Zafer Çarşısı'nda Bir Darü'l Eman: Akabe Kitabevi

''Akabe Kitabevi alışılmış bir işyeri, bir kitabevi değildi. Akabe daha çok bir kültür merkezi, bir tanışma, sohbet ve paylaşım mekânı olarak işliyordu.'' N. Ahmet Özalp'in, 1976 yılında Ankara'da açılan Akabe Kitabevi’ne dair hatıralarını paylaştığı yazıyı alıntılıyoruz.

Zafer Çarşısı'nda Bir Darü'l Eman: Akabe Kitabevi

2016 yılının Ocak ayında İtibar dergisinde Ahmet Özalp'ın oldukça güzel bir yazısı yayınlandı. Yazının konusu, Ankara'da açılan Akabe Kitabevi’ndeki hatıraları. Yazının akıcı dilinin yanında benim dikkatimi çeken tarafı ise, son senelerde üzerinde çokça konuşulan Mavera dergisi ekibine dair çok samimi ve içten gözlemleri içermesi oldu. Yazıyı arkadaşlarımla paylaşmak istediğimde, internette bir nüshasını bulamadım. 70'lerin Ankarasına ve Mavera ekibine dair bu hoş yazıyı dikkatlerinize sunuyor, Ahmet Özalp'a da bizlere verdiği müsaadeden ötürü şükranlarımızı sunuyoruz. 

ZAFER ÇARŞISI’NDA BİR DARÜ’L EMAN: AKABE KİTABEVİ

Bilmeyenler için açıklayalım: Akabe, Edebiyat dergisinden ayrılan Rasim Özdenören, Cahit Zarifoğlu ve Erdem Bayazıt'ın Ankara Zafer Çarşısı'nda 1976 yılı ortalarında açtıkları kitabevidir. Bahri Zengin ve Nazif Gürdoğan da ortaklar arasında bulunuyordu. Alaeddin Özdenören'in ortaklığı konusunda bir bilgimiz yok. Aynı ekip aynı yıl Akabe adını taşıyan bir yayınevi kurmuş, Mavera adında da aylık bir edebiyat dergisi çıkarmaya başlamıştı.

Bu açıklamadan sonra Akabe Kitabevi'nin hikâyesine geçebiliriz. Bu hikâye biraz bizim de Ankara günlerimizin hikâyesi olduğu için, hiç hoşlanmasak da okurlarımızın hoşgörüsüne sığınarak kendimizden de söz etmek zorundayız.

Akabe ile yollarımız, kitabevinin ilk açılış günlerinde kesişti. Kars-Arpaçay'da iki yıl süren Türkçe öğretmenliğinden sonra hayatımızı Ankara'da sürdürmeye karar vermiştik. 1976 yazında, okullar tatile girdikten sonra soluğu Ankara'da aldık.

Karar vermek kolaydı; ama bu iş nasıl olacaktı? Bir süre araştırdık. Çalışma Bakanlığı'na bağlı bir birimde genel müdürlük görevini yürüten hemşerimiz Durmuş Ali Eker'le görüştükten sonra, bakanlık değiştirerek onun biriminde yeni kurulacak bir bölüme atanmam için başvuruda bulunmam konusunda anlaştık. Ben başvuruda bulunacağım, o da beni isteyecekti;  yine hemşerimiz olan, seçim çalışmaları sırasında da tanıştığımız bakanın -Ahmet Tevfik Paksu- yardımıyla kolayca atanma işlemi gerçekleşecekti.

Gerekli başvuruyu yaptıktan sonra ilk iş olarak Milli Eğitim Bakanlığı’ndan muvafakat alınarak dosyamın Çalışma Bakanlığı'na aktarılması gerekiyordu. Bu iş oldukça zordu, çünkü on üç buçuk yıllık mecburi hizmet borcum vardı. Ne ki o sırada Öğretmen Okulları Genel Müdür Yardımcısı olan Hüseyin Sarı'nın yardımlarıyla izni kopararak dosyamızı elden Çalışma Bakanlığı'na getirdik. Kararnamemiz hazırlandı ve imzaya açıldı. Biz de beklemeye başladık.

Belli bir süre sonra kararnamenin çıkacağını umuyorduk. Ama bakanın istifası, yeni bakanın -Şevket Kazan- bütün atama işlemlerini durdurması, bizim işi yılan hikâyesine çevirdi. Biz işi çabuklaştırmak için yeni bakanla görüşerek atamamızın gerçekleştirilmesini sağlamaya çalışıyorduk. Sonunda bakanın yazılı bir emriyle bizim işlem kaldığı yerden devam etmeye başladı. Belli bir yol alındıktan sonra, bir müsteşar yardımcısına takıldığını öğrendik. Aykırı bir bürokrat olan müsteşar yardımcısı, bizi tam olarak reddetmiyordu, ama sırf işi engellemek için, kararnamemizin istediğimiz yere değil, bakanlık zat işlerine memur olarak atanmak üzere değiştirilmesini istiyordu. Durum bize bakanlık zat işleri görevlileri tarafından bildirilince, böyle bir atamayı kabul etmeyeceğimizi, bakanın yazılı emri doğrultusunda kararnamenin çıkarılmasını istediler. Sonra yine beklemeye başladık.

Sözü uzatmayalım, bu bekleyişimiz aylar sürdü; bakanıyla, müsteşarıyla, genel müdürleriyle bütün bir bakanlık bürokrasisi söz konusu müsteşar yardımcısını aşarak kararnameyi çıkarmayı başaramadı. Birkaç ay sonra kararnamemizin çıktığı, gelip göreve başlayabileceğimiz haberi üzerine bakanlık zat işlerine gittiğimizde bir sürprizle karşılaştık. Kararname en başta yazıldığı gibi değil, sonradan müsteşar yardımcısının istediği biçimde yeniden yazılarak çıkarılmıştı. Böyle bir görevi kabul edemeyeceğimizi bildirerek ayrıldık oradan. Bu ayrılış aynı zamanda devlet memurluğundan da ayrılış anlamına geliyordu. Göreve başlamadığımız için bir süre sonra kararnamemiz iptal edilmiş, dosyamız yeniden geldiği yere, Milli Eğitim Bakanlığı'na gönderilmiş, gidip göreve başlamadığımız için de müstafi sayılmıştık.

