Aliya'nın evrensel mesajı

Bosna Herseki; ancak her evin öğretmeni olarak; sokakların sesine ve duvar yazılarına anlam katan, değerli insan, bilge öğretmen Aliya İzzetbegoviç ile anlamak mümkündür. Zira; Aliya, öğrencisi olan Bosna Hersek için çok zor ve kıymetli mücadeleler içinde elif gibi dimdik ayakta durdu. Verdiği mücadeleler sırasında Bosna Hersek’in göz yaşlarını sildi. Gözü yaşlı babanın ve annenin başını koyacağı omuz, çocukların gözündeki umudun resmî oldu. Mücadeleci ruhu, söylemleri ve duruşu her zaman Müslüman insana yakışır şekilde dünyanın her yerinden net bir şekilde fark edildi. Öğretmen Aliya İzzetbegoviç’in Türkiye’ye olan sevgisi ise sevgiden öte bir duygu haliydi. Kardeş Türkiye’si onun en zor zamanlarında yaslandığı dağ, başını koyduğu omuz, dostu, kardeşim dediği; Mostar Köprüsü’nün öte tarafı gibiydi.

Savaşların toplumlara verdiği zararları çok iyi biliyordu, bu yüzden Bosna Hersek’in acılarına nasıl merhem olunur noktasında komutanlık yaptığı ülkesine bunu çok iyi bir şekilde gösterdi. Pratik zekası ile zor günlerden çıkış yolunu öğrencisi Bosna’ya çok iyi bir şekilde öğretti. Akıllardan hiçbir zaman çıkmayan ordusunu selamlama töreni, Mostar’ın hakim tepesine dikilen büyük haç işaretine karşılık Hırvat komutana verdiği cevap ile Bosna Hersek’te tüm gönüllere yazıldı. Hırvat komutanın kibirli bir şekilde; “Bak haçı nasıl diktik görüyor musun? Onu ordan nasıl kaldıracaksınız; buna gücünüz yeter mi?” sözü üzerine öğretmen Aliya İzzetbegoviç kendine has duruşu ile: “Hele bir akşam olsun” der. Hava kararınca Hırvat komutanı dışarı davet edip şehadet parmağı ile gökyüzündeki hilal ile yıldızı gösterir ve Hırvat komutana: “Hilal ve yıldızı görüyor musun? Senin ordularının gücü yeter mi onları yok etmeye? Ne kadar yükseklere haç dikseniz de onu geçemezsiniz ve asla onu oradan da indiremezsiniz. Hilal ile yıldız semada olduğu müddetçe biz de inşallah varlığımızı devam ettireceğiz!...” Hırvat komutana vermiş olduğu bu cevap, Bosna Hersek’in hiçbir zaman mağlup olmayacağını beyan niteliğindedir. 

Aliya’yı daha iyi anlamak için yakın zamanda ‘Bilgemiz İzzetbegoviç İslam’ın Uç Beyi Aliya’ belgeselini çeken; Eski Sokak, Ayane Söyleşileri,Doğu/Batı Arası AliyaBozkırın UyanışıCengiz Aytmatov kitaplarının yazarı; yapımcı Ömer Erdoğan’ın gönül kütüphanesinden, Karadeniz ruhu ve Rize’nin rengi ile okuduk. Yazar Ömer Erdoğan’ın naif anlatımından, Aliya’nın mirasını dinledik.

Aliya bize ne bıraktı?

Öncelikle mütefekkir olarak düşünce hayatımıza dâhil olmuş olan Aliya, her ne kadar Batı'da doğmuş ve yetişmiş bir şahsiyet olsa da; kendi kültür ve medeniyet dünyasıyla ilgilenmiş ve bu yönde çözüm arayışlarına girmiştir.

Doğu ve Batı Arasında İslâm adlı kitabını okuduğumuzda bizim dünyamıza ait ancak bu zamana kadar İslâm dünyasının yetiştirdiği fikir insanlarından farklı bir dili olduğunu görürüz.

Eserlerinde, her ne kadar Müslümanların olsa da aslında insanlığın sorunlarının çözümü için yeni bir çağrıda bulunur. “Dünyanın içine düştüğü dinler ve ideolojiler arasındaki çatışmada İslâm’ın yeri nedir?” sorusuna cevap verir.

Ona göre akıl, felsefenin temelidir ancak salt akıl ile tutarlı ve sistemli bir düşünce üretmek mümkün değildir. Bu anlamda Hıristiyanlık ve materyalizm düşünce üretemezler.

Hıristiyanlık ve materyalizm yerine İslâm, kurtuluş yolunu gösterecek olan üçüncü bir insanlık yoludur. Maneviyatçı din anlayışı ile materyalizm arasında bir dengedir. İslâm, temizlik ve ibadet gibi biçimleri birleştiren bir sistemdir.

