banner17

Yazarlar 'sağ sanat'a ne diyor?

Kuşluk Vakti, muhafazakarlarda kültür sanat tartışmasına 'olayın merkezindekilere' sormuş. İlgiyle okuyacaksınız.

Yazarlar 'sağ sanat'a ne diyor?

Kuşluk Vakti’nin aralık sayısındaki soruşturma dosyası: “Muhafazakâr kesimin kültür-sanat alanındaki boşluğu” üzerine şekillenmiş. Dergi, şair ve yazarlara aşağıdaki soruları sormuş.

1. 'Muhafazakâr kesim'deki Kültür-sanat alanındaki derin boşluğun nedenleri nelerdir?

2. Bu boşluğun oluşmasından kimler sorumludur?

3. Bu boşluğu doldurmak için neler yapılmalıdır?

Muhafazakar kelimesine bir ünlem işareti koyup şair ve yazarlardan alınan cevapları ç-alıntılayarak sizlerle paylaşıyoruz.

 

Sadık YalsızuçanlarSadık Yalsızuçanlar

'Muhafazakâr kesim' ifadesi tabi yeterince tanımlayıcı değil. Tartışmalı, sorunlu bir ibare. Ama ima ettiği şeyi veri alırsak, bu alanda da genelleme yapmak güç. Zira Sezai Karakoç, Cahit Zarifoğlu gibi büyük şairlerin temsil ettiği bir modern Türkiye şiiri var. Bu, dünya şiirinin ufukları bakımından son derece dikkate değer. Sanatın şahsi alanları, yani kişiselliğe özgü alanları bakımından söz konusu 'kesim'in gürbüz damarlara sahip olduğu söylenebilir. Sinema, tiyatro gibi alanlarda 'boşluk' var. Bu, o 'kesim'(ler)in hakikatle ilişkisini konu alan bir şey. Bir kriz yaşıyoruz. Bu derin krizin içinden geçen herkes bundan nasibini almış durumda. 'Sol kesim' gerçekten özgün bir film dili üretebildi mi? Rahatlıkla evet diyemiyoruz. Bu topraklara özgü film dili hâlâ yok. Tiyatro da öyle. Üstelik ikisinin de geleneksel referansları var. 'İslamcı' gelenek o büyük krizden en fazla nasiplenen 'kesim' oldu. Bu sürecin bir zaman devam edeceğini sanıyorum. Güzelliğin lüks bir kategori olarak algılandığı, çirkinliğin bizatihi bir form olarak görüldüğü bir zamandayız. O 'kesim' de bu yanlışla malul. Ne yapacağız? Yoksulluğun insanı Allah'a ulaştıran en güzel yol olduğuna inanacağız. Gece namazı kılacağız. İbn Arabi'nin ilk şeyhinin ona telkin ettiği ilkeye yapışacağız. Kendimize, 'yeryüzündeki en kötü insan benim' diye telkin edeceğiz. Niyazi Mısri'yi anlamaya çalışacağız. Doğular da Batılar da Allah'ındır diyeceğiz. Cümle varlığı bir nazarla bakmayı öğreneceğiz.

 

Celâl Fedai

Celal FedaiToprak Sulanmayı Reddiyor

'Muhafazakâr kesim'deki Kültür-sanat alanındaki derin boşluğun nedenleri nelerdir?

Muhafaza-kâr… Kelimenin bu hali, son otuz yılda Türkiyeli muhafazakârların geçirdiği mutasyonun resmi sayılabilir.  Doğup büyüdüğüm şehir Kayseri'ye her gidişimde gözlediğim bu oluyor ne yazık ki. Türkiyeli muhafazakârların otuz yıldır en önde gelen meselesi,  'siyasette iktidar, ticarette zengin olmak' şeklinde zuhur etti. Arzulanan olsun, diye,  kültür de sanat da bunun için sonuna kadar kullanıldı. Şairlerden güç alındı ama alınan verilmedi. Sezai Karakoç, Cahit Zarifoğlu gibi nadide adların yaymaya çalıştığı etik lağvedildi adeta, yerine alışveriş farsı yerleştirildi. Nitekim özellikle son yirmi yılda Fransızlardan daha post modern bir edebi algı, edebiyatta da muhafazakârların işine gelir oldu. Açıkçası sanat ve edebiyatta muhafazakârlık, siyasetten ve ticaretten yanlış şeyler kaptı. Şimdi şikâyete hak var mı, bilemiyorum…