İşte Ankara'da bekleyişle geçen bu süreçte iflah olmaz bir kitap tutkunu olarak zamanımızın büyük çoğunluğunu Zafer Çarşısı’ndaki kitapçılarda geçiriyorduk. Akabe de tam o günlerde devralınmış, daha çok ikinci el kitaplar satan Şentürk Kitabevi, yeni adıyla hayatına başlangıç için hazırlanıyordu.

Sonuçta bizim kitabevimiz olacaktı Akabe

Sıkı bir Edebiyat okuru, izleyicisi olarak, doğrusu Edebiyat’tan ayrılarak Akabe'yi açan, Mavera'yı çıkarmaya hazırlanan ağabeylere biraz kızgınlık ve kırgınlık duyuyorduk. Ama o zamanlar sol örgütlerin neredeyse bir kurtarılmış bölge durumuna getirdikleri Zafer Çarşısı'nda açılan kitabevi, kimler tarafından açılırsa açılsın, sonuçta bizim kitabevimiz olacaktı. Bu nedenle yakından ilgileniyorduk.

O sıralarda Sümerbank'ın Zafer Çarşısı'nın hemen arkasındaki Mithat Paşa Caddesi üzerindeki misafirhanesinde kalıyorduk. Sabah saat yedide kalkıyor, soluğu Zafer Çarşısı'nda alıyorduk. Sabah çayımızı oradaki küçük çay ocağında içtikten sonra da ilk iş olarak Akabe'yi kontrol ediyorduk. Kapalı kapısından içeriyi şöyle bir gözden geçirdikten sonra yavaş yavaş açılmaya başlayan kitapçıları dolaşıyor, kitap karıştırarak zaman geçirmeye çalışıyorduk.

Zafer Çarşısı'nda kitapçılar saat yedi buçuktan itibaren açılmaya başlıyordu. Sabah temizliğinin arkasından yavaş yavaş gelmeye başlayan müşterileri karşılamaya hazır duruma geliyorlardı. Ama Akabe bir türlü açılmıyor, her uğrayışta hayal kırıklığına uğrayarak biraz daha zaman geçirmek üzere diğer kitapçılara giriyorduk.

Kitabevi, Balıkesir'deki imam-hatip lisesi öğrenciliğinden tanıdığımız, o sırada ODTÜ'de okuyan Hüsnü adında bir arkadaşımıza emanet edilmişti. Hüsnü, o dönemlerde bütün gençlerimiz gibi geceyi çoğunlukla okuyarak, sohbet ederek, ders çalışarak geçiriyor, sabahları da doğal olarak erken kalkamıyordu. Saat on bir gibi, kimi zaman daha da geç gelerek Akabe'yi açıyor, rahmetli Cahit Zarifoğlu'nun mesaiden sonra Hacı Bayram'daki kitapçılardan toplayıp meşhur Simca'sının bagajına atarak akşamdan getirdiği kitapları raflara yerleştirmeye çalışıyordu. Bizim gibi o sırada uğramış arkadaşların da yardımıyla kitabevi yavaş yavaş düzenleniyordu.

- Bir yerde çalışıyor musun? – Evet. -Nerede? – Burada.

Hüsnü’nün geç gelişleri, bir süre sonra sabrımızı taşırdı. Bir gün öfkeyle anahtarı bırakmasını, gidip uykuya devam etmesini söyledik. Hüsnü son derece tepkisiz bir biçimde anahtarı bırakarak gerçekten de çekip gitti. Sen de kim oluyorsun, ben buranın çalışanıyım, beni işe alan sen değilsin gibi bir itirazda bulunabilir, isteğimize karşı çıkabilirdi. Bunda haksız da sayılmazdı. Ama Hüsnü hiçbir art niyet taşımadığımızı, yalnız kitabevinin işlevini düşünerek böyle davrandığımızı iyi bildiği için hiç alınmadı, kendini savunmaya da kalkışmadı.

O günün akşamı her zamanki gibi Cahit Zarifoğlu Akabe'ye geldi, Hüsnü'yü sordu, olmadığını söyleyince de kasadaki parayı alıp gitti. Bu durum sonraki günler boyunca aynı şekilde devam etti. Hüsnü'nün neden olmadığını, neden her defasında orada bizim bulunduğumuzu sorma gereği de duymadı.

Birkaç hafta sonra bir gün -bir cumartesi günü olmalı-, Cahit Zarifoğlu kitabevindeki durumu anlatmış olmalı ki Rasim Özdenören ve Akif İnan yanlarındaki üçüncü bir kişiyle -bu kişiyi tam olarak hatırlamıyoruz, Nazif Gürdoğan ya da Bahri Zengin olabilir- Akabe'ye geldiler. Bir süre oyalandıktan sonra Akif İnan "Ahmetçiğim sen bir yerde çalışıyor musun?" diye sordu. "Evet" cevabını "Nerede?" sorusu izledi. "Burada" cevabımız kısa bir şaşkınlık yarattıysa da hepsini memnun etmişti. Akif İnan bu memnuniyeti "Hay Allah senden razı olsun!" sözleriyle dile getirdi. Belli ki bize iş teklifi için gelmişlerdi. Biz zaten o işi üstlenmiş olduğumuz için söyleme gereğini duymadılar.

Akabe'ye el koyuşumuz

Biz elbette kararnamemiz çıkana kadar orasını idare etmeyi düşünüyorduk. Kararnamemiz çıkınca da bir başka arkadaşa devredecektik. Meğerse kendi sözümüzle âdeta kendimizi bağlamış, kaderimizi belirlemişiz de haberimiz yokmuş.

Bu görüşmeden sonra Akabe'ye el koyuşumuz, sahiplerince de onaylanarak resmiyet kazandı. O günden sonraki haftadan başlayarak Cahit Zarifoğlu, her cumartesi günü, hasılatı aldıktan sonra gömleğimizin cebine bir miktar para koymaya başladı.

