Yusuf Kaplan'dan Dücane Cündioğlu'na!

Yusuf Kaplan Yeni Şafak'taki yazısında Dücane Cündioğlu'nu bulunduğu yeri terk etmemeye, bırakmamaya davet etti. O önemli yazısını ç-alıntılıyoruz.

Yusuf Kaplan'dan Dücane Cündioğlu'na!

 

25 Aralık Pazar günki yazısında çağımızın putlarının yalnızca hakikati yok etmekle kalmadıklarını aynı zamanda hakikatin yok edildiği hakikatini de yok ettiğini dile getiren Yusuf Kaplan, sonrasında merkeze, ontolojiye vurgu yapıyor. Putlar bu unutmayı unuttururak insanlığı ontolojik felaket ve helaketin ortasına fırlatıyorlar.

İki düşünme biçiminden bahis açan Kaplan, Cündioğlu'nun performatif/arifane düşünme tarzıyla değil mimetik/tasviri düşünme tarzıyla düşündüğünü ve aslında bu düşünmenin de bir düşünme hali olmadığını, bura'nın ağlarına düşme, başkalarının düşündüklerini düşünme, tekrarcı duruma düşme hal-i pür melali olduğunu belirtiyor. Kategorik, analitik ve kavramsal düşünme biçimini her an devreye sokan Dücane Cündioğlu modernliğin ve postmodernliğin içinde/n konuşlanarak konuşuyor.

Bir varış ve kalkış noktasından mahrum olduğunu söylediği Cündioğlu'na en büyük hatırlatması ise şu: 'Batı uygarlığının Grekler'den itibaren ontolojik güvensizlik sorunu yaşamaları ve ontolojik güvenlik sorununu (aracı, formu-burada resim sanatını, görselliği- amaç, norm haline getirerek) epistemolojik güvenlik alanlarını genişletme çabası içine girip aşmaktan başka çarelerinin olmadığının bilincine varmalarıdır.' Fakat bunu aşamadıklarını ve başaşağı yuavrlandıklarını bilmemiz gerekiyor. Ontolojisini yitiren Batı uygarlığı 'görselleyerek, gösterme, kontrol ve kolonize etme kaygısı güderek, somutlaştırarak bir ontoloji kurmaya çalışmaktadır' diyen Kaplan, formu norm haline sokan Batının insanlığı araçsal akla mahkum ettiğini ve bunun bir çıkışının olmadığını söylüyor.

Kalemine, niyetine sağlık sayın Yusuf Kaplan'ın...

Bu farklı, zengin yazıyı ç-alıntılıyoruz:

CÜNDİOĞLU, BİZİ NEREDE/N VE NE/RE/YE 'ÇAĞIRIYOR'?

Yusuf Kaplan

Dücane Cündioğlu, parlak bir zihin. Bizim kuşağımızın en imajinatif düşünürlerinden biri.

Mimarlık, sanat ve sinema kitaplarını kendim yazmış gibi sevindim ve ayakta alkışlıyorum.

Bu yazıda, Dücane Cündioğlu kardeşimin yazdıklarını ve söylediklerini nezih ve düzeyli bir dille tartışacağım. Eleştiriyi nimet olarak bilen biri olarak yapacağım bunu. Yazacaklarım, önünü kesmeye matuf şeyler değil elbette; (öyle şey olur mu?); aksine hasbelkader önünü açmaya dönük şeyler -olacak.

Zira sonuçta hepimiz, ‘hakikat sarayı’nın inşasına hasbelkader katkıda bulunmaya çalışan fânî insanlarız.

Yol alabilmek için...

Bugün, burada değil, demiştim ve eklemiştim: Ama dün, buradaydı; yarın da burada olabilir, eğer biz yine ve yeniden burada olabilirsek…

Nietzsche ile bu kadar haşir-neşir olmamın nedenlerinden biri burada / bu tespitte gizli.