Oysa geçtiğimiz yüzyılda sanatta en büyük tavırlar, üsluplar, muhafazakârlardan gelmişti. Allen Ginsberg'in Ezra Pound'u İtalya'da ziyareti bir faşisti ziyaret midir? Asla değil. Sanatın üzerine titremeleri bakımından kendilerine muhafazakâr dediklerimiz, aslında sanatın asıl yenileyicileridir. Ne yazık ki bu esaslı kavrayış, Türkiye'de İslamcı olmakla tebarüz edip şimdilerde kendilerine Müslüman duyarlıklı sıfatını bile yakıştıramayan dergilerde terk edildi.

Bugün bu dediklerimin yarattığı bir yörüngesizlik söz konusudur bence. Daha da sürmemesini ümit ediyorum. Buna rağmen ülkemizin her konuda olduğu gibi sanat ve kültür alanında da dinamiği Müslüman duyarlıklı insanlardır. Tüm öteki duyarlıklara kendi kendilerini çelmelemelerine rağmen, bugün için de galebe çalmaktadırlar. Bu dediğimse, ancak içerden görülebilecek bir şeydir. Dışarıdaki aksi, ters görülebilir. Normaldir. Bunu da yadırgamamak gerekir. Çünkü Ekrem Bey'in yazısında da vurguladığı gibi, siyasette ve ticarette bir endişesizliktir sürmekte. Bundan endişe duymayaysa içerden bir bakışla gerek yok. Yeni bir şey değil çünkü bu. Ama dışarıdan bakanlar; evet, endişe duymalı. Hem de çok… Çünkü bu, toprağın sulanmayı reddetmesi gibi bir şeydir.

Bu boşluğun oluşmasından kimler sorumludur?

Bugünün Türkiye'sinde kültür ve sanat, inançla adanmayı hafife almayı ve insandan kopukluğu, kendine yol bellemiştir. Sorumlu ararken sanat ve kültür alanında adanmışlıktan ve insani olandan yoksun olanları da olana dâhil etmek gerek. Demek istediğim varoluş endişelerini kaybeden insanlar için saçak olmayan, serinlikten de ısıdan da aynı oranda yoksun sanatı kim ne yapsın. Son İstanbul Bienali'ni düşünelim. Soru şu: İnsan neyle yaşar? Oradaki işlere bakın buna ucundan kıyısından değinen bir cevap bulabilecek misiniz. İstanbullu sorunun cevabı için dönüp camilerine bakacak elbet. Tolstoy'u okuyacak. Bilhassa Sanat Nedir?'ini okuyacak. Ama sanatçılar böyle ontolojik endişeleri artık alaya alıyor. Müslüman duyarlıklı olanlar en başta gidiyor hem de. Sola ve bilhassa liberallere siyasetin ve ticaretin duyduğu ezikliği onlar da sürdürüyor. Sorumlu, kendi dinamiğini bilemeyen herkestir. Bu noktada elbette üstüne düşeni fazlasıyla yapanları anmalıyız. Psikiyatr Doktor Mustafa Merter sözgelişi. Yaptığı hayır dualarla anılmadan önce bilimle kavranılası türdendir. Aynı şey, Teoman Duralı hoca için de geçerlidir, rahmetli Ahmet Yüksel Özemre ve Ebubekir Eroğlu için de. Çünkü şunu bilelim ki, hayatın ve düşüncenin devinen varlığının haklı çıkardığı ne ise, hayatı ve düşüncesi devinenler için o kavranılabilir, bilinebilir bir açıklığa kavuşmuştur. Ötekilerin açıklıktan anladığı kapanmış algılarıdır. 