El koyuşumuzun ertesi günü Akabe, Zafer Çarşısı'nda ilk açılan dükkân oldu. Aynı zamanda temizliği yapılarak, rafları düzenlenerek hizmete hazır duruma gelen ilk kitabevi. Bu, orada kaldığımız üç yıla yakın süre içinde hiç değişmedi. Sümerbank'ın misafirhanesinden ayrılmak zorunda kaldığımızda, eşini Van'a, ailesinin yanına göndermiş olan Cahit Zarifoğlu'nun Yaşamak’ta anlattığı Dışkapı'daki evine iki ay misafir olduk. Sabah ezanı okunmadan Zarifoğlu'nun "Haydi namaza!" seslenişiyle kalkıyor, namazdan sonra yeniden yatmadığımız için de evden erken çıkıyorduk. Zarifoğlu beni Zafer Çarşısı’na bırakarak çalıştığı TRT'ye gidiyordu. Bu misafirliğin arkasından da içlerinde Recep Duran ve Ali Ulvi Temel'in de bulunduğu bir grup öğrenci arkadaşımızın oturdukları, Zafer Çarşısı’nın hemen üstündeki öğrenci evinde kalmaya başladık. Dolayısıyla ulaşım için hemen hiç zaman kaybetmiyor, evden çıkar çıkmaz bir solukta kendimizi Zafer Çarşısı'nda ve Akabe'de buluyorduk.

Rafların doldurulması gerekiyordu

Kitabevi zamanında açılıyor ve hizmete hazır duruma geliyordu ama henüz tam bir kitabevi sayılmazdı. Şentürk'ten kalan bir miktar eski kitaba çok az yeni kitap eklenebilmişti. Raflar önemli ölçüde boştu. Öncelikle rafların doldurulması gerekiyordu.

O yıllarda Ankara'da belli başlı üç dağıtım vardı. Geda, Bateş ve Anda. Bateş'ten ancak siz giderseniz kitap alıyordunuz. Anda'nın elemanları haftada bir kez mutlaka uğrar, sipariş alırlardı. Ama yeni bir kitap çıkarsa, onu hemen gelip gösterirler, isterseniz birkaç saat içinde getirip teslim ederlerdi. Dağıtımların en büyüğü ve en hızlısı Geda'ydı. Onun elemanları çarşıdan hiç çıkmaz, hem sürekli istekler alır hem de yeni çıkan kitapları göstererek sipariş toplarlardı. Dağıtımlar kitabevlerine ay boyu kitap bırakır, ay sonunda hesap görülürdü. Satılmayan kitapları isterseniz elinizde tutar, isterseniz iade ederdiniz. Satılan ya da iade edilmeyen kitapların hesabı da biraz nakit, geriye kalanı da bir-üç aylık senetlerle kapatılırdı.

Geda'nın elemanları bize uğramıyordu. Çünkü Şentürk Kitabevi yeni kitap satmıyordu. Önce çocukların bize de uğramalarını sağladık. Sonra Cahit Zarifoğlu ile dağıtımın yerine giderek yöneticisiyle tanıştık. Büyük bir depoları vardı. Daha çok politik ve ideolojik kitaplar satıldığı için ellerinde yıllardır bekleyen, fiyatları hiç değişmemiş yığınla sanat-edebiyat kitabı vardı köşede bucakta. Daha sonra yeniden giderek mal bulmuş mağribi gibi onların arasına daldık, şimdi çoktan tarihe karışmış Yankı gibi, De Yayınları gibi gerçekten güzel kitaplar yayımlayan yayınevlerinin kitaplarından seçerek Akabe'nin boş raflarını doldurduk.

İstanbul'dan öncelikle Büyük Doğu ve Diriliş yayınlarını getirttik. Kendimize yakın bulduğumuz diğer yayınevlerinden seçtiğimiz kitaplarla Akabe'ye yeterince çeşitlilik ve zenginlik kazandırdık.

Edebiyat dergisinin her sayısı bir poster gibi vitrinin camına yapıştırılırdı

Akabe'nin kendisini temsille yükümlü hissettiği üç yayınevi vardı: Büyük Doğu, Diriliş, Edebiyat. Bunlara daha sonra doğal olarak Akabe Yayınları da eklendi. Vitrinde yalnız bu yayınevlerinin kitapları teşhir edilirdi. Bir de yeni çıkan düzeyli edebiyat ve sanat kitapları. Adı geçen dört yayınevinden yeni bir kitap çıktığında, bir süreliğine bütün vitrini yalnız ona ayırırdık. Edebiyat dergisinin her sayısı bir poster gibi vitrinin camına yapıştırılırdı. Diğer kitabevlerinin vitrinini dolduran kötü baskılı, renkleri birbirine girmiş silahlı, yumruklu dergileri yanında temiz ve yalın görünümüyle Edebiyat hemen dikkat çekerdi. Derginin birinci sayfasında yer alan kimi yazı ve şiirler, çarşı müdavimleri tarafından ikişerli, üçerli gruplar hâlinde okunurdu. Arif Ay'ın "Gerilla" şiirinin yer aldı sayıda okuyucuların sayısı bir hayli artmış, ay boyunca da hiç eksilmemişti.

Diğer yayınevlerinin kitapları hiçbir ayrım gözetilmeden bir seçmeye tâbi tutuluyor, düzeyli edebiyat, düşünce, tarih ve kültür kitapları kitabevinin raflarında kendisine yer buluyordu. Akabe'nin bu özelliği kısa zamanda edebiyat okurlarının dikkatini çekmiş; roman, hikâye, şiir okurlarını kendisine çekmeye başlamıştı. Çarşıda kendisinin de bir hikâye kitabı olan (Adle) Remzi İnanç'ın Toplum Kitabevi edebiyat okurlarının tek uğrak yeriyken, şimdi onların ikinci bir mekânı daha olmuştu.

“Akabe'ye gelenler yalnız taze filiz bulabilirler”

Akabe'nin bir kitabevi olarak eksikleri tamamlandığında, sıradan bir kitabevi ile karşılaştırıldığında farkı hemen görülebilecek düzeyli ve nitelikli bir yapıya kavuşmuştu. Onun bu özelliği, ziyaretçilerinden birinin söylediklerinden daha iyi anlatılamaz:

Bir gün köy enstitüsü kökenli şairlerden biri -sanki Mehmet Başaran diye hatırlıyoruz- geldi. Rafları birer birer gözden geçirdi. Sonra bize dönerek güzel bir kitabevi kurmuş olduğumuzu, ama uzun süre devam ettiremeyeceğimizi, yakında kapatmak zorunda kalacağımızı söyledi. Nedenini sorunca da bir benzetmeyle cevap verdi: "Bir sürü çayıra salındığında hayvanların kimi taze çimen filizlerini, kimi ayrık otlarını, kimi de dikenleri yer. Size gelenler yalnız taze filiz bulabilirler; diğer otları, dikenleri arayanlar ise geri dönerler. Yalnız taze filizleri isteyenlerin sayısı ise çok azdır. Yani yaşayabilmek için her tür kitap bulundurmanız gerekir."