Nietzsche, yaşarken, yaşadığı çağ’da değildi esas itibariyle: Elbette ki, yaşadığı çağın çocuğuydu; çağını, çağının sorunlarını iliklerine kadar soluyor, yaşıyordu. Ama asıl sorunu, çağının sorunlarını, hayranlık uyandıracak, saygı duyulacak çapta derinlemesine bir kazı yaparak köklerine irca etme, sözgelişi Tanrı’nın bile ‘öldürülmesine’ yol açacak, hakikatin üstünün örtülmesine neden olacak kadar yıkıcı ve yok edici sorunların nereden kaynaklandığını gösterme kaygısı güdüyor, bunun mücadelesini veriyordu yılmadan, usanmadan, yeldeğirmenlerine karşı savaşarak.

O yüzden yol alabilmişti Nietzsche: O yüzden, çağının nasıl bir ağ’a, insanların algı kapılarını  kapatan, zihinlerini donduran, ruhlarını mumyalaştıran, önlerini tıkayan nasıl bir çıkmaz sokağa dönüştüğünü çok iyi görebiliyordu: ‘Çöl büyüyor’ diyordu, diyebiliyordu. Çölün ortasında, vaha/sı/nın izini sürüyordu, sürebiliyordu, bu nedenle.

O yüzden, ‘ben yeni putlar dikmiyorum; bütün putları deviriyorum’ diyordu, diyebiliyordu.

Bugünün putları küçük ama yıkımları daha büyük

Çağımız tastamam bir putlar galerisini andırıyor: Pagan bir çağ bizim çağımız.

Önceden büyük putlar vardı. İnsanlar bu putlarla zaman zaman başetme mücadelesi verebiliyorlardı: Özellikle de peygamberlerin tarihe müdahale ettikleri devirlerde, zaman dilimlerinde.

Şimdi de putlar var: Bugünün putları küçük; ama yaptıkları yıkım, büyük putlarınkinden daha büyük. Ayartı sınır tanımıyor çünkü. Neo-pagan veya tekno-pagan çağımızın temel paradoksu bu, bana kalırsa.

Önceki zamanların büyük putları, hakikati yok ediyorlardı. Çağımızın putları ise, yalnızca hakikati yok etmekle kalmıyorlar; aynı zamanda hakikatin yok edildiği hakikatinin de yok edilmesi -ya da unutmayı unutma- ontolojik felâketinin ve helâketinin ortasına fırlatıyorlar bütün insanlığı.

Bugün, burada değilse, biz hem kendimiz değiliz, hem de kendimizde değiliz, demektir. Burada değiliz demektir. ‘Bura’, bize ne kadar yakınsa, ne kadar ‘buradaysak’, ‘buralı’ olmuşsak, o kadar kendimizden uzağız, uzaktayız ve uzaklaşmaktayız, demektir. Kendimizden; yani Hakk’ın hakikatinin hakikatinden.

Zihnen ve kalben, lisanen ve bedenen hicret

O hâlde, buradan hicret edemediğimiz, bura’yı  zihnen ve kalben, lisanen ve bedenen terk edemediğimiz sürece, bura, bizi bura’ya bağlar, bura’nın ağlarına bağımlı ve köle kılar.

Çağımızda, bura’nın ağlarından ve bağlarından zihnen ve kalben, lisanen ve bedenen uzaklaşmasını, arınabilmesini, dolayısıyla ümmîleşebilmeyi başarabilmiş üç büyük şahsiyete dikkatinizi çekeceğim: Bediüzzaman, Nietzsche ve Sezai Karakoç.

Arifâne tefekkür ve tasvirî düşünme

Bu üç düşünürün düşünme biçimlerinin tam da bu nedenle örtüştüğünü söylersem şaşırmayın: Üçü de çağın ağlarından ve bağlarından arınmayı başardıkları için, performatif / arifane düşünüyorlardı; mimetik veya representatif (tasvîrî) değil.