Bu boşluğu doldurmak için neler yapılmalıdır?

Yapılacak şey, anılması gereken neyse, kimse onu, onları topluca anmak ve oturup tek tek çalışmaktır. Bu zaten emredilendir. Galebe çalmak için bir çabaya girmek, meselenin özüne aykırıdır. Sanatta büyük muhafazakârlardan T. S. Eliot'ın dediği önemlidir: Bizler için yalnızca çabalama vardır, gerisi bizi ilgilendirmez.

 

Cihan AktaşCihan Aktaş

Dindarların Göze Görünmez Üretimi

Ekrem Dumanlı'nın "muhafazakâr kesimin kültür ve sanat alanlarında yeterli ölçüde etkin olamadığı" şeklindeki tespitine kısmen katılıyorum. Dumanlı'nın tespiti, "muhafazakârlık" kavramına açıklık getirmek kaydıyla anlaşılır geliyor bana. 

Açık ki muhafazakârlık şu dönemde Türkiye'de ifadelendirilmekte zorluk çekilene ve bir de "dindarlık" kavramıyla ilişkilendirilmesinde sakınca görülene ad oluyor. 

Muhafazakâr zihnin kendinde var olanı belki bu varlığın duyurduğu memnuniyet, belki sahip olunanların direnci konusunda bir endişe, bir korkuyla koruma çabasına karşılık, devrimci bir zihinde sürekli kendinde olan/olmayanlara yönelik tartışmanın yol açtığı, vazgeçmelerle, yeniden kurmalarla ilişkili bir tedirginlik hali hâkimdir.

Dindarların kültür ve sanat alanlarındaki eserleri,  muhafazakârlık çatısı altındaki kaybolmuşlukları gibi nedenlerle hak ettiği ölçüde ve şekilde bilinmiyor.

Farklı bir sesi olan eserler vermek, devrimci bir ruhu gerektirir. Dolayısıyla toplumu sarsacak boyutta eserler ortaya koymak, devrimci ruhun yitirilmesiyle orantılı olarak imkânsız hale gelebilir.

Ancak ben bu ruhun muhafazakâr olarak değil de "dindar" olarak nitelendirdiğim kesimde özellikle 60'lı yıllardan itibaren tazeleyen bir uyanış yaşadığını düşünüyorum.  2. yeni'nin en önemli şairlerinden biri Sezai Karakoç'sa, 2. yeni şiirinin en önemli özelliği de dini imgeler bağlamındaki devrimci anlayışıdır. Bu anlayışın günümüzdeki etkileri şiirde ve öyküde çok belirgin aslında… Roman derseniz, orada da görmezden gelinemeyecek şöyle bir gelişme var: Kimi yazarlar "İslamcı" diye adlandıracağımız şekilde bir dindarlık anlayışına sahip olmasalar bile, artık dini meseleleri konu alan hatta gözeten temaları işliyor romanlarında.  Bu eğilimi dönemin gereklerinin yanı sıra, dindar kesimin yatay anlamda sağladığı bir etkiyle de ilişkilendiriliriz pekalâ. 

Mahremiyet bağlamında sanat ve edebiyatta hâlâ bir kendini ifade problemi yaşanıyor dindar kesimlerde, evet. Bu da mesela sinema alanına daha büyük bir ifade güçlüğü halinde yansıyor. 

Dumanlı'nın eleştirisinin dindar kesimde en belirgin olarak karşılık bulduğu boşluklu alanın görsel sanatlar olduğunu kabul etmemiz gerekiyor. 