Adamın saptaması doğruydu, ama öngörüsüne katılmamız mümkün değildi. Nitekim zaman, seçimimizin hiç de yanlış olmadığını gösterdi.

Sol örgütlerin üssü idi Zafer Çarşısı

Akabe kendi çizgisi içinde yapılanmasını tamamlamıştı ama her şey bitmiş değildi. Ciddi bir güvenlik sorunu vardı. Yukarıda belirttiğimiz gibi Zafer Çarşısı çeşitli sol örgütlerin üssü durumundaydı. Bu örgütler ve günün her saatinde çarşıda bulunan örgüt üyesi gençler, kendi anlayışları dışında bir anlayışın orada bulunmasına izin vermiyorlardı. Ankara'da yaşayanlar genellikle bunu bilirlerdi ama bilmeyenler ile dışarıdan gelenler, çarşıya kendilerini belli edecek bir gazete, bir dergi ya da başka bir işaretle girdiklerinde ya orada bir meydan dayağı yer ya da daha kötüsü alınıp başka bir yere götürülürdü. Orada meydan dayağı yiyenler ucuz kurtulmuş sayıldığına göre başka bir yere götürülenlerin başına neler geldiğini ancak Allah bilirdi.

Çarşı'da bir tane farklı kitabevi vardı: Dergâh Kitabevi. Dergâh Yayınları'na ait bu kitabevine gelip gidenler taciz edilir, sık sık dükkânın camı çerçevesi yere indirilir, çalışanı dövülürdü. Nitekim Akabe açıldıktan bir süre sonra Dergâh Kitabevi bu tacizler ve saldırılar yüzünden Çarşı'yı terk ederek başka bir yere taşınmak zorunda kaldı.

Bizim başımıza da aynı şeylerin gelmesi kaçınılmazdı. Buna karşı yapabileceğimiz çok bir şey de yoktu. İki seçeneğimiz vardı. Ya bekleyip görecektik ya da önleyici bir girişimde bulunacaktık.

Biz ikinci yolu seçtik. Bir gün örgütlere ait kitabevlerini ziyaret ederek onlarla konuşmaya karar verdik. Kitabevini emanet edebileceğimiz bir arkadaş bulur bulmaz da ziyaretlere başladık.

Hemen bitişiğimizde Akdağ Kitabevi vardı. Türkiye'nin İktisadi ve İçtimai Tarihi adlı eserin yazarı tarihçi Mustafa Akdağ'ın oğlu Kemal Akdağ işletiyordu burasını. Kemal Akdağ'ın Acilciler'in liderlerinden olduğu söyleniyordu. Doğal olarak bunu bilmemiz mümkün değildi. Ama şu kadarını biliyoruz. Bir gün Akif İnan Akabe'ye gelmişti. Sohbetimiz sırasında Gazi Eğitim'de öğrenci olan yeğeninin bir gün Ülkücülerle birlikte görüldüğü için Acilciler tarafından okula alınmadığını söyleyerek konuyu Kemal Akdağ'la konuşup konuşamayacağımızı sordu. Onun bir ilgisi, etkisi varsa hemen konuşabileceğimizi söyledik. Kemal Akdağ'a gidip durumu an­lattık, hiçbir tepki vermedi, yalnız öğrencinin adını istedi, not aldıktan sonra yarın okula gidebileceğini söyledi. Dönüp Akif İnan’a sonucu bildirdik. Daha sonra da bu arkadaşımızın hiç engellenmeden okula devam ettiğini öğrendik. Yanlış hatırlamıyorsak adı Burhan olan bu yeğenimiz daha sonra bizim yerimize bir süre Akabe'yi idare etmeye çalışacaktı.

Sözün özü, ziyaretlerimize Kemal Akdağ'dan başladık. Sonra da fırsat buldukça sırasıyla belli bir örgüte ait olduğu söylenen diğer kitapçıları dolaştık. Açtığımız kitabevinden başlayarak dilimiz döndüğünce kendimizi ve düşüncemizi tanıtmaya, anlatmaya çalıştık. Ziyaretlerimiz başlangıçta insanları şaşırtsa da sonuçta olumlu etkiler bıraktığını görebiliyorduk. Ama sonucun ne olacağını ancak zaman gösterecekti.

Çarşı koridorlarında Üstad'ın sesi yankılandı

Ziyaretlerimiz bittikten sonra görüştüğümüz insanların bir bölümü iade-i ziyarette bulundular. Bu görüşmelerden sonra komşuluk ilişkilerimiz hiç sorunsuz sürdü. Kemal Akdağ, en yakınımızdaki komşu olduğu için ilişkimiz de daha sıkı oldu. Herhangi bir ihtiyaçta, örneğin para bozdurmada ilk olarak ona başvuruyorduk. Akdağ, varsa parayı bozar, yoksa diğer bir kitabevine kendisi giderek işimizi bitirirdi. Üstat Necip Fazıl'ın ilk kez ses kaydı yapılarak bir uzunçalar ve kaset yayınlanmıştı. Kaset, "Gençliğe Hitabe" ile başlıyor, şiirleriyle devam ediyordu. İlk geldiği gün Akabe'de bir kasetçalar olmadığı için dinleyememiş, merakımızı giderememiştik. Hemen Kemal Akdağ'a gittik. Çarşıdaki kitapçıların büyük çoğunluğunun ses sistemleri vardı ve dışarıya da oldukça gürültülü biçimde yayın yapıyorlardı. Elbette bu yayınların ağırlığını da çeşitli marşlar oluşturuyordu. Kemal Akdağ, kendi kasetini çıkararak benim verdiğim kaseti kasetçalara yerleştirdi. Biz sesi yalnız içeriye vermesini beklerken, Üstad'ın sesi dışarıda yankılanmaya başladı. Böylece belki tarihinde ilk kez çarşı koridorlarında farklı bir ses, Üstad'ın sesi duyulmuş oldu. Akdağ'ın sonuna kadar dinleyebileceğimi söylemesine rağmen, "Gençliğe Hitabe" bitince, teşekkür ederek yayını durdurttum. İstanbul'a taşındıktan sonra Kemal Akdağ'la birkaç kez Cağaloğlu'nda karşılaştık. Bir kere de özel olarak Ribat Yayınları'nın küçük yerine bizi ziyarete geldiğini hatırlıyorum.