Kendi medeniyetimizin diliyle sürdüreyim tartışmayı: Tasvîrî düşünme, bir düşünme hâli değil; gerçekte bura’nın ağlarına düşme, başkalarının düşündüklerini düşünme, tekrarcı duruma düşme hâl-i pür melâlidir: Bu hâl, hakîkî değil, ‘sahte’dir: Düşünmenin karikatürü; bihakkın düşünememenin trajedisi!

Arifane veya ‘tarifî’ tefekkür tarzı ise, çağın ağlarının ve bağlarının, kavramlarının ve bağlamlarının ötesine taşarak çağın putlaştırdığı bütün zihin yapılarını teker teker yıkma (mekke yani dalga-kırma süreci), her şeyi yeniden yapma kıyamı’dır (medine yani dalga-kurma süreci).

Bu düşünürlerin üçü de burada yaşıyor/du elbette ama her defasında bura’yı aşmasını, bura’dan başka yerlere, başka çağlara taşmasını, başka çağrılara ulaşmasını, dolayısıyla kendi çağlarını kuracak çağrılarını burayla buluşturmasını biliyorlar/dı. Üçünün de özgün bir varış noktası ve kalkış noktası fikri var/dı.

Mesela Nietzsche, çağının sorunlarını tartışırken, her zaman çağının ağlarını ve prangalarını kıracak bir yerde durdu ve her dâim kendine özgü o özgün yeri korudu ve oradan konuştu.

Varış noktası ne/resi, kalkış noktası nereye düşer?

Dücane Cündioğlu, ne’yi, nerede/n konuşuyor, nereye ‘çağırıyor’ bizi; bir varış noktası ve kalkış noktası fikri var mı, diye sormasını isterim kendisine.

İkinci olarak, tasavvuf üzerinde her türlü takdirin üzerinde mesai sarfetmesine rağmen, düşünme biçimi, kategorik, -hatta imaginasyona dayalı meselelerde bile- analitik ve kavramsal. Şeriatla tarikati ve hakikati kategorik olarak birbirinden ayırması, bu düşünme tarzının bir sonucu.

Oysa şeriat olmadan tarikat da olmaz; marifete de, hakikate de ulaşılmaz. Bunların hepsi birbirini vareden, birbirinin önünü açan kopmaz bir irtibat hâlindedir birbirleriyle. İbn Arabi Hazretleri’nde bile, söz, şeriata geldiğinde, akan sular durur. Bütün metinleri, bunun somut kanıtıdır.

Cündioğlu, sıklıkla âriften bahsetmesine rağmen tasvîrî, -yani başkalarının, yani Batı uygarlığının yapıp ettiklerini, ürünlerini- konuşuyor çoklukla; kendisi konuşmuyor; orada konuşlanıyor, ora’dan bakıyor her şeye temelde. Ora’dan bakınca göreceği şey de, göstereceği şey de yine ora’sı (yani bura’ya da hâkim olan ora’sı) değil mi?

Cündioğlu, ora’dan bakmakla, ora’nın hükümranlığını  ve bura’nın sürgününü daha da uzatmış olmuyor mu?

Resim sanatı ve film sanatı üzerinden söylediklerinde bunu rahatlıkla görebiliriz sanıyorum. Sanat ve estetik meseleleri sözkonusu olduğunda çoklukla modernliğin içinde/n, felsefî (ve sosyo-politik) meseleler sözkonusu olduğundaysa postmodernliğin içinde/n konuşlanarak konuşuyor. Bu durumda konuşan kendisi değil, kendisini konuşturan modernlik ve postmodernlik oluyor.

Sanat sözkonusu olduğunda, modernliği; felsefe (dolayısıyla sosyal ve siyasal) sözkonusu olduğunda (özellikle de ayartıcı parça’nın pençesinde ‘kıvranarak’) postmodernliği meşrûlaştırmış ve yeniden üretmiş oluyor burada.

Oysa, bu, ‘bura’nın burada olmasını, bugün’ün burada olmasını sürgit ertelemekten, belki de büsbütün iptal etmekten başka bir şeyle sonuçlanmayabilir! Acizane hatırlatmış olayım.