Sinema alanında otorite olan, sol kesimdir Türkiye'de.  Bu nedenle de İslami kesimden bir sanatçı, sinema yoluyla kendini ifadede her zaman tereddüte düşer. Acaba taklit mi ediyor?   Benimsediği içten anlatımla kendini, yüreğinin derinliklerini haddinden fazla açmış mı olacak?

Tabii, Sünni tasvir geleneğinin büyük, etkileyici bir sanat eseri mirasıyla birlikte geliştirdiği bir temkinlilik hali hatırlanmalıdır, sinema üzerine konuşulurken.  Tasvir ve görsel sanatlar konusunda Türkiyeli dindar sanatçılar, ihtiyatlı bir tutumu benimsemişlerdir, oldum olası. Buna karşılık tasvirin ve görsel sanatların bir hayli geliştiği İran'da sinemanın dini bir devrimin ardından gösterdiği başarı bir rastlantı olmasa gerek. Bu devrimci dalga Türk sinemasına Nuri Bilge Ceylan, Semih Kaplanoğlu ve Zeki Demirkubuz sinemasında kendini gösteren bir duyarlılık halinde yansımıştır üstelik.

 

Sibel Eraslan

Sibel EraslanKültür Sanatta "Derin Boşluk"…

Her şeyden önce, Ekrem Bey'in bahsettiği muhafazakarlık ifadesi, bir ucuyla tüm sağ kesimi işaret etse de içinde birbirini kabul etmez ve zıt duruşlarla gözlerini kırpıştıran ve aslen yeknesak da olmayan kalabalık bir haritadır... Zaten günlük dilde, özellikle Ak Parti kuruluşundaki "muhafazakar demokrasi" vurgusundan sonra, daha sıkı bir konservatif   çeper kazanmıştır "muhafazakarlık"… Bu rasat, muhafazakarlığı; başarı, güç ve gelişim anlamlarıyla vizyon ediyor. Zaten hem iş dünyasında, hem siyasetteki başarıyı, güçlenmeyi, gelişimi kısa bir sosyolojiyle sunmuş Ekrem Bey ilgili makalesinde…

Şöyle söylüyor Dumanlı: "… "muhafazakâr kesim", "bizim işletmelerimiz çok iyi olmalı" dediği kadar, "bizde eğitim en üst düzeye çıkmaya mecbur" dediği kadar "bizde sinema, tiyatro, hikaye, roman, resim, müzik... evrensel kalite boyutlarına taşınmalı" demeli ki kültür-sanat alanındaki derin boşluk doldurulsun."

Söz, kültür ve sanata değince, iş dünyası ve siyaset kadar kolay olmadığını düşünüyorum muhafazakarlık bahsinin. Hatta daha spesifik bir yerden, sanat ve muhafazakarlık bağlamından devam edersem konuşma masasına… Sanatın varoluş hakikatinin, muhafazakarlık kavramıyla zaten örtüşemeyeceğini söylerim… Sanatın tevarüs etme veya her seferinde yeniden açılımlanırken ontolojisinden beslenme gibi bir devinimi olabilir. Ama bu muhafazakarlık değildir. Bir mirasyedi olamayacağı gibi arkeolog ya da müzeci de değildir sanatçı. Klonlamaz, doğurur. (İbnül Vakt) "Vaktin oğlu" olarak sanatçı, her an kendini yeni bir rüya, düş içinde düş olarak yeniden ve yeniden çoğaltır. Ruhsal gezinti koordinatları, el fenerleri, mumları, işaretleri, yıldız haritaları yok mudur? Elbette vardır. Kendinden önce yola çıkmış, yarılmış-yaralanmış, bir anlamda gurbete düşmüş, kendinden evvel yalnızlaşmış tüm diğer sanatçıların çizip geçtiği atlaslar, zaten onun bir anlamda mirası ve bir anlamda kaderi gibidir… Ama hiçbir yol diğerini tutmayacaktır bu arayışlar uzayında. Yani muhafaza edilmiş ve önceden geçilerek kritik edilmiş yollar, kişiyi belki bir talebeye, bir havariye, bir dervişe, bir evlada hatta toruna dönüştürebilir, ama sanatçı kılmaya yeterli gelmez. Bunları söylerken havari, derviş, talebe ya da evlat olmayı önemsemediğim anlaşılmasın, mükemmel İncil tefsiri ile Aziz Toma, mükemmel Arabi metodolojisi ile Konevi, babalarının hayırlı oğlu olma haklarını muhafaza ederken, bir yandan da önemli kültürel işler başarmışlardır. Ama mesela benzeri ilişki (hoca-talebe) Aristoteles ve Platon arasında da vakidir. Peki Platon için muhafazakar diyebilir miyiz? Evet hocasının mirasını tevarüs etmiştir ama devasa düşünsel devinimiyle Platon felsefede başlıbaşına bir çığır açmıştır, ki bu çığır onu aynı zamanda özgün bir sanatçı kılar…