Bütün bu ziyaret ve görüşmelerin sonucu şaşırtıcıydı. Akabe'nin kimliği iyice ortaya çıktıktan sonra rahatsız edici en küçük bir davranışla karşılaşmadık. Akabe'ye gelip gidenlere de hiçbir zaman dokunulmadı. Zaman zaman çarşının bir köşesinde bir gürültü patırtı yaşandığında da her defasında gelip bizden özür dilediler, olayın bizimle ilgili ya da bize karşı olmadığını bildirme gereği duydular. Bir risk oluşma ihtimali söz konusu olduğunda da bizi uyardılar.

Son derece gergin, âdeta bilinçlerini yitirmiş, yalnız kas ve sinirle hareket eden varlıklar

Yanlış hatırlamıyorsak hükümetin eğitim enstitüleriyle ilgili bir uygulamasını protesto amacıyla ülkücüler büyük bir miting düzenlemişlerdi. Kızılay ve Milli Eğitim Bakanlığı önündeki miting sona erince kalabalık Sıhhiye yönünde yürüyüşe geçmişti. Kalabalık Zafer Çarşısı'na yönelince güvenlik güçleri çarşının üç giriş kapısını tutarak kalabalığın içeriye girişini engellemişlerdi. Bu sırada içerideki kitabevleri âdeta bir savaşa hazırlandılar. Özellikle tam karşımızdaki kitabevinin hazırlıklarını net olarak görebiliyorduk. Kapı ve vitrinlerin arkasına kitaplar yığıldı, tabancalar hazırlandı. Allah'tan kalabalık içeriye bırakılmadı da büyük bir felaketin önüne geçilmiş oldu.

Kalabalık içeriye giremedi ama her nasılsa dışarıdan sağ, bize göre sol girişten üç kişi içeriye girmeyi başardı ya da güvenlik güçlerince içeriye alındı. Seslerini duyunca kapının önüne çıktık. Bütün kitabevlerinin kapıları kapatılmış, bütün çalışanlarla yardıma gelen gençler içeride mevzilenmişlerdi. Koridorda hiç kimse kalmamıştı. Müzik yayınları durmuştu. Tam bir sessizlik hâkimdi ortalığa, içeriye giren üç kişiden birisi önden yürüyor, elindeki bildiri metninden bir şeyler okuyarak sloganlar atıyordu. Diğer iki kişi arkadan gelerek öndekini koruyorlardı. Her ikisinin elinde de ceketlerinin altına doğru tutarak gizlemeye çalıştıkları silahlar vardı. O şekilde önümüzden geçtiler, diğer çıkışa kadar yürüyerek oradan dışarıya çıktılar. Önümüzden geçerken baktığımız gençler, yaptıkları işin tehlikesinin farkında olduklarından olmalı, son derece gergin, âdeta bilinçlerini yitirmiş, yalnız kas ve sinirle hareket eden birer varlığa dönüşmüşlerdi. Karşılaştıkları en küçük bir tepkide, arkadakilerin istem dışı biçimde silahlarını ateşleyecekleri açıktı.

İçeriye girenler çıktıktan ve dışarıdaki kalabalık dağıldıktan sonra içeride bir hareketlilik başladı. Kapı ve vitrin önüne yığılan kitaplar kaldırıldı, kapılar açıldı, müzik yayını yeniden başladı. Biz yine dışarıda ve yine olan biteni izliyoruz. Bu sırada komşulardan birisi yanımıza gelerek birazdan çarşıyı gençlerin dolduracağını, istenmeyen şeyler olabileceğini, bizim için en iyisinin bugünlük dükkânı kapatıp gitmek olduğunu söyledi. Bu uyarı üzerine aymazlıktan kurtulup söylenildiği gibi dükkânı kapatarak eve gittik.

Ankara'daki en önemli kültür merkezlerinden birisi durumuna geldi

Akabe'nin çarşıda kazandığı bu konumu güvenli yurt, güvenli ev anlamında "darü'l-eman" olarak tanımlıyorduk. Her kesimden insan rahatlıkla gelip gidiyor, dışarıda karşılaştıklarında yalnız kavga edebilecek, hatta birbirini öldürmeye çalışacak kişiler Akabe'de rahatlıkla karşı karşıya geçip konuşabiliyor, sohbet edebiliyorlardı. Akabe'nin bu konumu yavaş yavaş herkes tarafından anlaşılarak kabul edildi.

Bir olay sanıyorum Akabe'nin bu durumunu her şeyden daha iyi açıklar, anlatır. Çarşıda sol fraksiyonlardan yalnız Maocuların bir kitabevi yoktu. Bir nedenle çarşıya gelmiş olan Aydınlık muhabiri teşhis edilince hemen bir grup genç tarafından sıkıştırılmaya başlanmış. Neye uğradığını şaşıran genç kız, koşarak Akabe'ye sığındı, böylece olası bir saldırıdan kendini kurtarmış oldu.

Akabe bir, bir buçuk yıl içerisinde Ankara'daki en önemli kültür merkezlerinden birisi durumuna geldi. Sanat-edebiyat meraklıları çarşıda dolaştıktan sonra çaresiz soluğu Akabe'de alırlardı. Çünkü ihtiyaçlarını karşılayabilecekleri bizimle birlikte yalnız iki kitabevi -diğeri Toplum Kitabevi- vardı. Toplum Kitabevi'nin tek yanlı kitap seçimi nedeniyle Akabe iyi kitap arayan okurun hem aradıklarını hem de hiç ummadıkları kitapları bulabilecekleri tek yerdi. O zamanlar Dil-Tarih'te tiyatro okuyan Murathan Mungan'ın bizde gördüğü değerli, üstelik de ucuz kitapları nasıl bir şaşkınlık ve sevinçle incelediğini, giderken de birçoğunu yanında götürdüğünü çok iyi hatırlıyoruz.