“Ne var ki Kur’an, edebiyat değil hayattır.” ifadesiyle, Kur’an’ın teorik bilgiler içeren bir edebiyat eseri değil; insanlığa yol gösteren hayatın içinden bir kitap olduğunu belirtir. “İstikbal ve pratik insanî çabalar bakımından İslâm, bedenen ve ruhen ahenk içinde bulunan insanları yetiştirmek ve kanunları ile sosyopolitik müesseseleri bu ahengi muhafaza edecek şekilde kurulmuş olan bir toplum meydana getirmek için yapılan bir çağrıdır.”

Özgürlük, ahlak ve eleştiri

Aliya, Müslüman bir fikir insanı ve siyasetçi olarak üç temel kavramı savunuyordu. Bunlar; özgürlük, ahlâk ve eleştiridir. Genelde dünyanın; özelde Müslümanların bu üç konuda yeniden düşünmelerini istiyordu. İslâm dünyasındaki eğitim sistemine eleştiri getiriyordu. Müslümanların kendilerinden sonra gelecek kuşakları yetiştirmede özgür ve eleştirel düşünme yerine itaati esas almaya başlamalarını, önemli gerileme nedenlerinden biri olarak görüyordu.İslâm Deklarasyonu adlı kitabındaki; “Müslüman mı, yoksa tebaa mı yetiştiriyoruz?” makalesinde bunu açıklıyor.

Aliya’ya göre Müslümanlar çocuklarını sorgulama ve eleştirme, buna bağlı olarak da özgür kararlar verebilme, özgün üretimlerde bulunma gücünden yoksunlaştıran bir itaat felsefesiyle yetiştiriliyorlardı. Müslümanlar özgür bir akla sahip değillerdi. Özgürlüğe ve özgür bir akla sahip olamazlarsa da tarihin arka planında kalmaya devam edecekler ve ayrıca inançlarının birçok kuralını yerine getiremeyeceklerdi. Bunun yol açtığı durum bir problemdir ve bu problemlere “itaatin mutsuz felsefesi” üzerinden değinirken; bir taraftan ‘canlı olanları ölü’ hâle getirmekte, diğer taraftan ise din adına yanlış ülküleri ön plâna çıkararak, daha yaşamadan evvel ölen kimseleri İslâm’ın etrafında toplamaktadır. O, normal insanlardan suç ve günah duygularının takibatında; aynı zamanda hakikatten kaçan, pasiflik ve tesellide sığınak arayan hayatı kavrayamamış şahsiyetler için çok cazip olan, kendinden emin olmayan insanlar yaratmaktadır.” diyordu. “İdare etmek için değil idare edilmek için eğitilen kuşaklar, İslâm’ın ilerlemesini sağlayamaz. İslâm toplumunun cesur ve isyankâr ruhlara ihtiyacı vardır.” derken bu sözün önemine binaen, kendisinin ifadelerinden alıntılar yapmak istiyorum:

“Ben bir Müslümanım ve öyle kalacağım. Kendimi dünyadaki İslâm davasının bir neferi olarak telâkki ediyorum ve son günüme kadar da böyle hissedeceğim. Çünkü İslâm benim için güzel ve asil olan her şeyin diğer adı; dünyadaki Müslüman halklar için daha iyi bir gelecek vaadinin ya da umudunun, onlar için onurlu ve özgür bir hayatın, kısacası benim inancıma göre uğrunda yaşamaya değer olan her şeyin adıdır.”

“Dünyanın bütün büyük dinleri şu basit hakikati öğretmeye çalışır (ve bütün hakikatler basittir): Sana yapılmasını istemediğin şeyi, sen de başkasına yapma. Ya da öyle hareket et ki; davranışların herkes için geçerli olsun, ne sana göre değişsin ne de başkalarına göre...”

“Müslümanlar öyle olmalıdırlar ki; dünyanın neresinde, hangi düşünce, inanç ve yaşama biçimine sahip olursa olsun insanlar şunu diyebilmeli; onların yaşadığı ve yönettiği yere gidersem özgür, eşit ve güven içinde olurum, bana adalet ve merhametle muamele ederler.”

Liderler bir marangoz ustası gibidirler. Marangoz ustasının, bir ağacı yontup ondan bir sanat eseri ortaya çıkartması gibi onlar da bir toplumun inşacılarıdır. Düşünceleri ve davranışlarıyla Aliya bizleri inşa etti ve hâlen de inşa etmeye devam ediyor.

Göstermiş olduğu yakınlıktan dolayı; yazar Ömer Erdoğan’a çok teşekkür ediyorum.

Aliya İzzetbegoviç Hocamızı rahmet ile anıyoruz; mekanı cennet olsun.

YORUM EKLE
YORUMLAR
Emrah
Emrah - 3 hafta Önce

Allah razı olsun bilge kral Alija’yı çok güzel anlatmışsınız emeğinize sağlık

banner19