Asıl sorun: Epistemolojik olan'ın ontolojikleştirilmesi

Burada esaslı bir sorun var: Sevgili Dücane’nin bir varış noktası ve bir kalkış noktası  fikrinin olmaması. O yüzden buradan (modernliğin ve postmodernliğin içinden) konuşuyor ve burayı konuşuyor büyük ölçüde.

O yüzden olsa gerek, İslâm medeniyetini ‘söz’ medeniyetine; Batı uygarlığını ‘göz’ medeniyetine indirgeyebiliyor.

Burada sadece şu kadarını söyleyeyim: Meselâ İslâm tefekkür biçimlerinden sadece biri olan ‘nazar’ da, ‘nazariye’ de Dücane’nin çok iyi bildiği gibi, gözle, görmeyle ilgilidir; Batı uygarlığının düşünme biçimlerinden biri olan ‘idea’ da. Kaldı ki, ‘göz medeniyeti’ olarak görülen Batı uygarlığı, esas itibariyle ‘sözmerkezci’dir / logosantrik’tir. İlginç bir paradoks değil mi? Oysa aslolan göz de, söz de değil; hâl’dir, hâl hâli. Hâl, yer’le ilgili bir ‘şey’dir.

Batı uygarlığı’nda, başından itibaren Grek heykel sanatından, Bizans / Hıristiyan / Ortaçağ ikon-eksenli resim sanatına ve modern süreçteki antroposantrik / insanı, Tanrı’nın yerine yerleştiren perspektif eksenli resim sanatına kadar, görselliğin hâkim olmasının nedeni, Batı uygarlığının Greklerden itibaren ontolojik güvensizlik sorunu yaşamaları ve ontolojik güvensizlik sorununu (aracı, form’u, -burada resim sanatını veya görselliği- amaç, norm hâline getirerek) epistemolojik güvenlik alanlarını genişletme çabası içine girip aşmaktan başka seçenekleri olmadığının bilincine varmalarıdır.

İyi de, aşabilmişler midir peki? Elbette ki, hayır. Aşamamışlardır ve başaşağı yuvarlanmışlardır, dadacılık, kübizm, konstrüktivizm, sürrealizm ve soyut sanat’ın sarih bir şekilde gösterdiği gibi. Meselenin püf noktası burada gizlidir.

Yine bu nedenle, Dücane’nin, ‘yerleşik kültür’ü mekân duygusunun, göçebe kültür’ü ise zaman duygusunun gelişmiş olmasıyla özdeşleştirerek izah etmesi de indirgemeci, bir hayli problemli ve üstelik de anakronik bir yaklaşımdır.

Ontoloji arayışı

Bu iki sorunsalda da asıl mesele şu oysa: İslâm’ın gözle, görüntüyle, görsellikle ilişkisi de, zaman’la ve mekânla ilişkisi de, ontolojiktir, hâl üzerinden işler; Batı uygarlığınınki ise epistemolojiktir; mahal üzerinden işler. Bu nedenle, Batı uygarlığı, mahal’i / vasıta’yı / araç’ı hâl / vasat / amaç katına yükseltmekten kurtulamaz genellikle.

Batı uygarlığı, ontolojisini yitirmiştir çünkü: O yüzden görselleyerek, gösterme, kontrol ve kolonize etme kaygısı güderek, somutlaştırarak bir ontoloji kurmaya çalışmaktadır: Batı uygarlığında yaşanan türlü türbülanslar veya dönüşümler nedeniyle, Batı uygarlığı bu sorunu, epistemolojik olanı ve alanı ontolojikleştirerek, (kısacası form’u norm hâline getirerek ve insanlığı araçsal akla mahkûm ederek yani araçlara / formlara bir zât’lık / ‘öz’ niteliği bahşederek) aşabileceğini sanmıştır.

Ama yanılmış ve hepimizi de yanıltmıştır. Nietzsche de, Husserl de, Heidegger de bunu ve bunun için haykırmıyor mu varlığa ve varoluşsal saldırıdan sözeder/ler/ken?