Attila İlhan ve Emre Kongar da Akabe’de

Akabe Kitabevi, yalnız kitap meraklılarının değil, şair ve yazarların, akademisyenlerin de uğrak yeri durumuna gelmişti. Onun bu özelliği çeşitli yerlerde konuşuluyor ve gelip gitmeyenlerde de merak uyandırıyordu. O sıralar Bilgi Yayınları'na danışmanlık yapan Attila İlhan ile yine o sıralar Hacettepe'de görev yapan Emre Kongar, sırf bu meraklarını yenemeyerek Akabe'yi görmek için gelenler arasındaydı.

Attila İlhan, bir gün, başında meşhur kasketi, paltosunun yakaları kalkık, boyun atkısıyla yüzü gözlüğüne kadar kapatılmış, selamsız sabahsız içeriye girerek kitap raflarını incelemeye başladı. Sessiz sedasız girdiği için biz de sessiz sedasız kendisini izlemeye başladık. Belli ki tanınmayacağını, merakını giderip geldiği gibi sessiz sedasız gitmeyi düşünüyordu. Bir süre sonra kendi kitaplarının da bulunduğu rafa gelince dayanamadı, biraz da hayret belirten sesle "Benim kitaplarımı da satıyorsunuz!" dedi. Böylece konuşmaya başladık. O sıralarda Böyle Bir Sevmek kitabı yeni çıkmıştı. Bir ara şairlerin yaşlandıkça şiirlerindeki duygu dozunun azaldığıyla ilgili yaygın kanıdan söz ederek yeni kitabında böyle bir durumun bulunup bulunmadığını merak ettiğini söyledi. Biz de tam öyle düşünüyorduk. Ama yeni ziyaretçiler sohbetimizi sonlandırdı, düşüncemizi kendisine söyleyemedik. Nice zamandır arayıp da bulamadığını söylediği bir kitabı -adını unutmuşuz kitabın- alarak çıktı.

Emre Kongar'ın merakını giderme yöntemi daha ilginçti. İçeriye girmeden kapıdan, vitrindeki kitapların arasından görebildiği kadarıyla içeriyi incelemeye çalışıyordu. Dikkatimizi çekti. Dışarı çıkarak içeriye davet ettik, bir çayımızı, kahvemizi içmesini teklif ettik. Ama onu içeriye girmeye ikna edemedik. "Arkadaşlardan duydum da merak ettim!" diyerek uzaklaştı.

Bir tanışma, sohbet ve paylaşım mekânı

Akabe'nin bu konuma gelişinde elbette başta Mavera dergisi ve kurucularının, bu çevreyle gönül birliği etmiş kimselerin, oraya bir defa uğramış olsa bile bütün gelip gidenlerin belli ölçülerde katkısı olmuştur. Ama birilerinin etkisinin biraz daha fazla olduğunu söyleyebiliriz. Örneğin Akif İnan zaman zaman Gazi Eğitim'den öğrencilerini alıp getirirdi Akabe'ye. İsmet Özel de kimi eski arkadaşlarını -örneğin Hacettepe'de öğretim üyesi Abidin Emre'yi hatırlıyoruz- Akabe'ye getirirdi. Akabe'nin kendi çevresi dışından Enis Batur'un da katkılarını unutmamak gerekir. Yazı dergisini çıkarmaya başladıktan sonra tanıştığımız Batur, çoğu yazar ve öğretim üyesi olan arkadaşlarına zaman zaman Akabe'de buluşmak üzere randevu verirdi. Zafer Çarşısı'nda çıkan, ateşten çok içeriye sıkılan suyun zarar verdiği bir yangından sonra Ankara'da yayımlanan Oluşum dergisinde yazdığı yazıda Enis Batur, yalnız Toplum Kitabevi ile Akabe'yi anmıştı.

Bütün bunlardan daha önemlisi, Akabe'nin alışılmış bir işyeri, bir kitabevi olmamasıydı. Akabe daha çok bir kültür merkezi, bir tanışma, sohbet ve paylaşım mekânı olarak işliyordu. Oraya gelip gidenler kesinlikle bir "müşteri" olarak görülmüyor, bir kardeş, bir dost, bir arkadaş gibi karşılanıyordu. Gelen kişi böyle karşılanıyor, ihtiyacı bu yaklaşımla giderilmeye çalışılıyor, aradığının orada bulunmaması durumunda bile ona yardımcı olunuyordu. Yazarlar ve kitapları tanıtılıyor, değerlendiriliyor, tartışılıyordu. Yeni çıkan kitaplar en kısa zamanda okunuyor, kitabın diğer okurlarıyla bir değerlendirme sohbetinin, kimi zaman da hararetli bir tartışmanın konusu oluyordu.

Akabe'nin bu özelliği onun ticari anlamda başarısız olabileceğini düşündürebilir. Ama gerçek hiç de öyle değildi. Kitabevi kendi kimliğini bulduktan, eksiklerini tamamladıktan sonra kış aylarında iki günde kirasını ödeyebileceği cirolara ulaşabiliyordu. Çünkü buradaki sohbetlerde konu olan kitaplar, genellikle satın alınıyor, böylece oraya gelen kişiler hiç de aklından geçmeyen kitaplarla, hiç tanımadığı, daha önce hiç okumadığı bir yazarın kitaplarıyla oradan ayrılabiliyordu. İçeriye bir kitap sormak için, hatta kimi zaman yanlışlıkla giren bir okur, birkaç saat oradan çıkamayabiliyor, çıkarken de iki büyük poşet dolusu kitapla gidebiliyordu.

Belli bir süre sonra doğal olarak Akabe'nin müdavimleri oluşmuştu. Bir kitaba ihtiyaçları yüzünden değil ama oraya uğrayarak havasını solumak, günlük gelişmeler konusunda bilgi almak için hemen her gün gelen ziyaretçileri oluşmuştu. Bunlardan kimileri bir süre sonra yeni çıkan kitapları almak için düşünmeye gerek görmez, yalnızca almalarının gerekip gerekmediğini sorar, aldıkları cevaba göre de hareket eder duruma gelmişlerdi.