Sanatçı, muhaliftir.

Başarı ve kariyere endeksli, güç ajandasını kollayan, gelişimci bir toplumsallaşmayı hedefleyen kişi değildir. "Selam verdim, rüşvet değüldür deyü almadılar" şeklinde yakınabilir, ama o ciğerinden çektiği kanla kaleme düşürdüğü Leyla vü Mecnun'una bakarken, hep Kerbela'da yanar ruhu, Hadikasında Hüseynine ağlar. İnancında, aşkında ve itirazında yalnızdır. Kendince muhafaza ettiği değerler vardır ama kimseyi tekrar etmez şikayetlerinde, donmuş dalları buz tutmuş eski bir ağacı parlatmaz, nesli tükenmiş kelebeklerin ağıtını yaksa da onların kanatlarıyla uçamayacağını farkındadır. Geçmişe duyduğu saygısı veya saygısızlığında muhafaza etmeyi değil, tıpkı Lut Peygamberin kızları gibi, hep ileri hep ileri bakmayı önceleyecektir sanatçı. Şayet başını geri çevirirse tuz keseceğini bilerek yanar, yanar ve yürür… Oysa aynı iki kızın annesi, muhafazakar olduğu için başını geri çevirmekten kendini alıkoyamamış ve tuz kesip donmuştur…

Kandinsky'nin tüm yüklerinden arınmış ve adeta ışığa dönüşmüş soyut zerafeti de mesela, ne kadar ilksel ve öze dair manevi arayış içindedir desek de Kandinsky için, muhafazakardır diyebilir miyiz? Tam terinse, belki devrimci, öncü demek daha doğrudur…

Kültürün olabilir ama Sanat ve Sanatçının muhafazakarlıkla alakası yoktur.

Kendilerini muhafazakar olarak tanımlayan siyasetçilerin veya camiaların ya da kapital sahiplerinin kültür politikası, sanata ve kültüre hizmetleriyse elbette olabilir, olmalıdır. Bu faydalı bir iştir.

Gerçi "fayda", sanatçılar açısından riskli bir durumdur. Kapital ve politik gücün projeciliğine hapsolmuş ya da ondan nem'alanan sanatçı, kanatları kesik bir kelebek misalidir çünkü. Ya da sırrı ele verilmiş bir Şahmeran'a dönüştürecektir bu süreç onu. Devlet destekli sol sanatın günümüzde yaşadığı tıkanıklık misali, paradoksal birdurum…

Parasal, politik ve medyatik destek olmaksızın sanatçı; yüzü saklı, duvağı ancak gerçek aşıkları tarafından açılacak naif bir silüettir. Parasal, politik ve medyatik destek olduğundaysa, bir tür faydalı şey, hatta toplumsal başarı ürünü olacaktır.

