? “Bu mu yani?” denilecek olursa “Bu da yeter aslında” deriz fakat bu kadar değil.

İmla yanlışı için üç örnek yeter. Ne de olsa musahhih değilim.  64.,163.,236. sayfaları dikkatle okuyunuz lütfen. Diğer yanlışlıkları da sayıp moral bozmak istemiyorum. Şu kadarcık bir faydamız olsun diyerek son tenkit/teklif ile makaleyi bitiriyorum.

Pekiştirilmiş mastar, hafifleştirilmiş mastar farkı

Türkçe bilenler hatırlayacaklardır.

Dilimizde mastarlar, “pekiştirilmiş mastar, hafifleştirilmiş mastar” olarak ikiye ayrılır. Adı üzerinde bir şeyi vurgulamak istersek “pekiştirilmiş mastar” kullanırız. Bu tür kelimelerde (-mek, -mak) vurguyu üzerine çeker. (-me, -ma) ise tamlamalarda ve cümle içinde kullanılır daha çok. Bu dil kaidesinin ne kadar önemli olduğunu dini bir hükmü anlatmada daha iyi anlıyoruz.

“İslam’ın şartı beştir: 1. “Namaz kılma”; 2. Oruç tutma” diyerek sayınız.” Hükümlerin zayıfladığını, hatta söyleyişe göre “menfiye emir vermek” şeklinde bile anlaşılabileceğini göreceksiniz. Oysa “Namaz kılmak”, “Oruç tutmak”, “Zekat vermek” ifadelerinde hüküm kesindir ve vurgu pekiştirilmiştir. Gel de Hamdi Yazır merhumun Türkçe bilgisine niçin dikkat çektiğini, dili doğru kullanım üzerinde neden durduğunu hatırlama! Ve günümüz hocaların dil tutumuna kahrolma!

Beşer, mealdeki farklılığını ortaya koymak için bu imla tarzını benimseseydi, sırf bunun için alkışı hak ederdi. Tabii bunun için Türkçe bilmek lâzım. Oysa Beşer, mealin (neredeyse) bütününde ayet meali ve tefsirinde genel olarak hafifleştirilmiş mastar kullanıyor. Bu da hükümleri, emirleri, farzları, yasakları zayıflatıyor.

“Huşû : (…) tahammül ve direnç gösterme demektir. 1. İyilikleri yapma 2. Kötülükleri terk etme 3. Bela ve musibetlere karşı tahammül gösterme.”

Bu cümleleri lütfen yukarıda açıklamalar muvacehesinde yeniden okuyunuz. Biz boşuna demiyoruz, Kur’an meali hazırlamak için Arapça bilmek yetmez, Türkçe de bilmek gerekir, diye. Bu ve benzeri yanlışları ve savruklukları görünce okumayı bıraktım. (Yazar, artık eline alma, maksadını anladım dese de.) Fakat bu, okumayacağım ve başka yanlışlıklar olmadığı anlamına gelmez. Belki bu türden yanlışlıklar da olmayabilir. Ben “İlla yanlış vardır” demiyorum ve meali yanlış bulmak amacıyla okumuyorum. Eğer başka yanlışlar bulursam; benden sonra birileri karıştırıp okur ve yanılırlar diye, onları sayfa kenarlarına not edeceğim. Ancak bunlar sayfalarda kalacak. Yukarıda yazdıklarım Beşer’in meali için yeterlidir sanırım.

Şirkten kurtarmak için meal toplatılır mı?

Şunu söyleyeyim ki bu düzeltmemiz Faruk Beşer için değil; Kelam-ı İlahi’nin hatırı içindir. Bu zamana kadar akademik kariyer sahibi olmuş, isminin önünde Prof. Dr. yazan kişilerin eserlerine yönelik yaptığım eleştirilerden teşekkür de almadım, cevap da. Bu söylediklerimizde bir hatamız varsa, yanlışlarımızı düzeltmeye hazırız. Ancak mükafatı Rabbimiz’den bekleriz. Benim teklifim İFAV yetkililerine olacak. Onların yerinde olsam; (bizim tereddütlerimize katılıyorlar ve o sözlerin itikadî sorunlar çıkardığını/çıkarabileceğini kabul ediyorlarsa ki Marmara İlahiyat Fakültesi Vakfı’na bu yakışır) bu meali piyasadan toplatırım, yeni düzeltmelerden sonra neşrederim. “Allah’ın kızcağızları” olabileceğini düşünecek, Hz. İbrahim’in Güneş, Ay ve yıldızları “Rab” edindiği itikadına sahip olabilecek, Allah’ın insanları suçladığına kanaat getirebilecek yüzde bir kişi ancak olabilir, denirse; yüzde bir değil milyonda bir bile olsa, böyle bir ihtimal varsa, bu baskı toplatılmalıdır, derim. İFAV yetkilileri “Yok, hayır, bunlar yersiz ve de abartılı, gerçek dışı tespitlerdir, kuruntulardır. Toplatmaya hiç de gerek yoktur” diyorlarsa mesuliyetin onlara ait olduğunu söylemekten başka elimden bir şey gelmez. Bu durumda yeni baskılarda da bir düzeltmeye gerek yoktur, demiş olurlar. Bilmem anlatabildim mi?  

Vesselâm.  