Politikacıların artık okumaya ihtiyaçları kalmadığı için…

İsmet Özel, İstanbul'a taşınana kadar müdavimlerimiz arasındaydı. Çetin Erol ile o zamanlar öğrenci olan Ceylani Gökcan tıbbiyeli müdavimlerimizdendi. Danıştay'dan Sabri Tandoğan ve soyadını hatırlayamadığımız İsmail Bey her gün mesai bitiminde mutlaka uğrarlardı. İsmail Bey koleksiyoncuydu, bu nedenle her yere uğrardı. Ama edebiyata özel bir ilgi duyan Sabri Bey –Mavera’nın ilk sayılarından birinde uzun bir Rilke incelemesi yayımlanmıştı-, özellikle bizim için uğrardı. TRT'den Mehmet Soyak, Eşref Selçuk ve şimdilerde kayıplara karıştığını duyduğumuz Ertuğrul adlı bir arkadaş uğramadan edemezlerdi. Mehmet Ragıp Karcı, diğerleri gibi düzenli gelmezdi ama sık sık uğrayanlar arasındaydı. Politikacıların artık okumaya ihtiyaçları kalmadığı için onlardan bir istisna dışında müdavim olarak tanımlayabileceğimiz kimse yoktu. İstisnayı oluşturan ise, yönetim kurulu seçimlerinde her defasında en yüksek oyu alan Adalet Partisi Afyon Milletvekili Ali İhsan Ulubahşi idi. Her fırsatta uğrar, yeni kitapları izler, önerilerimizi de mutlaka dikkate alırdı. Sadettin Elibol, Ercüment Özkan da sık sık uğrayanlar arasındaydı.

Müdavimlerimiz elbette sayılanlarla sınırlı değildi. Ama zamanla yarışırcasına yazarken doğal olarak hemen aklımıza gelen isimlerle yetinmek zorunda kaldık.

Mavera çevresinden ya da dışından bir şair, bir hikâyeci, bir yazar geldiğinde doğal olarak hemen sanat, edebiyat ya da düşünce konulu koyu bir sohbet açılırdı. O sırada kitabevine uğrayanlar da bu sohbetlere katılır, yararlanırlardı. Elbette bunlar önceden planlanarak yapılmazdı. Rasim Özdenören, Cahit Zarifoğlu, Alaeddin Özdenören, Akif İnan ve İsmet Özel, sonraları Enis Batur gibi şair ve yazarların gelişi bu tür sohbetlerin başlamasını sağlardı. Bu sohbetler genellikle verimli geçerdi; doğal olarak karşıt düşüncelerin çatıştığı, sonuçsuz kalan sohbetler de olurdu. Örneğin daha ilk tanıştıklarında Rasim Özdenören ile Enis Batur arasında geçen böyle bir sohbeti hatırlıyoruz. Sanatın işlevi ve niteliği bağlamında süren sohbette Rasim Özdenören sanatın kendi başına bir amaç olmadığı, bir araç olduğu, amaca ulaşıldığında araca da gerek kalmayacağı biçiminde düşünceler ileri sürmüş, Enis Batur da buna karşı düşünceleri savunmuştu. Sohbet Enis Batur'un "Bunu komünistler de söylüyor!" sözüyle bitirilmiş, belli bir sonuca ulaşılamamıştı.

Bu arada 1976 Aralık'ında Mavera yayımlanmaya, Akabe Yayınları da 1977 yılının ilk aylarında kitap çıkarmaya başlamıştı. Cahit Zarifoğlu bütün bu işler için koşuşturmaktan yorulunca Maraş'ta bulunan Erdem Bayazıt gelerek yayınevi ve derginin yönetimini üstlendi. Bayındır Sokak'ta bir ofis vardı, bir de yeni bir dükkân açıldı. Çok az kitap bulunan bu dükkânda daha çok kırtasiye malzemeleri satılıyordu. Bir de fotokopi makinesi alınmış, fotokopi çekimleriyle de dükkânın giderlerine katkı sağlanmaya çalışılıyordu.

1979 yılı başlarında, bir gün Cahit Zarifoğlu yukarıya çıkarak -Bayındır'daki yerlere- oralara bir çekidüzen vermemizi istedi. Kitabevinin ne olacağını sorunca, buranın artık oturduğunu, çarkının dönebileceğini, bir öğrenciye üç-beş kuruş harçlık vererek bu çarkın dönmesinin sağlanabileceğini söyledi. Bu yolla kitabevinin çarkı döndürülemez, ancak durdurulabilirdi. Kitabevinin batırılması istenmiyorsa tam tersinin yapılması gerektiğini anlattık. Kitabı seven, insanlarla iyi ilişkiler kurabilecek, belli bir genel kültüre ve kitap bilgisine sahip olan yetişmiş birisi bulunmalı, en az herhangi bir memuriyette alabileceği kadar para verilerek geçimi sağlanmalıydı. Zarifoğlu bu öneriye, kitabevinin zarar edeceği gerekçesiyle karşı çıktı. Diğer durumda zararın zaten kaçınılmaz olacağını, ikinci seçenekte zarar edilmeyeceğini, edilse bile hiç değilse işletme yanlışından dolayı değil, bir arkadaşımızın geçimini sağlamaktan dolayı zarar edileceğini, bunun diğerine göre daha kabul edilebilir olduğunu, çünkü sonuçta yine de bir kâr sayılabileceğini anlatmaya çalıştık ama bir işe yaramadı.

Biz yukarıya çıktık; Akabe, Akif İnan’ın yukarıda adı geçen yeğeni Burhan’a teslim edildi. Bu Akabe için sonun başlangıcı oldu.

Akabe'den ayrılmaya karar verdik

Biz Bayındır Sokak'ta kimi zaman yayınevinde kimi zaman diğer dükkânda zaman geçirmeye, dükkân ve yayınevinin işlerini biraz toparlamaya çalıştık. Örneğin üçüncü yılına girmiş olan Mavera ciddi şekilde zarar ediyordu. Bir miktar -şimdi sayıyı tam hatırlamıyoruz- abonesi vardı, bir miktar da Ankara'daki birkaç kitapçıya dağıtılıyor, biraz da taşradaki kitapçılara gönderiliyordu. Taşradaki kitapçılardan neredeyse hiç geri dönüş olmuyordu. Bu şekilde iki bine yakın dergi elden çıkıyordu ama her sayı beş bin basılıyordu. Her sayıdan en az üç bin adet elde kalıyordu. Ya satabildiği kadar basılması ya da basılanların satılabilmesi için derginin daha nitelikli duruma getirilmesi gerekiyordu. Kitapçılara birer mektup yazıldı, çoğu dergilerin ücretsiz gönderildiğini düşündüklerini belirten cevaplar verdiler. Ancak bir kısmı satılanların parasını gönderme lütfunda bulundu. Derginin nitelikli duruma gelmesi yönünde bir çaba da gereksizdi, çünkü Mavera onlara göre iyi bir derginin bütün niteliklerini kendinde topluyordu.