Bu bağlamda, mesela Dergah Edebiyat Dergisi'nin işlevini sanat açısından önemsiyorum. Ardında; banka, siyasi parti veya dini gurup desteği olmaksızın açtığı sanat yolu, son 20 yılın; hikaye, öykü, şiir ve roman gibi sanatsal hasadını besliyor…

 

Mustafa Oğuz

Mustafa OğuzDerdini bilen derman bulur. Dermanı önce kendini, sonra çevreni görmekle aramaya başlar insan. Ya da başlamalıdır. Gücünü veya güçsüzlüğünü bilmek de dermana ulaşmak için önemli bir yoldur. Muhafazakâr kesim, kendi olarak Türkiye’nin en büyük gazetesini çıkarmayı başarmıştır. Oyunu kendi kuralları ile oynayarak, kendi içinden yetiştirdiği isimlere güvenerek yapmış, yapabilmiştir bunu. Kendinden motorlu olarak yani.

Aynı şeyi kültür-sanat alanında yapmasında bir engel yoktur. Yeter ki kültür-sanat alanında büyük işler başarabileceğine kendini inandırsın. Hatta bunun ötesinde kültür-sanat alanında yapılanları görebilsin. Muhafazakâr kesimin bunu başarması, başarabilmesi bir devrimdir. Sağında, solunda önemli kültür-sanat adamları olduğunu görebilmesidir bu devrim. Tüyap’ta niye ben onur konuğu olamıyorum diye sızlanmaktansa Tüyap kadar başarılı ve etkin fuarlar düzenleyerek, medyasında bu fuarları destekleyerek kültür-sanat alanındaki boşluğu doldurmalıdır. O zaman, kendi fuarının onur konuğu olabilir. Solun kendini görmezden geldiği gibi solu görmezden gelebilir. Mevcut fuarlarda ikinci sınıf muamele görse de fuardaki her adımı haber yapıyorsa, sol niye muhafazakâr kesimi görsün. Onlar dini yayınlar fuarını görüyor mu? Dini yayınlar fuarları Tüyap kadar etkili ve nitelikli mi? Muhafazakâr kesim bunları sorgulamalı, soldan daha fazla kültür-sanat etkinliği yapmalı, ondan sonra konuşmalıdır. Bunu yapabilir. Yeter ki asıl sorunun bu olduğunun farkına varsın.

Kuşluk Vakti'nin bu konudaki yazısı için tıklayınız

 

İhsan A. Eren ç-alıntıladı.

GYY'nin notu: Muhafazakarların değil ama dindar çevrenin kültür alanındaki boşluğunun sebebini nerde gördüğümü buraya eklemek isterim! Kendini kültür sanata adamış yazarlarına, sanatçılarıa gözünü kapayan dindar çevre medyasında görüyorum suçu!

Suçu kültür sayfalarını kaldıranlarda, kültür sayfalarını solun hizmetine verenlerde... Sezai Karakoç sempozyumunu düzenleyen yetkililere Sezai Beyin vefatının kaçıncı yıldönümü diye soran cahil muhabirleri bünyesinde barındıran gazetelerde, tv kanallarında görüyorum suçu!

Kültür haberlerini elindeki haber sitesinde manşetten girmeyen editörlerde görüyorum!

Dunyabizim tam da bu sorumsuzluklara karçı yola çıktı 2008 1 Ekiminde! Kültür haberciliğinde tek başına bir yol açtığının farkında.. Güzel ve yorucu bir yol! Ve daha başarması gereken çok şey var, çünkü yükü büyük! Çünkü bu yükü üzerinde hissettikçe büyük dunyabizim! 40 bin takipçisi ile, sadece kültür haberciliği yaparak yolunu daha da güzel yürüme, tüm görevden kaçanların sorumluluklarını yerine getirme çabasında dunyabizim!

Her boş göreni itham etmiş olmayalım ama (en azından bazıları için) sorun kültürde boşluk değil, biraz da boş gözlerle bakanlarda! diyor!

Güncelleme Tarihi: 23 Aralık 2009, 08:05
banner12
YORUM EKLE
banner8

banner19

banner20