Zira bu, olmayacak duaya âmin demek gibi bir şeydir; o yüzden, gelinen nokta itibariyle Batı uygarlığı, kendisini de, insanlığı da epistemolojik ve ontolojik olandan ve alandan da uzaklaştırarak pornografik / ayartıcı algılama ve varoluş biçimlerine kapatmış ve her şeyin önünü tıkamış, varlığın, hayatın ve hakikatin yönünü yitirmesine yol açmıştır.

Dolayısıyla bu yolculuğun varacağı yer, kaçınılmaz olarak türlü tuhaf nihilizm biçimleri ve Michel Henry’nin dikkat çektiği gibi uygar barbarlaşma biçimlerdir.

Bu meseleye Nietzsche, neredeyse bütün bir hayatını vakfetmiş ve bu nihilist geleceğin insanlığı  sürükleyeceği, dekadans, dekadanla dans, kaygan zeminlerde patinaj yapma felâketine olanca gücüyle dikkat çekmiştir. Mesele budur genel hatlarıyla.

Bütünlük fikri olmadan nereye?

Elbette söyleyeceklerim bunlardan ibaret değil. Ama bu tartışmayı şöyle toparlayalım isterseniz: Nereden ve ne/re/ye nasıl baktığımızı, nereye gittiğimizi, insanları nereye sürüklediğimizi hatırlatmak her şeyden önce fikir namusunun -ve kardeşliğimizin- bize yüklediği bir yükümlülük.

Bütün’ü, bütünlük fikrini yitirdik biz. Bütün insanlık. İnsanlığın asıl sorunu, can alıcı sorunu, bizi çağ körleşmesine mahkûm eden, semantik intiharın eşiğine fırlatan, ne olup bittiğini bir bütün olarak idrak edebilmemizi imkânsızlaştıran en yıkıcı ve can yakıcı sorunu, bu metafizik felâket sorunu.

Bütün fikriyle donanarak, bütünlüklü, iyi işlenmiş, üzerinde derinlemesine kafa patlatılmış kozmolojik bir tasavvur ekseninde olup bitenlere bakamazsak, ayrıntının zihni körleştiren, kalbi uyuşturan, ruhu mumyalayan pornografisinin ayartısına mahkûm etme tehlikesinden insanları da, kendimizi de kurtarmakta zorlanırız.

Öncelikle muhkem bir şekilde ‘yer’imizi belirleyelim, nerede/n konuştuğumuzu bilelim; ki, ne’yi, nereyi, nereden konuştuğumuzu, dolayısıyla ne’yi, nereyi meşrûlaştırdığımızı ve bu yersiz-yurtsuz yer’in bizi nereye sürükleyebileceğini görebilelim.

'Bayıltmak' mı, ayıltmak mı?

Fikir, bütün ile parça’nın, ontolojik ile ontik olan’ın, vahidiyet ile ehadiyetin karşılıklı olarak birbirlerine bakmalarını, birbirlerine akmalarını mümkün kılan, birbirlerinin varoluşlarını ve varoluş alanlarını genişleten ve teminat altına alan medcezir irtibatı üzerinden geliştirilebilir.

Ama bütün’ü ıskalayarak ayrıntı ya da salt parçalar üzerinde/n ayartıcı ve ‘bayıltıcı’ cümleler kurmak (postmodern duyarlıklarla nefes alıp veren ama gerçekte, zihni, çağın ağlarıyla örülü ‘ölü kişiler’e) çok hoş gelebilir. Ama bu, her şeyi paramparça etmekle sonuçlanabilir.

Oysa bizim ‘ayartmaya’ ve ‘bayıltmaya’, ayartılmaya ve bayıltılmaya değil, ayılmaya ve -ne kadar mümkünse- ayıltmaya, zihinleri çağın ağlarına ve bağlarına karşı diri tutmaya ihtiyacımız var asıl; öyle değil mi?