Birkaç ay sonra Akabe de parasal açıdan sorun oluşturmaya başladı. Bahri Zengin ve Erdem Bayazıt'la bir toplantı yaptık. Toplantı isteği o sıralar Makina Kimya’da genel müdür yardımcısı olan Bahri Zengin’den gelmişti. Zengin, önce kitabevinin işleyişiyle ilgili bilgi aldı. Sonra da sorunu çözmek için yapılacaklara geçildi. Bahri Zengin’in ilk önerisi kitabevine ayda yalnız bir kez kitap alınması oldu. Erdem Bayazıt'la birlikte bunun hiç de uygun olmadığını, çünkü kitabevinde satış şansı yüksek kitapların her zaman yeni çıkmış kitaplar olduğunu anlatmaya çalıştık. Açıklamalarımız Bahri Zengin ile Erdem Bayazıt arasında bir tartışmayla sonuçlandı. Gürültülü bir tartışma sürerken Bahri Zengin, ikimizi yerimizden sıçratacak bir şiddetle elini masaya vurarak, "Ben böyle diyorsam böyle olacak!" diye bağırdı. Erdem Bayazıt'la birbirimize bakıştık. Bir şey söylemenin hiçbir anlamı yoktu.

Bir süre sonra Burhan, kitabevinden ayrıldı ya da kendisinden ayrılması istendi. Erdem Bayazıt, Burhan’ın komşularının, liseyi bitirmiş, üniversiteye hazırlanan bir çocuğunu getirdi. Bu değişiklik Akabe için sürecin daha da hızlanmasından başka bir işe yaramadı.

1979 yılının Ağustos'unda Akabe'den ayrılmaya karar verdik. Artık burada yapabileceğimiz bir iş kalmamıştı. Ayın sonunda işi bırakacağımızı Erdem Bayazıt ve Cahit Zarifoğlu'na bildirdik. Hiç değilse bir iş bulana kadar kalmamı istediler. Ama akşama kadar orada kalarak iş aranması da bulunması da mümkün değildi. Yeni ayla birlikte yeni bir işe bakacaktık.

İsmet Özel, yaklaşık iki yıl önce Yeni Devir gazetesinde yazması için yapılan teklifi kabul ederek İstanbul'a taşınmıştı. Bizim Akabe'den ayrılmaya karar verdiğimiz sıralarda gazeteden ayrılmaya; Nabi Avcı, Bekir Şahin ve Ahmet Kot'la birlikte bir yayınevi kurmaya -Yeryüzü Yayınları- karar vermişler. İsmet Özel yayınevinde benim de bulunmamı istemiş. Bu haberi bize Nabi Avcı, Akabe'den ayrılmak için ay sonunu beklediğimiz sırada getirdi; hiç tereddüt etmeden kabul ettik, sonraki ay içinde de pılımızı pırtımızı toplayıp İstanbul'a taşındık.

Akabe tarihe karışıyor

İstanbul'a taşındıktan sonra Akabe'yi ancak uzaktan izleyebildik. Anlaşıldığı kadarıyla işler giderek kötüleşiyordu. Cahit Zarifoğlu, bir yazısında Akabe'ye koydukları bir farenin içini boşalttığından söz ediyordu. Belli ki daha fazla dayanamadılar ve o fareyi Akabe'den uzaklaştırdılar. Kitabevinin üç-beş kuruş harçlıkla çalıştırılacak kişilerle yürütülemeyeceğini anlamış olmalılar ki Akabe'yi Fatih Yurdakul'a emanet ettiler. Artık Akabe'de Fatih Yurdakul dönemi başlamıştı. Fatih, kitabevini toparlamaya çalışırken Cahit Zarifoğlu ile Bahri Zengin İstanbul'a taşındılar. Bu, dergi ile yayınevinin de taşınması anlamına geliyordu. Zarifoğlu dergiyle, Bahri Zengin de yayıneviyle ilgileniyordu. Artık Akabe'yi elde tutmanın bir anlamı kalmadığı sonucuna varmış olmalılar ki Fatih Yurdakul'a devretmek istemişler. Fatih devir işlemi için bütün hazırlıklarını tamamladıktan sonra, ani bir karar değişikliğiyle Akabe'yi Kırıkkaleli bir arkadaşa satmışlar. Böylece Akabe Kitabevi adı sürdürülse bile kendisi fiilen tarihe karışıyor.

Akabe'de Fatih Yurdakul döneminin tam olarak ne kadar sürdüğünü bilemiyoruz. Zamanımız olsaydı sorup öğrenebilirdik ama bu hiç de gerekli değil. Çünkü bizim öğrenip yazacağımız şeyler gerçekten anlatılması gerekenler yanında önemsiz, devede kulak türünden kalacaktır. Dolayısıyla en iyisi kendisinin anlatmasını ya da yazmasını beklemek olacaktır. Belki bir gün kendisi bu macerayı anlatır, biz de herkesle birlikte tam olarak öğreniriz.

El değiştirdikten sonra Akabe'de yeni bir dönem, Recep Yumuk dönemi başlar. Hem Fatih Yurdakul hem de Recep Yumuk döneminde Akabe'nin işlevinin daha önceki gibi sürdürüldüğünü bilmekle birlikte anlatacak kadar yakın tanığı değiliz. Bu nedenle en doğrusu, bu dönemlerle ilgili sözü kendilerine ve tanıklarına bırakmaktır.

(Bu yazı, Duran Boz ve Köksal Alver tarafından hazırlanan “Mekân Hikâyeleri” adlı derlemede de yer alacaktır.)

N.Ahmet Özalp, “Zafer Çarşısı’nda Bir Darü’l Eman: Akabe Kitabevi”, İtibar Dergisi, Ocak 2016, 52. Sayı.

 

Alıntılayan: Mehmet Erken

Güncelleme Tarihi: 14 Aralık 2016, 13:38

Eslem Nilay Bozdemir

banner25
YORUM EKLE
YORUMLAR
Metin Yılmaz
Metin Yılmaz - 3 yıl Önce

Bayındır sokaktaki Akabe'de Urfalı Burhan kardeşimiz vardı. Ona ulaşabilmek ümidiyle...

banner19

banner13

banner26