Dipnot:

[1] İfav Yayınları, 2021, Birinci Baskı

YORUM EKLE
YORUMLAR
Faruk Beşer
Faruk Beşer - 1 ay Önce

Rahatladınız mı?

Sefer Yücel
Sefer Yücel - 1 ay Önce

Bence de toplatılmalıdır. Yazıyı okuyunca tövbe tövbe dedim üç kere. Sayın Yeşil'i tanımıyorum fakat kendisine teşekkür ederim.

Abdullah Hanifi
Abdullah Hanifi - 1 ay Önce

وَقَالَ الرَّسُولُ يَا رَبِّ اِنَّ قَوْمِي اتَّخَذُوا هٰذَا الْقُرْاٰنَ مَهْجُورًا
Peygamber “ Ya Rabbi” dedi. “Doğrusu benim kavmim, bu Kuranı terk edilmiş bıraktılar.” Furkan Suresi 30. Ayet meallendiren Mehmet ERSOY
“KURAN OKURKEN EN UFAK BİR HATADA CEHENNEMİN DİBİNİ BOYLARSIN!” Bu, insanları Kuran okumaktan alıkoyan bir proje söylemidir. Bunu söylemeden önce bir kez daha düşünülmelidir. Bu durumda meal yazanların hepsi kendilerini cehennemin dibinde görmeliler. Hata etmeyen mealci ve hatasız meal yoktur, kimisi ayetlerde verilen mesajı esas almış orijinal kelimelere pek dikkat etmemiş. Kimisi parantezsiz meal yazacağım demiş oluşan cümle düşüklerini gidermek için ayette olmayan kelimeleri kullanmış. Kimisi yazdığı mealinin diğerlerinden farklı olması görüntüsü vererek yığınla hata etmiş. Meallerin anası olarak görebileceğimiz Rahmetli Elmalılı Hamdi Yazır Mealinde ise hata yapmamak için orijinal metinler kullanılmış bu sefer de meal anlaşılamadığından sadeleştirilmek zorunda kalınmıştır.
CEHENNEMİN DİBİNİ BOYLAMAMAK İÇİN KUR'AN-I KERİM OKUNMALI ve YAZILMALIDIR.

Ömer Yasir Can
Ömer Yasir Can - 1 ay Önce

Din, nasihattir. Mü’min’in mü’min kardeşine hakkı tavsiye etmesi aynı zamanda görevidir. Yazı içeriğinden anlaşıldığına göre, meal sahibi nefsine galip gelememiştir. Umarım bu tavır farkedilir ve hem tashih, hem helalleşme yapılır.

A. Ertürk
A. Ertürk - 4 hafta Önce

Hocam yazınızı dikkatle okudum. İyi noktalara değinmişsiniz. Kaleminize sağlık. Piyasadaki Türkçe meal furyasına ilişkin görüşlerinize aynen katılıyorum. Eleştirdiğiniz meali görmedim. Ama yazınızdan anladığıma göre çalakalem yazılmış, Kur’an meali gibi ciddi bir işin gerektirdiği özen ve dikkatten yoksun bir çalışma olmuş. “Allah’ın kızcağızları” ifadesi bu özensizliğin ve dile vukufiyet eksikliğinin bir işareti. Allah’ın ehl-i kitabı “suçlaması” da öyle. Bu son ifadeyle ilgili endişenizin anlaşıldığını bile sanmıyorum. Hz. İbrahim ile ilgili eleştirinizin altında yatan hassasiyeti anlıyor ve katılıyorum ama orda sanki Hz. İbrahim’in yaratıcı inancına yönelik bir tasvirden ziyade, Hz. İbrahim üzerinden bir mesaj verilmesi amaçlanıyor. Kaldı ki Hz. Adem, Yunus, Eyüb kıssalarında da benzer bir anlatım dili/uslubu görüyoruz. Bunları temsil ve mecazlar olarak görebiliriz.
Ama bu meal enflasyonu konusu önemli. O konuya devam etmenizi bekliyorum.
Selamlar

Hatice Ünal
Hatice Ünal - 1 ay Önce

Konu çetin, eleştiri üslubu yumuşak. Meali almayı düşünüyordum. Anlaşılan biraz daha beklemem gerekecek. Bu tür eleştiri metinleri okuyucu için çok öğretici.

Baki Fani
Baki Fani - 4 hafta Önce

Samimi, nazik, somut araştırma ve yaklaşım için Cümle Kamu adına teşekkür ederiz. Bu nezaket ve samimiyetin karşılığının Faruk Beşer efendi tarafından ''Bahsedilen şekilde'' olması da şaşırtmadı. Allah cümlemize samimiyet, nezaket ve hidayetler nasip etsin. Kamil Bey; emeğinize ve gönlünüze sağlık

Suleyman demir
Suleyman demir - 4 hafta Önce

Maalesef bugün kitap yazmaktan maksat insanlara bi şeyler öğretme değil, o ilimden para, makam vb şeyler elde etmek olduğu için yapılan yanlışların bi önemi yok. Okul okurken amacımız ilim öğrenmek böylece Allahin razı olduğu kul olmak olmadığı için öğrenilen ilimle de dünyayı elde etmeye calisiyoruz. Sonuc bu, hatasını söylersin sevmez, yanlışını översin sever.


banner26