Durduğumuz yer yoksa ya da silikleşmişse, söyleyeceklerimiz sadece bura’nın, bugün burada (dolayısıyla bütün dünyada) 500 küsur yıldır hâkim olan Batılı paradigmayı meşrûlaştırmaktan ve bizim üzerimizden yeniden üretmekten başka bir şeyle sonuçlanmaz.

'Nereye gidiyorsunuz böyle?' demeyeceksek...

Oysa bizim muhkem bir yerde durarak, burayı  ora’nın rengine boyayan bizzat kendisi çölleşen ora’yla hesaplaşmamız, ora’nın insanlığı nasıl bir varoluşsal yokoluş felâketinin eşiğine sürüklediğini gösterme çabası içinde olmamız daha esaslı, insanlık için daha hayırhah bir çaba değil midir?

Bizi bekleyen asıl iş, insanlığa, ‘nereye gidiyorsunuz böyle?’ diye sormak değil midir?

Eğer insanlığı ayartıcı yöntemlerle yokoluş felâketinin eşiğine getirip bırakan bu varoluşsal çıkmaza biz dikkat çekmezsek ve buradan nereye gidilebileceğine ilişkin insanlığı çağın ağlarından ve bağlarından arındırabilecek bir hakikat yolculuğuna biz çağırmazsak, kim yapacak bunu?

Yaptığımız işin, aslında Batı uygarlığının korunaklı alanlarını -üstelik de burada, bambaşka bir medeniyet iddiasını dillendirmesi gereken bir medeniyetin çocukları eliyle- genişletmekten başka bir şey olmadığını göremiyorsak, neyi görebiliyoruz ki, o zaman?

İnsanlığa, ‘nereye gidiyorsunuz böyle?’ diyemeyeceksek, ne diyeceğiz ki? Nereyi işaret edeceğiz ki? Çağrımızınm çağını kurmasını nasıl sağlayabileceğiz ki?

Çölde, sürekli çölleşen bir yerde bile vahanın izini biz süremeyeceksek bu işi kim yapacak ki?

Muhkem bir yerde durarak, bütün insanlığın sorunlarını sorunlarımız belleyebilecek muazzam bir yolculuğa çıkarak, çölü vahaya dönüştürecek hakikatin çocukları burada olmayacaksa, yarın burada olabilir mi?

Düşünmesi bile insanın tüylerini diken diken ediyor, öyle değil mi?

O hâlde, insanları nereden ve ne/re/ye çağırdığımızı iyi düşünelim diyorum, vesselâm.

***

Şunu bir kez daha söylemekte yarar görüyorum: Dücane Cündioğlu, modernliği, postmodernliği, dolayısıyla Batı uygarlığını, sanatını pek fazla tartışmasa ve dolayısıyla tartışmalı alanlardan kaçınsa da, öncü, çığır ve ufuk açıcı metinler ve en önemlisi de bir düşünme biçimi çabası ortaya koydu. Kendisini kutluyorum. Yazdıklarım, önünü kesmeye değil, aksine, kardeşâne bir dille ve düzeyli bir üslupla önünü açmaya dönük şeylerdir. Bunu söylemem bile gerekmiyor. Buraya kadar yaptığım tartışma, bunu yeterince göstermeye yetiyor sanırım.

 

Mustafa Nezihi Pesen ç-alıntıladı

Yayın Tarihi: 25 Kasım 2012 Pazar 16:17 Güncelleme Tarihi: 26 Kasım 2012, 09:41
YORUM EKLE
YORUMLAR
Nidayi Sevim
Nidayi Sevim - 10 yıl Önce

Yusuf Kaplan'ın ölçülü ve kardeşlik hukuku çerçevesinde yapmış olduğu tespitlere katılmamak mümkün değil. Fotoğraf seçimi de harika. Yazıyı özetlemiş....

cihat zafer
cihat zafer - 10 yıl Önce

çamlıcaya cami yapılsın mı yapılmasın mı, gerek var mı yok mu? bunu konuşamıyoruz da, hangi cami yapılmalı onu mu konuşuyoruz? peki ne ilgisi var, (ç)alıntı ya da esinlenme ya da ne olursa olsun 300 sene evvelinin benzeri projeyle ortaya çıkmaya. jüri kibarca 1.yok demiş. biz de o zaman 2.yi yapalım diyoruz. neden? mesela sultanahmet'ten daha büyük ve daha görkemli bir cami yapabilirsek, ilerlemiş mi olacağız? ne bakımdan? mimmari mi, askeriye mi, ekonomi mi, ahlak mı, felsefe mi? hangisi? yazık

m. fatih kutan
m. fatih kutan - 10 yıl Önce

dücane cündioğlu'nun "sanat ve felsefe" kitabını az evvel bitirmiş ve kitabın bazı yazılarını aşırı beğenmiş bir okur olsam da, bu durum, yusuf kaplan'ın bu harikulade yazısında hakikat payı bulmama engel olmuyor. yusuf kaplan'ın kalemine sağlık.

Can Umar
Can Umar - 10 yıl Önce

Dücane Bey okurları sıklıkla Dücane Bey'nin anlaşılmadığından bahsededursun ben de Yusuf Bey'in anlaşılmadığını düşünüyorum.Ne Dücane fanatiğiyim ne de Yusuf Bey'in hayranıyım ama Yusuf Bey'in tespitler nokta atışı...Meseleyi camii tartışmasına indirgemek çok yanlış.Camiiyi unutun Dücane Bey'in "Resim" ve "Sinema" üzerine yazdıklarını okuyun ardından Yusuf Bey'in yazısındaki VARIŞ NOKTASI kısmından sonrasını "dikkatlice" okuyun.Gördüğüm en iyi eleştirilerden biri.Yusuf Bey'e teşekkürler.

Sevde Şerbetci
Sevde Şerbetci - 10 yıl Önce

Ben bu yazıyı Sayın Kaplan'ın söylediği gibi pek kardeşlik duygusuyla yazıldığına inanamadım.Dücane Cündioğlu'nun düşüncelerine bu düzeyde eleştirisel yaklaşması amiyane tabirle çıtayı yükseltmesi biz Cündioğlu okurları için yeni kitaplar yeni tartışmalar ilhamımızı artıracak yeni düşünceler gözüyle bakıyor devamını bekliyorum :)

abdullah kul
abdullah kul - 10 yıl Önce

başbakanın estetik ölçüsü yok BÜYÜK küçük ölçüsü ile hareket ediyor. cami yapılmasına hemen hiç itiraz yok gibi. herkes nasıl bir cami yapalımı konuşuyor. estetik kaygısı olsun sülün gibi göğe uzansın hantal ya da kopya bir yapı olmasın istiyor, dücane cündioğlu'da bunu söylüyor. mimari bir değeri olsun estetik olsun. geçen gün kültür bakanı da aynı şeyi söyledi kırım'daki akmescit benzeri bir şey yapalım hatta adı da akmescit olsun dedi. şunu demek istedi adı recep tayyip erdoğan camii olmasın.

musab bin umeyr
musab bin umeyr - 10 yıl Önce

mimari demişken insanların nasıl imar edilebileciğini de yazsalar sevinirim,

αληθεια
αληθεια - 6 yıl Önce

Kaplan'ın, Cündioğlu'na eleştirisi her ne kadar münazara adabına uyacak şekilde tasarlanmış olsa da ortaya koymuş olduğu argümanlar vardığı sonucu çıkarmıyor çünkü kendisi Cündioğlu'nu yanlış anlamış. Cündioğlu'nu yakından takip eden biri olarak söyleyebilirim ki Cündioğlu hiçbir zaman Kaplan gibi İslam medeniyeti ile Batı medeniyetini bir "dikotomi" olarak incelemedi. Kendisinin, -Heidegger'den alıntıyla- Doğu "söz" Batı "göz" medeniyetidir tespiti varsa da bu "tahlili" bir tespittir.


banner19

banner36